• Canlı ile cansız arasındaki farkı değerlendirmenin zorluğu boşuna değildir; şuuru hayattan ayırmak daha zordur; kendinin farkında olma ile şuur arasındaki (yani y ve z arasındaki) farkı anlamak, tecrübe etmek ve değerlendirmek ise büsbütün zordur. Zorluğun sebebi pek uzakta değil: yüksek olan daha aşağıdakini içerir ve dolayısıyla bir anlamda kavrar iken, hiçbir varlık kendisinden daha yüksek olan bir şeyi anlayamaz. İnsanoğlu gerçekte daha yükseğe doğru uzayabilir ve aşk, korku, hayret, hayranlık ve taklit vasıtasıyla bir büyüme sürecine sebep olabilir; ve daha yüksek bir düzeye ulaşmakla kavrayışını genişletebilir daha sonra bizi epey meşgul edecek bir konudur bu. Fakat kendinin farkında olma gücü (z) fazla gelişmeyen insanlar, onu ayrı bir güç olarak kavrayamaz ve şuurun (y) hafif bir uzantısı zannederler. Böylece bize sayısız insan tanımı sunulur: lüzumsuzca büyük bir beyine sahip çok zeki bir hayvan veya alet-yapan bir hayvan, siyasal bir hayvan, tamamlanmamış bir hayvan veya sadece çıplak bir maymun. Kuşkusuz, bu tanımları neşe içinde kullananlar kendilerini de tanimlarına dahil ediyorlardır ve böyle yapmaları büsbütün sebepsiz değildir. Diğerleri için ahmakça bir şeydir bu, tıpkı bir köpeği havlayan bir bitki veya koşan bir lahana olarak tanımlamak gibi. Modern dünyanın vahşileşmesine hiçbir şey, bilim adına insanın çıplak maymun gibi yanlış ve alçaltıcı tanımlamalarından daha fazla yardımcı olamaz. İnsan böyle bir yaratıktan, diğer çıplak maymunlar dan, veya hatta kendisinden ne bekleyebilir? İnsanlar hayvanlardan hayvan makinalar olarak söz edince, bir süre sonra buna göre davranmaya başlarlar; insanları çıplak maymun olarak düşününce de, vahşiliğin serbestçe içeri girmesi için bütün kapılar açılmış olur.

    Nasıl bir esercik şu insan! Muhakemede ne de soylu! Melekelerinde nasıl da sonsuz! Kendinin farkında olma gücü yüzünden, melekeleri gerçekten de sonsuz; bugün söylendiği gibi, onlar dar anlamda belirlenmiş, sınırlanmış veya programlanmış değillerdir. Werner Jaeger, beşerî bir potansiyel bir kez idrak edildi mi mevcuttur o, ifadesiyle derin bir hakikati dile getirmişti. İnsanı en büyük beşerî başarılar tanımlar sıradan işler, herhangi bir ortalama davranış veya başarı ve hele hele hayvanların gözlenmesinden türetilebilecek herhangi birşey değil. İnsanların hepsi mümtaz olamaz diyor Dr. Catherine Roberts, Ancak bütün insanlar, daha üstün insanlık bilgisiyle insan olmanın ne demek olduğunu ve bu hususta kendilerinin de bir katkıları olabileceğini bilebilirler. Bir insanın, elinden geldiği kadar insan olması muhteşem bir şeydir. Bunun için bilimin yardımı da gerekmez. Ayrıca, bizzat insanın kendi potansiyelini farketmesi gerçeği daha önce olmuş olana nisbetle bir ilerleme sayılabilir.

    Bu açık-uçluluk, sarih olarak insana özgü olan kendinin farkında olma (z) güçlerinin şahane sonucudur, hayat ve şuur güçlerinden farklı olarak hiçbir otomatik veya mekanik hususiyetleri olmayan güçler….
  • 192 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Bu kitap felsefenin felsefesi üzerine beş denemeyi kapsıyor. Amacı bakımından: “Felsefe nedir?” sorusuna belli bir aydınlık getirmeye çalışıyor. Özel bir bilme alanı olarak felsefenin bağımsız varlığını girdi çıktısıyla göz önüne seriyor. Yöntemi: bu varlığı anlamaya, felsefeyi felsefe yapan nitelikleri, her kez ayrı bir yaklaşmayla ön yargısız betimlemeye dayanıyor. Onun için, bu kitabın, gerekince, felsefeyle ilgili doğru sanılan bazı yanlış sanılara aykırı düşmekten kaçınmadığını söylemem gerekiyor. Felsefeye çağrı insanları felsefi düşünceye çağrı olarak da ifade edilebilir. Felsefi düşünmek, insanın bireysel ve toplumsal olarak özeleştiri yapmasını, çok boyutlu düşünebilme yeteneğinin gelişmesini, dolayısıyla özgür düşünce yapısının gelişmesine katkısı yadsınamaz olduğundan çok önemlidir. Toplumlarda din başta olmak üzere, siyaset ve bilumum düşünce yapısına gelenekselcilik boyutunda yapılan dayatmanın, bireylerin düşünce üretme yeteneklerini körleştirmekte, bilinenin tekrarı boyutundan öte gidememektedir. Ülkemizde de dini temsil ettiğine inanan gruplarca felsefenin inanç sitemine müdahil olmaması için özel bir çaba sarf edilmiş, dahası felsefe horlanmış ve dinsizlikle eşdeğer görülmüş ve gösterilmiştir. Siyaset ve diğer düşünce alanlarında da aşağı yukarı aynı durum söz konusudur diyebiliriz. Sonuç itibariyle düşünce boyutunda toplumun lokomotifi olması lazım gelen üniversitelerimiz başta olmak üzere diğer çeşitli kurumlarda da düşünce üretimi belli bir kısır döngü içerisinde hapsolmakta, rutinin dışında sarf edilen her açılıma adeta linç metodu uygulanmaktadır. Böyle olunca da, birey, üniversite ve nihayetinde toplum yenileyip geliştirebilecek argümanlara kapalı kalmaktadır. Çağdaş deyimle küreselleşme ve dünya ile entegrasyon, (ki bunu ulu önder Atatürk yıllarca önce muassır medeniyetler seviyesine ulaşma olarak vurgulamıştır) felsefi düşüncenin gelişmesi ve yerleşmesi ile mümkün olduğu kaçınılmaz bir gerçektir düşüncesindeyim. Tekrar kitaba dönecek olursam çoğu zaman yazım yanlışları gözüme fazla battı ama bir zaman sonra gözleriniz ona da alışıyor, belki diğer baskılarında bu hatayı düzeltmişlerdir. Onun harici felsefe ile ilgilenmek isteyenler, felsefe öğrencileri için çok iyi bir kaynak. Bir felsefeye giriş metni gibi gözükse de aslında bu çalışma Nermi Uygur'un profesorlük çalışmasıdır.
    Son olarak felsefe dediğimiz şeyin gereği konuşmasındadır insanın. İnsan konuşmadan yaşayamaz, dil ile var oluruz biz. Yaşamımızın çeşitli kesitlerinde, örneğin günlük işlerimizde varlığımızı ayakta tutan (ister özel ister genel olsun) dildir. Hangi yaşama ve bilme alanımıza ilişkin olursa olsun, dil yapıtları dilin, dil olarak kendi kuruluşundan ötürü üzerinde durmamızı gerektirir. Söylediğimizi hemen hemen her zaman söylememiz, söyleyişimiz bakımından incelemek; dile getirdiğimiz ‘şey’ için değil, dile getirişimiz için incelemek; yani bu bilmeyi tek tek bilimler ile eyleme ilişkin kaygıların ötesindeki bir kaygıyla yürütmek zorundayız. İşte felsefe bu zoru yüklenmenin ürünüdür. Sözlerimizi ve söz düzenlerimizi, özellikle evrene ışık tutmaya çalıştığımız kilit kavramlarını, bu kavramlardaki binbir anlam haresiyle bilmek –işte felsefenin yerine getirmeye çalıştığı ödev bu. Bu ödev, hep süregeldiği gibi, gelecekte de insanların karşısına çıkacaktır. İnsan bilmem hangi içgüdüsünden ötürü değil, konuştuğu için felsefe yapacaktır. Felsefe insan olmaya ilişkin bir başarıdır.- Tanrı konuşsaydı, bilme ve eylemesinde, tanımı gereği, en yetkin varlık olduğu için benimsense bile, Tanrı da felsefe yapacaktı.
  • İslam düşünce geleneğinde üç insan tanımı geliştirilmiştir. Birincisi, felsefe geleneğinin kadim insan tasavvurunu özetleyen “düşünen canlı” tanımıdır. Filozoflar kadîm dünyadan tevarüs ettikleri bu tanım bilhassa peygamberlik düşüncesini eklemiş ve Yeni-Eflatunculuğun teellühünü Hz. Peygamber’i (s) dikkate alarak yeniden yorumlamıştır. Özellikle İbn Sinâ ile birlikte peygamberlik insanî yetkinliğin zirvesi olarak konumlandırılmıştır.

    Bu tanımın insan yetkinliğinin zirvesi bakımından temel kavramı teellüh, rabbânîlik veya ayrık akıl kavramıdır. Bu anlayışa göre insanî yetkinliğin nihayeti, Faal Akıl’ın mertebesine ortak olmaktır. İkinci tanım, erken dönem Mu'tezile kelâmcılarınca geliştirilen ve kelâm geleneğine mal olan “diri, kâdir, bilen ve iraden eden cevher” tanımıdır.

    Kelâm geleneği bu tanımı belirli bir teorik fiziğe dayandırmamış ve varlık tarzı bakımından pek çok yoruma elverişli bir tanım olarak vazetmiştir. Bu tanımın temel kavramı ise insanın teklife konu olması bakımından “ilâhî rıza” veya “kulluk" kavramıdır. Her iki kavramın en yetkin tahakkukunu Hz. Peygamber (s) temsil eder. Fakat kelâm geleneği açısından bu zirve, mertebesine ortak olunacak değil, kendisine ittiba edilip birlikte olunabilecek zirvedir.

    Tasavvuf geleneğinin insan tanımı ise “ilâhî isimlerin mecmuu olmakla birlikte belirli bir ismin baskın tecellisi olan mevcut” olarak ifade edilebilir. Bu tanımın ait olduğu düşünce aslında bütünüyle insan üzerine bir tefekkür olduğundan oldukça ayrıntılı bir Tanrı-âlem ilişkisi tahlilini yansıtan bir insan tasavvuru sunar.
  • Halktan yana olduğunu söyleyen popülistler; öncelikle "kendi önceliklerine göre bir halk tanımı yaparlar" ve bu önceliklere uymayan herkesi "ötekileştirirler." Başlangıçta ötekileştirme olarak gelişen bu tutum, düşmanlaşma ve şeytanlaştırma olarak devam eder.

    Çünkü Popülizmin varlık gerekçesi, "gerçek halk ve hainler" ayrımını yapabilmesine ve halkın çoğunluğunun "gerçek halk" ve bir kısmının da "hainler" kategorisine göre dizayn edilmesine borçludurlar.

    Bu bağlamda, halk çoğunluğunun gerçek sesi olduğunu iddia eden popülist lider, hainler diye genel bir ad ile kategorize ettiği seçkinlere, elitistlere, düşünürlere ve kendine biat etmeyen tüm dinamiklere karşı “intikamcı bir kültür" ile bilenir. Bu durum "fasit bir daire" gibi süregitmek zorundadır artık. Geri dönüşü yoktur!

    Özellikle de popülistlerin korkulu rüyası, bu kutuplaşmayı hedef alan siyaset biçimleridir.Bir siyasi hareketin "bu yaratılan kutuplaşmayı bitirecek içeriğe sahip" söylem üretmesi halinde, popülist iktidarlar tüm güçleriyle onları yok etme mücadelesine girişir. Ölüme varacak süreçlerin oluştuğu hadiseler yakın tarihimizde yaşanmışlıklarımız içinde yer almıştır. Çünkü Popülistlerin tek gücü, yarattıkları “sahte çatışmalardır." Millet ve Millet düşmanları şeklinde gerçekleşen bu çatışma nin sona ermesi, Popülist iktidarın yıkılışı olacağından, sürekli bir düşmana ihtiyaç vardır ve bu düşman; iktidara gelmeye çalışan diğer siyasi hareketlerdir.
  • Kendimizi ötekiyle kıyaslıyoruz. İçimizde bir şey eksik olmalı ki kıyasa ihtiyaç duyuyoruz. Onların yanlışlığını ispatlayarak kendi inancımızın doğruluğuna kanıt bulma çabasındayız. Onlar ne kadar yanlış olursa biz o kadar doğru oluruz zannediyoruz. Yani onların üzerinden bir varlık inşa ediyoruz kendimize. Tek başına var olmanın ağırlığına talip olmayıp bir alternatif olarak konumlanmayı yeğliyoruz.

    Kendimizi rahatlatma biçimlerimizden biri şu, “ama onlar aslında hiç mutlu değiller”. Eğer onların içten içe mutsuz olduklarına inanırsak esas kazanan biz oluyoruz. Refah durumlarına, şatafatlı hayatlarına, neşeli kahkahalarına bir açıklama buluyoruz böylece. Kendimizi geride kalmış hissinden kurtaracak bir dayanak.

    Bazen de daha farklı kelimeleri deniyoruz. “Huzur” mesela. “Mutlu olabilirler ama huzurlu değiller” diyoruz. Belki de bu, kendi mutsuzluğumuza bir kılıf bulma ya da yanlış yolda olduğuna inandığımız birilerinin mutlu olmasından dolayı hissettiğimiz ezikliği örtbas etme çabası.

    Ötekinin huzuru, ötekinin mutluluğu bizi neden bu kadar alakadar ediyor diye düşününce insanın aklına kendi inandığımız değerlere o kadar da güçlü bağlanmamış olduğumuz çıkarımı geliyor.

    Doğru yolda yürüdüğümüzü o kadar kabullenememişiz ki, bizim gibi olmayan birinin iyi bir şey yapıyor olması, mutlu olması ya da başarılı olması bir anda bir soru işareti bırakıveriyor zihnimize. Belki de bu yüzdendi, dünyayı gezen bir seyyaha “din değiştirmeyi düşündün mü?” diye sormaları. Sanki bu din, şu anda bizim, ama göreceğimiz her yenilikle başka bir ihtimali de düşünebiliriz gibi. Annesinin hep kötüyü zikrederek iyiye yöneltmeye çalıştığı çocuklara benziyoruz. Annemiz “bak yavrum onlar çok şeker yemişler ama hep dişleri çürümüş” dediğinde ikna oluyoruz. Ama sonra başka bir şeker yiyen çocuk gördüğümüzde sorgulama baştan başlıyor. Çünkü şeker yemenin bize gerçekten zararlı olduğuna inanmamışız. Sadece ikna olmuşuz.

    Herkesin kendine şu soruyu sorması lazım: “ben bu dinden ne bekliyorum?” Ya da şöyle soralım: ne beklemem gerekir? Mutluluk mu, başarı mı, huzur mu…? Bu din bize dünyada ve ahirette afiyet olması gereken bir din. Ama afiyet ne? Maddi refah mı, entelektüellik mi, sağlık mı, güzellik mi?

    Dinimiz bize tek bir şey vadetmiyor. Evet zafer bizim, refah bizim, sağlık bizim. Ama Uhuddaki mağlubiyet de bizim, kıtlık da bizim ve tauna yakalanan da biziz. Bu din bize hiç kimsenin sahip olmadığı bir mülk isteyen Süleyman’ı da anlattı, asırlarca kıtalara hükmedecek gücü de verdi. Ama mallardan, ürünlerden, canlardan eksiltileceğini de vadetti. Peygamberim “beni seviyorsan kendini fakirliğe hazırla” dedi.

    Sahip olduklarımız ya da kaybettiklerimiz için bir yol seçmedik biz. Yolu zaten seçmemiz gerektiği için seçtik. Dünyada bize verilecek bir şeyi elde etmek için seçmedik. Eğer öyle olsaydı, adımıza münafık denmeliydi. Çünkü yalnızca münafıklar dinin sadece dünyadaki getirileriyle ilgilenirler.

    Diyelim ki ben dinimi huzur üzerinden tanımladım. Namazımı işlerimin yolunda gitmesi, dualarımı icabet, zekatımı bereket üzerine inşa ettim. Peki ya bir gün işlerim yolunda gitmezse namazı bırakacak mıyım? Kabul olmuyor diye duadan vaz mı geçeceğim? Bolluk görmedim diye zekata olan inancım mı sarsılacak?

    Ya bir gün huzursuz olursam, dünyanın en mutsuz, en depresif, en kaygılı insanı ben olursam ilk yapmam gereken şey Müslümanlığımdan şüphe etmek mi olacak?

    Müslümanlığın tanımı içerisinde ömür boyu mutlu olmak, her an huzurlu olmak diye bir başlık yok. Evet seccadede oturup dua ederken yaşadığımız hissi hiçbir terapist yaşatamaz bize. Bu duyguyu deneyimlememiş hiçbir kimse bilemez. Ama biz o huzur için dua etmiyoruz. Dua ettiğimiz için o huzuru buluyoruz. Bir gün huzur bulmasak da dua etmeye devam edeceğiz.

    Karşımızdakinin huzursuz ya da huzurlu olmasının bizim için bir önemi yok. Çünkü onları yanlış yapan şey mutlulukları olmadığı gibi, mutsuzlukları da değil. Sıratı müstakim dışında yürüyor olmalarının sebebi böylesine yüzeysel şeyler değil.

    Yıllarca bizim sloganımız ‘huzur İslamda’ oldu. Şüphesiz yanlış değil; ama eksik. Bizim Müslümanlar olarak kesinlikle sahip olmamız gereken bir şey varsa o da afiyet. Afiyet ne peki? Huzur, başarı, mutluluk, sağlık değilse afiyet ne? Belki de bizzat imanın kendisi. Kalbimize verdiği sızıyla ve huzurla, sebep olduğu mutluluk ve hüzünle, bolluklar ve darlıklarla, eksikler ve tamlarla imanın kendisi.

    Merve KUNTOĞLU
  • Şimdi isterseniz gözdeki mükemmelliği sadece Fizik açısından inceleyelim.

    İnsan gözü çok kompleks anatomik bir alettir. Bir kameradan daha mükemmel bır şekilde yakındaki ve uzaktaki cismin odaklanmış görüntüsünü beyindeki görme merkezine anında aktarmaktadır. Cismin ve görüntünün merceğe uzaklığı ve merceğin odak uzaklığı arasında;

    1 bölü f "eşittir" 1 bölü p "artı" 1 bölü q

    ile verilen bir ilişki vardır. Burada p cismin merceğe uzaklığını, q görüntünün merceğe uzaklığını ve f ise kırılma indisine ve merceğin eğrilik yarıçapına bağlı olan odak uzaklığını göstermektedir. q sabittir ve yaklaşık 1.80 cm.dir. Cismin uzaklığı değiştikçe odak uzaklığı da değişmeli ki görüntü hep gözün arka yüzeyinde retina denilen yerde meydana gelsin.

    Mesela: 1 m uzaklıktaki bir cisme bakınca odak uzaklığı 1.77 cm olması gerekirken, 100 m uzaklıktaki bir cisme bakınca odak uzaklığı 1.80 cm olması gerekir.

    İşte 1 m uzağa bakan insan gözü hemen 100 m uzağa bakmak isteyince, merceğin eğrilik yarıçapı dolayısı ile odak uzaklığı anında ve farkedilmeyecek bir yumuşaklıkla değişir ki, böyle bir optik aleti bütün optikçiler bir araya gelseler yapamazlar.

    Bu süreçte gözde bulunan çok sayıda alt birimler (göz merceği, iris, kornea, göz bebeği, mercek kasları, retina vs.) büyük bir yardımlaşma ve hassasiyet içinde çalışmaktadır. Bunlardan retina milyonlarca hassas alıcılardan (ışığın şiddetini ölçen”rods” ve ışığın frekansını ölçen ”cones”) teşekkül etmektedir. Bu alıcılar da optik sinirler vasıtası ile beyinde görüntünün algılanmasına katkı sağlamaktadır. Tabiatın tanımı içinde yer alan unsurlardan en üstün sıfatlara sahip; akıllı, şuurlu ve ilim sahibi tek varlık olan insan böyle bir optik aleti hem de birçok insanla hem de uzman olan optik ve fizikçilerin biraraya gelmesiyle yapamadığı halde, nasıl; ”Bu işleri tabiat yaptı” denir. Denilse ahmakça olmaz mı?

    Darwin ; ”İnsanların sahip olduğu göz beni teorimden soğuttu” dediği halde, gerek evrim teorisine dayalı ve yaratıcı ile ilişkilendirilmemiş yorumlar, gerek ”tabiat veya tabiat ana böyle yaptı" gibi fikirlerin fen kitaplarında yer alması, bilimi dinsizliğe alet etmekten başka bir şey değildir.
  • Bazen kendinizi tanımakta geç kaldığınızı farkedersiniz. Kaderin garip bir cilvesi sizi ait olmadığınız veya arzu etmediğiniz bir yaşama sürükleyebilir. Ancak bunu farketmişseniz ve hâlâ yaşıyorsanız hiç birşey için geç değildir. Bir amaç yolunda ölmek bir hiç uğruna yaşamaktan daha iyidir. Hakikati aramak tutkusu gibi. Avrupa’da Oryantalizm adı ile tanımlanan İslam ve Doğu sanatına ve kültürüne hayranlık, aslında bir açıdan hakikati arayışın tanımı ve sembolüdür. Bunun bir örneği olan Henri Matisse (1869-1954) 20. yüzyılın en önemli ressamlarındandır. Renkleri büyük bir ustalıkla kullanışıyla Picasso ile birlikte, modern sanatın en büyük sanatçılarından biri kabul edilir.

    Gençlik yıllarında hukuk eğitimi alan ve sanata ilgisini geç farketmesine rağmen sanat eğitimi alarak aradaki zaman farkını kapatan bir gönül insanıdır.

    1906 yılında Matisse, Cezayir’e giderek Biskra Vahası’nını ziyaret etti. Buradan resimlerinde faydalanacağı çiniler, kıyafetler ve diğer yöresel nesnelerle döndü. İslam ve Doğu sanatının onun üzerinde güçlü bir etkisi olmuştu. Zaten Akdeniz’in zengin renk ve biçim kültürünün etkisi ile kullandığı canlı renkler, klasik resim anlayışına uygun bulunmadığından ona ve yakın arkadaşları Derain ve Vlaminck’e fovist (vahşiler) adını takmışlardı. Bu onların temsil ettiği bir sanat akımının adıydı artık. Afrika ve Arap kültürü ile tanıştıktan sonra kabile sanatlarına olan ilgileri de bu isimlendirmede etkili olmuştu tabiki.

    1911 ve 1912 yılları arasında Fas’ta yaşayan Matisse, bu coğrafyanın ve iklimin etkisiyle daha canlı ve ışıklı renkler kullanmaya başladı. Sadece çinilere değil, Doğu halılarına da ilgi duymuştur. Doğu halılarındaki dekoratif unsurlar, saf renkler, soyut biçimler ve düzeyler önem taşımaktaydı. Matisse’in resimlerinde iki boyutluluk vardı, dekoratif unsurlar artmıştı ve çalışmaları oryantalist sanat anlayışının bir devamı niteliğindeydi.

    Bilhassa yaşlandıktan sonra renkli kâğıtlardan keserek çıkardığı motifler İslam sanatının onun üzerinde ne kadar etkili olduğunu daha iyi göstermektedir. Hazırladığı kolaj motifler vitraylara, duvar resimlerine ve dokumalara uygulandı. İslam sanatından ilham alarak bağımsız biçimlerden oluşan bu motifleri elde etmişti. Bilhassa Arap dokumalarından edindiği deneyimle geliştirdiği dekoratif anlayış, resim sanatında hâlâ etkisi devam eden önemli bir akım ve anlayış olmuştur.

    Matisse, sanatçı gözüyle görmenin önemini ve niteliğini şöyle açıklar:

    “Görmek, çaba gerektiren yaratıcı bir eylemdir. Günlük hayatımızda gördüğümüz her şey, alışkanlıklarımız yüzünden, az ya da çok bir biçim bozukluğuna uğrar. Bu özellikle içinde yaşadığımız çağda böyledir; çünkü sinemanın, reklamların, dergilerin her gün hazır olarak karşımıza çıkardığı yığınla görüntü, önyargılar, zekâmızı nasıl etkilerse, görüşümüzü de öyle etkiler. Bütün bunların etkisinden kurtulmak için gereken şey çaba cesarettir. Gördüğü her şeyi ilk kez görüyormuş gibi görmesi gereken bir sanatçı için bu cesaret vazgeçilmez bir şeydir. Sanatçı, hayatı boyunca gördüklerini çocukluğundaki gibi görmek zorundadır.” (Lynton, Norbert, Modern Sanatın Öyküsü, s. 212. Remzi Kitabevi, 1991)

    İslam sanatında tecrübe ettiği arabesk motiflerdeki pozitif ve negatif biçimler, varlık ve yokluk, güzellik ve çirkinlik, ışık ve karanlık gibi kontrast ve zıtlık kavramlarının gelişmesine ilham kaynağı olmuştur. İlahi sanatın ilkesi olarak tanımladığı bu kontrastlığın kalıcı ama görünmez gerçeklik olduğunu simgeler. Bunun kendi üzerindeki etkisini şöyle özetler: “Ben kendi üzerimde yüksek bir gücün yardımını hissediyorum. Görünmeyen mucizevi bir sihir gibi beni yönlendiriyor.”

    Rasim Soylu