• 344 syf.
    ·3 günde·10/10
    Bu kitap Gerçekten de şu ana kadar okuduğum diğer kitaplardan çok daha farklıydı, beni çoğu kitaptan daha fazla etkiledi. Açıkçası çoğu yerde kitabı gördüğüm için hiç okumak istememiştim. Sonradan aldım ve daha önce almadığım için bin pişman oldum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Bu kitap ilkine göre daha iyiydi bence ilk kitapta aklımda kalan soru işaretleri bu kitabı okumamla yerini doldurdu. Emika'ya kitabın başından sonuna kadar hayran oldum. Böyle güçlü kız karakterlere bayılıyorum zaten. Hideo'ya ise hem çok kızdım ama bir yerden sonra hak verdim. Bazı şeyler insanın istediği gibi olmaz onunda öyle oldu. Sıfır ise çok sevmiştim ve onun hakkında da bir gerçeği öğrenince ayrı bir şok yaşadım. Kitaba yeni karakterler girmiş ama bir karakter vardı ki onun kitabın sonlarına doğru bu kadar çok olayların içinde olacağını hiç düşünmemiştim ve çok sövdüm o karaktere. Birde şöyle bir sorun oluyor bazen karakter isimleri yabancı olduğu için karakterlerin kız-erkek olup olmadığını anlayamamıştım. O yüzden ikinci kitapta o konuda da şaşırdım biraz. Yani yazar bize dolu dolu, ters köşelerle dolu bir kitap yazmış. Başından sonuna kadar tam tamına beğendiğim bir kitaptı benim için :)
  • En İyi Edebiyat Uyarlamalarının Işığında Edebi Metinler ve Sinema



    Edebiyat ve sinema ilişkisi iki dostun ilişkisine benzer. Ama bu ilişkide tuhaf bir durum vardır. Edebiyatın sinema dünyasını sağlıklı biçimde etkilemesi söz konusuyken bu durum tersinde gözükmez. Şöyle ki, sinema kurgusuna yaklaşan bir edebi metni usta edebiyatçılar haklı olarak yadırgar.  Bu konuyu sinemanın en iyi yaratımlarından örnekler vererek inceleyebiliriz.

    Mario Puzo, geçim sıkıntısı yaşadığı yıllarda birçok roman yazar, ama hiçbirinde başarılı olamaz.  Fakat kafasında bir roman vardır ve bu roman onun yaşama karşı son kozu olacaktır.  Büyük riskler de alarak, varını yoğunu bu romanı bitirmekte kullanır.  Kumarı kazanan Puzo, tüm dünyada bir anda en çok satan kitabın yazarı olur. Bu romanın konusunu hepimiz biliyoruz aslında. Eleştirmenlerce tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak görülen Godfather’ın roman hali de tüm dünyada heyecan yaratır. Yönetmen Francis Ford Coppala ile senaryoyu daha da geliştiren Puzo, 1972 yılında Godfather’ın ilk filmini yaparlar ve bu film Hollywood’un kaybolan imajını tümüyle kurtarır.

    Godfather’ın başarısı her şeyden önce bir edebiyat kurgusunun başarısıdır. Çünkü Puzo, hikâyeyi bir roman kurgusuna sığdırarak film yaptığı için biz bir mafya ailesinin hikâyesini bu kadar önemseyebildik. Farklı olan ne vardı Godfather’da? Mafya ilişkileri mi? Daha sonradan tüm benzeri filmleri etkileyecek olan o mafya liderleri görüntüsü mü? Yoksa bir aile hikâyesi mi?

    Godfather, her şeyden önce bir aile dramıdır. Biz, her şeyden önce bir aile serüvenini takip ederiz. Vito Carlione küçük bir çocukken kan davasından kurtulmak için İtalya’dan Amerika’ya, bir komşusunun yardımıyla kaçtığında, bu özgürlükler ülkesinde ailesini korumak adına yasa dışı işlere bulaşır ve zaman içinde New York’un en büyük mafya ailesinin lideri haline gelir.  Vito için tek önemli olan, ailesidir. Bu durum, bilinçaltımıza öyle yüklenir ki beş mafyanın mücadelesinin yanında Carlione ailesinin her bir bireyini, en küçük oğul Michael, Santiano, Fredo ve Connie’nin ruhsal ve sosyolojik gelişimlerini ve Vito Carlione’nin baba figürünü de merak içinde takip ederiz, zira 1976 yapımı ikinci Godfather filminde de aile dramı tam anlamıyla ortaya çıkar ve seyirci, annenin ölümünü, kardeş katlini, kız kardeşin kendini dağıtması ve toparlamasını, üvey kardeş ve ailenin danışmanı olan bir avukatın çelişkileri ile sarsılır.

    Şimdi varsayımlara yelken açalım biraz.  Karşımızda bir edebiyat uyarlaması değil de bir sinema kurgusu ile Godfather filminin olduğunu düşünelim, ne ile karşı karşıya olurduk?

    Günümüz modern sineması her ne kadar incelikli kurgulamalara olanak verse de beş altı ayı aşmayan senaryo çalışmaları, izleyicinin hikâyeye tam olarak katılmasını engelleyen birçok unsuru da barındırmaktadır.  Özellikle karakterlerin özellikleri, bilinçaltı düşüncelerinin işlenmesi, sinema kurgusunda yeterince iyi yapılamamaktadır. Godfather’da  Vito Carlione şahsında baba figürü, bir mafya ilişkisine en ince ayarlarla bir aile dramını katmak,  ancak edebiyat kurgusunun sağlayabileceği bir durumdur. Bir sinema senaryosu çalışması ile Godfather, mafya hesaplaşmalarıyla geçecek, aksiyon dolu bir film serisi olurdu ki, sinema kültüründe hepsi bol bol mevcuttur. Zira senaryo kurgusu, karakter yaratımında da edebiyata göre daha başarısız örnekler sunmaktadır.

    Peki, neden böyle olmaktadır? Her şeyden önce edebiyat yıllar süren çalışmaların ürünüdür. Senaryo, yapısı gereği üzerinde gerekli incelemeleri, yoğun bir biçimde düşünmeyi, yıllarca eksik yanlarının titizlikle düzeltilmesi işlemlerini olanaksız kılar. Bir senarist bir yazar gibi değildir, senarist çok soğukkanlı ve titiz olsa da senaryonun edebi yapısı acelecidir, bir çırpıda yazılıyormuş gibi olan görünümü senaryo çalışmalarında derin karakterler yaratmada bir engel teşkil eder. Eğer ki Godfather, önce edebiyatın titizliğinden geçmeseydi bu sorunları hepimiz hissedecektik. Zira serinin kitap dışında kalan üçüncü filmi hayal kırıklıklarını üzerinde toplamıştı.

    Sosyolojik, toplumsal ve siyasi etkileri Godfather kadar olmayan, insanın toplumdaki ve hayattaki tecritini anlatan One Flew Over The Cuckoo’s Nest (Guguk Kuşu) , bir Milos Forman filmidir. Ken Kesey’in romanından sinemaya uyarlanmıştır.  Çok ender olarak görülen bir özelliğe sahiptir Guguk Kuşu: Film, kitabın kendisinden daha başarılıdır.

    Filmin yapımcısı Michael Douglas,  Guguk Kuşu’nu hep sinemaya uyarlamak istediğini belirtmiştir.  Guguk Kuşu derin analizli, titizlikle yapılan çalışmaların ürünü olarak romanın kendisinden sanatsal olarak çok daha üst bir seviyeye erişebilmiştir.  Bunun sebepleri bellidir aslında,  birincisi Ken Kesey edebiyat kurgusu tekniğini yutmuş usta bir romancı değildir, yazdığı romanın yüzeysel yapısı hemen dikkat çeker.

    Ama filmin başarısının en önemli kaynağı roman kurgusundan ayrı olarak tutulan yönleriydi. Ken Kesey hikâyeyi Şef diye hitap edilen bir kızılderili gözünden anlatmakla romanında en önemli yanlışını yapmıştı; neyse ki sinema filminde herhangi birinin gözünden anlatmayarak bu sorunu zekice çözdüler.  Böyle bir değişikliğin birçok yönden yararı oldu, örneğin akıl hastanesinde deli olarak gördüğü insanları tanımak adına bir keşfe çıkan Randle P.McMurphy nesnel olarak değerlendirebileceğimiz bir karakter oldu; hem sempati besleyeceğimiz hem kızabileceğimiz.  Şef karakteri ise gizemli yapısıyla dikkatimizi çekti. Hem kızılderilinin gözünden anlatılsaydı eğer,  biz olayları belli bir açıdan görecek ve dar bir bakış açısıyla değerlendirecektik.

    Özellikle simgesel sahnelerle yüklü bir filmin nasıl anlatıldığı, hangi karakterin simgesel olaylara nasıl tepki verdiği ayrı bir önem kazanır.  Randle P. Mcmurphy,  bir değişim yaratmak ister ve başarısız olur. Onunla Hemşire Ratched arasındaki savaş, hastane koğuşundaki herkesin kaderini etkileyecektir; biri özgürlüğün, diğeri disiplin ve sistemin simgesidir.  Kazanan Hemşire Ratched olur, ama biz hiç ummadığımız bir yerden, Şef’in son davranışını, yani Randle P. Mcmurphy’ yi öldürüp pencereden kaçmasını özgürlüğümüze olan düşkünlüğümüz sebebiyle içimizde bir neşe ile karşılarız.

    Burada önemli olan nokta, filmin, Ken Kesey’in romanda başaramadığı şeyi, bilinçaltımızı harekete geçirmesini görkemli bir ustalıkla başarmış olmasıdır.  Roman bir hikâyenin akıp giden etkisine sahip olsa da film, bizi bağımsız görünen sahnelerle durup düşünmeye itmektedir. Hikâyenin ortasında artık biz de o hastalardan biriyizdir, hayattan tecrit edilmiş, sürekli sistemin özgürlüğümüze engel olduğu hasta ruhlarız biz de ve kaderimiz Hemşire Rathched ve Mcmurphy arasında gidip gelmektedir.  Zira filmin en önemli etkisi de,  hikâyenin ortasında bizi de bu oyuna dâhil etmesidir.

    Romanın eksikliğinin giderilmesi kimin başarısıydı peki? Aslında iyi bir ekiple bunu başarmışlardı. Hikâyeyi en doğru biçimde anlayan bir yapımcı, yönetmen ve tiyatro geleneğinden gelme oyuncular olan Jack Nicholson,  Louise Fletcher ve diğerlerinin ortak başarısıdır, diyebiliriz.

    Buradan çıkacak sonuç,  çok satan kitapların hikâye yaratmada kusurlarının bulunabileceği, bunların sinemaya uyarlanırken dikkatli olunması gerektiği ve hikâyenin ruhunun doğru olarak anlaşılmasıyla ancak derin analizli karakterler ve tahliller yapılabileceğidir.

    Şimdi bakış açımızı bambaşka bir ortama, Orta Dünya’ya çevirerek edebiyat-sinema ilişkisini incelemeyi sürdürelim:

    J.R.R. Tolkien bir dil bilimi uzmanıydı, çok iyi bir tarih bilgisi vardı.  Hikâye yaratırken bu tarih bilgisinden hep yararlanacaktı.  Üstelik edebi yanı da olan güçlü bir kalemi vardı.

    Sinema kendi başına birçok hayali dünya yaratmıştı,  örneğin Star Wars.  Ama hiçbiri, günümüzün gerçek dünyasından koparabilme başarısını seyircide hissettiremedi.  Hayali unsurlar bir varsayma işlemine tabii görüldü, ama izleyici samimi bulmadı ve bu hayali dünyaları günümüz gerçek dünyasını izler gibi seyretti. Yani sinemanın yarattığı hiçbir dünya izleyiciyi içten bir biçimde kendi içine çekemedi.

    Hayali dünya yaratmak çok büyük bir beceri ve entelektüel gayret isteyen bir olaydır. Yeni disiplinler, yeni yaşam biçimleri, yeni halklar ve haklar, yeni dinler, yeni şehirler, yeni ahlak kuralları kurmanız gerekir. Böylesi görkemli bir şey, onlarca yılı alabilecek bir çalışmayı gerektirir.  Sinemanın eksiği de burada ortaya çıkıyor. Sinema bir filme yıllarını vermez, bir hikâye yaratmak için onlarca yıl beklemez; o, bir çırpıda ortaya çıkan hikâyelerle beslenir. Burada da devreye edebiyatın sinemayı beslemesi girer. Edebiyat uyarlamaları sinema için eşsiz bir okyanustur.

    Tolkien sadece Orta Dünya’yı yaratmadı, ayrıca en baştan itibaren onun tarihini de yarattı. O dünyadan şimdilik üç Yüzüklerin Efendisi, üç de Hobbit olarak altı film çıkarıldı; ama bu liste gelecek yıllarda daha da uzayacak. Yeni yapılacak olan filmler, Tolkien külliyatına bağlı kaldıkça da seyircinin hoşuna gidecek, çünkü Orta Dünya’nın ruhunu en iyi “Tanrısı” dile getirebilirdi. Ama tabii, Guguk Kuşu’nda olduğu gibi büyük bir ekip çalışması ile de Orta Dünya’ya yeni şeyler katılabilir.  Hobbit serisinde bu denendi, kitaba bağlı kalmaksızın yeni şeyler eklendi, ilk iki film kitaba bağlı kalmıştı, bu yüzden sağlam bir kurgu yaratmada çok zorlanmadılar. Ama üçüncü film baştan sona yüzeysellik ve bayağılıkla ele alınmıştı ve Beş Ordunun Savaşı, yapımcıların ve senaristlerin sadece üçlemeyi tamamlamak gibi basitçe bir düşünceyle yaptıkları ve beceriksizce işin içinden sıyrıldıkları bir sinema filmi oldu. Oysa ilk iki filmde temeli sağlam bir kurgu içinde yeni şeyler de vardı; bunlar kitap dışında kalan, Sauron’un yavaş yavaş ortaya çıkması ile ilgili olan sahnelerdi ve seyircinin de takdirini almıştı.

    Sinema yapımcıları bu tür edebiyat uyarlamalarında çok dikkatli davranmak, ekibini bir şekilde hikâyeyi doğru anladıklarına ikna etmek zorundadır. Orta Dünya’dan daha birçok film çıkar, özellikle Sauron’un iyilerin tarafındayken nasıl oldu da kötülerin tarafına geçtiği, Orta Dünya hayranları tarafından sinemada görmek istedikleri bir hikâyedir. Ama tarihi ve kuralları ayrı bir dünyaya dair sinema filmi yapılacaksa edebiyat ve sinema arasındaki bu dostluğun daha da hassas bir hal alabileceği de göz önüne alınmalıdır.

    Edebiyatın üç gözde yaratımının sinemaya uyarlanmasında ortaya çıkan sonuçları inceledik. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz sanırım: İster edebiyat ister sinema olsun, hikâye yaratmak çok ince ayarları olan, iyi bir ekibi ve zamanın harcanmasını gerektiren birçok kişi, nesil ve olgunun içine karıştığı, ciddilikle ele alınması gereken bir durumdur.

     
  • "İnsan geceleri uyuyamıyorsa sabırlı olmak zorundadır. Yapılacak ne var ki? Dua mı edeceksiniz? Hiçbir yararı olmaz. Ben tanrıtanımaz biriyim. Felsefenin de yararı yok. Polisiye romanları kısa bir süre için yardımcı oluyor. Her şeyi denedim, hanımefendi. Yalnızca iki şey insana yardımcı oluyor. Bunlardan biri yanınızda bir başkasının olması; bu nedenle de evlendim. Ama karım çoktan öldü."

    "Peki ya öteki?"

    "Satranç problemleri çözmek, insana özgü olan her şeyden o kadar uzak bir şey ki -kuşkulardan ve korkulardan yani- insanı sakinleştirecek kadar soyut bir şey. Telaş ve ölümün olmadığı bir dünya. Yararı oluyor! En azından bir gece boyunca; daha fazlasını da istemiyoruz zaten, öyle değil mi? İstediğimiz tek şey bir sonraki sabaha kadar dayanmak."

    "Evet. İnsan burada daha fazlasını istemiyor."
  • Böyleydi o zamanlar... insanlar hep değişmeye başladılar... Kesinlikle herkes. Tümü. Bazısı gitti, ülke değiştirdi. Bazısı fikir ve ilke değiştirdi. Kalanları evdeki eşyaları değiştirdi, eşyaların hepsini değiştirdi. Eski Sovyet eşyaları atıldı, hep ithal olanlar alındı... “Bavulcular” her şeyi getiriyordu: çaydanlıklar, telefonlar, mobilya... buzdolapları... Bir yerlerden yığınla geliyordu. “Bende Bosch marka ütü var.” “Siemens televizyonu aldım ben de.” Her konuşmada: “Panasonics”, “Sony”, “Phillips”... Komşuyla karşılaşıyoruz: “Alman malı kahve makinesine sevinmek utanç verici... Ama o kadar mutluyum ki! ”O daha dün... evet daha dün... gece Ahmatova kitabı için sıraya girmişti, şimdi kahve makinesine seviniyormuş. Tam bir saçmalık... Parti kimliğine de veda ettiler, gereksiz bir eşya diye İnanmak çok zordu... Ama birkaç gün içinde her şey değişti. Çarlık Rusyası, kitaplarda okuduğumuz gibi, üç günde ortadan kalkmıştı, komünizm de öyle oldu. İki günde. Aklım almadı...
    Svetlana Aleksiyeviç
    Sayfa 74 - Kafka, 2. Baskı
  • ABDULKERİM SURUŞ

    Hoşgörülü Laiklik, Yerini Çatışmacı Laikliğe Bırakırken

    Farsça’da sekülarizmi açıklamak için tam karşılık olabilecek bir kelimemiz yok. Hatta Latin dilleri dışında hiçbir lisanda bu kelimenin muadili olacak bir kelime yoktur. Araplar da bu kelimeye karşılık olacak bir kavram bulamadılar. Daha çok şu anki Frenk haliyle onu kullanmayı tercih ettiler. Elbette ki Farsça’da “dünyevilik” gibi kavramlar önerildi (yani dünya hayatını eksen almak). Arapça’da da sekülarizmin karşılığı olarak kullanılan “ulmâniyyet” kelimesinin “ilm (bilim)”den mi, yoksa “âlem (dünya)” kelimesinden mi geldiği tartışmalıdır.
    Latin dillerinde sekülarizm, “sekulum” kökünden geliyor. Yani hemen şimdi ve burada olan. Yani ölümden sonraki dünya değil, bu dünya. Daha üstün bir dünya değil, mevcut dünya. Şu halde aslında sekülarizm, bir dünyanın ispat ve öteki dünyanın reddidir. Bunun anlamı şudur ki, bütün dikkatimizi şu anda yaşadığımız yeryüzüne ve doğaya ait bu dünyaya vermeliyiz. Bu dünyayı keşfetmeli ve onu tanımalıyız. Ölümden sonraki ve daha üstün (doğa ötesi) bir dünya ile işimiz olmamalıdır. Genel olarak sekülarizm, bir yandan zühdü reddeder, öte yandan da dünyevi nimetlerden yararlanmayı yerleştirir. Bütün anlamları, ahirete ve doğa ötesine önem vermemeye yöneliktir.
    Biz zorunlu olarak böyle bir kavramla tanışmadığımız için ona karşılık gelecek bir kavramımız da olamadı. Dolayısıyla sekülarizm, bizim aramızda zihinsel ve pratik bir hareket de ortaya çıkaramadı.Ama Batı’da sekülarizm, doğal bir zemin bulabildi ve bütün bir Batı uygarlığına gölgesi düşen ağaç haline gelebildi. Şu anda bile Batılılar bu gölgenin altında yaşıyorlar. Baktığımızda, İslam edebiyatında sekülarizmin bazı boyutlarıyla yakın ilişkisi olan yahut en azından sözlük kökeni itibariyle ona yakın duran iki kavram bulacağız. Bunlardan biri, Fransızca “dure” ve İngilizce “duration” kelimeleriyle hem görünüş, hem de köken itibariyle ortak yönü bulunan “dehr”dir.
    “Dehr” kelimesi Kur’an’da da geçer. Buna göre inkârcılar, kendi başlarına dünyaya geldiklerini ve yine kendi başlarına dünyadan ayrıldıklarını söyler ve “Bizi ancak dehr (zaman) yok eder.” derler. Bundan başka bir sebep bulmazlar. Tanrı yoktur, doğa ötesi yoktur, gaybi güçler yoktur. Bizi büyütüp yetiştiren ve sonra da yok eden sadece bu zaman ve bu dünya vardır.
    Hayyam’ın şiirinde bu anlamla karşılaşıyoruz:
    Yaratılış feleği bir kadeh yapar
    Kaldırır, yüz şefkatli buse kondurur
    Dehr (zaman) testicisi öylesine latif şu kadehi
    Yapar ama yine de alır yere çalar
    Dehr, yani zaman ve devrenin, zamanın önemli yer tuttuğu bir kavram olarak sekülarizm kelimesiyle tam münasebeti vardır. Bununla birlikte seküler kişilere “dehrî” denmesini tabii ki önermiyorum. Çünkü bu lakap, Arapça ve Farsça’da ve dinî muhitte kâfirlikle eşdeğerdir. Hatta hakaretten de uzak değildir. Sonuçta filozoflar da içinde yaşadığımız doğal hayatın ayırtedici özelliğinin, zamanlı olması olduğuna inanırlar. Doğa ötesi âlemi ise zamansız olarak niteler veya “lâ zaman, lâ mekân” şeklinde adlandırırlar. İngilizcede “temporal order” zamanlı mertebeyi, “eternal order” ise zamansız mertebeyi ifade eder. “Temporal”, “sucular” ile eşanlamlıdır. Her ikisi de dünyaya ait, yere ait, zamana ait, doğaya ait, maddeye ait anlamlarını içerir. İster maddeye ait deyin, ister zamana ait hiç fark etmez. Çünkü doğa ötesi dünyada ne madde vardır, ne de zaman. İlahiyatçı filozoflara göre bunun sebebi, zamanın, maddenin ve maddenin hareketinin çocuğu olmasıdır. Bundan dolayı sekülarizm, zamanların âlemi olan madde dünyasına ait olmayı ve ona odaklanmayı ifade eder.
    Sekülarizmin manasına yakın ikinci kelime ise asr’dır. Asr, Kuran’da Asr suresinde geçtiği gibi, zaman kategorisiyle ilişkilidir ve onunla sağlam bir bağı vardır. Allah Teâlâ bu surede asra yemin eder: “Asra andolsun ki, insanoğlu zarardadır; iman eden ve iyi işler yapanlar hariç.” Müfessirler asr’ın anlamı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Kimisi gayet sade olarak asr’ın öğleden sonra, ikindi olduğunu söyler. Allah’ın sabaha ve akşama yemin etmiş olmasına dayanarak ikindiye de yemin edebileceğini öne sürerler. Ama kimisi de buradaki asr’ın zaman olduğunu düşünür.
    Sola meyyal bir din adamı, bu sure üzerine yazdığı tefsirde “asrın anlamlarından birinin “baskı” olduğunu söylemişti. Ona göre Allah, “baskı”ya yemin ediyordu. “Baskı”dan kastedilen de, tepeden inip toplumu ıslah edecek olan devrimdi!
    Bu ifrat ve tefritleri bir kenara bırakırsak galiba “zaman”, “asrın anlamını en iyi karşılayan kelimedir. Gerçekte Allah, mü’min olmayanların elindeki bir silahı onlardan alıyor ve zamanın, tıpkı güneş ve ay gibi kendi yarattığı bir şey olduğunu söylüyor ve ona yemin ediyor.
    Zaman, yemin etme makamına ve hürmetine sahip olmasına rağmen aynı zamanda, mahlûk olma sınırından hâlik olma sahasına da adım atamaz.
    Felsefe tarihine, kelam tarihine aşina olanlar kesin olarak rastlamışlardır ki, filozoflarımız ve kelamcılarımız dinî meselelerden söz ederken mutlaka iki şekilde tartışırlar. Bunların biri akli, diğeri ise naklidir. Nakli olan için Peygamber’in sözlerine ve getirdiklerine, din önderlerinin görüşlerine bakarız. Akli olan içinse ayetlere ve rivayetlere müracaat etmeden kendi aklımıza dayanırız. Nasıl anladığımıza ve aklımızın bize ne söylediğine bakarız. Burada kullanıldığı şekliyle akli kavrayış, günümüzdeki seküler akıl kavramına çok yakındır. Yani dinin buyruğu altında olmayan ve dünya meseleleri hususunda kendisi fetva vermek isteyen akıl demektir. Aklı nakil karşısına koyduğumuzda kastedilen, vahiyden bağımsız akıldır. Bu da seküler insanın gönül bağladığı şeyin ta kendisidir. Bu vasıflara bakarak çıkaracağınız sonuç şudur ki, sekülarizm, bir boyutuyla pratik, hayata dair ve yaşama odaklanmış bir şeydir; bir boyutuyla da akla dayalı ve düşünceye odaklanmış bir şey.
    Yaşama odaklanmış boyutunda gönlün hayattan tat almasını ister. Düşünce boyutunda ise bizzat kendisi anlamak, yargıda bulunmak ve vahyin mantığını izlememek vardır. Bir toplum, bu kavramları gerçekleştirme iradesini sergilendiğinde buradan sekülarizm doğar. Yani ortaya, sosyal ve doğal fenomenleri analiz etmede ve yargıya varmada doğa ötesinden ayağını çekmiş, görmediği güçlerden yardımı istemeyi kesmiş, dua etmeyen, yakarmayan, büyük insanlara tevessülde bulunmayan, sihir ve büyüyü terketmiş, efsane ve hurafeleri uzaklaştırmış, hayatında da ruhbanlık, zühd ve riyazeti geride bırakmış bir toplum çıkar. Çünkü sekülarizmin pratiğe dökülebilmesinin önemli bacağı, insanın zâhid olmamasıdır.
    Batı’da sekülarizmin ilk kıvılcımları, zühd karşıtı olanlardı. Yani dünyayı terk etmekten söz eden zühdü bir kenara itip dünyayı ciddiye almaktan bahsediyorlardı; üstelik bütün anlamlarıyla: Siyaset, ekonomi,eğitim, bilim, sanat, teknoloji vs. gibi alanlarda rasyonel müdahaleye yönelinmeliydi.
    Sekülarizmin en az iki kısmı var. Biri siyasi sekülarizm, diğer ise felsefi sekülarizm. Siyasi sekülarizmin manası açıktır. Dini devletten ayırmak. Bu dünyanın idaresini, öteki dünyadan koparmak. Buna göre sadece şu anki tek dünya vardır ve biz insanlar onun hâkimiyiz. Orada temel, aklımızın hükmetmesidir. Yani devletin meşruiyetini dine dayandırmamalıyız.Devlet dinlere karşı tarafsız olmalı, toplumun yasalarını şeriattan çıkarmamalıdır.
    Felsefi sekülarizmde ise Tanrı yoktur. Doğa ötesi yoktur. Ahiret yoktur. Bu sekülarizm, natüralizme ve materyalizme yakın bir şeydir. Siyasi sekülarizmde Tanrıyı reddetmek zorunda değilsiniz. Sadece siyasi işlerde Tanrıya ve dine başvurmazsınız, o kadar. Ahreti reddetmek zorunda değilsiniz. Sadece ahretle bir işiniz yoktur. Ama felsefi sekülarizmde yargıda bulunursunuz ve yargınız da reddetme yönünde olmalıdır. Dinleri gerçekten yoksun sayarsınız. M. Weber modernite için “büyü bozumu” derken bunu kastediyordu. Fakat burada büyük bir soru ortaya çıkar: Sekülarizm neden 16. yüzyıldan bu yana Batı ülkelerinde biçimlendi de İslam dünyasına ve Doğu’ya ayak basmadı?
    Sekülarizmin Batıda Filizlenmesinin Sebebi Neydi?
    Bu babta ilk sözüm şudur ki, sekülarizm Batıda doğal bir doğumla ortaya çıktı. Yani bu çocuk, Batı’nın tarih rahminde gerekli devreleri kat etti ve olgunlaştıktan sonra bu dünyaya ayak bastı . Böyle olunca da doğumu sıkıntılı ve kanlı olmadı. Bu konunun iki nedeni vardır. Birinci neden, bilim ve dinin karşılaşmasıve çatışmasıdır. Bilim ve din çatışması, Avrupa tarihinde hayli kader belirleyici bir çatışma oldu. Bu çatışma da öyle komplo, kasıt, Tanrıdan kaçış gibi şeylerle yürümedi. Aksine, son derece doğal bir çatışmaydı. Doğa bilimlerinde gelişmeler meydana geldi. Jeolojide, biyolojide, astronomide vs. Kitab-ı Mukaddes’in özüyle çelişen yeni bilgiler edinildi. Bu aykırılıklar giderek arttı. Öyle ki artık gizlenemez ve inkâr edilemez bir hal aldı. Kopernik, Kepler, Galile, Newton ve onlardan sonra da Darwin ve Bouff on geldi. Bunların bir kısmı dindar ve Allah’a inanan kişilerdi. Mesela Galile böyle biriydi. Kopernik’in keşiş geçmişi vardı. Kepler, avami dindarlıktan birkaç adım daha beri taraftaydı ve hurafelere inanan biriydi. Ama işin sonunda bunların ortaya koyduklarının hiçbiri Kitab-ı Mukaddes’in içeriğiyle bağdaşmıyordu. Özellikle de yerin, Güneş’in ve yıldızların hareketi konusundaki söyledikleri. Kilise bir süre bu düşüncelere hoşgörülü davrandı. Ama sonraları çatışma ateşi iyice alevlendiğinde Kilise ve Kitab-ı Mukaddes’in konumu, artık çatışma öncesindeki dönemine hiçbir zaman dönemeyecekti. İnsaf etmelidir ki Kilise’nin bilime olan düşmanlığı asla aşırılığa kaçmamıştı. Nitekim Kilise Kopernik’in kitabının yayınına izin vermişti. “Cisimlerin Dönüşü” kitabı açık biçimde yerin hareket halinde, Güneş’in ise sabit durduğunu ifade ederek yanlış bilgiyi düzeltti. Oysa Kitabı-ı Mukaddes’e göre Güneş dönüyor, yer ise sabit duruyordu. Kopernik’in 16. yüzyılda 400 adet basılan kitabının 200 nüshası hala duruyor. Galile’nin öldürüldüğü, idam edildiği filan hepsi efsanedir. Doğrudur, Galile’ye ev hapsi verildi ama Kilise, Kopernik’in kitabına da basım izni verdi. Sadece kitabın başına bir sunuş yazdılar. O sunuş yazısında önemli olan nokta da şuydu: “Bu kitapta anlatılanlar hakikatin kendisi değil, sadece bir teoridir.” Bu da hoş ve akılcı bir tedbirdi.
    Aklın keşifleri ve sağda solda meydana gelen kaba muameleler Kitab-ı Mukaddes’in itibarını sarsmaya başladı. Din artık eski iktidarını, konumunu ve saygınlığını yitiriyordu. O andan itibaren artık toplum ve siyaset hayatının eski oyuncuları sahneden çekilmeye başladı. Din, güçlü olduğu zaman boyunca siyasette varlık gösterdi. Ama iman darbe aldığı ve eski yerini kaybettiğinde bu güçlü oyuncunun rolü de kendiliğinden azalmış oldu. Hiç kimse dini siyaset sahnesinden çıkarmış değildir. Kendisi zayıfladı ve kenara çekildi. Bu nedenle bunun doğal bir doğum olduğunu söyleyebiliyoruz. Siyaset meydanı, güçlülerin oyuncu olabildiği bir alandır. Din güçlüyken hiç kimsenin onu siyasete davet etmesine ihtiyacı yoktu. Ama zayıfladığında kendiliğinden oyundan çıktı. Yine hiç kimsenin onu oradan çıkarmasına ihtiyaç kalmadı.
    İkinci neden Hıristiyanlık içinde yaşanan ayrışmaydı. Yani Katolikliğin yanında bir de Protestanlık ortaya çıktı. Protestanlık Kilise’nin iktidarını azalttı. Protestanlığın Kilise’nin karşısına dikildiği doğrudur. Kitabı-ı Mukaddes’i Almancaya tercüme eden ve herkesi kendisinin din adamı olarak isimlendirerek Kilise’nin otoritesini inkâr eden ilk kişi Martin Lüther’dir.
    Bu iki olay Hıristiyan Kilise’nin zaafa uğramasına ve güç oyunundan çıkmasına neden oldu. Kilise’nin iktidar oyununun dışında kalmasının anlamı ise din ve devletin birbirinden ayrılmasıdır. Bazı kimseler sanıyor ki, Avrupa devletleri kalkıp anayasalarına dinin siyasetten ayrılması gerektiğini yazdılar. Asla böyle olmadı. Avrupa anayasalarında çok sonra görünen bu ilke, bu olayların sebebi değil, sonucudur. Netice itibariyle, doğmuş bulunan bu sekülarizm hoşgörülü bir sekülarizmdi, çatışmacı değildi. Çünkü biliyordu ki, din zayıftı ve düşene bir tekme daha vurulmazdı. 30-40 yıl öncesine kadar bütün sosyologların inancı, sadece Hıristiyanlığın değil, bütün dinlerin zayıf düştüğü yolundaydı. Tarihin siyasi sekülarizme doğru hareket ettiğine inanıyorlardı. Siz olsanız, zayıf düşmüş bu oyuncuya nasıl davranırdınız? Hoşgörülü davranır ve bunların tehlikeli olmadığını, zarar veremeyeceğini söylersiniz. Dersiniz ki, bırakın camilerini, kiliselerini yapsınlar. Bırakın ilahilerini okusunlar, mersiyeler okuyup matemlerini tutsunlar.
    Sekülarizm, dinlere karşı tarafsızlığı temel alır ve hepsine aynı gözle bakar. Sekülarizm açısından toplumda Bahaîlerin, Hıristiyanların, Müslümanların, Yahudilerin veya Zerdüştilerin bulunmasının hiç farkı yoktur. Çünkü bunların hepsini tarihin yere serdiğini düşünür.
    Sekülarizm, bu anlamda hem din ve devletin birbirinden ayrılmasını, hem de dinlere karşı tarafsız olmayı ifade eder. ABD’nin eski dışişleri bakanı Calin Powel, iftihar duyarak diyordu ki, bugün Amerika’da kiliselerin yanında Müslümanların mescitlerini de, Yahudilerin mabetlerini de görebilirsiniz. Hepsi barış içinde bir arada yaşarlar. Bu tabii ki övünülecek bir şey ve çok güzel bir tablo.
    Ama sekülarizm hızla yeni bir döneme giriyor. Ben buna, hoşgörüsünü kaybetmiş ve bütün dinlere karşı aynı gözle bakmayan sekülarizm diyorum. Bu sekülarizm, kuşatıcılık ve hazmetme kabiliyetini kaybediyor. Adeta sekülarizmin düşmanlarına teslim oluyor. Bunun bir örneği, Fransa’da devlet okullarında kız çocuklarının başörtüsü sorunudur. Yahut Tony Blair’in, “Bizim değerlerimizi kabul etmeyenler Britanya’yı terk etmelidirler” sözü gibi.
    Türkiye’nin hesabı kitabı, bu açıdan bakıldığında, başka her yerden çok daha açıktır. Dindar birisi cumhurbaşkanı oldu diye bazı kesimler sekülarizm adına sokaklara dökülüyor. Batı medyası da bu ateşin üzerine benzin döküyor.
    Bu çatışmacı sekülarizmin kökeni nedir dersek; birincisi, sekülarizmin sırtını dayadığı tezlerden biri yanlışlanmış durumdadır. Siyasi sekülarizmin dinin devletten ayrılması anlamı vardır tabii ki. Ama bir de, dinlerin giderek zayıflayacağı yönünde tarihsel bir öngörüsü vardır. Fakat bu öngörünün yanlış olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Son 20-30 yıldır önde gelen sosyologların, dinlerin güçlenmekte olduğuna dair açıklamalarını işitiyorsunuz. Sebebi bir yana, bu durum aynen yaşanıyor.
    Sosyolojide hep ABD’nin istisna oluşturduğundan söz edilir. Çünkü ABD’de din diyanet hayli kuvvetlidir.
    Ama şimdi aynı hal, her yerde görülüyor. Peter Berger ve Jose Casanova gibi isimler açıkça diyorlarki, sekülarizm tarihin kaderi değildir. Aynı şekildeMarksizm’de de deniyordu ki, sosyalizm tarihin sonundakikaderdir. Ama gördük ki hiç de öyle değil.
    Dinler canlandığında onlara karşı hoşgörülü davranılıpdavranılmayacağı belli değildir. Bu, liberalizmve sekülarizmin her ikisine de yöneltilen eleştiridir.Sekülarizmin zayıf dinleri yutmak için sindirim sistemihayli güçlüydü. Ama güçlü ve iri dini yutamaz veboğazından aşağı indiremezdi. Bu nedenle de çatışmayıseçti. Bu durumda yeni bir teori gerekecektir.Beyefendilerin üzerinde çokça durdukları el-Kaide vebenzerlerine bakmayın. Çünkü her şeyden önce bunlarkuşatıcı hareketler değildir. İkincisi, küçük bireristisnadırlar ve kalıcı değildirler.
    Dinlerin güçlenmesiile kastedilen bu örgütler değildir.Dinlerin yeniden nasıl olup da canlandıklarısorusuna Amerikalı sosyologlar, ortaya “kimlikbunalımı”nın çıktığı cevabını veriyorlar. Bir diğer izahda maneviyat krizidir. Adı ne olursa olsun bazı sebeplerbulunduğu kesindir. Bu sebepler ne olursa olsun,sonuç, gözümüzün önündeki şeydir.
    Amerika, Afganistan ve Irak’a saldırdı. Her iki ülkede yeni anayasasına kanunların Şeriat’tan alınmasıgerektiğini yazdı. Amerikalıların muhayyilesininalmadığı bir şeydir bu. Yani Irak’ta Saddam’ın sekülarizmi,mevcut antisekülarizme dönüşmüş durumdadır. Afganistan’da da yasaların Şeriat’a aykırıolamayacağı kayda geçildi. ABD’de Bush’a ikinci birdönem için oy verilmesinin nedeni, onun çok dindarbiri olduğunun, Tanrı ile ilişki içinde olduğunun düşünülmesidir. Dinî azınlıklar bugün kimliklerini dahaçok hissediyorlar. Başörtüsüne karşı takınılan tavırlar,onu bir kimlik meselesi haline getirdi. Daha öncebaşörtüsü, her Müslüman’ın kendisini yerine getirmekleyükümlü gördüğü namaz ve oruç gibi dinî bir konuydu. Bu meselenin bir başkasıyla ilgisi yoktu veiddiası da bulunmuyordu. Herhangi bir tezahürü deyoktu. Müslümanlar vazifeleriyle amel etmek olarakbakıyorlardı meseleye. Fakat hâlihazırda başörtüsüsorunu, kimlik sorununa dönüşmüş vaziyettedir.
    Dinin iki yönü vardır: Kimlik ve hakikat. Çatışmacısekülarizm, ne yazık ki, dinin kimlik yönünü dahabaskın yapmıştır. Bu hem dine zarar veriyor, hem desekülarizme.
    Dinin güçlü olduğu Türkiye gibi ülkelerde sekülarizmitepeden inme, çatışma ve tahakküm ile dayatmakasla mümkün değildir. Sekülarizm, söylediğimgibi, Avrupa’da doğal bir doğumdu. Din zayıfladı vesiyaset oyunundan çekildi. Ama Türkiye’de din zayıfdeğildir. İran’dan bile fazla cami var bu ülkede. 30 yılönce Türkiye’ye gittiğimde İstanbul camilerinde namazkılanların ne kadar çok olduğunu görmüştüm. İran’a döndüğümde Türkiye’de mutlaka bir gelişmeninyaşanacağını söyledim. Türkiye’de Müslümanolması nedeniyle kimseye ödül vermiyorlar. Bunarağmen Cuma ve cemaat namazlarına hücum ediyorinsanlar. Bu da gösteriyor ki din orada dipdiridir. Dinincanlı ve güçlü olduğu bir yerde kesinlikle eli siyasette ve iktidarda olacaktır. O vakit böyle bir yerdegelin de sekülarizmden dem vurun bakalım. Bu durumdasadece çatışmacı sekülarizmden söz edilebilir. Yani dava peşinde koşan ve hoşgörülü olmayan bir sekülarizmdir bu. Avrupa devletlerinde hükümetleryavaş, yavaş güçlü dinî azınlıklarla karşılaşmaya başladılar. Bu nedenle hoşgörülerini kaybetmek üzereler. Hoşgörülü sekülarizmleri, çatışmacı sekülarizme dönüşüyor. Çünkü sekülarizm, dinleri hazmetmekiçin belli bir hazmetme kapasitesine sahip olmalıydı.Yoksa maksat, kendisinin de başka dinleri reddedenbir tür dine dönüşmesi değildi. Hem dinlere yöneltilen eleştiriye ne oldu? Mesela İslam devlet Yahudilere veya Hıristiyanlara iyi muamele etmiyor, onlarıeşit görmüyor ve Müslümanlara verdiği özel haklarıbaşkalarından esirgiyorduysa ve bu yüzden eleştiriliyorduysa,şimdi sekülarizm de giderek aynı işi yapmayabaşlamışsa, seküler olmayanlara iyi davranmıyorve bazı haklarını onlara vermiyorsa yeniden başadönmüş sayılmaz mıyız?
    Aslında sekülerlere eleştirim, neden seküler olduklarınayönelik değildir. Ben, neden yeteri kadarseküler olmadıklarını eleştiriyorum. Tıpkı liberalleride neden liberal oldukları için değil, neden yeteri kadarliberal olmadıkları için eleştirmem gibi.
    *Abdülkerim Suruş bu konuşmayı, bir grup üniversite öğrencisi ve Müslüman aydın tarafından 2 Ağustos 2007 tarihinde Paris’te düzenlenen konferansta yapmıştır.
    Abdulkerim Suruş
  • 339 syf.
    ·10/10
    "Bazı şeyleri temizleyemezsin sana kendisini hatırlatmak için mutlaka iz bırakır..."
    .
    Kitabın kapağının üzerinde "Rüzgarın üstüne dümen kıran bir aşk hikayesi " yazıyor ve sizde sizi sarıp sarmalıcak bir aşk hikayesi bekliyorsunuz ki ben öyle yaptım evet aşk var ama aşktan öte kendini arayış var kitabımızda.Mine reklam ajansı sahibidir kendi ayakları üzerinde ne istediğini bilen bir karekter gibi görünse de işin iç yüzü öyle değildir.Yirmi yaşında yaptığı evlilik,annesinin üzerine yaptığı baskı ve bir çok etken kendisini bir bilinmezin içene sokmuştur.Özgürlüğü,hayalleri bir tarafta sorumlulukları bir tarafta.
    .
    Mine'nin kendini arama yolculuğun da bana eşlik eden dostları da unutmamak gerek Tolga Mine ile sevgilidirler ama ikisinin de hayattan beklentileri farklıdır bakalım yollarını nasıl çizecek ikilimiz..
    zeynep ve Aytunç deli dolu içi dışı bir dediğimiz insanlardan kitabımızın neşe kaynakları
    Esin evli çocuklu herkesin istediği hayatı yaşayan ağır başlı ablamız.
    Ayça,Şeyda,Emre her bir karekterin renkli dünyası ile çok farklı bir yolculuk oldu benim için.
    .
    Hayattaki rolümüz nedir?Kendimize söylediğimiz yalanlardan hayatımız nasıl etkileniyor?Bunun gibi bir çok soruyu sorduruyor Mine'nin yaşadıkları.Kitap öyle akıcı ki okudukça sizi farklı duygularla tanıştırıyor.Hele Mine'nin iç sesiyle yaptığı konuşmalar yüzünüzü güldürüyor.Yazarımızın dördüncü kitabı ama ilk romanı #tramola ayrıca yazarımız Gölge yazar,editör,radyo programcısı mandala eğitmeni. benim çok severek okudum kitaplar dan biri oldu sizlere de gönül rahatlığı ile tavsiye ederim okuyun bence
    .
    Tramola & bir yelkenlinin rüzgarın geliş yönüne doğru teknenin kontrası değişene kadar dönmesine denilen yelkencilik terimidir.

    .
    Zaman! Bugün yarının dünü oluveriyor işte
    .
    Hapsedilmiş duguları dışarı vurmamız gerekir ki altındaki ya da ötesindeki diğer yaşantılara ulaşabilelim
    .
    Dilin değil,kalbin dileğidir gerçek hayalin
    .
    insanlar haksız veya zayıf oldukları yada korktukları zaman bağırırlar unutma
    .
    Tek başına olmak başka,yalnız olmak başka şey
    .
    An seni mutlu etmediğinde, geçmişten bir kırıntı ararsın kendine
    .
    Kimileri acısına tutunur kalır, kimileri acısının içinden geçer, onu arkasında bırakır
    .
    Aynı şeye bakıyor olmak aynı şeyi görüyor olmak değildir
  • 160 syf.
    ·1 günde
    Şimdi gözlerinizi kapatın ve ege topraklarında bir gürgen ağacı olduğunuzu hayal edin. Küçük bir düzlükte sabahtan akşama kadar üstünüzde rengarenk bulutların dolaştığı, dallarınıza uça uça yorulan ve dinlenmek için konan cıvıl cıvıl kuşların yuva bellediği körpecik bir fidan...Her biri birbirinden yeşil ve güzel komşularınızın olduğu, dallarınızın birbirine değdiği,ardıçlar, kestaneler, ladinler hayal edin. Hangi rengin kimden fışkırdığını ,hangi kokunun kime ait olduğunu bilmediğiniz, bulunduğunuz yerde nazlı nazlı sallanıp durduğunuz ormanın bir parçasısınız.
    Sonra birgün cellat yüzlü adamlar dağ çiçeklerini çiğneye çiğneye geliyorlar, biraz soluklanmak için gölgenize sığınıyorlar ve herşey o anda susuyor . Tüyler ürpertici bir korku salıyor ormanı. Baltaların ağzı güneşte bir parlayıp bir sönüyor. Az önce gölgenizde terlerini kurutup ,karınlarını doyuran adamlar baltalarını savuruyor gövdenize. Zümrüt yeşili yapraklarınız boşlukta çığlık çığlığa süzülürken tek bir ayrılık sözü dahi edemeden devriliyor gövdeniz. Peki şimdi ne olacaksınız? Biraz düşünün bakalım ne olmak istersiniz? Çürüyüp gidecek misiniz? Bir yerlerde cayır cayır yakılıp kül mü olcaksınız? Belki bir gitara dönüşürsünüz her gün değişik şarkılar uyduran bir müzisyenin elinde. Kimbilir bir balıkçı teknesi olursunuz belki. Balık kasalarını mutluluk içinde kıyıya götüren. Peki köy okulunda tuvalet penceresi mi olsanız hoşunuza gider yoksa mahpushane kapısı mı? Bence kelepçelenerek duvarlar ardına kapatılan insanların acısını seyreden bir kapı olmayı kimse istemez. Odun olup yakılsak daha iyi... zaten nerde olursak olalım kapı olmak hiç sevimli değil. Kapı olunca kilit takarlar üstünüze, güvensizliğin kilidini. Peki bayrağa sarılı bir tabut yapsınlar sizden ister misiniz? Acılar içinde toprağa gömülen bir tabut... Bunu da mı beğenmediniz?Peki, yontulup çatılıp bir dar ağacına dönüştürülmek aklınıza gelir mi? Küçücük bir fidanken böyle bir görevi üstleneceğiniz var mıydı hayalinizin içinde?....İnsanoğlunun aklına hepsi geliyor işte. Herşey insanla başlıyor ve bitiyor. İyilik ,güzellik, kötülük de...
    Aslında bir çoçuk kitabı olduğunu düşündüğüm ama her yaşa hitap eden bittiğinde ise içime oturan bir Hasan Ali Topbaş kitabı “ ben bir gürgen dalıyım" . İnsan oğlunun her konudaki acımasızlığını ve nankörlüğünü öyle güzel anlatmış ki o ağaç ben oldum sürüklendim durdum kitap boyunca. Güzelliği de çirkinliği de insanların yarattığını zengin hayal dünyasında birkez daha öyle güzel anlatıp yaşattı ki bana yeri geldi utandım insanlığımdan. Zaten HAT edebiyatı ile ilgili ne desem eksik ,yarım kalır ama beni bu denli etkileyen insanoğlunun acımasız gerçeklerini kısa sürede bu denli göz önüne süren bir kitap daha tanımadım. Dağılmış durumdayım. Dili ,betimlemeleri , konu ve asıl anlatılmak istenen teması ile ne desem eksik kalacak olan ,bire-bir yaşadığım bir okuma serüveni oldu benim için . Kitabı bitirince bir taş oturdu içime . Sindirmem zaman alacak sanırım. Bir kere daha Hasan Ali Topbaş ‘ ı tanıdığım okuduğum için şanslı hissediyorum kendimi...