John Steinbeck

John Steinbeck

8.6/10
7.173 Kişi
·
23.606
Okunma
·
2.088
Beğeni
·
28.594
Gösterim
Adı:
John Steinbeck
Tam adı:
John Ernst Steinbeck, Jr
Unvan:
Nobel ve Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar
Doğum:
Salinas, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri, 27 Şubat 1902
Ölüm:
New York, Amerika Birleşik Devletleri, 20 Aralık 1968
John Steinbeck, (27 Şubat 1902 - 20 Aralık 1968) ABD'li yazar.

27 Şubat 1902'de Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaleti Salinas kentinde doğdu. 20 Aralık 1968’de New York'ta yaşamını yitirdi. 1940Pulitzer Ödülü ve 1962 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi gerçekçi roman-öykü yazarı.

Bir ırgat ailesinin çocuğudur. Babası Prusyalı, annesi ise İrlandalı göçmen bir aileye mensuptur. Yaşıtları gibi o da küçük yaşlarda çiftçilik yaptı. 1920-1926 arasında aralıklarla Stanford Üniversitesi'ne devam etti. Öğrenimini sürdürebilmek için duvarcılık, boyacılık, kapıcılık, eczacılık gibi işlerde çalıştı. Okulu bitiremedi. Öğrencilik yıllarında başladığı yazmayı sürdürdü. Irgatlık ve işçilik yaparken edindiği deneyimler, eserlerinde işçilerin yaşamlarını gerçekçi bir dile anlatmasına büyük katkı sağladı. İlk romanlarından başlayarak hep işçileri, yaşam koşullarını, ilişkilerini anlattı. İlk kitabı " Altın Kupa " (1929). 1936'da yayınlanan "Bitmeyen Kavga"da tarım işçilerinin grevi ve bu greve önderlik eden iki Marksisti anlattı. Amerikan çalışma sistemine keskin eleştiriler yöneltti. Üçüncü kitabı "Fareler ve İnsanlar" 1937'de yayınlandı. Bu kez iki göçmen işçi arasındaki garip ve karmaşık ilişkinin öyküsünü anlatıyordu. Kendisine "Pulitzer Ödülü" getiren ünlü romanı "Gazap Üzümleri" 1940'ta sinemaya aktarıldı. II. Dünya Savaşı yıllarında daha çok ideolojik eserler verdi. İzleyen yıllarda politikadan uzak, eğlendirici yanı ağır basan duygusal öğelerin de yer aldığı eserler ve senaryolar yazdı.1962'de edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.
"Kitaplar bir halta yaramaz. İnsanın birine ihtiyacı vardır, birine yakın olmak ister." İnler gibi devam etti. "Kimsesi yoksa delirir insan. Kim olduğu hiç önemli değildir, yeter ki yanında biri olsun. İnanın bana, insan fazla yalnız kaldımı, hastalanır."
''Biz onlara benzemeyiz. Niye mi? Çünkü, çünkü yanımda sen varsın, beni kollarsın, senin için de ben varım. Niyesi bu işte...''
“İnsan olmak kolay değildir, hele ki ‘insanca’ yaşanabilecek bir toplum düzeni yoksa!”
"Eh hepimiz hayatımızı kazanmak zorundayız."
"Öyle," dedi Tom. "Ama keşke başkasının hakkını almadan kazanmanın bir yolunu bulsaydın."
İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur.
Zaten bu ikisi pek birlikte olmuyor gibi.
Açlığı, yalnız kendi büzülmüş midesinde değil, çocuklarının da büzülmüş karınlarında duyan bir adamı nasıl korkutabilirsiniz?
“ Sonra bir zaman gelir, insan değişir ve her şeyi bambaşka görmeye başlar.”
İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...-john-steinbeck.html

Hepimiz hayalleri olan varlıklarız. Bazen gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz halde yorulmadan hayaller kurmaya devam ederiz. Fakat zaten hayalin kelime anlamına baktığımızda da: "Zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey." olarak bir açıklama görürüz. Biz canlı varlıklar, gerçekleşmesini özlediğimiz şeylerin hayalini kurarız.

1759 tarihinde doğmuş olan Robert Burns adlı İskoç şair "İnsanlarla fareler hiçbir zaman hayallerini gerçekleştiremezler." temasıyla "To a Mouse" adında bir şiir kaleme almış. Şimdi bu cümleden yola çıkarak ilk olarak 1937 tarihinde yayınlanan Fareler ve İnsanlar kitabına yaklaşık olarak 150 yıllık bir köprü kurmayı amaçladım.

Farelerin hayali peynirdir, insanların hayali ise paradır. Kadınların hayali ise -en azından Amerikalı olanların- Hollywood'da bulunup sahne alabilmektir. Bu hayal edilen şeyler ise her zaman bir hayal döngüsünde kalır aslında. Fare peyniri bulunca daha çok peynir ister, insan da parayı bulunca daha çok para ister. Hatta bu duruma Amerikalıların bulduğu bir kelime bile var... Amerikan rüyası adında. Bu kitap da aslında tam olarak gayet yerinde bir Amerikan rüyası eleştirisidir. Ne fareler peynire ulaşabiliyor, ne de insanlar arzuladıkları paraya ulaşabiliyor...

Kitapta fiziksel ve zihinsel özellikleriyle birbirine tam olarak zıt olan iki başrol kişi söz konusu. Bunlardan George adında olan mantığı, zekayı, zihinsel gücü, parayı, totaliterliği ve salt maddiyatı temsil ediyorken Lennie adında olan karakter ise duygusallığı, fiziksel gücü, sevgiyi, boyun eğmeyi ve salt maneviyatı temsil etmekte. Fiziksel olarak da George zayıf olan taraf, Lennie ise şişman olan taraf. Şimdi bu sıkıcı içerik detaylarıyla ulaşmaya çalıştığım bazı önemli noktalar var.

1763 yılında James Watt tarafından bulunan buharlı makinenin icadı Sanayi Devrimi'nin başlangıcı kabul edilir. Aslında bu devrim sayesinde bizden 200 yıl önce yaşayan insanların hayallerini şu an gerçekleşmiş olarak yaşıyoruz diyebilirim size. John Steinbeck'in de Fareler ve İnsanlar kitabıyla bize George ve Lennie karakterleri üzerinden bir metaforla tam da bu konuyla ilgili bir mesaj vermeye çalıştığını düşünüyorum. Sanayi Devrimi'nden önce Lennie'nin karakter özellikleri olan fiziksel güç dünyayı yöneten güçtü. Fakat Sanayi Devrimi'nin başlamasıyla birlikte artık fiziksel güç yerini George'un özelliği olan zekaya ve zihinsel güce bıraktı. Para her şeyin yerini aldı ve aşırı hızlı bir üretim süreci başladı. Kısaca zekanın fiziksel güçten daha etkili olduğu ve onun yerini hemen alması gerektiği geç de olsa anlaşılmış oldu. Aynı Fareler ve İnsanlar kitabının sonunda olan o olayın seslerini kitabın daha ilk sayfalarından duyabildiğimiz gibi.

Bu kitapla birlikte sorgulamasını yaptığım bir başka nokta ise; geniş ve büyük halk topluluklarının sayıca ve hacimce küçük ama etkili devlet sistemleriyle olan etkileşimleriydi. Yani, aslında aynı Lennie ve George gibi tamamen birbirine zıt iki karakterin arasında geçen o atışmalar ve George'un her daim Lennie üzerinde totaliter bir hakimiyet sahibi olmasından bahsediyorum. 1902 tarihinde doğmuş olan Steinbeck'in, Sanayi Devrimi'nin sonuçlarıyla beraber büyüdüğü bir çağda, güncel siyasi ve ekonomik olayları bu iki karakter üzerinden kısacık ve oldukça yalın bir dille yazdığı bu kitapla çok başarılı bir şekilde anlatabildiğini düşünüyorum.

Son olarak ise aklıma gelen bir başka şeyden daha bahsedeceğim. 1886 yılında Amerika'da yapılmış olan Özgürlük Heykeli'yle birlikte evrensel özgürlüğün temsili amaçlanmıştı. Hatta Özgürlük Heykeli'nin tacında bulunan 7 köşe, 7 kıtayı veya 7 okyanusu simgeleyen köşelerdir. Böylece evrensel özgürlük, hakların kısıtlanmaması gibi amaçlar hayal edilerek bu heykel inşa edilmiştir. İşte bu sebeple Özgürlük Heykeli'nin bulunduğu bir ülke olan Amerika'da kaleme alınan Fareler ve İnsanlar romanındaki karakterler de zencisinden kibirli beyazına, zeka olarak gerisinden fiziksel olarak ilerisine çeşit çeşit kişiyle doludur. Aynı dünyadaki bütün insanları temsil eder gibi sanki. Fakat Özgürlük Heykeli'nin amacının işlemediği bu çiftlikte insanlar bu heykeli bildiğiniz pompalı tüfeklerle ve Luger marka tabancalarıyla kovalıyorlardı!

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
Birkaç gündür , bir şekilde süre gelen aksiliklerden ötürü girizgahını yapıp nihayetine erdiremediklerimden oldu bu kitap..daha önce Steinbeck okumuşluğum da vardı..ne hikmetse sahaflarda bir türlü denk getirip alamamıştım bu eserini.. methini çok duymuştum yalnız..her neyse sağolsun sahaf bir arkadaşım eline geçer geçmez ayırmış biz de kattık arşivimize.

----- Spoiler içermez rahat rahat OKU güzel kardeşim =) -----

İNCİR ÇEKİRDEĞİ VS KARPUZ!! (anlatıcam OKU sen n'apcan?!) =)

"Büyük Buhranın" başta Amerika olmak üzere tüm dünyada ailelerin ocağına incir ağacı ektiği , insanları çekirdek gibi çitleyip açlık ve sefaletten yokettiği dönemler..bu yetmezmiş gibi bir de ırkçılık ve hiçbir daim anlam veremediğim siyahlardan - beyazlardan ve akan kandan oluşan bir beşiktaş sendromu..siyahların bariz şekilde aşağılandığı , toplumdan soyutlandığı , KKK ' nin (klu klux klan) altyapıyı kurup süper ligte iyiden iyiye, bölge bölge terör estirip top koşturduğu sıralar.. bununla beraber halkın genelinde inanılmaz bir yoksulluk ve umutsuzlukta cabası..evet genele bakacak olursak romanın arka planında o zamanın Amerika' sında vaziyet bu şekilde..
gelelim kahramanlarımıza ..biri nokta biri ÜNLEM kıvamında takılan ,öncesinde kaderin bir şekilde hayatlarını kesiştirdiği , çalışmak için sürekli iş arayan bu sırada da çeşitli badireler atlatıp seyyah moduna geçmiş iki göçmen işçi..biri ufak tefek ve çok akıllı, takımın beyni.. diğeri ise bunun tam tersi ve kas gücü..hal böyle olunca başları da dertten kurtulmuyor bir türlü..
Yorum yaparken genelde olaylara girmek pek adetim değil.. sadece şunu söyleyeyim kelimenin tam anlamıyla "inanılmaz" bir arkadaşlık hikayesi okuyacaksınız..kitabın bitiminde "KURUYEMİŞ TEZGAHINDA FİYAT ETİKETİ LEBLEBİYLE =( KARIŞAN KAJUNUN BİRİM FİYATINI GÖRÜP , ANLIK BİR SEVİNÇLE " ŞUNDAN 2 KİLO GÖMEYİM BARİ" DİYEN KÖYLÜ KURNAZI MUHARREM AMCANIN , KASAYA GİDİP YANLIŞLIĞI KENDİSİNE BELİRTMELERİ ÜZERİNE YAŞADIĞI DERİN ÜZÜNTÜYÜ İLİKLERİNİZDE HİSSEDECEK", yaşanan "SON" olayın tesiri altında ise RANDOMİZE GİRİLİP PAVYONLARDA KAYDA ALINMIŞ , SONRASINDA TERSTEN KAYDEDİLEREK KOLAJLANMIŞ , YETMEMİŞ DJ AKMAN TARAFINDAN REMİXLENİP CİLALANMIŞ PARÇALARDAN OLUŞAN BİR SETLİSTİN ORTAMI GEVRETTİĞİ RUSYA'DA VUKU BULAN BİR KINA GECESİNE DENK GELMİŞÇESİNE ŞAŞIRACAKSINIZ...

roman için tanım :eğer bu 110 sayfalık incecik romanı bir İNCİR ÇEKİRDEĞİ olarak düşünecek olursak ,Steinbeck bu incir çekirdeğinin içine hayaller , umutlar , umutsuzluklar, toplumdan dışlanıp yalnız kalanlar, güçlünün hep haklı güçsüzünse sorgulanmaksızın haksız ilan edildiği durumları çok güzel bir şekilde zerk etmiş..daha dogrusu İNCİR ÇEKİRDEĞİNİ KARPUZLA DOLDURMUŞ..

Kimdir yahu bu dj akman diyenler için not :

https://www.youtube.com/watch?v=4ltYRLwGcxU

ZEHİRLENENLER İÇİN NOT : yoğurdu bol yiyin!! =)
John Steincbek'in Fareler ve insanlar kitabından sonra okuduğum ikinci kitabıydı; ve de okurken etkilendiğim güzel bir kitap. Yoksul insanların yaşam koşullarını, kavgalarını, anlattığı bu kitapta: Bulduğu eşsiz bir inciyle yaşamını değiştirebileceğine inanan ve bunun için mücadele eden inci avcısı Kino'nun hikayesini okuyacaksınız. Okurken gerçekten etkileneceğinize inandığım ve bir solukta okuyabileceğiniz; kesinlikle kitaplığınızda olması gereken bir eser.
Harika, harika, harikaydı...
Vooov! Neredeyim ben yahu :) Muhteşem bir serüvendi.
Bu Fareler ve İnsanlar ve İnci kitaplarından sonra üçüncü Steinbeck kitabımdı. Ben bir yazarın kitaplarını, okuduğum diğer kitaplarıyla değerlendirmeyi hiç sevmem çünkü hepsi farklı zamanlarda, farklı psikolojik durumlarda ve farklı ruh olgunluklarında yazılmıştır. Bu düşüncelerime rağmen, Sevgili John'un okuduğum kitaplarının hepsi birer birer bir şaheserdi benim için ve sanki hepsi birdi. Bir derdi anlatıyordu, insanın sömürülmüşlüğünü... Gelelim tespitlerime...

1)Kitapta mesele traktörlerin insan hayatına girmesi ve ucuz işçilikle başlıyor. İnsanların üzerinde kiracı oldukları toprakları ellerinden alınarak (aç,susuz,beş parasız kalmalarına rağmen) yerine makinelerin getirilmesi ve kapitalizm'in ilk sillesini yemeleriyle olayımız kafamızda açığa kavuşuyordu...

2)Bir pasajda, "insanların artık başkalarını düşünmeyip, sadece kendi ailesinin geçimini sağlamayı düşünmesi gerektiği" geçmişti. İnsanların bencilleşmesi yine bu tarihlere rastlar bknz: Gazap Üzümleri/sayfa: 68.
Adamların karısının, çocuklarının aç olması, çalışacak iş, yiyecek ekmek bulamamaları, insanların açlık sınırında takla atmaları kapitalizm'in çarkına dahil etmişti onları. Zira insanlara başka ne şekilde ne yapabilirsiniz ki? Öldürseniz belki yine korkmazlardı ama, aç kalmak, karısının ve çocuklarının sürünmesini izlemek, herkesin yüreğinin dayanacağı bir durum değildi, Ve karşı taraftakiler bunu çok iyi biliyorlardı...

3)Çok ilgimi çeken şeylerden biri de, insanların birbirine karşı soğukluğu oldu. Biz Türk milleti olarak gerçekten çok sıcak kanlı bir milletizdir. Belki de bu Müslümanlığımızdan kaynaklanan bir değerdir.
Nasıl olur da bir anne oğlunu dört sene görmez de, gördüğünde sımsıkı sarılmaz ona? Gelin siz düşünün. Buzdolabı mısınız arkadaşım ? :)

4)Çok acayiptir ki kitaptaki Hristiyanlar dua etmekten acizlerdi, belki de ekseriyeti böyledir. Bir bölümde Nine, dua etmek için papaz beklemişti, sanki kendi ağzı yokmuş gibi. :)
Bizim bu zamandaki "hocaları dua etmek için" çağırmamız, kendimizi Allah'a münacaatta yetkin görmememiz, bize Hristiyanlardan bulaşan mikroplardan biri olsa gerek...

5)Banka denen faiz lobilerinden hep nefret ettim. Çünkü ben bir mü'mindim. Gazap Üzümleri'ni okuduktan sonra artık iğreniyorum. İnsanların emeklerini sömüren, üç kuruş için onları kendilerine köle eden, insanları aç bırakan, kendinden başka hiçbir sistemi hiç bir canlıyı düşünmeyen bu mel'anete ne denir, gerçekten bilmiyorum...
Tek çare Adil Bir Düzen'in kurulmasıdır diyorum...


Allah'ım dehşetti... Sanki o upuzuuuun yolları ben gidiyordum... Kamyonet bozuldukça benim içime sıkıntılar bastı... Sanki o güneş beni yakıyordu... Çok acıklıydı... İç kemiren hisler bombardımanına tutuldum 9 gün boyunca.
Ama değdi mi? Tabii ki...
Şiddetle tavsiye ediyorum, üzümlerin (kapitalizm'in) gazabına siz de, bir kez daha şahit olun...
Öncelikle bu güzel kitabı hediye eden minik kıymetli kitap kurduma çok teşekkür ediyor sevgilerimi sunuyorum. Var olsuun *-*

Steinbeck amca tarım işçisi bir ailenin çocuğu, Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğmuş ki çoğu eserinde doğduğu yeri değinir imiş. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını çiftliklerde çalışarak geçirmiş.

Erken yaşlarda yazar olmak isteyerek okuldaki derslere sadece yazarlığa katkısı olacaklara katılıvermiş ^_^
6 yıl öğrenim hayatında neler yapmamış ki : ırgatlık, marangozluk, tezgahtarlık, kapıcılık, boyacılık gibi pek çok işte çalışıvermiş efendim ,yüreğine, emeğine sağlık vallahi. Pek tabi bu yaşam deneyimleri de eserlerine yansımış ve emekçilerin, işçilerin koşullarına değinerek harmanlamış biz okurların önüne sunuvermiş.

Üniversiteyi bırakıp gazeteciliğe yönelmiş lakin yazılarını bir türlü yayınlayamamış sonraları ‘’Kenar mahalle ‘ adlı kitabıyla (şimdiki adı Yukarı Mahalle diye geçiyor) yayınlayarak adım atmış. 1962 yılında da Nobel Edebiyat ödülünü almış ^_^

Al midilli ismi kitabın ilk öyküsünün adı oluvermiş sonrasındaki 3 öykü farklı .
En çok etkileyen öykü de benim için Al midilli oluverdi ^_^

Sert ve disiplinli bir baba, çiftliğin bakımıyla özellikle de atlara dair bilgisi ve deneyimi çok olan Billy amca ile Jody'e midilli alırlar. Sonrasında Jody’nin midilliye olan sevgisini ,sadakatini, sorumluluk duygusunu, merhametini görüyoruz. Steinbeck ‘in anlaşılır, çok güzel betimlemeleriyle sanki çiftlikteymiş havasını almak, koyunlar, inekler, çayırlar, otlar, bıldırcınlar, çiçekler vs derken okuduğum gün pazar olup sanki çiftlikteymişim gibi bir sevinçle evde olduğumu bana unutturdu. Minnettarım Steinbeck amca sana *-*


3. Öyküde de Jody’nin taya sahip olmak için gösterdiği sabır, çiftliklerindeki kısrağa olan titiz bakımı, davranışı, bazı geceleri ahır da uyuması, Billy amcanın tayın doğumu için uğraşları vs Steinbeck farkıyla sanki oradaymış da tüm olaylara tanık oluyormuşuz gibi bir durum söz konusu. ^_^

Bazılarımız için belki zaman kaybı gibi, çocukça gelebilir lakin arada böyle ödüllendirmelerle ruhu dinlendirmek, betonlaşmış kentlerde yaşadığımızı bir kez unutmak isteyip çiftlikte olmayı istersek bu sımsıcak bir o kadar da hüzün barındıran Al Midilliyi öneririm ^^

The Rolling Stones- Wild Horses https://www.youtube.com/...VhTMgUGQ&index=1

America - A Horse With No Name https://www.youtube.com/watch?v=zSAJ0l4OBHM iki güzel gruptur tavsiye ederim *-*

Spirit: Stallion of the Cimarron (2002)
Özgür Ruh http://720pizle.com/...of-the-cimarron.html animasyonu da çok güzeldir :)

Bundan sonraki kısım herhangi bir bilgi içermiyor
Neden bu kadar atları seviyoruma dair hikayem :)
Üniversitede ilk yılımda at topluluğunun varlığını öğrendim, çiftlik uzak olduğu için de pek bilinmiyor imiş , insan sevince valla uzak muzak dinlemiyor zorluklara nasıl da katlanıveriyor . Yalnız başıma gidiverdim ormanvari yerlerden geçerekten :D tabi korkmadım değil , telefonumdan sevdiğim müzikleri (bkz: Midlake- Core of Nature gibi , sözleri de çok derindir , tavsiye ederim ) dinleyerek vardım çiftliğe.
Atların olduğu kısma girince kalbim ıp ıp ıp atıverdi :D 12 tane birbirinden yakışıklı , güzel farklı ırklarda ( İngiliz, Arap ) atlar mevcuttu. Ordaki amca sağ olsun tek tek isimleriyle tanıttı, bilgilendirdi. Sonrasında ben de aranıza katılabilir miyim dedim ve hemen işe koyuluverdim kikikikikİ , samanları temizlemek falan benim için keyif verici, mesud ediciydi. ^_^

Hocalar, arkadaşlar biniş için için dışarı çıktıklarında fırsat bu fırsat diyerek içerdeki atlarla yalnız kalırdım, bol bol dertleşirdim, özellikle Melek adındaki atla( İsmi gibi melek, masum, mahzun bakışlı ) kalplerimiz etkileşimdeydi sanki , o gün üzgünüm lakin neşeli olmaya çalışınca kabul etmezdi üzgünsen üzgünlüğünü yaşa net ol derdi adeta, çok şey öğretti ^_^
Anlardı beni , anlattıklarımı buğulu gözlerle bakarak cevap verirdi. Hüzünlenirdim.

Bazı zamanlarda metal müzik açardım onlara :D psikolojilerini bozduysam burdan atlar adına özür diliyorum .

Bir de tımar olayı var ki en en sevilenler arasında, dokunup hissederek yelelerini, tüylerini taramak (tabi huysuzlukları tuttuğunda zapt etmek çok zor) çok güzel bir şey. Bazı zamanlar hocalarım kızardı kedi, köpek mi bu sakinsin , bağıracaksın yeri geldikçe diye uyarıverirlerdi , atların sayesinde bağırmayı da öğrendim ses tellerim açılıverdi :D

Tabi çiftliğin ağır bi kokusu oluyordu eve dönüşlerde toplu taşımalarda çok keskin bakışlar atıyordu insanlar çoğu zaman yürüyordum ama :D ben seviyordum o kokuyu rahatsız etmiyordu ^_^ gibi gibi..
Velhasıl kelam atları sevelim, imkanınız varsa ziyaret edin, binin, okşayın efendim siz böyle yaptıkça bu yavrucak da çok mesud oluverir ^_^

Huzurla ve sağlıcakla kalın.
Seni bu kadar geç okuduğuma mı üzüleyim?
Aynı gün başlayıp bitirdiğim için çok kısa sürmüş olmana mı?
Yoksa hiç beklemediğim şekilde sonlanıp tüm dengemi alt üst etmene mi ?
Normal şartlar da bir kitap bitince kafandaki tüm soru işaretlerini de cevaplamış oluyorken,
asıl soru işaretleri kitap bitince başlıyor.
Ters giden planlar üzerine…
Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran iki zıt karakter Lennie ve George...

*Toprak satın alma hayalleri, İnsan Ne İle Yaşar kitabındaki Pahom’u hatırlattı bana. Hani şu çok daha fazla toprak uğruna ölümüne girdiği ve tek şartı bir noktadan almak istediği toprağı küçük çukurlar kazarak işaretlemesi ve akşama kadar istediği genişlikte araziyi kazarak başladığı noktaya gelmek zorunda olduğu yarış. İlerledikçe daha güzel meraları görüp her seferinde işareti genişlettiği için akşam başladığı noktaya vardığında ayakları kan içinde bitmiş durumda yığılıp kalır ve orada ölmesi...
Yani aslında insanın ihtiyacı olduğu üç arşın kadar bir toprak…

Gelelim kitaba
Konusunu ilham aldığı Robert Burns’un 'Tae a Moose' isimli şiirinden bir kaç dize

Merak etme minik Fare
Bir sen değilsin hayalleri suya düşen.
Fareler ve insanların en sıkı tasarıları dahi
Sıklıkla ters gider,
ve vadedilen mutluluktan geriye
Acı ve keder kalır.

Yine de şanslı sayılırsın bana göre!
Hep burada, şimdiki zamandasın:
Ama, of! Gözlerim geçmişe bakar benim,
Kaçan fırsatları arar,
Ve geleceğe bakarım, göremesem de daha,
Tahminler yapar, korkarım !

Mevsimlik tarım işçileri George ve Lennie'nin küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşama hayali için para biriktirmelerinin öyküsünü anlatır. İkilinin arasındaki dostluk ve dayanışmaları öykü boyunca önemli bir yer tutar.
İnsanın insan ile ilişkisinin yanında insanın doğa ile ve toplum ile de kurduğu ilişkiyi anlatır.
Lennie'nin başlarına iş açmaları sonucu tekrar para kazanmak ve çalışmak için en son geldiği yerdeki iş arkadaşları, patronun psikopat oğlu ve fingirdek karısı ile olan olaylar, aralarında geçen diyalogların hepsi koca bir ders niteliğinde. Tek amaçları hayalini gerçekleştirmek olduklarından dolayı her ne kadar beladan uzak durmaya çalışsalar da hayatın bazen tüm planlarını alt üst ettiğini ve bütün planlarınızın yarım kaldığı anlatılmış.

Kitaba o kadar kaptırmışım ki kendimi beğendiğim yerlerin altını çizmek için elime aldığım kalemi bile çok fazla kullanmadığımı fark ettim.

Zeki George ve onun güçlü, kuvvetli ama akli dengesi bozuk yoldaşı Lennie’nin kısacık öyküsü o kadar derinden etkiliyor ki sizi, kitap bittiği zaman hissettiğim duyguyu tarif etmem mümkün değil sanırım.

Hatta dünden beri kafamda dolaşan bir dünya düşünce içinde bunları yazıyorken bir yandan da içimden saçmalamamış olmayı diliyorum. Çünkü hala ne kafamdakileri toparlayabilmiş ne de kendime gelebilmiş değilim.

Kitabın başından beri çok farklı bir duyguyla okudum zaten. Lennie de benim için kitabın ana karakteriydi. Engelli bir insanın dünyasını, düşünce yapısını anlamak için dışarı da 3-5 dakika şahit olmak yetmiyor inanın. Sadece içindeyseniz bu durumun çok net anlayabiliyor ve hissedebiliyorsunuz. Ve öyle zor bir imtihan ki bundan dolayı kimsenin bu durumu anlamamasını da dileyebilirim sırf yaşamış olmasınlar diye. O yüzden Lennie ile ilgili olan satırları birden fazla okudum her seferinde de farklı bir duygu yaşadım sanırım.

Kitabın konusuna çok kısa değindim zaten. Öykü sonuna kadar bu iki arkadaşın yaşadıklarına bazen hayranlıkla, bazen öfkeyle, bazen de üzülerek şahit oluyorsunuz. Spoiler vermemek için çok detaya inmek istemiyorum. Ama sadece şunu belirteyim bittiği zaman inanın tüm duygu ve düşünceleriniz, fikirleriniz alt üst olacak.

Çünkü kitap bitince değil tüm soru işaretlerinizin çözülmüş olması aksine asıl soru işaretleri o zaman hatta daha da artarak başlıyor.

En son hangi kitabın etkisinde bu kadar kaldım hatırlamıyorum. Belkide kendimi fazla kaptırıyor bazı karakterleri de içimde yaşıyorum. O yüzden ilk defa bir incelemeyi normal bir ruh hali ile yazmadığımı söyleyebilirim. Hata ve yanlışlık varsa da şimdiden affola.

Son olarak kitap ile ilgili yapmak istediğim tek şey elime kooccaa bir megafon alıp “OKUYUUUUNNNNN VE OKUTUUUNNN“ Diye bağırmak.

Ve tabiki okumama vesile olan Sui Generis‘e kocaman bir teşekkürr <3

Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
İnsanlar ikiye ayrılır: Güçlüler, EZİLENLER. İnsanlar ikiye ayrılır: Zenginler, FAKİRLER. İnsanlar ikiye ayrılır: Erkekler, KADINLAR. Ve insanlar yine ikiye ayrılır: Beyazlar, ZENCİLER. Bunu uzatabiliriz, daha elbette. Ve tüm bunları yazarken ciddiye almadınız beni değil mi? Almayın çünkü benim bildiğim yani inanmak istediğim insanlar ikiye falan ayrılmaz. Bir çeşit insan vardır. Etiyle, kemiğiyle ve yüreğiyle tek bir tür "İNSAN"... Sahi ciddiye aldıysanız niye aldınız ki söylediklerimi? Siz de insanları belli sınıflara bölerek algılayanlardan mısınız yoksa?

Oysa ne diyordu Sevgili Yaşar Kemal: "İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar." Ne güzel demiş değil mi? Keşke bu sözü okuyup geçmesek de zihnimize ve kalbimize harfi harfine işleyebilsek. Fareler ve insanlardan kasıt bence büyük insanlar ve KÜÇÜK insanlar. Ama ne saçma böyle bir ayrım yapmak. Ben kalbine bakarım karşımdakinin. İşte o an karar veririm. Küçük mü büyük mü, diye bakmam, mesleğine, ten rengine, zekasına ya da güzelliğine ve yahut cinsiyetine. Davranışlarına, dünyayı algılayış biçimine, bakarım; at gözlükleriyle bakıp tüm dünyayı gördüğünü ve anladığını sanan bir ahmak mı yoksa çıplak gözlerle bakıp insana sadece ve sadece insan olduğu için değer veren insan gibi insan mı? (Not: Adam gibi adam demiyorum, kadın gibi kadın da demiyorum evet yanlış duymadınız İNSAN gibi İNSAN) İşte bu yüzden insanları ikiye ayırmıyorum. Basit ve tek bir soru bu kişi insan mı değil mi?

Bu arada bazı kelimeleri özellikle büyük harfle yazdım sevgili dostlarım. Genelde insanların ilk okuduklarında küçük sınıf olarak göreceklerini düşündüğüm kelimelerdi bunlar. Onları büyük yazarak aradaki farkı kapatıp eşitlemeye çalışmadım elbette. Çünkü arada zaten bir fark yok, deminden beri anlatmaya çalıştığım gibi. Kelime büyük de küçük de yazılsa kelime olarak görüleceği gibi, insan da daima insan olarak görülmeli, bunu anlatmak istedim. Bunun için en başta beynimizdeki zincirleri kırmalıyız. Bu kadar zor mu bir insana insan olduğu için değer verebilmek, sınıfından, dilinden, dininden, fizikinden ötürü aşağılamadan insanca görebilmek?

Kitaba tekrar dönecek olursak birbirine çok zıt iki dost olan Saf Lennie ve kurnaz George'u anlatan bu hikâye kahramanlarımızın işten kovulmaları sonucunda başka bir çiftlikte işçi olarak çalışmaya gitmeleriyle başlamaktadır. Lennie, çok saftır istemeden de olsa başına belalar açmakta, George ise onu hep kurtarmakta aynı zamanda da bu durumdan şikayet etmektedir. Kitapta dikkatimi çeken birkaç husustan bahsedip incelememe öyle son vermek istiyorum. Bu kitapta dostluk ilişkisinin ele alınmasının yanı sıra hayvanlar ve insanlar arasındaki ilişki de ele alınmıştır. Bu iki kahramanımızın birlikte kurduğu hayaller vardır, daha sonra bu hayale üçüncü bir kişi daha eklenir.

Bir nokta dikkatimi çekti ki inanın çok üzüldüm bir insanın kurduğu hayal bile küçük olabilir mi? Sonra düşündüm de olabilir. Neden mi? O insan hep küçük görülmüşse ezilen sınıftaysa artık içinde bulunduğu durumu kabullenmiş ve tüm benliğine sindirmişse, hayalinde bile bundan kurtulamaz daha iyi olmayı düşünmez yine kendisinin öyle olduğu bir hayal kurar. Çünkü bilir ki daha iyisi onun için imkansızdır, bu öyle bir imkansızlık ki hayalinde düşlemek bile mümkün değildir sanki. Yine de küçük de olsa bir hayaldir ve bir umuttur onun için. Bense o hayalde çaresizce bir kabulleniş gördüğüm için umudun içindeki umutsuzluğu sezdim, bu çok acıydı bence...
Ama benim canımı en çok acıtan durum ne biliyor musunuz? Kendini diğerinden üstün gören kişinin onu aşağılaması değil. Aşağılanan kişinin onun haklı olduğunu düşünüp kendini bir aşağılık olarak görmesi. Ne yazık ki beni en çok üzen durum bu. Diğerine kendini bir başkasından üstün görmeye hakkı olmadığını anlatabilecekken oysa, çaresizliğinin esiri olmuş ve kendini diğerinden daha aşağıda gören bir insana ne diyebiliriz ki? O bile bu haksızlığı hak olarak iddia ettiğine göre kelimelerin gücü yeter mi artık savaşmaya? İşte tam da bu nokta insanı insanlığından soğutan, her şeyin bittiği ve kelimelerimin lâl olduğu nokta... Buraya kadar sabırla okuyan güzel yüreğinize sağlık. Sevgiyle kalın...
Bugün KPSS varmış, bizim arkadaşlardan biri de girdi sınava da oradan biliyorum. Dün aradı, gel dedi yarın sınav var. Hem eşyaların başını beklersin hem de destek olursun. Gittik. Bir çile bir çile. Yolda birde yağmur bastırmasın mı ben gitmişim tişörtle. Neyse girdik kampüsün girişindeki kantinine. Bizimkisi Manisa’dan geldi de çocukların bazısı Uşak’tan gelmiş bazısı Denizli’den. Otellerde sabahlamışlar, bilmedikleri etmedikleri yerler. Zaten sınav zamanı en ufak şeyler kaygı yaratır. Hepsinin stres tavan. Sınav stresi yetmiyormuş gibi bir de böyle teferruatlarla uğraşıyorlar. Bir taraftan yağmur bir taraftan da zaman. Bizimkisi 3 dakika da bir saati soruyor. Taksi çağırdık ha geldi ha gelecek. Gelen giden yok. En son dayanamadı ,dur deme ye kalmadan fırladı gitti.

Kaldım tek başıma. Yanıma Steinbeck’in İnci’sini almışım. Elbette özellikle seçildi, tam dış ortamlık. Dil sade anlaşılır. Başladım okumaya. Bir Kızılderili baş kahraman adı Kino. Yahu bu Kızılderili nereden çıktı zaten bu Steinbeck enteresan adam. Nerede kıyı da köşe de insan var onları anlatıyor. Hani sevmiyor da değilim bana Gogol’u hatırlatıyor. Gogol da böyle yapar ya. Bir sürü kont, kontes varken sen git mujikleri, 9. Dereceden memurları anlat. Nereden çıktı bunlar? Ne güzel yaşayıp gidiyorduk. Tutturdunuz bir toplumsal gerçekçilik herkesin keyfini kaçırıyorsunuz. Ah o Gogol yok mu o Gogol hep onun başının altından çıktı bunlar. Yalnız hafifte fark yok değil aralarında. Gogol ağır yazardı herkes anlamazdı, bu Steinbeck denen adam birde sade yazıyor ki hiç sorma. Bu kadar da olmaz ki. Okuyan herkes anlıyor ne demek istediğini. Köylüsü de anlıyor işçisi de. Biraz yüksekten yaz da sadece aydınlar anlasın. Ne de olsa onlar şatolarında viskilerini içerken köylü, işçi edebiyatı yaparlar. Toplumsal gerçekçiyiz bile derken çıkıp fukaranın tekine destek olacağına yazdıkları romanların ne kadar getireceğini hesaplarlar.

Neyse biz Kino’ya dönelim bunlar derin konular. Eşi, çocuğu, doğal ortamı gül gibi yaşayıp gidiyor. Bir de inci arıyor arada istiridyelerin kabuğunda. Hani umut fakirin ekmeğiye umar ha umar. Bizdeki sayısalcılar gibi bunlarda inci arıyor. Buldu da vesselam hem de kocaman dünyanın en büyük incisi. Bulmaz olaydı. Millet başladı yaygaraya. Kiliseden papaz geldi, senin adın diyor din büyüklerimizin birinin adı çok hizmetler vermişti zamanında. Sonra doktor kapısına geldi. Hani Kino ona gittiği zaman veteriner baksın size demişti ya işte o doktor bu. Getir diyor senin inciyi benim kasada saklayalım. Yok dedi Kino ben satacağım onu. Yahu nasıl satacaksın zaten kasaban da üç tane inci alan yer var. Tezgahı da kurmuşlar dışarıya üç içeriye bir. Kino bu dinler mi gitti satmaya. Değersiz dediler, of dediler puf dediler. Kino bozuldu bu işe bozulmak ki ne bozulmak. Hem kendi bozuldu hem çevresi bozuldu.

Neyse yeter bu kadar anlatmak. Biraz da size kalsın. Anlayacağınız Steinbeck yine aynı Steinbeck. Ne kadar anlatılmayacak şey var anlatmış hepsini. Ya da boş verin okumayın bunlar insanın keyfini kaçırır. Kontlar, kontesler dururken ne gerek var? Ah o Gogol yok mu o Gogol bir elime geçirsem :)

Herkese keyifli okumalar dilerim..
Anneannem 70 yaşında ve alzheimer hastası. Kendinden küçük 2 kardeşi ve kendisinden büyük abisi de alzheimer hastası. En büyük ablaları 87 yaşında ve cin gibi bilge bir kadın.

Bayram ziyaretinde bu büyük teyzemdeyiz. Mecburi gittiğim ortamlarda can sıkıntıma ilaç olsun diye hep kitap taşırım. O gün çantamda kitabımı gördü.
''Ben yaşayan tarih kitabıyım. Her şey aklımda. Anneannen adını bile hatırlamıyor. Çünkü ben çok kitap okurdum zihnimi hep çalıştırdım pas tutmadı'' dedi ve bana 1968 basımlı bu kitabı hediye etti. Kitabı seyretmenin, sararmış yapraklarını okşamanın henüz tadına doyamadım. Sıkıcı gelen bayram ziyaretleri artık büyük teyzeme giderken bir zevke dönüşecek. Belki birkaç kitap daha verir.

Bu da böyle nasihatli bir inceleme olsun. Büyük teyzemin sözlerine kulak verin ilerde alzheimer olmayın.
Nasıl bir sondu öyle !!!
Mükemmel bir kitap...

Makinelerin insan yüreğini ezip geçişine ve insanların bir somun ekmek için bütün gün çalışmalarına tanıklık ediyorsunuz.
! Kahrolsun Kapitalizm !
İnsanları köleleştiren Californiaya kaçan binlerce insanın öyküsü yüreğinize dokunacak...

Tam 79 yıl önce kaleme alınıp 5 aylık bir süreçte yazılan dev bir eser...

Geç bitirdim çünkü araya irili ufaklı on adet kitap ve yarım yamalak bir taşınma işi sıkıştırdım.


Spoiler*
Eksik bulduğum sonucunu merak ettiğim bir kaç şey havada kaldı, şimdi oldu mu ki böyle ?
Tom ve Connie kaçıp gittikten sonra ne yaptılar ne ettiler??? Bunları da açıklasaydı keşke yazar. Mesela connie gittiğinden beri merak ediyorum onu insan hamile karısını bırakıp bir şey demeden ne diye nereye çekip gider. Hep onun traktörcü olacağını ve ailesiyle karşılaşacağını düşündüm..
Kitap o kadar akıcı ki onların dertleri benim dertlerim oldu resmen araba bozulunca Canım sıkıldı et almak için para biriktirince ben sevindim. Kalemine, yüreğine sağlık Steinbeck..Yazacak çizecek çok detay var aslında ..

——
“Weedpatch Camp” kitapta böyle bir kamptan bahsediliyor steinbeck kitabı yazarken o kampa uğramış ve adını oradan esinlenmiş, günümüzde o kamp göçmen işçiler tarafından kullanılmaya devam ediyor.
Bkz: http://m.radikal.com.tr/...azap-uzumleri-396094

Yazarın biyografisi

Adı:
John Steinbeck
Tam adı:
John Ernst Steinbeck, Jr
Unvan:
Nobel ve Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar
Doğum:
Salinas, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri, 27 Şubat 1902
Ölüm:
New York, Amerika Birleşik Devletleri, 20 Aralık 1968
John Steinbeck, (27 Şubat 1902 - 20 Aralık 1968) ABD'li yazar.

27 Şubat 1902'de Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaleti Salinas kentinde doğdu. 20 Aralık 1968’de New York'ta yaşamını yitirdi. 1940Pulitzer Ödülü ve 1962 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi gerçekçi roman-öykü yazarı.

Bir ırgat ailesinin çocuğudur. Babası Prusyalı, annesi ise İrlandalı göçmen bir aileye mensuptur. Yaşıtları gibi o da küçük yaşlarda çiftçilik yaptı. 1920-1926 arasında aralıklarla Stanford Üniversitesi'ne devam etti. Öğrenimini sürdürebilmek için duvarcılık, boyacılık, kapıcılık, eczacılık gibi işlerde çalıştı. Okulu bitiremedi. Öğrencilik yıllarında başladığı yazmayı sürdürdü. Irgatlık ve işçilik yaparken edindiği deneyimler, eserlerinde işçilerin yaşamlarını gerçekçi bir dile anlatmasına büyük katkı sağladı. İlk romanlarından başlayarak hep işçileri, yaşam koşullarını, ilişkilerini anlattı. İlk kitabı " Altın Kupa " (1929). 1936'da yayınlanan "Bitmeyen Kavga"da tarım işçilerinin grevi ve bu greve önderlik eden iki Marksisti anlattı. Amerikan çalışma sistemine keskin eleştiriler yöneltti. Üçüncü kitabı "Fareler ve İnsanlar" 1937'de yayınlandı. Bu kez iki göçmen işçi arasındaki garip ve karmaşık ilişkinin öyküsünü anlatıyordu. Kendisine "Pulitzer Ödülü" getiren ünlü romanı "Gazap Üzümleri" 1940'ta sinemaya aktarıldı. II. Dünya Savaşı yıllarında daha çok ideolojik eserler verdi. İzleyen yıllarda politikadan uzak, eğlendirici yanı ağır basan duygusal öğelerin de yer aldığı eserler ve senaryolar yazdı.1962'de edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

Yazar istatistikleri

  • 2.088 okur beğendi.
  • 23.606 okur okudu.
  • 381 okur okuyor.
  • 14.604 okur okuyacak.
  • 217 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları