Margaret Atwood

Margaret Atwood

Yazar
8.2/10
1.904 Kişi
·
5,1bin
Okunma
·
461
Beğeni
·
10,8bin
Gösterim
Adı:
Margaret Atwood
Tam adı:
Margaret Eleanor Atwood
Unvan:
Kanadalı Yazar, Şair, Eleştirmen, Denemeci ve Feminist
Doğum:
Ottawa, Kanada, 18 Kasım 1939
Margaret Eleanor Atwood 18 Kasım 1939 doğumlu Kanadalı yazar, şair, eleştirmen, denemeci ve feministtir. Yakın tarihin en onur duyulan kurgu yazarları arasında gösterilir. Arthur C. Clarke ve Prince of Asturias Edebiyat ödüllerini kazanmıştır. Aynı zamanda beş kez Booker Odulleri listesinde yer almis, birini kazanmış ve yedi kez The Governor General’s finalisti olmuş ve iki kez kazanmıştır. Daha çok roman yazarı olarak tanınmıştır. Aynı zamanda günümüze kadar 15 tane şiir kitabı yayınlanmıştır ve bu alanda da ödül sahibidir. Şiirlerini gençken ilgi duyduğu efsane ve peri masallarından esinlenerek yazmıştır. Atwood aynı zamanda Tamarack Review, Harper’s, CBC Anthology, Ms. Saturday Night, Playboy ve bunun gibi birçok dergide kısa hikâyeler yazmıştır.
Atwood, Kör Suikastçi (The Blind Assassin) adlı romanıyla 2000 Booker Ödülü'nü kazandı.

Yaşamı

Ottowa, Ontorario, Kanada’ da Margaret Dorothy ve Carl Edmund Atwood’un ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Margaret Dorothy diyetisyen ve beslenme uzmanı babası Carl Edmund ise entomologdur. Babasının orman entolojisi araştımaları nedeniyle çocukluğunun büyük bir kısmı Northern Quebec bolgesinin ağaçlık arazilerinde geçmiştir. 11 yaşına kadar tam zamanlı olarak okula gitmemiştir. Doymak nedir bilmeyen bir edebiyat okuyucusu olmuştur. En çok ilgi duydukları gizemli öykülerden oluşan Dell cep kitapları, Grimm’s Peri Masalı kitapları , Kanadalı hayvan hikâyelerini anlatan kitaplar ve komedi kitaplarıdır. Leaside’da Leaside Hıgh School’da okumuştur ve 1957'de mezun olmuştur.

Atwood yazmaya altı yaşında başlamıştır ve 16 yaşına geldiğinde profesyonel olarak yazmak istediğinin farkına varmıştır. 1957 yılında Toronto Üniversite’ne bağlı olan Victoria Üniversitesi’ne başlamıştır. Jay Macpherson ve Northrop Frye profesörleri arasındadır. 1961 yılında onur derecesiyle Sanat Bölümünden ve ikinci branş olarakta Psikoloji ve Fransızca bölümlerinden mezun olmuştur. 1961’in sonlarında özel basımı yapılan Double Persephone adlı şiir kitabına verilen E.J Pratt Madalyesi’ni kazandıktan hemen sonra Woodrow Wilson bursuyla Harvard’s Redcliffe College’ta öğrenimine devam etti. 1962 yılında Radcliffe’de master derecesi elde etti ve ilerleyen çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde iki yıl boyunca sürdürdü fakat eğitimi ‘The English Metaphysical Romance’ konulu tezinin tamamlamadığı için yarım kaldı. British Columbia Üniversitesi (1965), Sir George Williams Üniversitesi Montreal (1967-68), Alberta Üniversitesi (1969-79), York Üniversitesi Toronto (1971-72) ve NewYork Üniversitesi gibi tanınmış üniversiteler de ders vermiştir.
Bize dair eğlendirici hiçbir şey olmamalı, gizli tutkuların serpilmesine hiç yer bırakılmamalı; ne onlar ne de biz özel ilişkiler için yaltaklanamayız, aşk için hiçbir dayanak bulunmamalı.
Biz iki bacaklı rahimleriz,hepsi bu!
384 syf.
Damızlık Kızın Öyküsü, yazarın okuduğum ilk kitabı. Bu hafta sahafta görene kadar böyle bir kitabın varlığından dahi haberim yoktu malesef. Ama adımımı içeri atar atmaz ilk gözüme çarpan, beni kendine doğru hızlı adımlarla çeken bir kitap oldu. Başlamak için eve gitmeyi bile bekleyemedim. Kendimi bir kafeye atıp, okumaya başladım hemen. Kitap öyle gerçekçi ve etkiyeciydiki beni tamamen içine çekti, kapatıp bir türlü kafeden çıkamadım. Her seferinde tamam bu son sayfa, sonra kalkacağım diye kendi kendimle anlaştım. Ama kalktığımda neredeyse kitabı yarılamıştım.

Hepimiz bir distopyayı anlatan kitaplar okumuşuzdur. En basitinden 1984 ' ü bilmeyen yoktur herhalde. Bu tür kitaplarda genelde kahramanımız bu dünyanın içine doğmuştur, sonradan böyle bir dünyada bulmamıştır kendini. Bu yüzden geçmişi özleyip yad etmez, bu kadar acı çekmez. Ama bu kitap bunun tam aksi işte.

Hikayeyi damızlık bir kızın ağzından dinliyoruz. Bir zamanlar özgür, istediğini giyinen, aşık olan bir kızın, bir sabah bambaşka bir dünyaya gözünü açmasıyla başlıyor. Bu feminizm üzerine yazılmış karanlık distopya, ABD hükümetinin yerine geçen totaliter bir dünyada yaşanıyor. Terörist saldırılar sonucu hükümet dağılıp, kendilerine Yakup ' un Oğulları diyen bir grup yönetimi ele geçirmiştir. Kadınların hakları tamamen ellerinden alınmıştır. Çalışmaları, kendilerine para verilmesi, okuma yazmaları, aşık olmaları yasak. Ya hizmetçi, köle, fahişe ya da komutanlara, komutan eşleri gözetiminde evlat verecek damızlık kızlar olacaklar. Gruplara ayrılmış olan kadınlar; yeşil, kırmızı, kahverengi...gibi kıyafetler giymek zorundadırlar. Bu kıyafetler onların hangi görev ve sınıftan olduğunu temsil ediyor çünkü. İntihar etmelerini engellemek için bomboş odalarda yaşıyor, isyan etmesinler diye cahil ve çaresiz bırakılıyorlar.

Kitabı bitirdikten sonra oturup düşündüm uzun uzun. Öyle gerçekçi bir anlatım ve betimlemeler varki kitapta, sanki gerçekten bunlar varmış gibi korkuttu beni. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitap...
384 syf.
·9 günde·9/10
Eveeet!

Distopik öyküler okumayı sevenler buraya! Yazarımız ,sizi tam manasıyla feminist distopyanın kucağına bırakıyor.

Öncelikle ; Bir sabah uyanıp kendinizi paralel bir evrende hayal edin. Alışmış olduğunuz her şey kanunlar, yasalar, dinler, inanç şekilleri her şey tek kalemde tuzla buz olmuş cam parçaları gibi yerlerde. Sıkı yönetimin en üst düzey şekli baş göstermiş ve akıllara duygunluk veren yasaklar gündemde.

Esasında distopya gibi görünen bu kitap, okudukça geçmişte ve günümüzde bir çok ülkenin başına gelen sıkı yönetimlerden sonra insanların yaşamış olduğu baskının, zulmün, diktanın, en net halini yansıtıyor. Okurken hiç yabancılık çekmiyor, bir çok yasağın günümüzde hala uygulandığını hayretle fark ediyorsunuz. Çünkü yaşadıklarımız, okuduklarımız, gözlemleyebildiklerimiz bizi zulmü nerede görse tanır hale getirdi.

İnsanoğlu yüzyıllardır, gücü elinde bulunduran küçük bir zümre tarafından yönetiliyor. Kişiler, yönetimler , yönetim şekilleri değişse bile bu hiç değişmiyor. İnsanoğlunun en büyük zaafı maalesef ki iktidar hırsı. Gücü elinde tutan zümre en dürüst kişilerden dahi oluşsa (-ki ben hiç görmedim böylelerini) mutlaka zaaflarına yenik düşüp, sistemin gereğini yaparak, zulmün su yüzüne çıkmasına neden oluyor. Güç=İktidar=Hırs=Aç gözlülük bu şekilde katlanarak ilerliyor ve maalesef ki bir çok örneğine her gün şahit oluyoruz.

Kitapta ayrıca, çok fazla gözümüzün içine sokulmasa da inceden inceden feminist dokundurmalar yapılmış ki çok yerinde olmuş. Yaşadığımız ülkeyi ele alacak olursak, Türkiye de 2017 yılında kayıtlara geçen kadın cinayetlerinin sayısı 409 ,bu demek oluyor ki kadınlarımıza sahip çıkamıyoruz! Sadece kendi ülkemizde değil, dünyanın bir çok yerinde feminist grupların ortaya çıkasına sebep sizce nedir? Kadını bir meta, yalnızca üremek için kullanabileceği bir seks objesi olarak gören toplumlarda bu oran katlanarak artıyor ve inanın her geçen yıl insanlık adına umudumu daha da yitiriyorum.

Toparlayacak olursak, biraz muallak bir sonla bitiyor kitap, sanırım yazarımız sonunu bizim hayal etmemizi düşlemiş. Çeviriden kaynaklı zaman zaman cümle düşüklüklerine rastlamış olsam da kitabı epey beğendim. Herkese şimdiden iyi okumalar dilerim.
384 syf.
·6 günde
Günün bitmesine dakikalar var ve ben derin bir nefes alıp arkama yaslanıyorum. Okuduğum kitabın bitmesine henüz birkaç bölüm daha var sanıyordum, oysa ki biraz önce son bölümün son satırlarını okumuşum. Gerçekten bittiğine kanaat getirdikten sonra ‘‘vay canına’’ diyorum ‘‘ne kitaptı ama’’.


Damızlık Kızın Öyküsü’nü bitirdiğimde kurtulduğumu hissettim. Evet, kimse kafama silah dayayıp zorla okutmamıştı, bitirmek zorunda değildim, böylesine soluksuz okumanın da gereği yoktu. Ama öyle değildi işte, kitap bana oldukça ağır gelmişti fakat bir o kadar da etkisi altına almıştı beni, bitirmeden başından kalkmak olmazdı.


Bir feminist distopya örneği olarak adlandırılır Damızlık Kızın Öyküsü. Feminist kısmını bilemem ama okuduğum en korkunç distopyaydı.


Kitapta anlatılanlara gelecek olursak ABD’de meydana gelen ani bir darbe ile Gilead rejimi yönetimi ele geçirir ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bu değişikliğin en büyük etkileri kuşkusuz kadınlar üzerindedir, artık çalışmalarına, mülk ve servet edinmelerine ve daha bunun gibi bir sürü şeye hakları yoktur. Uzun süren iç ve dış savaşlar, kullanılan kimyasal silahlar, radyasyon ve doğum kontrol yöntemleri sonucu soyları tehlikeye düşen Gilead rejimi bu sorunu çözmek için akıl almaz önlemlere başvurur. Ve bu önlemlerden en çok etkilenecek olan da yine kadınlardır.


Gilead yönetimindeki insanlar sınıflara ayrılmıştır, bu ayrım birçok açıdan belirgin ve kesindir. Erkekler Komutanlar, Muhafızlar, Melekler ve Gözler olarak; kadınlar Eşler, Teyzeler, Marthalar, Damızlıklar ve Fahişeler olarak sınıflandırılmışlardır.


Komutanlar bu sınıflandırmada en üstte yer alan ve en fazla ayrıcalığa sahip olanlardır. Kadınlarda ise bu ayrıcalıklı sınıf Eşler yani komutan karılarıdır, bunlar mavi elbise giyerler ve diğerlerinden bu şekilde ayrılırlar. Marthalar, doğurma yaşı geçmiş ya da kısır olan kadınlardan seçilmiş, ev işleri ve hizmetçilik gibi becerilerinden dolayı kolonilere gönderilmemiş kadınlardır, yeşil renk giyerler. Teyzeler, Damızlık kızların eğitilmesi ile görevli kadınlardır, kahverengi giyerler. Damızlık Kızlar, Kırmızı Merkez ismi verilen bir yerde teyzeler tarafından eğitilmiş, sağlıklı ve doğurgan kadınlardır, kırmızı renk bir elbise giyerler ve kanat ismi verilen beyaz bir başlık takarlar. Ekonokadınlar fakir erkeklerin kadınlarıdır, çocuk doğurmak, ev işleri ve yemek yapmak gibi görevleri tek başlarına yürütürler, ek görevlerine uygun renkte çizgili elbiseler giyerler. Gözler, gizli polislik görevini yürüten erkeklerdir. Rutin polis işlerini Muhafızlar yürütür. Melekler ise Gilead rejimini büyütmek için girilen savaşlarda görev alan askerlerdir.


Gilead’ta okumak kesinlikle yasaktır, artık yazıya da gerek kalmadığı için dükkan tabelalarındaki yazılar silinerek yerlerini orda satılan şeyin resmi almıştır. Yalnızca okumak değil, rejimin ve dinin öngörmediği şekilde ve kişilerle cinsel birliktelik kurmak da yasaktır. Cinsel birliktelik kurmak ancak ve ancak belli zamanlarda belli kişilerin yapması gereken bir görevdir ve buna "ayin" denir.


Gilead rejiminde kadınların, birini seçmek zorunda oldukları, sınırlı seçenekleri vardır. Kolonilere gönderilmek, hizmetçilik ya da fahişelik(Jezebel) yapmak, bir de Komutan ve Eşlere sağlıklı çocuklar doğurmak. İşte bu son görev için seçilmiş kadınlara Damızlık Kız adı verilmektedir. Bunlar gerçek isimlerini kullanamazlar, damızlığı olduğu komutanın ismine eklenen bir iyelik eki ile anılırlar(örn. Fred’in damızlığı anlamında Fredinki). Kitap boyunca ise Fredinki isimli damızlık kızın yaşadıkları anlatılmaktadır.


Diğer distopyalarda anlatılanlar geçmişten beri var olan durumları ifade eder ve geçmiş genellikle kahramanlar tarafından net olarak bilinmemektedir. Oysa Damızlık Kızın Öyküsü’nde mevcut düzen birden bire değiştiği için kahramanlar şimdiki düzende yaşarken aynı zamanda geçmişi de net olarak bilen kişilerdir. Bu da Damızlık Kızın Öyküsü’nü daha etkileyici bir distopya haline getirir. Geçmişte Luke isminde bir eşe ve bir kız çocuğuna sahip olan Fredinki şimdi bir Damızlık Kız’dır, kitap boyunca hem geçmiş yaşantısını hatırlamaya çalışır hem de damızlık kız olarak yaşadıklarını aktarır.


Kitabı okurken kafa kurcalayan en önemli sorulardan biri insanların kısa sürede bu akıl almaz uygulamaları nasıl kolaylıkla kabullenmiş hatta benimsemiş olduklarıdır. Cevabını ilerleyen sayfalarda kitap kendisi verir. İnsanları bu distopyaya sürükleyen kuşkusuz ‘‘din’’ afyonudur. Okumanın yasaklandığı toplumda kitleleri yöneten kişilerin çıkarlarına göre tahrif edilen İncil yine aynı kişilerce insanlara empoze edilmiştir. Bu nedenle bu uygulamalar yalnızca rejimin öngördüğü bir faaliyet değil aynı zamanda dinî bir görevdir.


Kitabı okumuş olmanın üzücü tarafı ise kitaptaki birçok unsurun yabancı gelmemesi idi. Okuduğum diğer distopyalarda anlatılanlar her ne kadar ürkütse de çok uzak bir gelecekte yaşanabilir şeyler olarak görünmüştü bana. Oysa Damızlık Kızın Öyküsü’nde anlatılanların günün birinde yaşanma ihtimali, ne yazık ki, çok da uzak görünmedi.
352 syf.
·20 günde·10/10
“Bu öykü farklı olsun isterdim. Daha uygar olsaydı keşke. Keşke daha mutlu olmasa da, daha iyi bir ışık altında gösterseydi beni, sonra en azından daha aktif, daha az tereddütlü, önemsiz şeylerce daha az engellenmiş. Daha biçimli olsaydı keşke. Ve keşke aşk hakkında olsaydı ya da insan yaşamındaki önemli ani farkındalıklar, güneş batımı hakkında hatta, kuşlar, fırtınalar ya da kar.” Ama öyle olmadı!

Bir kadın bir sabah uyandı ve değişti dünya. Adı yok, hakları yok ve en önemlisi hayatı yok.
Darbe, sıkı yönetim ve savaş. Hayali bir ülke, sularına düşmanları tarafından kısırlık bulaştırılmış.

Önce kadınları ayırdılar bölüm bölüm. Sonra da o zor şartlar altında yaşamalarını istediler.
Ya hizmetçi olacaktı kadın bir aşçı ya da bir komutanın karısı ya da bir fahişe. Ya da en zoru bir damızlık kız olacaktı. Kısırlık yayılan o topraklarda yeni canlar yeşertmek için komutanların yanına yerleşeceklerdi. Bu konumların dışında başka bir yaşam yoktu onlara.

Hiçbir zaman bir hikayeleri olmayacaktı bu kadınların ya da hikayeleri yazılmayacaktı. Zaman onları bir gün yok edecek ve kimse konuşmayacaktı onlar hakkında.
Sadece ayaklı rahimlerdi onlar, doğurması gereken, sanki tek görevleri buymuş gibi. Sanki tek yapabildikleri buymuş gibi.

Renklere ayrılmışlardı; mavi, kırmızı, yeşil, kahverengi ve çizgili kıyafetli diğerleri.

İsimleri yanına yerleştikleri adamın adından geliyordu; Fredinki, Warreninki, Gleninki. Aitlik eki!
Kadın hep bir şeylere ait, hep bir şeylerin sömürüsü altında hep bir anne, bir hizmetçi, bir aşçı, asla fazlası değil.
Asla sevilmeye değer değil, asla değerli değil!

Koloniler vardı bir de, yaşlı kadınlar, isyan edenler oraya gönderiliyordu.Peki ne mi oluyordu orada? Ekmek yok, su yok oraya gönderilen insanlar ölmeleri için gönderildikleri için yani gözden çıkarıldıkları için giysi yardımı yapılmıyor, yeterli besin sağlanmıyor ölüm gelip kapılarını çalana kadar acı içinde yaşıyorlar pardon yaşatılıyorlar.

Bir gün uyanıyorsun ve bütün şartlar değişmiş. Sen olsan ne yapardın? Senin hayatın nasıl olurdu. Bir isyankar mı bir damızlık kız mı? Sürekli bunu düşündüm okurken. O durumu yaşayan kadınları düşündüm, kolonilerdeki kadınları, marthaları, sömürülen damızlık kızları.

Her şey yasak onlara. El kremi, kendilerini güzel gösterecek kıyafetler, bir kağıt bir kalem!
“Ne çok isterdim şimdi bir kalemim olmasını ya da ne çok kıskandım elindeki kalemi. Kalem de kıskanılacak bir şeydir.” Böyle diyor kahramanımız Fredinki.

Çok severek ve bir yandan da bolca sinirlenerek lanetler okuyarak okudum bu kitabı. Ama çokça kendimi onların yerine koyarak. Hepsini tek tek içimde yaşatarak. Okuduğum kitaplara veda etmekte çok zorlanırım eğer bu kadınların hikayesi günümüze gelmeseydi (bunu kitabı okuyanlar görecektir) gözüm arkada kalacaktı.

Fredinki gerçek adın her neyse ve şimdi her neredeysen tekrardan istediğin hayata kavuşmuşsundur umarım. Kızını bulmuşsundur ve Luke’da tabi. Ve bu hikaye içinde teşekkür ederim. Hoşçakal...
336 syf.
Çok başarılı distopik bir eser. Distopik bir eserden beklenecek ilk durum, bu distopik 'evren' hakkında okuyucuya hissi iyi gecirebilmektir. Okuyucu, bu evrenin boguculugunu, kötümserligini damarlarında hissedebilmeli adeta. Bu sayede empati kurabilmeli yazarla ve bu evrenin içinde hissedebilmeli. Yazar, bunu oldukça başarılı şekilde yapmış.

Kitap hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, ABD'de bir tür radikal dinci bir yeraltı örgütü, önce başkana suikast duzenlemisler; sonra oluşan panik ve kaos ortamından faydalanarak önce sıkı olağanüstü önlemler almışlar ve anayasayi da değiştirerek yer üstüne tamamen çıkmislar. Bu terör olaylarından dolayi başta Müslüman örgütler suclanmis, halk bu nedenle bu radikal dincilerin oyununu anlayamamislar. Yaratılan korkudan dolayi insanlar birbirini ihbar etmeye başlamışlar ve uyandiklarinda her şey için çok geç olmuş.

Dünyada üreme ile ilgili bazı problemler meydana gelmişe benziyor; bunu kendi mendebur amaçlarına alet eden radikal dinci örgüt de kadınların damızlık hayvan gibi kullanıldığı, sevgiden, aşktan arındırılmış bir düzen kurup, bu kadınları üreme amaçlı kullanmaya başlamışla; bu sayede nüfusu artırmaya calismislar.



********** SPOİLER************



Öyküyü ağzından dinlediğimiz karakterin ismini kitap boyunca öğrenemiyoruz. Bunun sebebi de zaten bu distopik ortamda kadınların adının, önceki yaşamının, hislerinin yani dogurganliklari dışında hiçbir şeylerinin önemli olmadığı hissini okuyucuya verebilmek. Kitaptan şu alıntı bu konuda çok açıklayıcı olur:

"Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu: kutsal tekneler, gezgin kadehler."

Kahramanimizin odasında, kendisinden evvel kalan 'damızlık kızın' yazdığı "Nolite te bastardes carborundorum." yazısı çok dikkat çekici bir durumu anlatıyor. Kahramanımız bu yazının kendisine bir mesaj olduğu inancına uzun zaman sarılıyor. Kendisini bununla motive ediyor. Kahramanimizin kelimeleriyle: "Kısıtlı olanaklar altında, yaşama arzusu kendini garip nesnelere bağlıyor." Bir nesne, duvara kazinmis bir söz...

Her despotik yönetimin vazgeçilmez unsuru olan medyanın kontrolü ve insanların bu sayede beyinlerinin kodlanmasini şu satirlardan anlayabiliyoruz:

"Sadece zaferleri gösteriyorlar bize, yenilgileri asla. Kim kötü haber ister ki?"

"İnanmayı arzuladığımız şeyleri anlatıyor bize. Çok inandırıcı."

Kitabın 'Gece' başlıklı bölümleri kahramanimizin bu oldukça kötü şartlarda kafayı yememek için kendi kendisine öyküler anlattığı önemli kısımlar. Öyküler derken geçmişine ait olaylar, anılar: Sevgilisi Luke ve kızını içeren ve keza bir arkadaşıyla ilgili. Bu sayede geçmişi hatirlayarak ruhen ve zihnen de 'damızlık kiz' olmamaya çalışıyor. Onun satirlariyla "Anlatıyorum, öyleyse varsın."

Kitabın sonu çok hoşuma gitti. Kahramanimizi almaya araç geldiğinde Nick'in ona endişe etmemesi, kendisini kurtarmaya çalıştıklarını söylemesine rağmen yaşadığı tereddüt, git geller ve nihayetinde kitap boyunca damarlarinizda hissettiğiniz çaresizlik ve kaniksamislik hali özgürlüğe giderken bile yakamizi bırakmıyor. Tabiki özgürlük mu yoksa başka bir tutsaklik mi; orası muamma zaten. Çünkü ucu açık bırakılıyor.

Her distopik eser insanlığa bir uyaridir. Tabiki abartılı gelecektir anlatilanlar ancak unutmayalim ki bu yazilanlar içinde bulunduğumuz zamandan birisinin kaleminden çıkıyor. Onun hissettiği, duyduğu endisenin katlanarak dışa vurumu... Özgürlüğün, eşitliğin, insan olabilmenin kıymetini bilelim.

https://youtu.be/OaUvdf2PRY8

Keyifli okumalar
384 syf.
·3 günde·8/10
Korkutucu, zorlayıcı, feminist bir distopya olan bu eser özellikle kadınlara özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor...

Eserde kadın var fakat sadece rahim olarak görülüyor. Fikri yok, özgürlüğü yok, rahminden başka hiçbir şeyi yok. Kurulan Gilead Cumhuriyetinde kadınların tüm hakları elinden alınırken, hiç kimsenin rahatsız olmaması dikkat çekici. Romanı dinlediğimiz ana karakter Fredinki, ilk andan itibaren duyduğu rahatsızlığı eşi Luke ile paylaşması fakat onun bu durumun geçici olarak adlandırması oldukça düşündürücü...
Oysa ki alınan haklar hiçte küçümsenecek cinsten değil...

Dünyanın karşı karşıya kaldığı doğa katliamlarından dolayı kısırlık söz konusu olunca diktatörlük sistemini kuran komutanların, eşleri dışında doğurgan kadınları evlerine alıp, sadece ( bana göre tecavüz yazara göre döllenme) bebek için kullanılan "Damızlık Kızları" eşlerinin de kabul edip, yataklarını paylaşmaları, el tutup, o ana şahit olmaları ve hiç bir şekilde tepki vermemelerini oldukça cesur kaleme almış...

Yapay bir dünya ve yapay bir yaşam...
Hiç kimsenin mutlu olmadığı, herhangi bir duruma karşı gelenlerin ölüm ile cezalandırıldığı bu dünya da var olmak için sorgulamadan, neredeyse düşünmeden kendine biçilen rolü kabul eden kadınların, sınıflandırılıp, özellikle kıyafetleri ile konumunu, görevini belli eden bir dünyanın acımasız yüzünü okumak oldukça zordu...
Kitabın sonu okurun hayal dünyasına bırakılmış...

Kitabın kapağı, kitaba çok uygun olmasına rağmen çevrisi oldukça hatalı...
1K İzmir Okuma Grubu/Duvar/ olarak okuduğumuz bu eseri distopya seven okurlara tavsiye ederim...
384 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Damızlık Kızın Öyküsü, tam olarak kusursuz bir distopya oldu benim gözümde. Distopik bir eser kötü ve hastalıklı bir dünyayı resmettiği ve bunu bize anlatırken üzerimize her an simsiyah perdelerini geçirecekmiş gibi hissettirdiği sürece, iyi bir örnektir. Burada dinlediğiniz öykü bu dediklerimi harfi harfine yapıyor. Distopik bir eserin her okur kesimine hitap etmesi normal bir durum değildir. Alıştığımızdan çok daha farklı toplumsal yapıları sertçe konu alan distopyaları okumak kolay olmamalı. Okurken sizi yormayan ve rahatsız etmeyen distopyada bir şeyler eksiktir.

Elimizde bulunan bu zorlu distopyada, kadınların ismi yok. Her kadın kendi komutanının malı olarak kabul edilir ve onun adıyla anılır. Aşağılayıcı bir ekle beraber; "Fredinki" (Offred). Kadınların tamamen bir mala dönüştüğü bu evrende, isimler bile kullanılmaz olmuş durumda, geri kalan haklardan bahsetmeye bile gerek yok. Gelecekte geçen bu kurguda böyle bir durumla karşılaşılmasının nedeni, doğum oranlarının azalmış olması. İnsanlık gerçekten yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Kitabın adı da bu şekilde ortaya çıkıyor. Doğurgan kadınlar tek tek toplatılıp bir mal haline getiriliyor. Duygulardan arındırılıp birer damızlık hayvan gibi yetiştiriliyorlar. Onlar "Damızlık Kızlar". İzin olmadığı sürece konuşamazlar, isimleri olamaz, fikirleri olamaz, emirlere karşı gelmek söz konusu bile değil, başlarına taktıkları at gözlüğü misali başlıktan dolayı yalnızca yürüdükleri yolu görebilirler. Rahatsız edici derken ne demek istediğimi biraz da olsa anlatmış olduğumu umuyorum. Bu tarz bir geleceğe tanık olmayı bırakın, hayal etmek bile hiç kolay değil.

O zaman, Margaret Atwood'un böyle bir distopik geleceği hayal ederken bir şeylerden etkilenmemiş olması zor bir ihtimal diyebiliriz. Yazarın röportajlarında belirttiğine göre, Batı Berlin'de yaşadığı sürede gözlemlediği durumlar romanına büyük ölçüde şekil vermiş. Zaten roman 1984 yılında yazılmaya başlanıyor. Bu dönemlerde yazarın bizzat kendisinin tecrübe ettiği her an kontrol altında olma, iletişim kurarken zorlanma durumlarını romanında ne derece etkili kullandığını görebiliyoruz.

Birçok distopik dünya yazılıp çiziliyor ve içlerinden birkaç tanesi net bir şekilde sivrilebiliyor. Peki "Damızlık Kızın Öyküsü"nü bu kadar 'sivri' yapan ne? Çünkü, evrensel bir sorunu dile getiriyor. Konu alınan durum evrensel olduğu için de insan okurken, yaşadığımız dünyanın distopyaya dönüşebilme eğiliminden korkmadan edemiyor.

Alternatif gelecek senaryolarının ortak özelliği bizlere davranışlarımızın sonuçlarının ne olabileceğini göstermeleridir. Attığımız adımlar günümüzde ne kadar iz bırakıyorsa, gelecekte de o kadar izleri bulunacaktır. Unuttuğumuz, ama aslında unutmamamız gereken asıl gerçek bu. Ayak izlerimizin sadece bulunduğumuz zamanı etkileyeceğini düşünüyoruz.
384 syf.
·4 günde·8/10
Kitabı okurken bir kadın olarak çok zorlandım. Anlatılan distopya yazarın kendi verdiği adla üstopya beni inanılmaz derecede Rahatsız etti. Belki bu kadar ütopik bir şekilde değil ama gene de kadına sadece çocuk doğuran varlık olarak bakılan yerler var. Kadınların okuması gereken bir kitap. Kitap için eleştirim sadece çeviri yönünde olacak, çeviri beni bazı yerlerde zorladı. Bunun dışında kitap gerçekten iyi.
384 syf.
·5 günde·10/10
Nasıl anlatmalı böylesine hem açık olan hem de sembolik olan bi' kitabı bilemiyorum. Galiba distopya türünün gücü bu: anlatımsızca yaşatabilecek nitelikte olmak.

Nüfus azalması gerekçesiyle kadınların nüfus artırmak amaçlı sadece bir mal gibi, araç gibi kullanılması üzerine oluşturuluyor hikaye. Kurgu olağanüstü, korkunç ve ayrıntılı. Okumamı hızlandıran ve beni kitaba bağlayan şeylerin başında geldi bu. Fakat en etkileyici bulduğum şey bu değildi. Benim dikkatimi ısrarla çeken şey, geçiş aşamalarıydı. Bir toplumu bir anda farklı bir yapılandırmaya, farklı bir düzene sokmak asla kolay olamaz. Bu kor gibidir, için için, zamanla gerçekleşen bir şeydir. Şu sözler yeterince özetler nitelikte bence..

"Hiçbir şey bir anda değişmez: Derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz. Elbette gazetelerde öyküler vardı, hendeklerde ya da ormanlarda bulunan cesetler, ölesiye dövülmüş ya da sakatlanmış, eskiden dedikleri gibi saldırıya uğramış; ama bunlar başka kadınlar hakkındaydı ve bunları yapan erkekler başka erkeklerdi. Hiçbiri tanıdığımız erkekler değildi. Gazete öyküleri bizim için rüya gibiydi, başkalarının gördüğü kötü rüyalar.
Ne korkunç, derdik, öyleydiler de, ama inanılır olmaksızın korkunçtular. Aşırı melodramatiktiler, bizim hayatımıza ait olmayan bir boyuta sahiptiler."

Her şeyin kademeli olarak manipüle edildiği, özgür mü özgür, şu "harika" hayatta en çok da kişinin zorbaca, istenmeyen sorumluluklarla kendilerine ait öz-distopik yaşamlarını sağlayan bi' düzen ve zamandayız. Okuduğum kitap bi' dayatıdan bahsediyor, ardından gelen diretiden. Dayatıya direnir kişi, bu var, var olagelmiş de... Ama kişinin kendi kendisine dayatı uygulamak, bir şeyleri dayatmak zorunda olduğu bi' sistemde, böylesine serbest(!) bir sistemde, kişi kime direnecek? Kendisine mi, sisteme mi? Asıl distopya bence bu! Hevesle başlanan nice olayın ardında boş gözlerle bakılan, sıfır mutluluk, nice yaşama hali var. Oysa bunların birer manipülasyon, birer coşku aldatmacası olduğu sonradan anlaşılıyor. Yaşamın temeline yerleştirilen dayatı bombaları zaman içinde
iç-distopik buhran nöbetlerini oluşturuyor kişinin. Peki kişi kime, neye direnecek?

Hem kurgusu hem de bitişi nedeniyle çok etkilendiğim bu derin, sorgulayıcı ve gerçekçi geçişlerle dolu olan kitabı herkese tavsiye ederim. İyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Margaret Atwood
Tam adı:
Margaret Eleanor Atwood
Unvan:
Kanadalı Yazar, Şair, Eleştirmen, Denemeci ve Feminist
Doğum:
Ottawa, Kanada, 18 Kasım 1939
Margaret Eleanor Atwood 18 Kasım 1939 doğumlu Kanadalı yazar, şair, eleştirmen, denemeci ve feministtir. Yakın tarihin en onur duyulan kurgu yazarları arasında gösterilir. Arthur C. Clarke ve Prince of Asturias Edebiyat ödüllerini kazanmıştır. Aynı zamanda beş kez Booker Odulleri listesinde yer almis, birini kazanmış ve yedi kez The Governor General’s finalisti olmuş ve iki kez kazanmıştır. Daha çok roman yazarı olarak tanınmıştır. Aynı zamanda günümüze kadar 15 tane şiir kitabı yayınlanmıştır ve bu alanda da ödül sahibidir. Şiirlerini gençken ilgi duyduğu efsane ve peri masallarından esinlenerek yazmıştır. Atwood aynı zamanda Tamarack Review, Harper’s, CBC Anthology, Ms. Saturday Night, Playboy ve bunun gibi birçok dergide kısa hikâyeler yazmıştır.
Atwood, Kör Suikastçi (The Blind Assassin) adlı romanıyla 2000 Booker Ödülü'nü kazandı.

Yaşamı

Ottowa, Ontorario, Kanada’ da Margaret Dorothy ve Carl Edmund Atwood’un ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Margaret Dorothy diyetisyen ve beslenme uzmanı babası Carl Edmund ise entomologdur. Babasının orman entolojisi araştımaları nedeniyle çocukluğunun büyük bir kısmı Northern Quebec bolgesinin ağaçlık arazilerinde geçmiştir. 11 yaşına kadar tam zamanlı olarak okula gitmemiştir. Doymak nedir bilmeyen bir edebiyat okuyucusu olmuştur. En çok ilgi duydukları gizemli öykülerden oluşan Dell cep kitapları, Grimm’s Peri Masalı kitapları , Kanadalı hayvan hikâyelerini anlatan kitaplar ve komedi kitaplarıdır. Leaside’da Leaside Hıgh School’da okumuştur ve 1957'de mezun olmuştur.

Atwood yazmaya altı yaşında başlamıştır ve 16 yaşına geldiğinde profesyonel olarak yazmak istediğinin farkına varmıştır. 1957 yılında Toronto Üniversite’ne bağlı olan Victoria Üniversitesi’ne başlamıştır. Jay Macpherson ve Northrop Frye profesörleri arasındadır. 1961 yılında onur derecesiyle Sanat Bölümünden ve ikinci branş olarakta Psikoloji ve Fransızca bölümlerinden mezun olmuştur. 1961’in sonlarında özel basımı yapılan Double Persephone adlı şiir kitabına verilen E.J Pratt Madalyesi’ni kazandıktan hemen sonra Woodrow Wilson bursuyla Harvard’s Redcliffe College’ta öğrenimine devam etti. 1962 yılında Radcliffe’de master derecesi elde etti ve ilerleyen çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde iki yıl boyunca sürdürdü fakat eğitimi ‘The English Metaphysical Romance’ konulu tezinin tamamlamadığı için yarım kaldı. British Columbia Üniversitesi (1965), Sir George Williams Üniversitesi Montreal (1967-68), Alberta Üniversitesi (1969-79), York Üniversitesi Toronto (1971-72) ve NewYork Üniversitesi gibi tanınmış üniversiteler de ders vermiştir.

Yazar istatistikleri

  • 461 okur beğendi.
  • 5,1bin okur okudu.
  • 302 okur okuyor.
  • 5,4bin okur okuyacak.
  • 135 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları