Margaret Atwood

Margaret Atwood

Yazar
8.5/10
460 Kişi
·
985
Okunma
·
119
Beğeni
·
4.786
Gösterim
Adı:
Margaret Atwood
Tam adı:
Margaret Eleanor Atwood
Unvan:
Kanadalı Yazar, Şair, Eleştirmen, Denemeci ve Feminist
Doğum:
Ottawa, Kanada, 18 Kasım 1939
Margaret Eleanor Atwood 18 Kasım 1939 doğumlu Kanadalı yazar, şair, eleştirmen, denemeci ve feministtir. Yakın tarihin en onur duyulan kurgu yazarları arasında gösterilir. Arthur C. Clarke ve Prince of Asturias Edebiyat ödüllerini kazanmıştır. Aynı zamanda beş kez Booker Odulleri listesinde yer almis, birini kazanmış ve yedi kez The Governor General’s finalisti olmuş ve iki kez kazanmıştır. Daha çok roman yazarı olarak tanınmıştır. Aynı zamanda günümüze kadar 15 tane şiir kitabı yayınlanmıştır ve bu alanda da ödül sahibidir. Şiirlerini gençken ilgi duyduğu efsane ve peri masallarından esinlenerek yazmıştır. Atwood aynı zamanda Tamarack Review, Harper’s, CBC Anthology, Ms. Saturday Night, Playboy ve bunun gibi birçok dergide kısa hikâyeler yazmıştır.
Atwood, Kör Suikastçi (The Blind Assassin) adlı romanıyla 2000 Booker Ödülü'nü kazandı.

Yaşamı

Ottowa, Ontorario, Kanada’ da Margaret Dorothy ve Carl Edmund Atwood’un ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Margaret Dorothy diyetisyen ve beslenme uzmanı babası Carl Edmund ise entomologdur. Babasının orman entolojisi araştımaları nedeniyle çocukluğunun büyük bir kısmı Northern Quebec bolgesinin ağaçlık arazilerinde geçmiştir. 11 yaşına kadar tam zamanlı olarak okula gitmemiştir. Doymak nedir bilmeyen bir edebiyat okuyucusu olmuştur. En çok ilgi duydukları gizemli öykülerden oluşan Dell cep kitapları, Grimm’s Peri Masalı kitapları , Kanadalı hayvan hikâyelerini anlatan kitaplar ve komedi kitaplarıdır. Leaside’da Leaside Hıgh School’da okumuştur ve 1957'de mezun olmuştur.

Atwood yazmaya altı yaşında başlamıştır ve 16 yaşına geldiğinde profesyonel olarak yazmak istediğinin farkına varmıştır. 1957 yılında Toronto Üniversite’ne bağlı olan Victoria Üniversitesi’ne başlamıştır. Jay Macpherson ve Northrop Frye profesörleri arasındadır. 1961 yılında onur derecesiyle Sanat Bölümünden ve ikinci branş olarakta Psikoloji ve Fransızca bölümlerinden mezun olmuştur. 1961’in sonlarında özel basımı yapılan Double Persephone adlı şiir kitabına verilen E.J Pratt Madalyesi’ni kazandıktan hemen sonra Woodrow Wilson bursuyla Harvard’s Redcliffe College’ta öğrenimine devam etti. 1962 yılında Radcliffe’de master derecesi elde etti ve ilerleyen çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde iki yıl boyunca sürdürdü fakat eğitimi ‘The English Metaphysical Romance’ konulu tezinin tamamlamadığı için yarım kaldı. British Columbia Üniversitesi (1965), Sir George Williams Üniversitesi Montreal (1967-68), Alberta Üniversitesi (1969-79), York Üniversitesi Toronto (1971-72) ve NewYork Üniversitesi gibi tanınmış üniversiteler de ders vermiştir.
"Hiçbir şey bir anda değişmez: derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz."
Birden fazla özgürlük çeşidi vardır, derdi Lydia Teyze. Bir şeyler yapma ve bir şeylerden sakınma özgürlüğü.
Her zamanki gibi aldırmadan yaşardık. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir.
Fazla düşünmemeye çaba gösteriyorum. Başka şeyler gibi, şimdi düşünce de karneye bağlanmalı. Düşünmeye katlanılamayacak birçok şey var. Düşünmek şansını zorlayabilir insanın, benim amacım dayanmak oysa
Birden fazla özgürlük çeşidi vardır, derdi Lydia Teyze. Bir şeyler yapma ve bir şeylerden sakınma özgürlüğü!
Bundan yaklaşık iki hafta önce küçük kuzenime hastahanede refakatçilik yaptım. Yan odamızda bir binanın 5. katından atlamış, neredeyse bütün kemikleri kırılmış 16 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Tabi aile dut yemiş bülbül, çocuk da ağır depresyonda konuşmuyor etmiyor. İnsan merak ediyor değil mi, 16 yaşında bir çocuk 5. kattan atlayacak kadar ne yaşamış olabilir diye... Sabah doktoru gelip aileye bir güzel fırça çekince anladık kızın derdini. 15 yaşında bir ÇOCUĞU gelin diye bir caniye veren vicdansız bir anne baba ve 15 yaşında bir çocuğu eş diye koynuna alabilecek kadar alçak bir damat... Ve onaltısında küçücük omuzlarına bütün bu yüklerin üstüne anne olma yükünü de eklenen bir ÇOCUK. Tabi kaldıramamış yavrum bütün bunları. Hemen hemen her gün bir çocuk gelin haberi duyuyoruz ama birebir şahit olunca kan beynime sıçradı. O anne babanın üzerine atlamamak için zor tuttum kendimi.

Bir başka örnek daha, adını dahi bilmiyorum. Sadece ailemden hikayesini duydum. Başkalarının kararıyla yaşadığı bu dünyadan bir ismi dahi kalmadan giden bir başka kadın. Ailesi tarafından zorla verildiği eşten iki çocuğu vardı. Ama Doğu'daki çoğu kadının kaderinde olduğu gibi anca bir esaretten başka bir esarete gidebilmiş. Kendisine mal muamelesi yapan ailesinin evinden, ikinci sınıf insan muamelesi göreceği eşinin evine. İki çocuk ve beraber geçen yıllardan sonra bir eşya gibi canı isteyip aldığı karısını, yine canı istedi diye hiçbir hak tanımadan ve çocuklarını da elinden alarak tekrar baba gönderiyor eşi. Bütün bu yaşadıkları, çocuklarının hasreti yetmiyormuş gibi ' dul kadınsın benim başıma bela olursun ' kaygısıyla 55 yaşlarında bir başka adamla zorla evlendiriyor ailesi. Sonu demin anlattığım çocuktan farklı olmadı maalesef. İki yıl boyunca çocuklarını hiçbir şekilde göremeyen kadın da sonunda kıydı canına. 16 yaşındaki çocuk başaramadı ama o başardı bu dünyadan kurtulmayı. Film gibi değil mi? Ama değil! Benim bir hikaye gibi ancak ana hatlarıyla anlattığım bu acıları, bir kadın yanı başımızda yaşadı...

Damızlık Kızın Öyküsü bültenlerde genelde; fütüristik roman, distopya, fazla rahatsız edici, kadın olarak okumakta çok zorlandım vs. şeklinde tanıtılmış. Bilmiyorum yukarıda anlatığım olaylara çok fazla şahit olmaktan mı, ya da bu dünyada kadınlara uygulanan her türlü zorbalığa çeşitli seviyelerde maruz kalmaktan mı kaynaklı, ama ben o kadar bir dehşet içinde okumadım. Bir distopyadan çok abartılmış gerçeklik okudum gibi hissettim. Neden böyle hissettim gelin beraber bakalım; kitaptaki kadın karakterlerimiz bir sabah işe gittiklerinde yeni çıkan bir kanun yüzünden işlerini kaybettiklerini öğreniyorlar. Yetmiyor, bankalarda bulunan bütün paralarının ve özel mülklerinin de ellerinden alındığını, varsa birinci derece yakınları olan bir erkeğe yoksa da devlete devredildiğini öğreniyorlar. Başlarda bu duruma itiraz edenler oluyor elbette. Ama zamanla despotizmin getirdiği korku, özgürlük kaygılarının önüne geçiyor. Ve herkes sanki olması gereken buymuş gibi durumu kabulleniyor ve tiran bozuntularının kurduğu rejime teslim oluyor. Çok tanıdık değil mi? Şuan bizim ülkemizde de durum bundan farksız değil. Belki ilkokul mezunu insanların çıkardığı bir kararname ile profesör insanlar işsiz kalıyor, ünvanlarından, yıllarca emek verdikleri kariyerlerinden oluyorlar. Yetmiyor mafyatik yöntemlerle malları,mülkleri, paraları ellerinden alınıyor. Ne mahkeme, ne suç, ne suçun ispatı, ne de verilmiş bir hükme ihtiyaç yok nasıl olsa. Koskoca ülkenin ve insanının kaderi; emeği umursamayan, başkalarının sırtından geçinmeyi bir karakter haline getirmiş, ülkedeki içler acısı durumdan haberi olmayan saray sakinlerinin iki dudağının arasında... O yüzden bu kitapta anlatılanlar distopya falan değil. Her gün şahit olduğumuz ülke gerçeklerimizin sürükleyici bir kurgu ve akıcı dille kitaplaşmış hali. Hani Allah bana Margaret Atwood'un kalemi gibi güçlü bir kalem verseydi ve ben bu yaşanılanları kitaplaştıracak olsam bu kitapta yazılanlardan farklı şeyler yazmazdım.

Bu dünyayı biz kadınlar için çoktan cehennem haline getirdiniz. Ama gelin görün ki yaktığınız bu ateş sadece kadınlarla sınırlı kalmadı. Haksızlık, zalimlik, zorbalık, adaletsizlik, vicdansızlık cehennemimizi o kadar harladınız, o kadar büyüttünüz ki; artık daha fazla kurban ister oldu. ' Sadece kadınlar değil benim yaratıcım olan siz erkekleri de isterim ateşimin içinde ' dedi sizlere. Çünkü adaletsizliğin nokta olarak başladığı yerde gün gelip her yeri sarması ve bütün insanlığı içine alması kendi fıtratından. Bugün başkalarının başına gelen adaletsizliklere, zulümlere karşı gösterdiğiniz ' bana neci' tavır bir gün elbet sizin de ayaklarınıza dolanır, sizin de canınızı yakar.

Savurduğunuz cinsiyetçi küfürler, kadınları aşağılayan her türlü deyimleriniz, ' kadın kısmı .... yı yapmaz ' diye başlayan cümleleriniz, kadınlara gösterdiğiniz ayrımcı tavırlar, aşağılamalarınız, sonu gelmez talepleriniz; hepsi ama hepsi kadınlara dünyayı cehenneme çeviren bu saçma sisteminizin ortaya çıkmasında birer kilometre taşı. Ama az, ama çok herkes bu cehennemin yaratılmasında katkıda bulundu. Ve adalet mizanı öyle bir kırıldı ki - özellikle kadınlar açısından - kısa ya da uzun vadede bu cehennemin yok edilebileceğine ya da dünyanın adalet adına düzeltilebileceğine dair olan inancımı kendi adıma çoktan kaybettim.


Ne benim yazmamla ne sizin okumanızla bitecek gibi değil yaşanılanlar. O yüzden kitabı biraz daha anlatıp bitireyim izninizle. Kitabın anlattıklarına, fikrine ve güzelliğine diyecek söz bulamıyorum. Bir kere kesinlikle çok iyi kurgulanmış. Kitaptaki hiçbir karakter öylesine yüzeysel olarak yazılmamış, hepsine kendi kulvarında belli bir derinlik kazandırılmış. Kitabın offred'in (damızlık kız ) dilinden yazılmış olması da kitabı ayrıca devleştirmiş. Yaşanılan her türlü acıya ve zorluğa birinci ağızdan şahit olmak insanı kitabın içine daha fazla çekiyor. Bana kitabı zayıf hissettiren tek nokta da birinci ağızdan anlatılma avantajına rağmen, verilmeye çalışılan duyguların birazcık zayıf aktarılmış olmasıydı. Ama tekrar belirteyim genel olarak kitabı beğendim. Daha yazmayı düşündüğüm çok nokta var ama acıktım, şimdi yemek yiyeceğim. Daha geniş bir zamanda kitap hakkında aldığım notlarımı da yanıma alıp ayrıntılarına ineceğim inşallah. O zamana kadar kadınlara iyi bakın. Onlara saygı duyun, sevin, değer verin. Biz sizin üzerinde hüküm süreceğiniz, canınızın istediği gibi tahakküm altına alacağınız düşmanlarınız değiliz unutmayın bunu. Sizi seven, sizden değer görmeyi, sevilmeyi önemseyen eşleriniz, kızlarınız, anneleriniz, kardeşleriniziz. Kısaca BİZ SİZİZ, SİZ DE BİZ.
Damızlık Kızın Öyküsü, yazarın okuduğum ilk kitabı. Bu hafta sahafta görene kadar böyle bir kitabın varlığından dahi haberim yoktu malesef. Ama adımımı içeri atar atmaz ilk gözüme çarpan, beni kendine doğru hızlı adımlarla çeken bir kitap oldu. Başlamak için eve gitmeyi bile bekleyemedim. Kendimi bir kafeye atıp, okumaya başladım hemen. Kitap öyle gerçekçi ve etkiyeciydiki beni tamamen içine çekti, kapatıp bir türlü kafeden çıkamadım. Her seferinde tamam bu son sayfa, sonra kalkacağım diye kendi kendimle anlaştım. Ama kalktığımda neredeyse kitabı yarılamıştım.

Hepimiz bir distopyayı anlatan kitaplar okumuşuzdur. En basitinden 1984 ' ü bilmeyen yoktur herhalde. Bu tür kitaplarda genelde kahramanımız bu dünyanın içine doğmuştur, sonradan böyle bir dünyada bulmamıştır kendini. Bu yüzden geçmişi özleyip yad etmez, bu kadar acı çekmez. Ama bu kitap bunun tam aksi işte.

Hikayeyi damızlık bir kızın ağzından dinliyoruz. Bir zamanlar özgür, istediğini giyinen, aşık olan bir kızın, bir sabah bambaşka bir dünyaya gözünü açmasıyla başlıyor. Bu feminizm üzerine yazılmış karanlık distopya, ABD hükümetinin yerine geçen totaliter bir dünyada yaşanıyor. Terörist saldırılar sonucu hükümet dağılıp, kendilerine Yakup ' un Oğulları diyen bir grup yönetimi ele geçirmiştir. Kadınların hakları tamamen ellerinden alınmıştır. Çalışmaları, kendilerine para verilmesi, okuma yazmaları, aşık olmaları yasak. Ya hizmetçi, köle, fahişe ya da komutanlara, komutan eşleri gözetiminde evlat verecek damızlık kızlar olacaklar. Gruplara ayrılmış olan kadınlar; yeşil, kırmızı, kahverengi...gibi kıyafetler giymek zorundadırlar. Bu kıyafetler onların hangi görev ve sınıftan olduğunu temsil ediyor çünkü. İntihar etmelerini engellemek için bomboş odalarda yaşıyor, isyan etmesinler diye cahil ve çaresiz bırakılıyorlar.

Kitabı bitirdikten sonra oturup düşündüm uzun uzun. Öyle gerçekçi bir anlatım ve betimlemeler varki kitapta, sanki gerçekten bunlar varmış gibi korkuttu beni. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitap...
Eveeet!

Distopik öyküler okumayı sevenler buraya! Yazarımız ,sizi tam manasıyla feminist distopyanın kucağına bırakıyor.

Öncelikle ; Bir sabah uyanıp kendinizi paralel bir evrende hayal edin. Alışmış olduğunuz her şey kanunlar, yasalar, dinler, inanç şekilleri her şey tek kalemde tuzla buz olmuş cam parçaları gibi yerlerde. Sıkı yönetimin en üst düzey şekli baş göstermiş ve akıllara duygunluk veren yasaklar gündemde.

Esasında distopya gibi görünen bu kitap, okudukça geçmişte ve günümüzde bir çok ülkenin başına gelen sıkı yönetimlerden sonra insanların yaşamış olduğu baskının, zulmün, diktanın, en net halini yansıtıyor. Okurken hiç yabancılık çekmiyor, bir çok yasağın günümüzde hala uygulandığını hayretle fark ediyorsunuz. Çünkü yaşadıklarımız, okuduklarımız, gözlemleyebildiklerimiz bizi zulmü nerede görse tanır hale getirdi.

İnsanoğlu yüzyıllardır, gücü elinde bulunduran küçük bir zümre tarafından yönetiliyor. Kişiler, yönetimler , yönetim şekilleri değişse bile bu hiç değişmiyor. İnsanoğlunun en büyük zaafı maalesef ki iktidar hırsı. Gücü elinde tutan zümre en dürüst kişilerden dahi oluşsa (-ki ben hiç görmedim böylelerini) mutlaka zaaflarına yenik düşüp, sistemin gereğini yaparak, zulmün su yüzüne çıkmasına neden oluyor. Güç=İktidar=Hırs=Aç gözlülük bu şekilde katlanarak ilerliyor ve maalesef ki bir çok örneğine her gün şahit oluyoruz.

Kitapta ayrıca, çok fazla gözümüzün içine sokulmasa da inceden inceden feminist dokundurmalar yapılmış ki çok yerinde olmuş. Yaşadığımız ülkeyi ele alacak olursak, Türkiye de 2017 yılında kayıtlara geçen kadın cinayetlerinin sayısı 409 ,bu demek oluyor ki kadınlarımıza sahip çıkamıyoruz! Sadece kendi ülkemizde değil, dünyanın bir çok yerinde feminist grupların ortaya çıkasına sebep sizce nedir? Kadını bir meta, yalnızca üremek için kullanabileceği bir seks objesi olarak gören toplumlarda bu oran katlanarak artıyor ve inanın her geçen yıl insanlık adına umudumu daha da yitiriyorum.

Toparlayacak olursak, biraz muallak bir sonla bitiyor kitap, sanırım yazarımız sonunu bizim hayal etmemizi düşlemiş. Çeviriden kaynaklı zaman zaman cümle düşüklüklerine rastlamış olsam da kitabı epey beğendim. Herkese şimdiden iyi okumalar dilerim.
Günün bitmesine dakikalar var ve ben derin bir nefes alıp arkama yaslanıyorum. Okuduğum kitabın bitmesine henüz birkaç bölüm daha var sanıyordum, oysa ki biraz önce son bölümün son satırlarını okumuşum. Gerçekten bittiğine kanaat getirdikten sonra ‘‘vay canına’’ diyorum ‘‘ne kitaptı ama’’.


Damızlık Kızın Öyküsü’nü bitirdiğimde kurtulduğumu hissettim. Evet, kimse kafama silah dayayıp zorla okutmamıştı, bitirmek zorunda değildim, böylesine soluksuz okumanın da gereği yoktu. Ama öyle değildi işte, kitap bana oldukça ağır gelmişti fakat bir o kadar da etkisi altına almıştı beni, bitirmeden başından kalkmak olmazdı.


Bir feminist distopya örneği olarak adlandırılır Damızlık Kızın Öyküsü. Feminist kısmını bilemem ama okuduğum en korkunç distopyaydı.


Kitapta anlatılanlara gelecek olursak ABD’de meydana gelen ani bir darbe ile Gilead rejimi yönetimi ele geçirir ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bu değişikliğin en büyük etkileri kuşkusuz kadınlar üzerindedir, artık çalışmalarına, mülk ve servet edinmelerine ve daha bunun gibi bir sürü şeye hakları yoktur. Uzun süren iç ve dış savaşlar, kullanılan kimyasal silahlar, radyasyon ve doğum kontrol yöntemleri sonucu soyları tehlikeye düşen Gilead rejimi bu sorunu çözmek için akıl almaz önlemlere başvurur. Ve bu önlemlerden en çok etkilenecek olan da yine kadınlardır.


Gilead yönetimindeki insanlar sınıflara ayrılmıştır, bu ayrım birçok açıdan belirgin ve kesindir. Erkekler Komutanlar, Muhafızlar, Melekler ve Gözler olarak; kadınlar Eşler, Teyzeler, Marthalar, Damızlıklar ve Fahişeler olarak sınıflandırılmışlardır.


Komutanlar bu sınıflandırmada en üstte yer alan ve en fazla ayrıcalığa sahip olanlardır. Kadınlarda ise bu ayrıcalıklı sınıf Eşler yani komutan karılarıdır, bunlar mavi elbise giyerler ve diğerlerinden bu şekilde ayrılırlar. Marthalar, doğurma yaşı geçmiş ya da kısır olan kadınlardan seçilmiş, ev işleri ve hizmetçilik gibi becerilerinden dolayı kolonilere gönderilmemiş kadınlardır, yeşil renk giyerler. Teyzeler, Damızlık kızların eğitilmesi ile görevli kadınlardır, kahverengi giyerler. Damızlık Kızlar, Kırmızı Merkez ismi verilen bir yerde teyzeler tarafından eğitilmiş, sağlıklı ve doğurgan kadınlardır, kırmızı renk bir elbise giyerler ve kanat ismi verilen beyaz bir başlık takarlar. Ekonokadınlar fakir erkeklerin kadınlarıdır, çocuk doğurmak, ev işleri ve yemek yapmak gibi görevleri tek başlarına yürütürler, ek görevlerine uygun renkte çizgili elbiseler giyerler. Gözler, gizli polislik görevini yürüten erkeklerdir. Rutin polis işlerini Muhafızlar yürütür. Melekler ise Gilead rejimini büyütmek için girilen savaşlarda görev alan askerlerdir.


Gilead’ta okumak kesinlikle yasaktır, artık yazıya da gerek kalmadığı için dükkan tabelalarındaki yazılar silinerek yerlerini orda satılan şeyin resmi almıştır. Yalnızca okumak değil, rejimin ve dinin öngörmediği şekilde ve kişilerle cinsel birliktelik kurmak da yasaktır. Cinsel birliktelik kurmak ancak ancak belli zamanlarda belli kişilerin yapması gereken bir görevdir ve buna "ayin" denir.


Gilead rejiminde kadınların, birini seçmek zorunda oldukları, sınırlı seçenekleri vardır. Kolonilere gönderilmek, hizmetçilik ya da fahişelik(Jezebel) yapmak, bir de Komutan ve Eşlere sağlıklı çocuklar doğurmak. İşte bu son görev için seçilmiş kadınlara Damızlık Kız adı verilmektedir. Bunlar gerçek isimlerini kullanamazlar, damızlığı olduğu komutanın ismine eklenen bir iyelik eki ile anılırlar(örn. Fred’in damızlığı anlamında Fredinki). Kitap boyunca ise Fredinki isimli damızlık kızın yaşadıkları anlatılmaktadır.


Diğer distopyalarda anlatılanlar geçmişten beri var olan durumları ifade eder ve geçmiş genellikle kahramanlar tarafından net olarak bilinmemektedir. Oysa Damızlık Kızın Öyküsü’nde mevcut düzen birden bire değiştiği için kahramanlar şimdiki düzende yaşarken aynı zamanda geçmişi de net olarak bilen kişilerdir. Bu da Damızlık Kızın Öyküsü’nü daha etkileyici bir distopya haline getirir. Geçmişte Luke isminde bir eşe ve bir kız çocuğuna sahip olan Fredinki şimdi bir Damızlık Kız’dır, kitap boyunca hem geçmiş yaşantısını hatırlamaya çalışır hem de damızlık kız olarak yaşadıklarını aktarır.


Kitabı okurken kafa kurcalayan en önemli sorulardan biri insanların kısa sürede bu akıl almaz uygulamaları nasıl kolaylıkla kabullenmiş hatta benimsemiş olduklarıdır. Cevabını ilerleyen sayfalarda kitap kendisi verir. İnsanları bu distopyaya sürükleyen kuşkusuz ‘‘din’’ afyonudur. Okumanın yasaklandığı toplumda kitleleri yöneten kişilerin çıkarlarına göre tahrif edilen İncil yine aynı kişilerce insanlara empoze edilmiştir. Bu nedenle bu uygulamalar yalnızca rejimin öngördüğü bir faaliyet değil aynı zamanda dinî bir görevdir.


Kitabı okumuş olmanın üzücü tarafı ise kitaptaki birçok unsurun yabancı gelmemesi idi. Okuduğum diğer distopyalarda anlatılanlar her ne kadar ürkütse de çok uzak bir gelecekte yaşanabilir şeyler olarak görünmüştü bana. Oysa Damızlık Kızın Öyküsü’nde anlatılanların günün birinde yaşanma ihtimali, ne yazık ki, çok da uzak görünmedi.
Afa Yayınları yıllar önce kapandığı için Damızlık Kızın Öyküsü’nü bulmak çok zor. 1992’de tek baskı yapmış ve devamı gelmemiş, piyasada sadece 1000 adet vardı. Ben de bu yüzden PDF olarak okumuştum. Yaklaşik 5 sene oldu okuyalı. Ancak incelemeyi simdi yapmış oldum.

Bir kadın bir sabah kalksa, işe gitmeden önce her zaman sigara aldığı dükkana uğrasa ve kendisine kredi kartının geçerli olmadığı söylense, ardından işten atılsa ve bunların sadece kadın olduğu için başına geldiğini öğrense neler hisseder?
Evet, olan olmuştur. Bunca mücadele boşa gitmiştir. Kadın gene erkeğin bakımına muhtaç, ona hizmetle yükümlü bir yarı köledir. Hükümranlığı eviçi ile sınırlandırılmıştır. Üstelik artık ortada fazla çocuk da yoktur. Hava kirliliği, kimyasal atıklar, nükleer sızıntılar kısırlığa yol açmakta, doğan az sayıdaki çocuk ise sakat olduğundan imha edilmektedir. Bu durumda kadın Koloniler'e gönderilmek, Hizmetçilik ya da Fahişelik yapmak dışında dördüncü bir seçenekle karşı karşıyadır: Komutanlar'a sağlıklı yavrular üretmek.

Genellikle distopyaya örnek yazılan kitaplar,çok gerçek değildir; karanlık bir gelecek portresi çizerler ve kurgu olduklarını anlarsınız.Damızlık Kızın Öyküsü ise bana gerçek gibi geldi.Yani böyle bir dünya, pekala olabilir.Bu arada kısa bir bilgi;yazarın kitabı Feminist Distopya tarzına örnek gösterilmiş.

Okuduğumuz diğer distopyalarda (1984, Biz, Fahrenheit 451 gibi) kurgulanan dünya uzun süredir aynı durumda; kitapların kahramanları o dünyada doğmuşlar ve geçmişi, bizim için "normal" olan dünyayı bilmiyorlar.Ancak Damızlık Kızın Öyküsü ise bir geçiş romanı. Kitabın kahramanı Fredinki,(gerçek ismini asla öğrenemiyoruz.Bu isim hükümetin verdiği bir isim) sıradan bir ABD demokrasisinde doğmuş, mini etek giyip eğlenmiş, aşık olmuş; alışık olduğu dünya gözlerinin önünde değişmiş ve bize her iki dünyayı da anlatıyor.

Farklı bir tür,farklı bir konu okumak isterseniz ilgi çekici gelebilir.Tavsiye ederim.
Korkutucu, zorlayıcı, feminist bir distopya olan bu eser özellikle kadınlara özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor...

Eserde kadın var fakat sadece rahim olarak görülüyor. Fikri yok, özgürlüğü yok, rahminden başka hiçbir şeyi yok. Kurulan Gilead Cumhuriyetinde kadınların tüm hakları elinden alınırken, hiç kimsenin rahatsız olmaması dikkat çekici. Romanı dinlediğimiz ana karakter Fredinki, ilk andan itibaren duyduğu rahatsızlığı eşi Luke ile paylaşması fakat onun bu durumun geçici olarak adlandırması oldukça düşündürücü...
Oysa ki alınan haklar hiçte küçümsenecek cinsten değil...

Dünyanın karşı karşıya kaldığı doğa katliamlarından dolayı kısırlık söz konusu olunca diktatörlük sistemini kuran komutanların, eşleri dışında doğurgan kadınları evlerine alıp, sadece ( bana göre tecavüz yazara göre döllenme) bebek için kullanılan "Damızlık Kızları" eşlerinin de kabul edip, yataklarını paylaşmaları, el tutup, o ana şahit olmaları ve hiç bir şekilde tepki vermemelerini oldukça cesur kaleme almış...

Yapay bir dünya ve yapay bir yaşam...
Hiç kimsenin mutlu olmadığı, herhangi bir duruma karşı gelenlerin ölüm ile cezalandırıldığı bu dünya da var olmak için sorgulamadan, neredeyse düşünmeden kendine biçilen rolü kabul eden kadınların, sınıflandırılıp, özellikle kıyafetleri ile konumunu, görevini belli eden bir dünyanın acımasız yüzünü okumak oldukça zordu...
Kitabın sonu okurun hayal dünyasına bırakılmış...

Kitabın kapağı, kitaba çok uygun olmasına rağmen çevrisi oldukça hatalı...
1K İzmir Okuma Grubu olarak okuduğumuz bu eseri distopya seven okurlara tavsiye ederim...
Damızlık Kızın Öyküsü, tam olarak kusursuz bir distopya oldu benim gözümde. Distopik bir eser kötü ve hastalıklı bir dünyayı resmettiği ve bunu bize anlatırken üzerimize her an simsiyah perdelerini geçirecekmiş gibi hissettirdiği sürece, iyi bir örnektir. Burada dinlediğiniz öykü bu dediklerimi harfi harfine yapıyor. Distopik bir eserin her okur kesimine hitap etmesi normal bir durum değildir. Alıştığımızdan çok daha farklı toplumsal yapıları sertçe konu alan distopyaları okumak kolay olmamalı. Okurken sizi yormayan ve rahatsız etmeyen distopyada bir şeyler eksiktir.

Elimizde bulunan bu zorlu distopyada, kadınların ismi yok. Her kadın kendi komutanının malı olarak kabul edilir ve onun adıyla anılır. Aşağılayıcı bir ekle beraber; "Fredinki" (Offred). Kadınların tamamen bir mala dönüştüğü bu evrende, isimler bile kullanılmaz olmuş durumda, geri kalan haklardan bahsetmeye bile gerek yok. Gelecekte geçen bu kurguda böyle bir durumla karşılaşılmasının nedeni, doğum oranlarının azalmış olması. İnsanlık gerçekten yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Kitabın adı da bu şekilde ortaya çıkıyor. Doğurgan kadınlar tek tek toplatılıp bir mal haline getiriliyor. Duygulardan arındırılıp birer damızlık hayvan gibi yetiştiriliyorlar. Onlar "Damızlık Kızlar". İzin olmadığı sürece konuşamazlar, isimleri olamaz, fikirleri olamaz, emirlere karşı gelmek söz konusu bile değil, başlarına taktıkları at gözlüğü misali başlıktan dolayı yalnızca yürüdükleri yolu görebilirler. Rahatsız edici derken ne demek istediğimi biraz da olsa anlatmış olduğumu umuyorum. Bu tarz bir geleceğe tanık olmayı bırakın, hayal etmek bile hiç kolay değil.

O zaman, Margaret Atwood'un böyle bir distopik geleceği hayal ederken bir şeylerden etkilenmemiş olması zor bir ihtimal diyebiliriz. Yazarın röportajlarında belirttiğine göre, Batı Berlin'de yaşadığı sürede gözlemlediği durumlar romanına büyük ölçüde şekil vermiş. Zaten roman 1984 yılında yazılmaya başlanıyor. Bu dönemlerde yazarın bizzat kendisinin tecrübe ettiği her an kontrol altında olma, iletişim kurarken zorlanma durumlarını romanında ne derece etkili kullandığını görebiliyoruz.

Birçok distopik dünya yazılıp çiziliyor ve içlerinden birkaç tanesi net bir şekilde sivrilebiliyor. Peki "Damızlık Kızın Öyküsü"nü bu kadar 'sivri' yapan ne? Çünkü, evrensel bir sorunu dile getiriyor. Konu alınan durum evrensel olduğu için de insan okurken, yaşadığımız dünyanın distopyaya dönüşebilme eğiliminden korkmadan edemiyor.

Alternatif gelecek senaryolarının ortak özelliği bizlere davranışlarımızın sonuçlarının ne olabileceğini göstermeleridir. Attığımız adımlar günümüzde ne kadar iz bırakıyorsa, gelecekte de o kadar izleri bulunacaktır. Unuttuğumuz, ama aslında unutmamamız gereken asıl gerçek bu. Ayak izlerimizin sadece bulunduğumuz zamanı etkileyeceğini düşünüyoruz.
Kitabı okurken bir kadın olarak çok zorlandım. Anlatılan distopya yazarın kendi verdiği adla üstopya beni inanılmaz derecede Rahatsız etti. Belki bu kadar ütopik bir şekilde değil ama gene de kadına sadece çocuk doğuran varlık olarak bakılan yerler var. Kadınların okuması gereken bir kitap. Kitap için eleştirim sadece çeviri yönünde olacak, çeviri beni bazı yerlerde zorladı. Bunun dışında kitap gerçekten iyi.
Nasıl anlatmalı böylesine hem açık olan hem de sembolik olan bi' kitabı bilemiyorum. Galiba distopya türünün gücü bu: anlatımsızca yaşatabilecek nitelikte olmak.

Nüfus azalması gerekçesiyle kadınların nüfus artırmak amaçlı sadece bir mal gibi, araç gibi kullanılması üzerine oluşturuluyor hikaye. Kurgu olağanüstü, korkunç ve ayrıntılı. Okumamı hızlandıran ve beni kitaba bağlayan şeylerin başında geldi bu. Fakat en etkileyici bulduğum şey bu değildi. Benim dikkatimi ısrarla çeken şey, geçiş aşamalarıydı. Bir toplumu bir anda farklı bir yapılandırmaya, farklı bir düzene sokmak asla kolay olamaz. Bu kor gibidir, için için, zamanla gerçekleşen bir şeydir. Şu sözler yeterince özetler nitelikte bence..

"Hiçbir şey bir anda değişmez: Derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz. Elbette gazetelerde öyküler vardı, hendeklerde ya da ormanlarda bulunan cesetler, ölesiye dövülmüş ya da sakatlanmış, eskiden dedikleri gibi saldırıya uğramış; ama bunlar başka kadınlar hakkındaydı ve bunları yapan erkekler başka erkeklerdi. Hiçbiri tanıdığımız erkekler değildi. Gazete öyküleri bizim için rüya gibiydi, başkalarının gördüğü kötü rüyalar.
Ne korkunç, derdik, öyleydiler de, ama inanılır olmaksızın korkunçtular. Aşırı melodramatiktiler, bizim hayatımıza ait olmayan bir boyuta sahiptiler."

Her şeyin kademeli olarak manipüle edildiği, özgür mü özgür, şu "harika" hayatta en çok da kişinin zorbaca, istenmeyen sorumluluklarla kendilerine ait öz-distopik yaşamlarını sağlayan bi' düzen ve zamandayız. Okuduğum kitap bi' dayatıdan bahsediyor, ardından gelen diretiden. Dayatıya direnir kişi, bu var, var olagelmiş de... Ama kişinin kendi kendisine dayatı uygulamak, bir şeyleri dayatmak zorunda olduğu bi' sistemde, böylesine serbest(!) bir sistemde, kişi kime direnecek? Kendisine mi, sisteme mi? Asıl distopya bence bu! Hevesle başlanan nice olayın ardında boş gözlerle bakılan, sıfır mutluluk, nice yaşama hali var. Oysa bunların birer manipülasyon, birer coşku aldatmacası olduğu sonradan anlaşılıyor. Yaşamın temeline yerleştirilen dayatı bombaları zaman içinde
iç-distopik buhran nöbetlerini oluşturuyor kişinin. Peki kişi kime, neye direnecek?

Hem kurgusu hem de bitişi nedeniyle çok etkilendiğim bu derin, sorgulayıcı ve gerçekçi geçişlerle dolu olan kitabı herkese tavsiye ederim. İyi okumalar...
Yıllar önce okuma listeme aldığım baskısı olmadığı için okuyamadığım bir kitaptı. İlk baskısından sonra 25 yıl bir yayınevi tarafından basılmayı beklemiş eser, son zamanlarda dizi filminin yapılmasıyla birlikte tekrar dikkatleri çekerek ülkemizde baskıya girmiş olsa gerek.
Etkileyici bir konuya sahip olması ilginçtir distopya olarak ifade edilse de geçmişte yaşanmışlık hissi vermektir. Okumaya başlayınca bir şeylerin olduğunu, kadınların direk bundan etkilendiğini anlıyorsunuz ama neler olduğunu, nasıl olduğunu, gizemi, merakı, acıyı kitabın sonuna kadar içinizde taşıyorsunuz. Söz de bittiği an da cevapsız kalan sorulara, söz de biten kısmın sonuna eklenen tarihsel notlar adlı bir konferansta araştırmacının konuşmasında yanıtlar buluyorsunuz. Elbette kurguyu böyle yapmış yazar, lakin ben sorulara yanıt bulacaksak genel anlatının içinde bulmayı tercih ederdim. Ya da bulmamayı…
Acı; kadın üzerinde yaşanan acı, gelecekte olması düşünülen bir kuram üzerinden aktarılırken, kadın merkezli yaşanan acılar insanlık tarihi boyunca süreklilik arz etmiştir, halen etmektedir. Çeşitli sebeplerle doğurganlık özelliğine kaybetmiş bir toplumda, doğurganlığını kaybetmemiş kadınların hayatları ellerinden alınarak, yarı açık cezaevi şeklinde, bilmedikleri, unuttukları geçmişleriyle, bilemedikleri gelecekleriyle yaşamak zorunda kaldıkları bir hayatta, örgütsel bir direnişle çıkış noktası arayan adını bilmediğimiz rütbeli askerin yanına verilince aldıkları takma isimleriyle, rütbeli askerin mevcut doğurgan olmayan eşinin nezaretinde, baskı altındaki belli kurallar neticesinde, cinsel birleşmeyle çocuk doğurması, çocuk doğuramazsa, daha kötü şartlardaki kolonilere sevk edilmesi ya da fahişe ve dansçı olarak gizli kulüplerde hayatını sürdürebilmesi gibi seçeneklerin olduğu, büyük bir dram… Öykü içinde erkek egemenliği üzerine kurulan bir sistemin, bu iğrenç yapının, değişik kademelerinde görev alan teyzeler, marthalar ve komutan eşleri… Kadınlar, kadına karşı bir bakış açısıyla…
Yazarımız bir gün menajerinin neyin var çok kötü görünüyorsun dediğinde, şöyle demiştir: “Yeni roman yüzünden. Beni korkutuyor, ama onu yazmak zorundayım.” Elbette kadın bir yazar olmanın da endişesi vardır bu sözlerin içinde. Romanın feminist bir düşünce içinde çıkaracağı ses kadar, vicdan ve insani açıdan çıkaracağı ses eşittir. Demek istediğim bu acıyı hissetmek için, karşı çıkmak için feminist olmaya gerek yok. İnsan olmaktan geçer. Lakin kadınların insanlık tarihince yaşamış oldukları acılar, ne yazık ki benim sözümün hava da kalmasına sebep oluyor. Öykü için de etkileyici çok tespitler bulacaksınızdır. Bir kadının zorla damızlık kız olarak yaşama tutunmaya çalışması, bu yaşantının içinde ait olduğu komutan tarafından hamile kalamadığı için, komutan eşi üzerinden gizlice başka bir erkekle ilişkiye zorlanması ve bu süreç içinde damızlık kızın kendi isteği ile o erkekle birlikte olmaya başlaması, duygusal yakınlık hissetmesi, çocuğunun ve gerçek eşinin akıbetinin bilinmemesi vb… Bu ilişkiye zorlanırken bile kendisine çocuğunun o anki fotoğrafının ödül olarak gösterilecek olması…
Komutan tarafından hamile kalamadığı üzerine damızlık kızla eşi arasında sayfa 254 de şöyle bir diyalog geçmektedir:
<< “Belki yapamıyor” diyor.
Kimi kastettiğini bilmiyorum. Komutan’ı mı yoksa Tanrı’yı mı? Tanrı’ysa yapmıyor demeliydi. Her iki biçimde de, dinsel öğretilere aykırı, sapkınca bir belirleme. Yapamayanlar sadece kadınlardır, inatla kapalı, dumura uğramış, kusurlu olanlar.” >> Daha nasıl tanımlanır ki…
Özetle, bir şekilde dini bir örgütçe ele geçirilen ülkede, Yakup’un Oğulları olarak adlandırılan örgütün kurmuş olduğu Gilead Cumhuriyeti askeri bir devlettir. Bu devletçe kurulan sistemde işe yaramayan erkeklerle, doğurgan olmayan kadınlar çalışma kamplarına gönderilir. Kurulan sistemle üstün ırk gibi bir gelecek planlanmaktadır. Başka bir deyişle Cinsel köleliğin distopyası…

Yazarın biyografisi

Adı:
Margaret Atwood
Tam adı:
Margaret Eleanor Atwood
Unvan:
Kanadalı Yazar, Şair, Eleştirmen, Denemeci ve Feminist
Doğum:
Ottawa, Kanada, 18 Kasım 1939
Margaret Eleanor Atwood 18 Kasım 1939 doğumlu Kanadalı yazar, şair, eleştirmen, denemeci ve feministtir. Yakın tarihin en onur duyulan kurgu yazarları arasında gösterilir. Arthur C. Clarke ve Prince of Asturias Edebiyat ödüllerini kazanmıştır. Aynı zamanda beş kez Booker Odulleri listesinde yer almis, birini kazanmış ve yedi kez The Governor General’s finalisti olmuş ve iki kez kazanmıştır. Daha çok roman yazarı olarak tanınmıştır. Aynı zamanda günümüze kadar 15 tane şiir kitabı yayınlanmıştır ve bu alanda da ödül sahibidir. Şiirlerini gençken ilgi duyduğu efsane ve peri masallarından esinlenerek yazmıştır. Atwood aynı zamanda Tamarack Review, Harper’s, CBC Anthology, Ms. Saturday Night, Playboy ve bunun gibi birçok dergide kısa hikâyeler yazmıştır.
Atwood, Kör Suikastçi (The Blind Assassin) adlı romanıyla 2000 Booker Ödülü'nü kazandı.

Yaşamı

Ottowa, Ontorario, Kanada’ da Margaret Dorothy ve Carl Edmund Atwood’un ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Margaret Dorothy diyetisyen ve beslenme uzmanı babası Carl Edmund ise entomologdur. Babasının orman entolojisi araştımaları nedeniyle çocukluğunun büyük bir kısmı Northern Quebec bolgesinin ağaçlık arazilerinde geçmiştir. 11 yaşına kadar tam zamanlı olarak okula gitmemiştir. Doymak nedir bilmeyen bir edebiyat okuyucusu olmuştur. En çok ilgi duydukları gizemli öykülerden oluşan Dell cep kitapları, Grimm’s Peri Masalı kitapları , Kanadalı hayvan hikâyelerini anlatan kitaplar ve komedi kitaplarıdır. Leaside’da Leaside Hıgh School’da okumuştur ve 1957'de mezun olmuştur.

Atwood yazmaya altı yaşında başlamıştır ve 16 yaşına geldiğinde profesyonel olarak yazmak istediğinin farkına varmıştır. 1957 yılında Toronto Üniversite’ne bağlı olan Victoria Üniversitesi’ne başlamıştır. Jay Macpherson ve Northrop Frye profesörleri arasındadır. 1961 yılında onur derecesiyle Sanat Bölümünden ve ikinci branş olarakta Psikoloji ve Fransızca bölümlerinden mezun olmuştur. 1961’in sonlarında özel basımı yapılan Double Persephone adlı şiir kitabına verilen E.J Pratt Madalyesi’ni kazandıktan hemen sonra Woodrow Wilson bursuyla Harvard’s Redcliffe College’ta öğrenimine devam etti. 1962 yılında Radcliffe’de master derecesi elde etti ve ilerleyen çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde iki yıl boyunca sürdürdü fakat eğitimi ‘The English Metaphysical Romance’ konulu tezinin tamamlamadığı için yarım kaldı. British Columbia Üniversitesi (1965), Sir George Williams Üniversitesi Montreal (1967-68), Alberta Üniversitesi (1969-79), York Üniversitesi Toronto (1971-72) ve NewYork Üniversitesi gibi tanınmış üniversiteler de ders vermiştir.

Yazar istatistikleri

  • 119 okur beğendi.
  • 985 okur okudu.
  • 89 okur okuyor.
  • 1.626 okur okuyacak.
  • 25 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları