Toni Morrison

Toni Morrison

7.8/10
139 Kişi
·
321
Okunma
·
52
Beğeni
·
3.855
Gösterim
Adı:
Toni Morrison
Unvan:
Amerikalı Nobel Ödüllü Yazar
Doğum:
Ohio, Amerika, 18 Şubat 1931
1931 Ohio doğumlu Toni Morrison'ın asıl adı Chloe Anthony Wofford olup, Howard Üniversitesi'nde lisans eğitimi yaparken, kolay telaffuz edilmesi için ismini Toni'ye çevirmiş. Cornell Üniversitesi'nde yüksek lisansı yaptıktan sonra Howard Üniversitesi'nde bir süre ingilizce öğretmenliği yapmış.1957 yılında evlendiği Jamaikalı mimar Harold Morrison'dan 2 oğlu olmuş.1964 yılında boşanmalarından sonra Random yayınevinde editörlük yapmaya başlamış. İlk romanı En Mavi Göz (The Bluest Eye) 1970 başlarında, Sula ise 1973'de yayımlanır. Süleyman'ın şarkısı (Song of Solomon) yayımlandığı 1977 yılında ,yılın en iyi romanı seçilir. Dördüncü romanı Katran Bebek (Tar Baby) 1981'de yayımlanır.1987'de Sevgili (Beloved) ile yazar Pulitzer Ödülü'nü kazanır. Caz (Jazz) 1992 yılında yayımlanır.

Yazdıklarıyla Afrikalı Amerikalı insanın yaşamını anlatan Toni Morrison Amerikan romancılığının en önde gelen temsilcilerinden biri sayılmaktadır. 1993 Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonraki ilk romanı Cennet'tir.
Toprak bazı çiçek türlerine kötü gelir. Bazı tohumları asla beslemez, bazı meyveleri asla yetiştirmez ve ne zamandır ki toprak kendi iradesiyle öldürür, biz olanlara razı olup kurbanın yaşamayı haketmediğini söyleriz.
Toni Morrison
Sayfa 214 - SEL - Eylül - 2017
"Şu beyazlar, elimde avucumda ne varsa, hayallerimle birlikte alıp götürdüler," demişti. "Kalbimi de kırdılar. Dünyada beyaz insanlardan başka kötü talih yoktur."
Kısrakların acı çekmediğini de kim söylemiş? Sırf ağlamadıkları için mi? Kısrak canının yandığını söyleyemiyor diye, canı yanmıyor mu sanıyor bunlar?
Toni Morrison
Sayfa 131 - Sel Yayıncılık
Benim adım bugün KÖLE. 1690 yılındayım, Amerika’dayım, siyahiyim ve kendi türüm tarafından eşya muamelesi görüyorum.

Adım Florens, diğer kölelerin aksine yalınayak gezmeyi sevmiyorum, bu yüzden sahiplerimin eskimiş ayakkabılarını giyiyorum sürekli. “…bu yüzden ayaklarım işe yaramaz, daima fazlasıyla narin olacak, asla kösele gibi sağlam derili tabanlarım olmayacak, oysa hayat böylesini gerektirir. “

Sekiz yaşlarında o zamanki sahibim ve annem (Minha mae) tarafından başka bir sahibe borç karşılığı veriliyorum.

Benim adım KADIN. Ben bugün Efendi’nin iş yaptığı, benim ırkımdan olduğu gözüken, özgür bir Afrikalıya aşık oldum. Gittiğinden beri onu yeniden görebileceğim günün özlemini çekerken, HANIM beni onu bulup evimize getirmekle görevlendirdi. Çünkü Hanım çok hasta ve onu bir tek o kurtarabilir. Onun benim koruyucum olduğuna inanıyorum. Onu bulduğumda artık tüm ürkütücü, incitici, acıyan bakışlardan kaçıp ona sığınabilirim. Beni ve dünyamı şekillendiren sadece o.

Benim adım EMEK. Yıllar önce kabilemin yok olmasına sebep olan çiçek hastalığından kurtulabildiğim için Presbiteryenlerin himayesine verildim. Bana bir isim, yeni bir elbise ve kendi alışkanlıklarını verdiler. Kolumdaki boncukları kesip, saçlarımı kırptılar. Yine de uyum sağlayamadım ve sonunda dayaklar, kırbaçlar ve kesikler kazandım ve ödül olarak EFENDİ’nin himayesine girdim. Efendi ile birlikte yaşadığımız çiftliği yarattım, ona tavukların ne zaman yumurtladığını, mahsul ve zararlı otları ayırt etmesini, hangi gübreyi kullanması gerektiğini ve diğer pek çok şeyi öğrettim. Hanım geldiğinde de birlikte üstesinden geldik sorunların. Ben kendi kendisini yeniden yaratmış Lina.

Benim adım KADIN. Beyaz olmama rağmen babam tarafından para karşılığı bir damat adayına satıldım. Hiç tanımadığım bir erkekle evlenmek üzere tek başıma yabancı topraklara seyahat ettim. Korktuğum yerlilerle önce dost oldum, sonra çiçek hastalığına yakalanıp ölümün kıyısından döndüm ve değiştim. DOST artık acımasız, kötü kalpli bir SAHİP. Çünkü kilisede Tanrı'nın buyruğunun bu şekilde olduğu öğretildi. Zorlu koşullarda evimde yaşayan siyahi kadınlarla kurulan bağlar bugün yandı.

Benim adım KADIN! Sırf şaşı doğduğum için iblis olduğuma inanıyorlar, iblis olmadığımı kanıtlamak için her gece bacaklarımda kanayan yaralar açıyorum.

Benim adım KADIN! Sırf siyahi olduğum için şeytan olduğuma inanılıyor ve emin olmak için çırılçıplak soyundurulup inceleniyorum bir grup insan tarafından. İçimde bir şeyler kırılıyor.

Ben ÇOCUĞUM. Kiralandığım rahipler meclisindeki rahip yardımcısı tarafından taciz edilen, şehvetle sevişirken basıldığımızda köle olarak satılan bir oğlan çocuğu...

Benim adım KÖLE. Koruyucum tarafından kabul görmeyip, kovuluşumla hüsrana uğrayan, hayal kırıklığıyla sevdiğim adama saldırıp onu yaralayınca korkup koşarak kaçan. “ Ayakkabım yok çarpan bir kalbim yok evim yok. Yarınım yok. Gündüz yürüyorum, gece yürüyorum.” Hayal kırıklığımı, acılarımı, öfkemi evin duvarlarına kusuyorum şimdi. Köle sonunda ÖZGÜR. Annem keşke duyabilseydi söyleyeceklerimi, “ Mae, sevinsene; ayaklarımın tabanları serviler kadar sert artık. “

Ve ben ANNE! İnsan değil zenci olarak satılan, tecavüzden doğan kızının memeleri büyüdükçe erkeklerin ağzının sulandığını görüp; onu farklı bir hayata sahip olabilme ihtimaliyle başkasının merhametine terk eden KÖLE KADIN! #29004189

“Burada kadın olmak sürekli kanayan bir yara olmak demektir.” . Benim kanayan yaralarım ise benim kaderimden farklı bir hayat sahibi olup, zaaf duyduğun ayakkabılarla yaşıyor olduğun düşüncesiyle iyileşmeye çalışıyor.
Tanrı çocuğu korusun…
Sanırım şu sıralar ülkece bunun için yalvarıyoruz.
Tanrı çocuğu korusun…

Peki kimden?
Sapıklardan? Suçlulardan? Tecavüzcülerden? İstismarcılardan?
Düşüncelerden? Ayrımcılıktan? Irkçılıktan? Yoksulluktan? Hastalıktan?

Çocuk olmak, şu zamanda dünyanın en zor şeylerinden biri olmalı...

Tanrı çocuğu korusun… İnsandan.

Haberleri biliyorsunuz. Biliyoruz, duyuyoruz… Tabii bir de bilmediklerimiz, duymadıklarımız...
Arananlar var. Kaybolmasa da bulunamayanlar var.
Haberimizin olmadığı o kadar çok çocuk var ki aslında.
Bastırılmış, susturulmuş, susmadığında öldürülmüş… Çığlık atmayı öğretin diyorlar ya hani, çığlık atamasın diye ağzını kapatanlar var. Çığlık atamadığından kulak zarı patlayan, çığlık atmanın hiçbir işe yaramadığını öğrenen var.

Tanrı çocuğu korusun…

Umut diyoruz ya hani. İnsan umut etmeden yaşayamaz diyoruz. Umudum tükendi dediğimizde bile içten içe yalan söylüyor başka bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz ya hani… Hah işte o umut var ya, o umudun kaynağı çocuk. İçine çirkinlik, kötülük, pislik, ayrımcılık, ırkçılık, siyaset, nefret, öfke bulaşmamış bir insanlığın umudu o çocuk! İnsanlığa dair saf olan tek şey... o çocuk.

Ve o çocuk ölüyor. O köşede bucakta sakladığımız ufacık umut kırıntıları yok oluyor. Tükeniyor.

Tanrı çocuğu korusun…

İçim çok dolu. Öfkeliyim her şeye. Ama en çok da kendime. Unutmama öfkeliyim, bu kadar çabuk alışıyor olmaya öfkeliyim. Hiçbir şey yapamıyor oluşuma öfkeliyim. Ateşin sadece düştüğü yeri yakmasına izin verdiğim için öfkeliyim. Ve üzgünüm. Bu kadar çabuk alıştığım için, hiçbir şey yapamadığım için, ateş sadece düştüğü yeri yaktığı için…çok üzgünüm. Ve utanıyorum bütün bunlar için ve mahcubum bütün çocukların önünde…

Tanrı çocuğu korusun… Benden, bizden… Çaresizliğimizden…


Toni Morrison, çok gerçekçi bir yazar. Ama bu acı gerçekçiliğin arkasında sakladığı bir umudu olduğunu düşünüyorum ben, kitabına dayanarak.

Morrison, 1993 yılında Nobel Ödülü’nü almış ABD’li bir yazar. Hayatı, teninin renginden doğan ayrımcılıkla mücadele etmekle geçmiş. Edebiyatın bile beyaz ve siyah diye ayrıldığı bir dönem. Edebiyat yahu! Şuan yaşadığımız ülkede ayrımcılıktan, ayrılıktan kaçtığım tek sığınak! Ona bile sahip değilmiş.

Kitaba gelirsem… Teninin rengi siyah derecesinde kara bir çocuğa sahip, hafif siyahi bir anneyle başlıyor kitap. Çocuğu gören babanın evi terk edişi… Annenin kendince çocuğunu dış dünyadan korumak adına aşırı sert biçimde yetiştirişi… Öyle ki çocuk annesi ona dokunsun diye dayak yemeye bile razı.

Ardından Amerika’daki devasa hızlı değişim. Zenci hakları. Değişen toplum yapısı ve güzellik algısı…

Ve ardından dışlanan siyah kızın yükselişi, bir marka haline gelişi. Değişime uyum sağlayan bedeni ve değişimi kabullenemeyen psikolojisi… Travmalar, yıpranmışlıklar, acılar… Ardından bir yolculuk ve duraklarda karşımıza çıkan o çocuklar… Gizli kalmış, saklı kalmış, bir şekilde hayatın iğrençliğine batırılmış çocuklar… Hatalar…

Ama yine de umut… Ama yine de gerçekçilik.

Kitabın çok akıcı ve etkileyici bir dili var. Ben çok sevdim. Sade, yormayan ve net. Kitaba büyülü gerçekçilik kırıntıları serpiştirilmiş. Şahsen o kısımlar bana çok anlamlı geldi…

Kitaba fazlaca duygusal yaklaştığımın farkındayım nedeni malumunuz ve sanırım bu, kitabı bu kadar beğenmemdeki en büyük etken… Sorgulamaya ihtiyacımız var, düşünmeye, unutmamaya, farkındalığa ihtiyacımız var.

İnsanlığımıza ihtiyacımız var. Sözde önlemlere değil, köklü değişikliklere ihtiyacımız var; en başta içimizde. Anlayışımızın, bakış açımızın genişlemesine ihtiyacımız var…

Anlatmaya ihtiyacımız var, anlatabilmeye... Dinlemeye ihtiyacımız var, sesimizi duyurabilmeye... Ve okumaya...

İyi okumalar efendim…
Toni Morrison'un yazdığı ilk kitap. Kitapta, hiç suçu ve günahı olmayan Pecola adındaki siyahi bir kız çocuğunun, yaşadığı büyük acı ve dram anlatılmaktadır.

Konu, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerikada geçmektedir. Yazar, konuyu anlatırken çocukla olumlu veya olumsuz olarak ilgili olan kişilerin , geniş bir biyografilerini de anlatmakta olup, olayların yaşandığı toplumdaki insan ilişkilerine de kapsamlı olarak yer vermektedir. Siyahilere beyazların yaptığı ayırımcılığa zaman zaman yer vermesine rağmen, konunun büyük kısmını, siyahi toplumun kendi aralarındaki ve aile içindeki ilişkilerine ayırarak bize olayları anlatmaktadır.

Bu durumda da , beyazlar tarafından aşağılanmayı kabulleniş, kendini değersiz görme, toplumdan dışlanmışlık ve beğenilmeme duygusu, aile içi şiddet ve istismar, kadınların ve çocukların ezilmeleri ..gibi toplumun acı gerçeklerini tema olarak işlemektedir. Bütün bunları da, olayın kahramanı Pecola ve ailesiyle, onun arkadaşları olan iki kız çocuğunu ön plana çıkararak bize aktarmaktadır.

Yaşanan bu kadar acıyı taşımak zorunda kalan zavallı çocuk , eğer beyazlar gibi iki tane mavi gözlerinin olması halinde, bütün kötülüklerin sona ereceğine inanmakta ve iki mavi göze sahip olmayı istemektedir ve bu umutla çabalamaktadır.

Konu , esas acı olaya taraf olan kişilerin ruhsal durumlarının anlaşılması için, geçmişleri hakkında ayrı ayrı geniş bilgiler verildiğinden dolayı, zaman zaman ağır ilerlemekte ve kitap akıcı olmaktan çıkmaktadır. Ama bu sıralarda yazarın yeni yeni dramlar aktarması ise kitabı tekrar ilgi çekici hale getirmektedir. Finalde ise bizi çok ağır bir dram tablosu beklemektedir.

Irk ayrımının yaşandığı günlerde, toplumun diğer insanlarının yanı sıra, küçük bir kızın yaşadığı büyük acıları bize aktaran bu kitap yayınlandığı dönemde , yazarın verdiği mesajlar ve dikkat çekmek istediği konulardan dolayı büyük beğeni almıştır.

Son söz olarak , ''okunması gereken bir kitap'' diyorum.
Kitaplarında, Amerika'daki siyahilerin yaşamını anlatan 1993 yılı Nobel Ödülü sahibi Toni Morrison, bu kitabında da yine aynı çizgide yazdığı ilginç ve dramatik bir siyahi toplum hikayesini bizlere aktarmaktadır.

Toni Morrison bu kitabında bizi, yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşanan olaylar için
ABD'deki Medallion City adlı kasabaya, özellikle de kasabanın siyahilerin yaşadığı bölgesi olan Taban'a götürüyor. Bu kasabada yaşayan ve gittiği her yere, her kişiye kötülük bulaştıran Sula ismindeki siyahi bir kadının dramatik hikayesini bizlere anlatıyor.
Yazar bu konuyu anlatırken yine her kitabında olduğu gibi önce , ana karakterin etrafındaki tüm kişilerin ayrı ayrı biyografilerini yazarak, aynı zamanda da toplumun o dönemdeki yaşantısına ve olaylara geniş yer vererek bize aktarıyor.

Siyahilerin beyazlardan gördüğü eziyetin yanı sıra siyahi toplumun kendi içinde birbirlerine yaptıkları eziyete de geniş olarak yer veriyor. Ana temalar ise siyahilerin zor olan yaşantısının yanında, özellikle siyahi kadın olmanın verdiği daha da zor yaşam koşulları ve batıl inançlar.

Ben, yazarın oldukça akıcı ve sürükleyici olarak yazdığı bu kitabını beğenerek okudum ve okunmasını da tavsiye ederim.
1993 yılı Nobel Edebiyat ödülü sahibi Toni Morrison'un okuduğum ilk kitabı. Diğer kitaplarını henüz okumadığım için yazarın onlardaki yazım tekniği ve uslubu hakkında bilgi sahibi değilim.Yazacaklarım tamamen bu kitapla ilgilidir.

Öncelikle şunu söyleyeyim, yazarın tekniğine ve uslubuna hayran kaldım. Mükemmel bir akıcılık olduğu gibi,geri dönüşler üzerine kurulmuş muhteşem bir kurgu sayesinde,kitabın sonuna kadar gizem,heyecan,dram ve belirsizlik devam etmektedir. Eğer yazarın, diğer kitapları da böyleyse, bu durum, aldığı ödülleri hak ederek aldığının en büyük göstergesidir.

Kitapta, kölelik döneminde Amerika'daki bir çiftlikte geçmişte yolları kesişen bir grup köleden,hayatta kalanların geçmişten o güne kadar yaşadıkları dramatik olaylar anlatılmaktadır.Tabii ki özellikle de, çocuklarının köle olmaması için her şeyi yapabilecek karaktere sahip bir anne olan Sethe'nin yürek burkan hikayesi.

Yazar bu dramatik olayları anlatırken, aynı zamanda da o insanların yaşadıkları karşısındaki psikolojik durumlarını da muhteşem bir şekilde bize ifade etmektedir. Kitabı okurken insan,maalesef bu durumların yaşanmış olduğunu düşündükçe kendi insanlığından nefret ediyor.

Ben kitabı, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olarak değerlendiriyor ve okunmasını tavsiye ediyorum. Ayrıca da yazarın diğer kitaplarını da fırsat buldukça okumayı düşünüyorum.
Toni Morrison bu eserinde siyah ve yoksul olmak üzerinden aslında bütün siyahların hikâyesini anlatıyor; hikâyeleri iç içe geçirerek bir önceki bölümde kızdığımız öfkelendiğimiz karakterlerin de başkalarının kurbanları olduğunu ve aslında bütün kurbanların siyahların başına gelen herşeyin kurbanı olduğunu gösteriyor. Kitabın sonuna ulaştığımızda kime kızacağımızı, öfkeleneceğimizi bilemiyoruz; çünkü haksızlık ve kötülük öylesine derinlere dek uzanmış, siyahları öylesine pençesine almış ki, birbirine kıyanlara, birbirini sömürenlere kızamıyoruz bile. Birisinin kurban olmasına üzülürken bir sonraki bölümde o kurbanı sömüren insanın hikâyesiyle karşılaşıyoruz, bu sefer kavrayışımız artıyor.Böylece yazar her bölümde algılamamızı genişleterek bir kaç kişi üzerinden aslında bütün siyahlara yapılanlara bakmamızı sağlıyor. Her gün tanrıya dua ederek mavi gözlü olmak isteyen küçük siyah pecola'nın korkunç hikâyesi; onu kendi ezilmişliklerinin, kendi kurban olmuşluklarının kurbanı edenlerin hikâyeleriyle birbirine eklenip genişleyerek karşımıza inanılmaz etkileyici bir sömürü gerçeği koyuyor: ne öfkelenmek ne kızmak bu kadar korkunç, somut bir kötülüğü, yaşanmışlığı yok edemiyor. Bu yüzden geriye sadece kelimeler kalıyor işte...edebiyat kalıyor...edebiyatın inanılmaz gücü kalıyor.

Toni Morrison'ın kitabını seneler önce farklı zamanlarda iki defa okumuştum. Bir kez daha okumayı düşünüyorum. Edebiyatın söylemek, göstermek, ifşa etmekteki gücünün en güzel örneklerinden birisi bu eser. Katmer katmer acının gözümüzün önünde büyüdüğü muhteşem bir eser. Bu yüzden, mutlaka, yüreği edebiyatsız yapamayan her okura öneriyorum.
“Merhamet”in Gölgesinde Kadınlara Bakış Açımız Ve Tekerrür

“Korkma. Yaptığım onca şeye rağmen kelimelerim seni incitmez. Arada bir ağlayarak ve tırnaklarımı etime geçirip kendimi kanatarak da olsa, bundan sonra karanlıkta ses çıkarmadan yatacağıma söz veriyorum (S.7)” bu sözlerle başlıyor Toni Morrison kitabına. Bu sözler ilerleyen sayfalarda olacakların habercisidir. Yazarın, Nobel ve Pulitzer Ödülü olması ve kadınlar hakkında yaptığı çalışmalarla bilinse de burada bu ödülleri getiren ve tanınmasını sağlayan temel nedenin; evrensel konulara değinmesinin olduğu unutulmamalıdır. Yıllarca, başta Amerika olmak üzere ırkçılık rüzgârıyla kavrulan dünya -bugün hala tam olarak bu rüzgârdan kurtulamasa da- biraz daha insanların bazı şeylerin farkında olması, şüphesiz bu evrensel konuları yapıtlarında irdeleyen bu yazarlar sayesindedir.
Yazar bu kitabında konuyu kadınlar üzerinde işliyor. Bu kadınların ortak özellikleri ise köle olmaları. Hepsi çeşitli nedenlerden ötürü birilerine satılmış kadınlardır. Hepsinin ayrı bir hikâyesi var, hepsinin ortak bir çatı altında farklı hayalleri var. Hepsi birilerine hizmet eder; Sorrow, Florens, Lina. Rebbaka her ne kadar köle diye satılsa da Jacob Vaark tarafından çok sevilir ve evin hanımı olur. Jacob bu kadınları çeşitli nedenlerden dolayı alsa da kendilerine oldukça iyi davranır. Bu üç kadın karakter zaman zaman birbirleriyle çatışsalar da çoğu zaman birbirlerini kollamaktadırlar.

Yazar üç kadının hikayeleri üzerinde bir döneme ve topluma ayna tutar. “Kanunlar, mahkemeler ve ticaret bu rahiplerin ve on yaşındaki zencilerin çektiği arabalara binen topuklu ayakkabılı şık elbiseli kadınların kontörlündeydi. (S.19)”, “D’Ortegalar yerçekiminden, sorumluluktan, bu yabani duyguların kendilerine sunduğu şeylerden bahsettiler; dünyanın Tanrı’yla bağlantısından ve Tanrı adına çektikleri çilelerden dem vurdular. Hastalara veya işçi olacak o serserilere bakmak bile cennete gitmemize yeter, dediler. (S.23)”. Yukarıdaki alıntıda da anlaşıldığı gibi toplumun üzerinde büyük bir baskısı olan, toplumu şekillendiren en büyük otoriterlerden biridir kiliseler. Burada, bu köle kadınların cennette gitme şansları bile yokken, onlar aracı iken, yazar metafor kullanıp zamanın etkisiyle yok olduğu sanılan gerçekleri tekrar tekrar hatırlatıyor. Ve “tekerrür” kavramını da hatırlatıyor. Sanırım edebiyatın aslı görevlerinden biri de, bizlere sık sık “tekerrür” kavramını hatırlatıp, zamanı anlamaya sevk etmektir.
Yazarın kitap arasına yerleştirdiği kavram açıklamaları ve uygulamaları her okurun dikkatini çekecektir. “Sorunun şimdi çözülmemesi demek, Maryland’de yaşayan Katolik bir beyefendiye dava açacak olursa asla uzak diyarlardan bir tüccarın lehine karar vermeyecek kraliyet yargıçlarının hüküm sürdüğü bir bölgede yıllar sürecek bir mücadeleye mahkûm olmak demektir. (S.29)”. Bu cümleleri okuyan her dikkatli okurun başını hafifçe kaldırıp günümüze bakmaları yeterli. Yukarıda bahsettiğim “Tekerrür” kelimesi tamda buradan kendini çokça hatırlatıyor. Ve eminim daha iyi anlaşılıyor.
Diğer kitaplarına nazaran zor bir kitap olduğunu kabul edelim evvela. Hem konu olarak hem okuyucu üzerinde etkisini düşünmemiz ve yazarın tüm karakterlerine yaşantılarına değinerek ve onları bir araya getirip okuyucu düşünmeye zorlarken ufaktan zorlanmaların olduğunu göreceksiniz. Yazarın üslubunu ve dillini her zaman beğeniyorum bunun yanında evrensel konuları, sorunları bu derece yetkin bir şekilde dille getirmesi edebiyat ve sanat açısından çok çok önemli.

Yukarıda kadınlar üzerinde çalışmalarından söz etmişken şu alıntıyı buraya dahil etmemek olmazdı. Aslında kadınlarla ilgili, yıllarca anlamak istemediğimiz, anlayamadığımız bir konuyu çok güzel şekilde dille getiriyor yazar. “Sırtlarını dayayacak bir erkek olmadığında ve eş statüsünü kaybettiklerinde, ailelerinin desteğinden ve muhafazalarından mahrum kaldıklarında kanunlar kadınları korumaz. Dullar suçlular gibi muamele görürdü. Yakışık olan da bu değil mi? Önce Âdem, sonra Havva gelirdi ve ilk suçlu da yerini unutup haddini aşan Havva değil mi? (s.105)”
Yazıyı, en çok acı çeken, âşık olan, reddedilen Florens’in annesinin şu sözleriyle bitirelim. “Başkasının kaderini omuzlarında taşımak ağır bir yüktür; başkasının kaderini ele getirmeye çalışmak yanlıştır, kendi kaderini başkasına teslim etmekten hayır gelmez (s.174)”.
Dili o kadar akıcı ve sürükleyici ki, uzun zamandır böyle bi kitap okumamıştım. Yazarın diğer kitaplarını da okuma isteği duyuyorum. Gerçekten etkileyici bir hikaye. Zıtlıkların (siyah-beyaz, iyi-kötü, yaşam-ölüm vb) irdelendiği, yıllara meydan okuyan bir kitap. Siyahi toplumun yaşayış düzeni, dışlanmaları ve ötekileştirildikçe birbirlerine kenetlenmeleri.. Kötüklerin, kötülerin iyiliği yaşattığını gözler önüne seriyor. Kötü olmazsa iyi de olmaz. Ama kötü gerçekten kötü mü? Ya da iyi gerçekten iyi mi?.. Kim bilir?

Hikayenin içeriğinden bahsedip büyüyü bozmak istemiyorum, okumanızı öneririm.
Yazarın okuduğum ilk kitabı. Betimlemelerin başarılı bir şekilde yapılması beyazın siyaha üstünlüğünü cinsel istismarı ve kadınların toplumdaki yerini yoğun bir şekilde hissetmenize sebep oluyor. Bu nedenle okurken biraz zorlandım. Ancak tavsiye ederim toplumsal sorunlara karşı etkin bir bilinç kazandırması mümkün. Not: çok mutluyken yada çok üzgünken okumayın. Bu kitap için dengeli bir ruh hali en ideali . ;)
ayrımcılığa, ırkçılığa bir delik açmaktır bir çift mavi göz. gökyüzünden bakmak hayata. ön yargılardan uzak bir bakış ister karakterler. ama dünyanın acımasız tabuları kirpik olmuştur gözlere. bakışlar bulanıktır bu yüzden her bakış kirli bir yayı gerip ok misali hedefine ulaşıp yargılar. sonu gelmez mahkemelerde sorgulanırken iç dünyamızda adalet meşalesini tutuşturabilir miyiz bilemem.

Yazarın biyografisi

Adı:
Toni Morrison
Unvan:
Amerikalı Nobel Ödüllü Yazar
Doğum:
Ohio, Amerika, 18 Şubat 1931
1931 Ohio doğumlu Toni Morrison'ın asıl adı Chloe Anthony Wofford olup, Howard Üniversitesi'nde lisans eğitimi yaparken, kolay telaffuz edilmesi için ismini Toni'ye çevirmiş. Cornell Üniversitesi'nde yüksek lisansı yaptıktan sonra Howard Üniversitesi'nde bir süre ingilizce öğretmenliği yapmış.1957 yılında evlendiği Jamaikalı mimar Harold Morrison'dan 2 oğlu olmuş.1964 yılında boşanmalarından sonra Random yayınevinde editörlük yapmaya başlamış. İlk romanı En Mavi Göz (The Bluest Eye) 1970 başlarında, Sula ise 1973'de yayımlanır. Süleyman'ın şarkısı (Song of Solomon) yayımlandığı 1977 yılında ,yılın en iyi romanı seçilir. Dördüncü romanı Katran Bebek (Tar Baby) 1981'de yayımlanır.1987'de Sevgili (Beloved) ile yazar Pulitzer Ödülü'nü kazanır. Caz (Jazz) 1992 yılında yayımlanır.

Yazdıklarıyla Afrikalı Amerikalı insanın yaşamını anlatan Toni Morrison Amerikan romancılığının en önde gelen temsilcilerinden biri sayılmaktadır. 1993 Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonraki ilk romanı Cennet'tir.

Yazar istatistikleri

  • 52 okur beğendi.
  • 321 okur okudu.
  • 17 okur okuyor.
  • 509 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları