• ARAP KÜLTÜR VE COĞRAFYASININ CEHENNEM TASVİRİNE YANSIMALARI
    Büyük ihtimalle İbranice’deki “gi-hinnam” (Hinnom vadisi) kelimesiyle ilişkili olan ve “derin uçurum” gibi bir mana taşıyan cehennem ile ilgili ayetlerde geçen isim ve sıfatların kahir ekseriyeti, ateş (nâr) ve bu ateşin son derece yakıcı olduğunu ifade eder.

    Cehennem azabıyla ilgili motiflerin çoğu ilk nüzul çevresindeki insanların tecrübe dünyasına gönderme yapar. Şöyle ki birçok ayette cehennemliklerin zakkum, darî‘ ve gıslîn (kanlı irin) gibi şeyler yiyecekleri anlatılır.

    Kutrub’a (ö. 206/821) göre zakkum Sina Yarımadası’ndan Arabistan’ın batı ve güney kesimine uzanan dar bir kıyı ovası konumundaki Tihâme bölgesinde yetişen, meyvesi acı bir ağaç türüdür. Kelbî’ye (ö. 146/763) göre ise zakkum Mekke ile Yemen arasındaki bölgede yetişen bir ağaç olup tomurcukları ruûsü’ş-şeyâtîn (şeytanların başları) diye isimlendirilir. Bir başka telakkiye göre zakkum Yemen’de yetişen, esten veya şeytan diye adlandırılan çirkin görünümlü bir bitki türüdür. Bu görüşlerin dışında zakkumun sert, pis kokulu, çirkin görünümlü ve meyveleri ‘şeytanların başları’ diye anılan bir çöl ağacı olduğu veya öldürücü zehri olan tüm ağaçların müştereken zakkum diye isimlendirildiği de ifade edilmiştir.

    Cehennem ehlinin yiyecekleri arasında zikredilen darî’ de bir çöl bitkisidir. Daha açıkçası, 88/Ğâşiye 6. ayette “Ne açlığı giderir ve ne de besin değeri vardır” diye söz edilen darî’ Hicaz bölgesinde yetişen dikenli bir bitki türüdür. Kureyşliler bu bitkinin yaş olanını şibrik, kurusunu da darî’ diye isimlendirmişlerdir. Son derece pis bir kokusu ve öldürücü zehri olduğu belirtilen bu bitki yiyeceklerin en kötüsü ve en berbatı olarak nitelenmiş; bazı tefsirlerde ise bu bitkinin yeşil olanını devenin yediği,kurusuna ise hiç yaklaşmadığı kaydı düşülmüştür.

    Kur’an’daki azap tasvirlerindeki yerel ve tarihsel motiflerden biri de İbrâhim 50. ayette cehennemliklere giydirilecek olan gömlekleri niteleyen ‘katran’dır (katirân). Müfessirlerin aktardıkları bilgilere göre katran, aslında ebhel denilen ağaçtan elde edilen bir tür reçinedir. Bu reçine kaynatıldıktan sonra uyuz develere sürülür ve çok yakıcı olmasından dolayı deve uyuz illetinden kurtulur. Bazen katranın yakıcılığı hayvanın dokularına da nüfuz eder. Koyu siyah renkte ve pis kokulu olup ateşte çok çabuk yanma özelliğine sahiptir.

    Azapla ilgili yerel ve tarihsel motiflerden biri de Alak 18. ayette geçen zebani kelimesidir. Bazı dilcilere göre zebânî Arap dilinde, itip kakmak, sürüklemek, geri püskürtmek, gibi anlamlar içeren zâbin, zibniyye veya zibnîy kelimesinin çoğuludur.Tarihî kökeni Adnânî Araplarına uzanan Vâil kabilesinin bir kolu olduğu belirtilen Benû Zebîne oymağıyla da muhtemel bir anlam ilişkisi bulunan zebânî kelimesi, klasik Arapçada “kolluk kuvvetleri” (şurât) anlamında kullanılmış; ayrıca, son derece saldırgan ve tuttuğunu koparan insanlar, Araplar tarafından zebânî diye nitelendirilmiştir.

    Sonuç olarak denilebilir ki Kur’an’da cennet ve cehennem temsil yoluyla anlatılmıştır. Zeccâc bu anlatım tarzını, “Muttakilere vaadedilen cennetin misali” mealindeki ifadeyle başlayan Ra’d 35. ayetin tefsirinde, “Allah gözümüzle görmediğimiz, müşahede etmediğimiz cennetin özelliklerini bize bu dünyada görüp müşahede ettiğimiz şeylerle anlatmıştır” şeklinde, Zemahşerî de Zeccâc’ın bu ifadelerine istinaden, “Bizim için gayb olan, idrak sınırlarımız dışında kalan şeyleri bu dünyada gördüğümüz, bildiğimiz şeylere benzeterek” diye izah etmiştir. Benzer şekilde İbn Kuteybe (ö. 276/889) de Ğâşiye 6. ayette cehennemliklerin yiyeceği olarak zikredilen darî’ kelimesinin izahında, “Allah bize kendi katındaki gaybi gerçeklikleri bu dünyada müşahede ettiğimiz nesneler üzerinden anlatmaktadır. [Ancak] isimler aynı, manalar/mahiyetler farklıdır.” demiştir.

    Cennet ve cehennemin temsil yoluyla anlatılması, geçmişte Bâtınî-İsmâilî müellifler ile İhvân-ı Safâ diye bilinen felsefecilerin, son dönemde ise Hint alt kıtasında “İslam modernistleri” diye anılan bazı isimlerin iddia ettikleri gibi uhrevî âlemde azap ve mükâfatın gerçekliğinin bulunmadığı ya da bu konuyla ilgili tüm anlatımların aslında birer sembol ve metafor olduğu anlamına gelmez. Bize göre en isabetli değerlendirme, cennette mükâfat, cehennemde azabın gerçek olduğunu, ancak gayb alanıyla ilgili olmasından dolayı mükâfat ve azabın gerçek mahiyetini kavramanın imkân dâhilinde bulunmadığını söylemektir.
  • Her ki û ez-hem-zebânî şod cudâ
    Bî-zebân şod gerçi dâred sad-nevâ

    Gönüdaşından ayrı düşen kimse, binlerce de nağme çıkarsa gerçekte dilsizdir.
    Emrah Gökçe
    Sayfa 60 - Ötüken Neşriyat
  • Louis-Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” Romanı ve “Yiğit Bener Çevirisi” Eleştirisi:

    “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur.” Louis-Ferdinand Céline
    (Desen: Cem Kanyar)
    Gecenin Derinliklerine Bir Yolculuk

    İlk Türk romanını kim yazdı diye sorulduğunda, 1870’lerde; Ahmed Midhat, Şemsettin Sami ya da Namık Kemal’di deriz. Ayrıca Mihailidis’in, Karamanlı Rum Türkçesiyle (Rumca harflerle) yazdığı “Seyreyle Dünya” da o yıllarda basılmıştır. Aslında Türkçe ve tarihteki ilk romanımızı Ermeni alfabesiyle 1851’de yayınlayan kişi bir Ermeni vatandaşı olan Vartan Paşa’dır. 19. yüzyıl Osmanlı ve Türk Edebiyatında, Yusuf Kâmil Paşa ilk roman çevirimizi, Fenelon’a ait olan Telemak’ı, Türkçeye, “Tercüme-i Telemak” adıyla çevirerek yapmıştır…

    İncelemesini yaptığım ve çevirisi Yiğit Bener tarafından yapılan Gecenin Sonuna Yolculuk (GSY) romanı, 2002 yılında YKY’de yayınlandı. GSY romanıyla Fransız edebiyatına, günlük konuşma diliyle argoyu sokan, asıl mesleği tıp doktoru olan yazarımızın gerçek adı Louis Ferdinand Auguste Destouches’dir (1894-1961). ‘Céline’ aslında yazarın babaannesinin adıdır. GSY’de yazar, Paris banliyösündeki bir muayenehanede çalışan, fukara doktoru olan gezginci Ferdinand Bardamu ile hayta kankası Robinson’un etraflarında bulunan herkesin yaşam öykülerini anlatır. Céline, romanlarının dilini “konuşan dil” olarak tanımlar. Romanın 2001 yılında, yüzlerce sayfalık el yazmaları müzayede yoluyla Fransız Milli Kütüphanesi tarafından satın alınmıştır. Bu el yazmalarını daha sonra, Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi, epey yüklüce bir ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.

    Yiğit Bener (1958 Brüksel-), akademisyen, yazar ve çevirmendir. Bener de Céline gibi Tıp eğitimi almıştır. Lakin eğitimini, 1980 kargaşa döneminde yarım bırakarak yurtdışına gidip uzunca bir süre orada yaşamıştır. Bener, GSY çevirisini toplam 2,5 yıllık bir sürede tamamlarken eş zamanlı olarak yazdığı kendi romanında, iç sesler ve kullanılan dil Céline’in sesi ve dili olmaya başlayınca yazmayı durdurup GSY çevirisi Temmuz 2002’de basıldıktan sonra romanını yazmaya devam etmiştir. Bu arada kendi romanındaki başkahramanın adı da Selin’dir (Yiğit Bener, Kırılma Noktası, 2006, Can Yayınları, 256 Sf.).

    Evrensel Hırtlığın Romanı

    Céline, GSY romanını yazmaya –kayıtlara göre- 1929’da yani 35 yaşlarında başlar. 1932’de tamamlar ve yayımlatır. Yazar, hazırlık aşamasıyla beraber 50 bin sayfalık el yazması tutan bu romanı için uzunca bir süre ter döker. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını gören yazar, ilkinde cephedeyken ayağından ciddi şekilde yaralanıp ameliyat olmuş ve ayağında bir emare kalmıştır. Bu yara yüzünden ordu onu çürüğe çıkarmış ve göğüs göğüsse savaşmaktan yırtmıştır.

    Hikâyesi 1910-1930 arasında geçen romanın ilk yarısında, Bardamu’nun 1. Dünya Savaşı ile Afrika-Amerika gezileri; ikinci yarısında ise; Paris’e dönüşünü ve orada kemale erişi anlatılır. Yazarın kendi gerçek yaşamıyla örtüşen ve hayal ürünü olan birçok nokta vardır romanda. En büyüğünden bir isyan çığlığı atmaktadır Céline: “Ben konformist bir adam değilim” der. Bu isyanın altında üç ana ruh hali vardır: SAYGI – SAFLIK – KADERCİLİK. Kitabın genelinde de anarşist bir söyleme sahiptir yazar. Anarşizm ve Konformizmi çiftleştirip kendisi için yeni bir melez tür yaratmıştır Céline. O günlerin Fransa’sının kuralcı ve gelenekçi edebiyatın aksine, O, sokağın dilini, açık saçık küfürlü dilini tercih etmiştir. Başkahramanını dillendirirken: Konuşma Dili + Sokak Dili + Kaba Bir Fransızca = Céline’in alter egosu yani alt edebi benliği “Ferdinand Bardamu” hayat bulmuştur.

    Céline: “Savaş tüm kötülüklerin anasıdır” der. “Savaşlar, insanların tüm iyimserliklerini altüst eder”. Özellikle Bir ve İkinci Dünya Savaşları, tüm dünyada, Aydınlanma ve Devrim çağının, neredeyse beş yüz yıllık getirilerini yerle bir etmiştir. Céline, Bardamu’nun ağzıyla şöyle konuşur: “Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için ciddi hiçbir nedenimin olmamasından.” Romanında, Avrupa’daki savaş illetini, Afrika’daki yoksunluğu, hem sömürgeci beyazların hem de zenci halkın ne enayi olduklarını, Amerika’nın ise; ne derece büyük vahşi kapitalist bir makine olduğunu anlatır. Afrika’da ve Amerika’da çok kısa süreler kalır. Gerçek hayatta Amerika’ya, çalıştığı Birleşmiş Milletler Sağlık Teşkilatı adına gözlemci olarak gidip Ford’un fabrikasını ziyaret etmiştir. Ama romanda, bu fabrikada rondela vagonlarını itekleyen bir işçidir.

    Bir Céline uzmanı olan akademisyen Henri Godard, Céline’in Fransız roman dili üzerinde yaptığı büyük devrimi savlarcasına şöyle demiştir: “En kalıcı devrimler dil ile gerçekleştirilmişlerdir.” Céline’in GSY’deki kahramanları, gerçek sokaklardaki insanlar gibi konuşurlar.

    Céline kişiliği gereği; benmerkezci-sosyopat, çıkarcı, bencil bir hergeledir. Özellikle de bir Yahudi düşmanı, antisemit bir ırkçıdır. Çağdaşları Malraux, Sartre, Gide, Aragon ve Camus ile bu yüzden çok kapışırlar. Özellikle de Camus ve Sartre’ın Libération gazetesi üzerinden direkt Céline’i hedef alan ahlak ve edebi seviyesi oldukça düşük makalelerine, Céline de aynı seviyede ve sertlikte, Fransa dışından, 1942-1947 arası hapis ve sürgün hayatı yaşadığı Almanya ve Danimarka’dan (Baltık sürgünü esnasında) cevap verir. Bu it dalaşı yıllar boyu sürer. Céline: “Her alanda asıl yenilgi unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir!” der.

    Bardamu, Amerika’dan Paris’e geri dönüp tıp eğitimini tamamlar ve doktorasını verir. Clichy’de Garenne-Rancy’de bir muayenehane açar kendine. Çok sevdiği o meşhur kedisinin isim babası –habisli tifodan 7’sinde ölen- küçük oğlan çocuğu Bébert ile burada tanışır. Mahallenin tüm yoksullarına vizite ücreti al(a)madan uzunca bir süre hizmet verir. Evdeki koltuk-kanepesi, gramofonu, plakları ve bisikleti rehinciye gidince kiralarını ödemek adına, artık dayanılmaz noktaya ulaşır ve devlet dispanserinde doktorluk yapmaya başlar. 1931’de dispanserin sekreterine elli bin sayfalık el yazmalarını daktilo ettirir. Günümüzdeki yayıncısı Gallimard ve diğer büyük yayınevleri kitabını o günlerde basmak istemezler. Céline, yayınlatacak birini bulur (yayıncı Robert Denoël; aslen Fransız olan editör, 2 Aralık 1945’de Paris’te uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür) ve 15 Ekim 1932’de GSY basılır. Epey sükse yapar ve çoksatar ilk romanı. Lakin 1934 sonrası yazdığı, kendi deyimiyle paçavralar, ırkçı söylem içeren Yahudi düşmanı deneme-makale vb. yazıları yüzünden çok tepki alır. 1941 yılına geldiğimizde, Fransa’nın lider koltuğunda, Hitler yanlısı-yandaş Vichy Hükümeti vardır ve Céline’in tüm kitapları kapış kapıştır. Ama bu zevk-ü sefa yılları 1942′de, Céline’in öldürülme korkusuyla Baltık diyarına kaçmasıyla 5-6 yıllığına son bulur.

    Romanda, Bardabu, sevgilisi Molly ile konuşurken aklından geçenler Céline’nin bir kaçış edebiyatçısı olduğunun itirafıdır (Molly aslında, romanını adadığı Amerikalı dansçı kız Elizabeth Craig’tir; Craig, Céline’in gerçek hayatta da ilk eşidir):

    “Ona hak veriyordum. Hatta beni yanında tutabilmek için sarf ettiği bunca çabadan ötürü utanıyordum bile. Sevmesine seviyordum onu, elbette, ama o marazi takıntımı daha çok seviyordum, o her yerde kaçma arzusunu, bilmem neyin peşinden giderek, salakça bir kibrin etkisiyle olsa gerek, bir nevi üstünlük inancıyla”

    “Edebiyat, insan ruhunun keşfidir” den hareketle; Céline’in romanı irrite edici, leş, kokuşmuş, inatçı, huysuz; diğer yandan da iç gıcıklayıcı, neşeli ve pıtır pıtırdır. Céline asla bir devrimci olmamıştır. Dünyayı daha iyi bir yer haline getireyim çabasında bir nihilist te değildir. Onun derdi düzeni yaratan insanlarladır. O, yirminci yüzyıl romanının en büyük biçemcilerinden biridir.

    Çeviriye Dair

    Çevirmenin yazara aşkı genelde platoniktir. Önce âşık olur yazara. İdealindeki aşkı yakaladığında artık kendisi yazar olur. Yazara da ihtiyacı kalmaz. Çevirmen Şadan Karadeniz’in dediği gibi: “Çevirmenle çevirdiği metin arasında bir tür ‘symbiosis’ oluşur.” Çevirmen yazara evirilip dönüşür. Aynen Kafka’nın “Değişim” inde, Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi gibi. Bener ve Céline’in hekimlik geçmişleri, ikisinin de edebiyatçı olmaları bu dönüşümü daha da kolaylaştırmıştır.

    2002′de GSY çevirisi ilk yayınlandığında birçok kafadan ses çıkar. Suya sabuna dokunan pek ciddi ve detaylı eleştiri de yoktur! Benim incelediğim eleştiriler Vivet Kanetti, Ömer Egi ve rahmetli Yıldırım Keskin’inkiler. Kanetti ve Egi, Bener’in Sonsöz’üne takılıp, yapmasa daha iyi olurdu diye eleştirmişlerdir. Keskiner ise; baltayı taşa vurmuştur! Kitabın adının “sona” değil de “uca yolculuk” olması gerektiğini söylemiş ve kanımca kritik bir hataya düşmüştür. Ayrıca Céline’in antisemit olduğuna dair Henri Godard’ın Türkçe çeviri romana yazdığı önsözde buna hiçbir vurgu yapılmadığı eleştirisini getirir. Bener, bunların tamamına, altına imzamı koyabileceğim, delilli-ispatlı yanıtlar vermiş ve gelen eleştirileri kolaylıkla savuşturmuştur.

    Her şeye karşın, kim ne derse desin, Bener, usta işi bir çeviri yapmıştır. Çevirisinin, kanımca, aksayan yönleri de var. Her çevirmen, metnini çevirirken kendi kararlarını alır, doğru veya yanlış. Hiç kimsenin bir çevirmene “onu değil de şunu kullanmalıydı, bu şekilde doğru olurdu” deme hakkı da yoktur! Ama yine de bu, çevirmenlerin yapıtlarının eleştirilmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bundan hareketle, gözüme çarpan bazı çeviri sıkıntılarını aşağıda sizlerle paylaştım. Aslında sıkıntı değil de, Bener, metni çevirirken Céline’e dönüştüğü için bazı hafif lakırdılara bile bazen ağır bir argoyla karşılık vermiştir. Hemen tüm metinde, Bener, Türkçe sözcük tercihlerinde, toplumun yaşça ileri kesiminin bildiği ve sıkça kullandığı, genç kesimininse bihaber olduğu ağdalı sözcükleri tercih etmiştir. Ayrıca çevirmen, dipnotlarında da belirttiği gibi, Céline’in kendi uydurma özel isimlerine (neolojizm) yine kendince uydurma karşılıklar vermiştir. Bener’inkiler yanlıştır demiyorum elbette. Yine de Bener’in bulduğu karşılıklar yeterli ve eğlencelidir.

    Çeviri metnine kuramsal bir bakış atarsak; her ne kadar Bener, çeviri kuramlarına yürekten inanan bir kişi olmasa da, kendisinin yazılı çeviri üslubunu, ister istemez konferans çevirmenliği yönü de etkilemiştir. Çevirmen Bener’in “Erek Dil” kaygısı bu yüzdendir. Zira Bener’in esas uzmanlık alanı olan konferans çevirmenliğinde hedef, anlamı erek kitleye aktarmaktır. Bu hem hedef dilden kopuşu gerektirir hem de eşzamanlı bir süreç içinde yapılması gerekir. Zaten bu yüzden Fransızcası “interprétation de conférence” dır, “traduction de conférence” değildir. Özetle tüm çeviri metninde tek bir kuram hâkimdir: Gideon Toury’nin “Erek–Odaklı Çeviri Kuramı”. Bener, en doğru yolu seçerek bu çeviri metnini, Türk okuyucuların takdirine sunduğunu çok iyi bildiğinden, olası şikâyet ve eleştirilerden de kaçınmak adına, erek dilin okuyucusunun anlayacağı şekilde çeviri yaparak onların dilinde kullanılan hemen tüm eski-yeni sözcükleri kullanmıştır. 30 yaş altındakilere bu eski sözcükler çok hitap etmese de, 50 yaş ve üstü Türk okuyucusuna hemen hiç yabancı gelen sözcük yoktur. Bazı çok zorlama –Fransızca sözcüklere Türkçe- karşılıklar vardır metinde. Bener’in haklı olarak, 1930’ların ortamında yazılan bir metni, 21. yüzyıl okuyucusuna, o eski zamanın tadıyla ve konuşma diliyle vermek gayretkeşliği ağır basıyor çeviride. Bu durum metnin genelinde olsa da özellikle sayfa 466-486 arası Dr. Baryton ile Dr. Bardamu’nun yaptıkları derin konuşmalarda yoğun şekilde görülen çok eski sözcükler (Arapça-Farsça) benim okuma akışımı sekteye vurdurdular. Bununla beraber, Türkçede kullanılan bazı çok yeni sözcükler de var metinde ve zıtlık yaratıyorlar. Céline’in kullandığı Fransızca sözcüklerde, o güne dek kullanılmayan ifadelere, sözcük kalıplarına, yeni sözcüklere rastlıyoruz. Bener yine de Türkçeyi zorlayarak yazarın üslubuna sadık kalmıştır. Çünkü aynı zorlamalara, yeniliklere, artık kullanılmayan sözcüklerin edebi dile sokulmasına Céline’de de rastlarız ve romandaki argo yaşayan bir argo değil, kurmaca, yazar tarafından gerçeğine en yakın biçimde oluşturulmuş bir argodur. Bener de bunu mümkün olduğunca yapmaya çalışmıştır.

    Çeviride Aşırı Zorlama (ÇAZ) ve Eski/Yeni Sözcüklerin [EYS] Bir arada Kullanılıp Zıtlık Yaratmasına Örnekler

    kıyın, kıyın [zulüm] (sf225) [ÇAZ]
    delişmen [güçlü, hareketli] kentin içinde (sf227) [ÇAZ]
    addedilmelidir [EYS] (sf240)
    onulmaz [iyileşmez] bir melankoli (sf244) [EYS]
    büyük çapaçul [düzensizlik] uyarıcılara (sf256) [ÇAZ]
    kostaklanarak [zarif, kibar] geldiğini (sf258) [ÇAZ]
    daha önceden de ayrımsamıştım [EYS] (sf262)
    umumhane [‘kârhane’ tercih edilebilirdi] (sf266) [ÇAZ]
    oraya buraya siymeyi [sataşmak; kedi-köpek işemek] tercih ediyor (sf286) [ÇAZ]
    aracını pey [avans] sürüp (sf253) [ÇAZ]
    anne de köseğini [ucu yanık odun] sallar (sf297) [ÇAZ]
    duhuliye [giriş ücreti] resmi gişelerinde (sf325) [ÇAZ]
    sölpük sölpük [gevşeyip kendini koyuvermiş] sarkıyorlar (sf332) [ÇAZ]
    bir düşük vakası süreğenleşiyordu [müzminleşmek] (sf335) [ÇAZ] (SD: “sürüp gidiyordu” veya “uzayıp gidiyordu” denebilirdi)
    Kıpır kıpır ayaklar, kimisi teşne [susamış] kimisi diklenen (sf348) [ÇAZ]
    Heyecanlardan oluşan bir çıfıt [Yahudi; hileci, düzenbaz] çarşısıydı (sf365) [ÇAZ]
    sağlıklı olmak denilen şey olsa olsa ehvenişerdir [kötü olanların içinde iyisi] (sf372) [ÇAZ]
    Pek berbat dişleri vardı, Papazın, kağşamış [eskimiş], sararmış ve yeşilimtırak kefekiyle [yumuşak taş] iyice kaplı, yani sıkı bir dişeti yangısıydı [iltihap] bu (sf375) [ÇAZ]
    Olağanüstü gaitalar [insan dışkısı] (sf425) [ÇAZ]
    “brizbizlerle” [ince perde] (sf443) [ÇAZ]
    allamelik [çok bilgili] taslayan yaşlı biri (sf444) [ÇAZ]
    ibate de [barındırma] gayet düzgündü… zımnen [dolaylı olarak] elbette (457) [ÇAZ]
    “ezcümle, sarfınazar, hayırhah, mültefit, alicenaplık, nefaset, sarih, müzevir..” liste uzayıp gidiyor…

    Çeviride Anlamın Yok Edilmesine Örnek

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Couillon: s. ve er. hlk. Aptal, enayi dümbeleği.

    P.547

    Un peu mal au coeur elles en ont, mais elles posent quand même par six degrés de froid, parce que c’est le moment su-prême, le moment d’essayer sa jeunesse sur l’amant définitif qui est peut-être là, conquis déjà, blotti parmi les couillons de cette foule transie.

    Sf.530

    Mideleri biraz bulanmıyor değil, ancak yine de altı derece soğukta hava atmaya devam ediyorlar, çünkü bu an işte o belirleyici an, gençliklerinin nihai sevgilinin üzerinde deneme anı, o belki de burada bir yerlerde, bu donmuş güruhun içindeki dalyarakların arasına sokulmuş bekliyordur, çoktan tavlanmış.

    “Petkam” Meselesi

    “Petkam sıkmıyor” .

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Estomac: (er) 1. Kursak, mide 2. Göğüsle karın arası, karın boşluğu 3. Gözüpeklik, yüreklilik, cesaret. [Avoir de l’estomac: Yürekli, gözüpek, cesur]

    P.265

    J’ai perdu l’estomac

    Sf.264

    Artık petkam sıkmıyor [SD: “Artık cesaretim yok” denebilirdi].

    ***

    Bener Tarafından Kaleme Alınan “Sonsöz” Hakında

    Bener, roman bittikten hemen sonra tam on sekiz sayfalık bir SONSÖZ yazmayı uygun görmüştür. Céline’in alter egosuna yani alt edebi benliği olan Bardamu’ya yeniden can verip, onunla beraber kendisi de bir masanın etrafına beraberce oturmuş; yazarı, eleştirmenleri, okurları, çevirmenin kendisini, tüm edebiyat dünyasındaki zebani ve melaikeleri hem eleştirip hem de onlardan gelmesi muhtemel tenkitleri şimdiden göğüslemek adına, Bener kendine bir oto savunma mekanizması oluşturmuştur. Kitap dile gelmiştir! Bener adeta: “Hakkım olan övgüyü sizlerden bekliyorum, lütfen mesnetli eleştirin beni, ayrıca romanı okurken yazarıma önyargıyla yaklaşmayın lütfen. Evet, o bir sosyopat, o bir narsist, o bir şirret, o bir münzevi, o bir faşist, o bir antisemit yani bir Yahudi düşmanı, bunlar doğru tamam. Ama o aynı zamanda büyük ve eşsiz bir edebiyatçı, itin önde gideni bir anarşist, mahallenin hastalarını bedavaya tedavi eden iyi kalpli doktoru, o iyi bir sevgili, o bir hayvan dostu, o iyi bir eş, o bir yenilikçi, o bir çığır açıcı, o bir edebiyat mucidi, onun eşi ve benzeri yok! Bunu da kabul edin lütfen” demiştir okurlarına ve edebiyatçılara. Bener ayrıca, Céline’in çağdaşlarıyla ne kadar kavgalı da olsa onlara yol gösterici olduğunu açık etmiştir SONSÖZ’ ünde. André Malraux’un “İnsanlık Hali”, Albert Camus’nün “Yabancı”, Jean-Paul Sartre’ın “Bulantı” romanlarına da ilham vermiştir belki de Céline. Ayrıca Céline, bazı kitap-makale ve söylemlerinde yaptığının aksine; bu romanında tek bir antisemit söylemde dahi bulunmamış, tek bir tane bile Yahudi düşmanlığı içeren sözcük kullanmamış, üstü açık veya kapalı sezindirmeye dahi gitmemiştir. Céline’in sadece bu roman referans alındığında, avukatı, pekâlâ da, taş gibi Bener’dir. Bununla beraber, Bener verdiği emeğin karşılığı dobra dobra istemektedir. Buna ister para, ister övgü, ister hatırlanmak kaygısıdır deyiniz. Ben şöyle diyorum: “Bilinmek, gelecekte hatırlanmak ve iyi anılmak istedim!” demiştir Bener. İyi de anılacaktır, hiç kuşkusu olmasın…

    İnceleme: Süha Demirel, 6 Aralık 2013.

    Not: Yıldız Teknik Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yar. Doç. Dr. Lale Arslan Özcan Hocama, bu çalışmamdaki değerli katkılarından ötürü sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

    ***
    Kitap Künyesi:

    Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar
    Louis-Ferdinand Céline “Voyage Au Bout de la Nuit”
    Çeviren Yiğit Bener
    574 Sayfa
    Çeviriye Temel Alınan Baskı “Edition Gallimard, Bibliotheque de Pléiade, 1981”
    YKY’de 1. Baskı Temmuz 2002, YKY’de 11. Baskı Ekim 2013 (Tüyap-Beylikdüzü Kitap Fuarında dağıtılan baskı).

    ***

    Emin Kahveci’nin 9 Haziran 2014 günü, incelemem için yaptığı yorum aşağıdadır:

    “Romanın 2001 yılında, tam 50 bin sayfalık el yazmaları Fransız Milli Kütüphanesi’nde bulunmuş ve bu el yazmalarının telifi için Fransa Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi tam 10 milyon Amerikan Doları ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.”

    Baştan aşağı yanlış. El yazması İngiliz bir sanat koleksiyonerinin kişisel arşivinde bulunmuş ve açık artırmada 1.5 milyon dolara satılmıştır. Fransız Milli Kütüphanesi, verilen en yüksek teklifi eşleme hakkı olduğu için aynı ücreti ödeyerek sahibi olmuştur. El yazması 50 bin değil, 876 sayfadır. Mantık da 500 civarında sayfası olan bir eser için 50 bin sayfa el yazmasının abartı olacağını söylemektedir. kaynak: http://news.bbc.co.uk/...tainment/1332570.stm

    Ayrıca Danimarka “Baltık diyarı” değildir. Celine de buraya iltica etmiştir.

    Midemin kaldırdığı kadarıyla baktığım süre içinde bulduğum maddi hatalar bunlar. Yüksek birikim ve akıl kamaştıran edebi cesaretinize arz ederim.
  • Dünyada ateşli zincir yoksa, kızgın taç var; zebani yoksa, zebani kıyafetiyle cellat var... Cehennem yoksa, zindan var... Mezar var!
  • Yine din, inanç, bağnazlık, medeniyet, aşk-meşk, hayatın acı ve tatlı gerçekleri sarmalında, Elif Şafak’ın yeni Alamet-i Farikası: Havva’nın Üç Kızı. Doğan Kitapçılık’tan çıkmış 424 sayfalık bu kurgu romanı sizler, yine okumayasınız diye okudum, buyurunuz…

    Esas kızımızın adı Nurperi, ancak herkes ona sadece Peri diyor. Takvimler 2016 yılını gösterirken, evli barklı bir kadın. 35 yaşlarında. Son on dört yıldır kendisine deliler gibi âşık, inşaat şirketi olan Adnan beyle evli. Halleri vakitleri yerli yerinde, çok şükür! Üç çocukları var, iki küçük oğlan ve 13 yaşında bir kız çocuğu. Bir gün Taksim civarında, içinde olduğu arabaya yaşlı bir adam yanaşır, hır-gürden sonra arabadan dışarı çıkar ve yaşlı yankesiciye çantasını kaptırır. Adam önde kadın arkada koştururlar. Bir yerde adamı yakalar ama adam bıçak çıkarıp kadının elini keser. Çantasını yola döker, para-kart nevaleyi alıp toz olur moruk. Çantanın içinden kaldırım taşlarına düşen fotoğraf birçok eski anıyı tetikler, fotoğrafta üç genç kız ve bir de profesörleri vardır. Flash back’ler ardı ardına gelir, Peri, genç kızlık dönemine, 2000 yılına, İngiltere’deki Oxford yıllarına döner…

    Kızımız liseden mezun olmak üzere. Anası sofu, beş vakit namaz, din-cennet fasit dairesinde, şeriat hükümlerine göre yaşamaya çalışan, batıni hayatta biz ölümlerin arasında ruh gibi dolaşan bir zağar, kimseye de zararı yok açıkçası. Babası Kemalist, Makyavelist (bir sürü “ist, izm” işte, anlayın), emekli, kendince aydın düşünceli, dinden uzak, ancak akşamcı bir beyefendi. Kızını çok seviyor; tapıyor adeta. İki de ağabeyi var; hayta, kodes kuşu, milliyetçi –aşırısından-, ipsiz sapsız iki tip işte. Okulla işleri yok, sadece alengirli işler peşindeler. Bir anadan bir melek ve iki de zebani çıkmış kısaca.

    Kızımız çok güzel, feci hem de (sanırım Elif Hanım aynaya bakarak karakterini yaratmış, neticede Elif Hanım da çok güzel bir kadın), yeşil göz ve sarışın bir afetiz. Akıllıyız da, lise birincisi falan. Çoğunu burslu, kalanını da babası ne varsa satıp borca girerek kızımızı İngiltere Oxford’a okusun diye gönderirler. Orada İranlı ateist bir kızcağızla, Şirin’le tanışır, ikisi de yurt arkadaşı, daha sonra aralarına Cezayirli molla mı molla, dinibol kızımız Mona da katılır. Paranın belini kırınca üçü bir eve çıkar, sonra da huzur yoldan çıkar…

    Şirin bizim Peri’ye illa İngiliz hoca, Teoloji ve Felsefe Profesörü Azur’dan “Tanrı” isimli dersi almasını salık verir. Peri dünden razı, zaten kafasında bir türlü oturtamamış bu Tanrı, din, cennet-cehennem meselelerini, uçarak atlar derse. Tanrı neden var, var da neden bir işe yaramıyor, dünyada neden bu denli kötülük var, niye müdahale etmiyor, yoksa Tanrı da bir erkek mi suallerine cevap bulma peşinde kızımız. Ama sonun başlangıcı olduğunun kokusu çıkar kısa bir süre içinde. Şirin ve Azur henüz onun öğrencisi değilken tanışmışlar, hatta yatmışlar da. Peri Azur’un öğrencisi olduğunda hocanın Şirin’le işi pek kalmamış. Neyse, Peri Azur’a sırılsıklam âşık olur. Elbette sadece adamın güzel kaşına-gözüne değil, ucu bucağı olmayan din ve felsefeyle ilgili derya kadar bilgisine de âşık olmuştur. Ancak her ne kadar İngiltere’ye mektep okuyup diploma edinmek ve bir Avrupalının donanımını alarak kendi ülkesinde başarıdan başarıya koşmak için gelmiş olsa da, üçüncü sınıfta bu aşk onu iyice rayından çıkartır. Hocasına duyduğu bu platonik aşk yüzünden bunalıma girer ve bileklerini keserek intihara kalkışır. Elbette hoca okuldan atılır. Kız, okulu bitirmeden ülkesine döner. Babası bu acıya çok dayanamamıştır zaten, o kesin dönüş yapmadan çoktan toprağa karışmıştır. Çok değil, iki sene sonra inşaatçı Adnan ile evlenir ve evinin kadını olur. Her ne kadar kocası onun için delirse de Peri iki ara bir derede, mütereddit ruh haliyle hayatta hemen hiçbir şeye sıkı sıkıya tutunamaz. Varsa yoksa Tanrı! Tanrının varlığını sorgulamak onun tam gün işi olmuştur. Ancak sorgulamaları sonuçsuz, derinliği yok! Bir de anlı şanlı hükümet eleştirileri var, laiklik iyidir, din devlet işleri ayrılmalıdır, ancak mevcut hükümet bunda başarılı değildir eleştirileri de dozunda romana yedirilmiş…

    Geçmişi hatırlamasını saymazsak hemen her şey bir günde olup bitiyor romanda. Metin ne akıcı ne de çok sıkıcı. Ancak üslup kasvetli. Derinlikli incelemeler yerine birçok dala konmuş Şafak. Bazen gereksiz detaylara da inerek sıkıcı olmuş. Sivrisinek sokması tadında siyasi eleştirileri, varoluşçuluk kavramına yeni bir şey getirememesi şaşırtmadı. Ayrıca tamam ben de inanmıyorum Tanrıya ve/veya dine, ya da ama ben inanıyorum da pek emin değilim diye düşünenlerin yaralarına da merhem olmuyor bu kitap. Aşk-meşk, dinsel panik ataklar, aradan vatan kurtarmalar, netice hep aynı Şafak romanlarında. Bana para lazım, ün lazım, ara ara içimi de boşaltmam lazım, bu yüzden bu kitabı yazdım okuyun demiş bize. Okuduk da ne oldu, bilemedim! Okumayın, sonra demedi demeyin, gözlere ve akıp giden zamana yazık…

    Süha Demirel, 13 Ağustos 2016.
  • El âleme iyi ,eve zebani diye tabir ettiğimiz baba tipi ;)