Cevapsız
Şimdi bir soru işareti gibi kaldım şu dünyada.
Sayfa 276 - Pdf·Kitabı okuyor
Ben de bilmiyorum küçük çekirge
Soru Yeni mezun olmuş bir iletişim öğrencisiyim. Etrafım bir şekilde devletin sınavlarına girip sabah 9 akşam 5 bir hayat geçirmenin tutkusuyla çırpınan insanlarla dolu. Dayanamayıp buna ayak uydurmuş, koca hayallerini küçültüp iki günlük hafta sonu tatiline kaptırmış durumda neredeyse tüm arkadaşlarım. Ben buna kapılmak istemiyorum. Bu genel toplama karşı özgün bir hayat tarzı yaşamak olanaksız mı? Bir reçetesi olmadığını tabii ki biliyorum ama akıntıya karşı tutunulan bir dal olmalı. Üç vakte kadar bu akıntıyla uğraşacak bir genç karşınıza oturup direncin ilhamını sorsa, edeceğiniz bir kaç cümle olabilirse, yoğunluğunuz arasında yazabilirseniz, çok şey paylaşmış olacaksınız. Cevap 1. Dil öğren, 2. seyahat et, 3. herkes ne yapıyorsa tersini yap. Çok yanılmazsın. Başkaca da formülünü bilmiyorum Uğurcan.
Sayfa 434 - Liber Plus Yayınları / 2 Temmuz 2012
Düşünce
Peygamber ve Sünnete Olan İhtiyaç
Yüce yaratıcı insanoğlunu mükerrem ve mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. Fakat bu mükemmelliğine rağmen insan, ilâhî hitaba doğrudan muhatap olacak yapıya sahip değildir. Bu sebeple dünyada insan hayatının başladığı günden beri, Allah Teâlâ, onların arasından seçtiği "Nebî" veya "Resûl" denilen peygamberleri kendisiyle kulları arasındaki irtibatı kurmak ve açıklamakla görevlendirmiştir. Bütün peygamberler, Allah'ın emir ve nehiylerini O'nun kullarına ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirilmiş hidâyet elçileridir. Peygamberler bu kutsal elçilik görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem de ümmetine Allah Teâlâ'nın istediği şekilde yaşamaları için gerekli bilgileri uygulamalı olarak vermiştir. Her peygamber gibi bizim peygamberimizin de iki temel görevi vardı: Tebliğ ve beyân. "Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun" Maide sûresi 5, 67. "İnsanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın diye sana da Kur'ân'ı inzâl ettik" Nahl sûresi 16, 44. Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah'tan aldığı Kur'ân âyetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun asli göreviydi. Hemen işaret edelim ki Peygamberimiz'in tebliğ görevi evrensel olduğu için, açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet, Kur'ân'ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demek oluyordu. Mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'in eksiksiz, yeterli, açık ve her şeyi açıklayıcı olmasına ve dinimizin de ikmal edilmiş bulunmasına rağmen, sünnetin ifade ettiği bir
Kitap Alıntısı
Mâide 50: (Yoksa onlar) cahiliye (devrinin, İslâm dışı/batıl) hükmünü mü istiyorlar? Kesin inanan (ve bilen) bir toplum için hükmü Allah'tan daha güzel olan kim vardır? Bu âyet-i kerîmedeki soru Allah'a inananlar için mühim bir imtihan konusudur. "Hükmü en güzel olan Allah'tır." diyerek Allah'a inananlar, ya O'na sarılacak ve böylece, hakiki anlamda inanan bir mü'min olacaktır yahut Allah'ın hükümlerini beğenmediğini söyleyerek inkârcı ve kâfir olacak veya diliyle güzelliğini söylese bile kalbi ve uygulamasıyla yalanlayacak, böylece gizli kâfir (münafık) ve fâsık olacaktır. Taberânî der ki: "İbni Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah (sas.), 'Allah katında en çok şu iki kişi sevilmez: 1. Müslüman olduktan sonra câhiliyeyi yani İslâm dışı yaşayış düzenini arzu eden. 2. Haksız yere nefsine uyarak bir kişinin kanını döken.' buyurmuştur."³
Avrupa'nın erken döneminde köylü halk Aziz Augustinus'u hiç okumamıştı. Neredeyse hiçbiri okuma yazma bilmediğinden, Tanrı'nın kelamını anlaşılır şekilde tercüme eden yerel din adamlarına belbağlamışlardı. İsa'nın tanrısallığı veya Teslis'in doğası hakkındaki karmaşık sorulara köylerde rastlanmıyordu. Buralarda insanları ilgilendiren ve rahiplerin de çokça zaman ayırdıkları mevzu seksti. Din adamları erken ortaçağın ahlak polisleriydiler ve cehennemden kurtuluşun, seksten olabildiğince uzak durmaya ve gerektiğinde seksi sınırlı ölçüde yaşamaya bağlı olduğunu öğretiyorlardı. Hıristiyan seks politikasının kaba hatları Augustinus ve Jerome gibilerince çizildi ama beş yüzyıldan daha uzun bir süre boyunca asıl iş kiliselerin günah çıkarma hücrelerinde yapıldı. Papazların ve tövbekarların çoğu birbirini gayet iyi tanıyordu ama günah çıkarma hücresinin karanlığında komşuluk ilişkileri sona eriyordu. Papazlar günah çıkarma rolünü üstlendiklerinde artık eski dost veya manevi önder değil, tövbekarların kötü amellerini tartıp neticeye bağlayan yargıçlardı. Günah çıkarma ritüeli tövbekarın cinsel yaşamının her ayrıntısını rüyalar, boşalmalar, pozisyonlar, aldatmalar- anlatmasını gerekli kılıyordu. İnsanların neredeyse tüm cinsel faaliyetleri yasak olduğundan bu itiraf işlemi tüyler ürpertici olsa gerek. İtirafı dinleyen papaz, kilisenin iyi cinsel davranışı kötü olandan ayırt etmek için kullandığı "penitential "lere, yani ceza kılavuzlarına başvurarak her günaha belli bir ceza veriyordu. Bu kılavuzlar kilisenin en üst görevlileri tarafından yazılarak, yerel olarak derleniyordu ve bir bölgeden diğerine önemli ölçüde farklılık arz ediyordu. Aralarındaki farklılıklara rağmen hepsinin verdiği temel mesaj şuydu: Her türlü seks kirli ve kirleticidir ama bazı seks eylemleri diğerlerinden
Sayfa 138 - Kolektif Kitap·Kitabı okudu
Sosyoloji
"Onlara ne verdin?" diye sordum sonra. Aklımda hâlâ Zaina'nın nerede olduğu düşüncesi geziyordu bir yandan. Soluğu huzursuzdu. "Ne?" "Kaçakçılara... Bizi Veymut'a götürmeleri karşılığında ne teklif ettiniz?" Nos'un dudaklarının uçları yeniden yukarı kalktı. İşin peşini bırakmadığıma şaşırmamıştı. Güldü. "Çok soru soruyorsun." "Hoşuna gitmiyor mu?" "Gidiyor." Derin bir nefes verdi. "Özellikle doğru soruları soruşun çok hoşuma gidiyor."