• 118 syf.
    Küçükken okuduğum bu kitabı yetişkin zihniyetiyle tekrar okumak istedim. "Kara mizah" denilince akla gelen ilk isim olan Nesin, 70ler Türkiye'sini anlatsa da gerek siyasal ve ekonomik hayatın, gerek ülkem insanının topluma tavrının günümüzden farkı olmadığını gözler önüne seriyor.
  • Bunlara “Sandviç Kuşağı” da deniyor, çünkü aynı evde önce çocuklarına, sonra yaşlanan ana-babalarına baktılar. Dünyanın insan hakları hareketlerini, radyonun altın çağını yaşadığı yıllar. Sadakat duyguları yüksekti, kanaatkarlardı; aynı yerde uzun süre çalıştılar. Teknoloji kimine yakın kimine uzak oldu, çok benimse(ye)mediler. Aslında babaları gibi otoriteye saygılılardı.
    İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki “nüfus patlaması” yıllarında doğan bu 1 milyar bebeğe “Baby Boomers” deniyor. Bu kalabalık bebek nüfusu büyüdükçe, ihtiyaçlarına göre çeşitli sektörler de her on yılda bir müthiş büyüme gösterdi. 1960’lı yıllar televizyon yılları; 70’ler fast food; 80’ler – bebekler evlenme çağına geldiği için – gayrimenkul yılları; 90’lar, artık sıra yaşam kalitesini yükseltmeye geldiği için, mikrodalga gibi elektronik ev aletleri ve ardından, iletişim patlamasıyla internet ve cep telefonu yılları oldu. 2000’lerde artık yaşları 50’yi geçmişti, ceplerinde paraları vardı, ömrün uzadığını biliyorlardı, “iyi yaşlanmak” hatta mümkünse yaşlanmamak için sağlık ve güzellik-bakım sektörlerini de patlattılar. Savaş sonrasının yokluklarını, sıkıntılarını unutmadıl
  • 132 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sabahattin Ali’yi okurken kendimi Kemal Sunal filmleri izliyormus duygusuna kapılıyorum. Düşünüldügünde de neden ikisinin sevildikleri gayet açık:Toplumsal gerçeklik. Yani sene isterse 1940 isterse 70’ler olsun toplumun altyapısı degişmedigi için hep sevilmeye devam edilicekler. Kamyon ise cogunlukla Sabahattin Ali nin cezaevi donemlerinden beslendigini dusundugum öykülerden olusmakta. Kahramanlar anadolu insanı. Cezaevi ve hapishane psikolojisini atlatmak için yazıya dokulmus harika öyküler oldugunu düşünüyorum.
  • 70’ler arkadaşlık teklif etme yıllarıydı.
  • düşünsenize bir gün dünyada sadece 2000ler kalıcak. 70ler 80ler 90lar hiç biri olmuycak. bence o zaman kimse "bizim zamanımızda böyle değildi" demicek.
  • Merhabalar, kısa keseyim, başlık yeterince çok şey anlatıyor zaten. Kayıprıhtım'a, çeviri için de M. İhsan Tatari'ye teşekkürlerimi sunuyorum.

    Çayınızı kahvenizi hazırlayın, buyrunuz efendim;

    Stephen King: Başlamadan önce sana bir şey söylemem gerek. 6 yıl öncesine kadar Game Of Thrones’un hiçbir kitabını okumamıştım. Daha önce Robert Jordan’ın (Zaman Çarkı) kitaplarını okumaya çalışmış ama başaramamıştım. O yüzden, “Muhtemelen bunlar da berbattır,” diye düşündüm. (Gülüşmeler) Eşim tüm seriye sahip, ama onunla kitaplar hakkında konuşmayız. […] Sonra bir gün bacağım ağrımaya başladı. […] Doktora gittiğimde bana artık yaşlanmaya başladığımı ve siyatik olduğumu söyledi. […] Yatmak bile canımı acıtıyordu ve uyuyamıyordum. Böyle gecelerden birinde kendi kendime dedim ki, “Şu kahrolasıca George Martin kitaplarından birini deneyeceğim. Bakalım bir şeye benziyor muymuş.” (Gülüşmeler) Ve kitap beni alıp götürdü. Bir kitabın yapması gerekeni yaptı ve hiç beklemediğim kadar sürükleyici çıktı.

    GRRM: Steven ve ben birbirimizi daha önceden tanıyoruz. 70’ler ve 80’lerin ilk yıllarından. O zamanlar bilimkurgu ve fantastik edebiyat kongrelerine giderdi. Birlikte poker oynamıştık. O zaman önemli bir ders aldım: Steve’e blöf yapamazsınız. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Bizim tıpkı şu anda yaptığımız şeyi George bir ay önce oğlum Joe Hill’le yaptı. Aslında gerçek adı Joseph Hillstrom King. Ama başarısını benim ünüme borçlu olmak istemediğinden mahlas kullanıyor. Ve şu anda New York Times Çok Satanlar listesinde Fireman adlı bir kitapla yer alıyor. Harika bir kitap. […] Mutlaka almalısınız, ama önce benim kitaplarımı alın, çünkü ben daha yaşlıyım ve daha erken öleceğim. (Gülüşmeler)

    […]

    GRRM: Babanın dergilere hikâye satmaya çalışan ama başaramayan bir yazar olması ilginç. Başarısız olmasına rağmen seni yazar olmaya cesaretlendirdi mi? Çünkü benim babam bir liman işçisiydi ve tamamen tersini yaptı. “Oğlum, limanda çalışmak ve gemi boşaltmak istemezsin. Başka bir şey yap, ama sakın liman işçisi olma,” derdi.

    Stephen King: Babam beni hiçbir konuda cesaretlendirmedi, çünkü ben henüz iki, ağabeyim David ise dört yaşındayken bizi terk etti. Sigara almaya gidiyorum demiş. Oldukça ender bir marka olmalı, çünkü hâlâ arıyor. (Gülüşmeler) Bizi annem büyüttü ve o bir okur yazardı. Eve çizgi roman getirdiğimizde bize onları okurdu. Bundan hoşlanmadığını görürdüm, ama yine de yapardı. Ben 7 yaşındayken evimizin sundurmasında bize Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı okuduğunu oldukça net bir biçimde hatırlıyorum. […] Bir gün annem evde yokken David yanıma geldi ve, “Tavan arasına gelmen lazım. Babamın bir sürü eşyasını buldum,” dedi. Böylece yukarı çıktık. […] Kitaplarla dolu bir kutu vardı. En üstte de H.P. Lovecraft’tan The Thing From The Tomb duruyordu. Onu gördüğümde, “Bu sahiden de korkutucu. İşte yapmak istediğim şey bu,” dedim. (Gülüşmeler)

    GRRM: Eh, sanırım başardın. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Peki sen nasıl başladın? Ne zaman ve neden? (Sesini değiştirerek) NEDEN GEORGE, NEDEN? ANLAT BİZE!

    GRRM: Hikâye yazmaya gerçekten de çok küçük yaşta başladım. […] Uzay ansiklopedisiyle dolu şu benekli, siyah-beyaz okul defterlerinden biri vardı. Bir gezegen çizer, kargacık burgacık yazımla onun özelliklerini yazardım. Henüz yazmayı öğrenmemiştim çünkü, beş ya da altı yaşlarındaydım herhâlde. Gezegenler daire şeklindeydi ve Mars kırmızıyla, Venüs yeşille renklendirilmişti falan. Ama ben Mars’la Venüs’ü Mongo’yla karıştırıp tamamen icat ettiğim gezegenlerle–

    Stephen King: (Gülüyor) İyi de bu insanlar Mongo’yu hatırlamıyorlar.

    GRRM: Hatırlamıyorlar mı? İmparator Ming!

    Stephen King: Merhametsiz Ming! Flash Gordon!

    GRRM: Flash Gordon! […] On beş sente satılan şu küçük, plastik oyuncak uzaylılardan aldığımı hatırlıyorum. Tüm sete sahiptim. Onlarla oynar, her birine birer kişilik uydururdum. Uzay korsanları olduklarını hayal ederdim–

    Stephen King: Yani kısaca bize delinin teki olduğunu söylüyorsun. (Gülüşmeler)

    GRRM: Kısaca evet. […]

    Stephen King: Sanırım aynı şey benim için de geçerli. Bir noktadan sonra hayal kurmaya, sonra da onları yazmaya başladım. Bu harika bir iş, ama aynı zamanda tuhaf da. Yazdığım şeyler arasında Survivor Type adlı bir hikâye vardı. Amerika’ya eroin kaçıran bir doktor hakkındaydı. Gemisi batıyor, sadece o hayatta kalıyor ve kendini kayalık bir adada buluyordu. […] Bir martıyı yakalayıp çiğ çiğ yiyordu, ama başka bir tane kovalarken bileği burkuluyordu. O yüzden başka kuş yakalayamıyordu. Ama o doktordu ve eroini vardı. O zamanlar Maine’de yaşıyorduk ve komşumuz emekli bir doktordu. Ona gidip dedim ki, “Dr. Drews… bir adam kendi parçalarını kesip yiyerek ne kadar süre hayatta kalabilir?” (Gülüşmeler) Bana… eh, bana kafayı yemişim gibi baktı. Ama ısrar ettim ve sonunda anlattı. […] Demek istediğim şey hastalıklı fikirleriniz oluyor ve George payına düşeni yazdı, inanın bana… (Gülüşmeler) Psikoloğa gidip ona para ödemek yerine bu hastalıklı fikirleri kâğıda döküyoruz ve (onları okumak için) siz bize para ödüyorsunuz… (Gülüşmeler) Oldukça iyi bir anlaşma, değil mi?

    GRRM: Hep bir yazar olmayı mı hayal etmiştin? Sattığın ilk hikâye hangisiydi? Kabul edilene dek ne kadar hikâye yollaman ve kaç kere reddedilmen gerekti?

    Stephen King: Ah, evet. Bir yazar olmak istiyordum. İstediğim, önem verdiğim bir şeydi, çünkü yaparken keyif alıyorum. […] Hikâyeler yazıp onları göndermeye galiba 12 yaşlarımda falan başladım. İlk hikâyemi Forrest J. Ackerman’a gönderdim. Famous Monsters of Filmland dergisini ve başka dergileri de çıkarıyordu. Ölmeden önce onu görmem gerekiyordu ve o ilk başvurularımdan bazılarını saklamıştı. Yatak odamın duvarına bir çivi çaktım ve ne zaman ret kâğıdı alsam ona taktım. 16 ya da 17 yaşıma geldiğimde çivi duvardan kurtuldu. Ben de daha büyük bir çivi çaktım! (Gülüşmeler) İlk hikâyemi 19 yaşında sattım, adı Glass Floor idi ve bana 35 papel kazandırmıştı. […]

    Stephen King: George, birazdan bu söyleşiyi sonlandırmamız gerekecek. Hep bana sormak istediğin bir şey var mı? Çünkü ben soracağım George. (Gülüşmeler)

    GRRM: Evet, evet. Sormak istediğim bir şey var. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kitabı nasıl yazıyorsun lan? (Gülüşmeler ve alkışlar) Sanırım altı ayda üç bölüm yazdım. Sense bu sürede üç kitap bitirdin.

    Stephen King: İşin özü şu. Kitaplar vardır, bir de kitaplar vardır. Çalışırken her gün altı sayfa yazmaya çalışırım. End Of Watch gibi bir kitabı yazarken günde 3-4 saat çalışır ve o altı sayfayı oldukça temiz bir şekilde çıkarmayı denerim. Yani el yazması üç yüz altmış sayfa uzunluğundaysa bu iki aylık çalışma demek.

    GRRM: Peki her gün altı sayfa yazabiliyor musun?

    Stephen King: Genellikle evet.

    GRRM: Hiç yerinde öylece oturduğun, sanki kabızlık çekiyormuş gibi hissettiğin, bir cümle yazdığın, sonra da o cümleden nefret ettiğin, hadi bir e-mailime bakayım dediğin, yeteneğin olup olmadığını merak ettiğin, belki de bir musluk tamircisi olmalıydım dediğin günlerin olmuyor mu?

    Stephen King: Evet, bu hayat. Bazen işten uzaklaşmam, yerimden kalkmam, doktora gitmem, birilerine bakmam, postaneye gitmem falan gerekebiliyor. Her neyse… Yine de entropi araya girmeye çalışsa da çoğunlukla o altı sayfayı yazmaya çalışırım.

    Biliyor musun, bir keresinde Radio City Music Hall’da John Irving ve JK Rowling ile bir hayır programına çıkmıştım. Yedinci Harry Potter kitabını bitirmeye yaklaştığı zamanlardı. Bir yazar olarak çok şanslı olduğumu biliyorum, sen de korkunç derecede şanslısın. Uzun zamandır çalışıyorsun, pek çok harika kitap yazdın, bir sürü ödül aldın. Derken birdenbire bu çılgın şey oluverdi ve tüm bu kitaplar bir anda New York Times Çok Satanlar listesine girdi. Hak edip etmediklerini Tanrı bilir, ama çok ani bir şekilde oldu ve şimdi de insanlar sana bağırıyorlar. “Bir sonraki kitabı istiyoruz! Bir sonraki kitabı istiyoruz!” Bebek gibiler. “Bir sonraki kitabı hemen istiyoruz!” Demek istediğim bu istenilecek harika bir şey, ama şu anda benim ve senin hissettiğin baskıyı son Harry Potter kitabıyla kıyaslıyorum. Herkes ama herkes o kitabı istiyordu. Joe (Rowling) kitabı neredeyse bitirmişti ama şu bağış kampanyası için New York’a gelmişti. Aynı anda üç şeyi birden yapmaya çalışıyordu. Çocuklarıyla tatildeydi, kitabın son beş-altı bölümünü bitirecekti ve bu programa çıkacaktı. […] Bir ara ukala basın mensupları onu kenara çekip sorular sordu. Joe çok kibardı. Ama geri gelip benimle konuştuğunda çok çok öfkeliydi. “Ne yaptığımızı anlamıyorlar,” dedi. Ben de, “Biz bile anlamıyorken onlar nasıl anlasın ki?” dedim.

    GRRM: Çok doğru, evet. Ama anladığım kadarıyla süremiz doldu. 8 saat daha devam edebiliriz. Umarım buraya tekrar gelebilirsin.

    Stephen King: Harikaydınız. George da harikaydı. Çok teşekkürler. DAHA ÇOK KİTAP OKUYUN!

    Bay Mercedes’in nasıl ortaya çıktığına, farelere, silahlara, King’in bazı hikâyeleriyle ilgili anılarına ve birkaç ilginç ayrıntıya daha değinilen söyleşinin videosunu hemen aşağıdan izleyebilirsiniz.

    https://youtu.be/v_PBqSPNTfg

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...tter_impression=true
  • BÜTÜN ERKEKLER ÖLÜR
    Çünkü gök sıkıntıyla ağar
    rüzgâr buruşur, bir yaprak düşer
    ve kaçıyordur solgun mavilikte
    martılar ve al geyikler.
    İşte altın ve kara akıntılar:
    analar, yitirilmiş resimlik
    yoksulluk, o korkunç kadın.
    Susun, tümünün anıldığı gündür,
    kara yağmur ve ebem kuşağı
    usulca bütün erkekler ölür.

    Kıpırdamasın insandan gelen sesler
    kamyonlar devrilir dağ yolunda.
    Rehincide kalan bir gümüş saat
    emanetçide unutulan bavul,
    geçip giden gök taşlarıdır
    havadan ve selüloit mavilikten.

    Ey mermeri bozuk yalnızlık,
    sanki kutsal bir avdır susukta
    ve bir yakut parıltısıdır artık.

    Çünkü gök kanla ağıyordur,
    soluk soluğa atan bir damar
    kalbinde hırçın denizin
    ve toprağm nabzında,
    unutulmak gibi bir şahdamar.
    Ürperir aynı rüzgârla
    darağacı, çarmıh ve çiçek,
    sussun yatakların fısıltısı
    avuçlarda parıldayan kehribar:
    ekmekli, zincirli ve başları eğik
    kadınların erkekleri geçiyordur.
    Ve üzgün deltası kısacık ömürlerin
    bir albüm, bir şarkı, bir çocuk.

    Hangi dondurulmuş hüznün yakutu
    çocukluk defterlerince soluk,
    ki savaş alanlarında parıldar
    bütün koruluklardır ay ışığı,
    ey ulaşılmayan dayanak aşklar
    elleri kanatan kesici ağıt.
    Hep unutuştur akılda kalan,
    sıçrayan, yenilen ve ölen geyikler,
    derdin eksilmediği kalem ve kâğıt.
    Kısa ve kesin bir sözdür erkekler,
    İspanya'da "Non Pasaran",
    kızaran kilise çanları
    katedrallere çöken gölgelik
    İtalya'da "Mamma Mia"
    işte avuçların dünyayı duyduğu kayalar,
    sarkık bir bıyık Meksika’da, "Viva"
    Nehirler kurur, susar aşk
    ve en katı sözdür erkekler
    kıraç ve yoksul Anadolu'da.

    Büyük ve yeniktir erkekler,
    söz dinlemez serüvenci çocuk
    su şırıltısında sayıklayan hasta,
    ve deli bir sevgilidir sabaha kadar
    bulgulu, korkunç ve utançla.
    Yararsız bütün leylak ağaçları,
    hiç bilmiyordur erkekler
    doğan ve ölen çocukların hüznünü,
    çünkü daha önceden ölürler.

    Çünkü gök ağıyordur kanla,
    hep yenik yıldızlar vardır,
    anı defteri, kum saati, savaş alanı,
    bir yüz
    işte o kandır.

    Ey ışığını dağıtan kristal
    ölümsüzlük, ele geçirilmeyen gömü,
    ay ışığı denizle kendini sürdürür,
    işte her şey geçip gitmede,
    usulca bütün erkekler ölür.

    70’ler Hit: https://www.youtube.com/watch?v=4UYeu9uv6PU