• 434 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bir sabah otobüste giderken birkaç tatlı söz okumak için google'dan sayfalara bakarken bir sayfa gözüme çarptı.1k muhteşem bir sayfa tam istediğim gibi bir de mobil uygulaması da var. Tamam dedim bu sayfa tam benlik. Üyelik falan filan hallettim. Akvaryumdan okyanusa düşmüş balık misali dolaşıyorum. Tabi bi de nasıl bişey onu anlamaya çabalıyorum. Derken sayfada daha önce adını hiç duymadığım bir şairle karşılaştım. Tahsin Özmen. Derken sözlerine baktım gayet güzel çok hoş. Hemen tanımalıyım bu adamı dedim. İncelemeleri okuyorum olumsuz tek yorum dahi yok. Hayıflanıyorum bu adamı nasıl duymadım diye. Sözler filan çok güzel. Bi de incelemeye yazılan bi ifade beni can evimden vurdu. Hani geliri derneğe bağışlamış diye. Hemen bu kitaba ulaşmalıyım. Sağa sola baktım en sonunda kitap satan internet sitesinden aldım. Kitap geldi, hafif hırpalanmış neyse zaten zar zor bulmuşum birkaç küçük dokunuş ve pasta cilasını çektikten sonra kitaplığımdaki yerini aldı.Kitapları aldıktan sonra özellikle şiir kitaplarını ortadan rastgele birkaç sayfa açıp okurum. Ama bunda yapmadım. Neyse yaklaşık bir hafta önce aklıma geldi. Aldım kitabı elime şöyle kaba taslak bir çevirdim sayfalara baktım içi hınca hınç dolu sayfalar öyle iki satırlık bir şeyler yazılıp geçilmemiş ve nedense aklıma Didem Madak geldi ve Polyanna'ya yazdığı mektup o incecik kitabın yanında bu koskoca antoloji değerindeki kitap var yanımda. Sonra okumaya başladım. İçimdekiler kırılmaya başladı. Sonra Mina Urgan'ın karpuz meselesi aklıma geldi. Yok yok dedim devam neyse beğendiğim bişeyler gördüm. Paylaştım birinci paylaşımda pek bişey yok ikinci derken üçüncü paylaşımda bir volkanik patlama bir balık sürüsü...
    Beğeniler patlıyor ne oluyor diyorum kendime herhalde sözler hoşuna gitti 1k dakilerin. Sonra patlamalar hep devam etti ve balık sürüsü hiç eksilmedi. Bir ara Exupery'nin toplu eserlerine geçtim. Yine paylaşımlarda bulundum ama volkanik patlamalar ve sürü sessizleşmişti. Tık yok. Hemen incelemelere baktım. İncelemelerin hemen hemen hepsi Tahsin Özmen paylaşımlarında volkanik patlamalara neden olan hesaplardı. Kitabı okumaya ve paylaşımlara devam ettim. Çünkü her zaman öğrenecek yeni şeyler vardır. Bir hırsızdan bile çok şey öğrenebilirken bu kitaptan da bir şeyler öğrenebilirdim. Kitap bittiğinde yine aklıma Polyanna'ya Son mektubun da içinde olduğu incecik narin kitap aklıma geldi. Polyannacılık iyidir. Ama bunun yanında gerçekleri de dile getirmek gerek. Pazardaki domates dizen amcanın mantığında olmamalı bu. Arkadaki kötüleri görmek gerek. Ama kardeşim adam iyi birşeye hizmet ediyor bak bağışlamış yani geliri... Kalkanlar hep böyledir aslında.
    Kitapta güzel olan yerler yoktu berbattı dersem doğrudan bir parça sapmış olurum. Kitap bana hitap etmedi yine emek var ama Exupery'nin yazmış olduğu Küçük Prens asıl haliyle yayımlamadı. Kısaltıldı. Tabi buradaki amacı bilmiyoruz daha çok okuyucuya ulaşmak için de kısalmış olabilir ya da gereksiz veya hoşuna gitmeyen kısımları çıkarmış da olabilir Exupery. Şair bir cümleyi olduğu gibi değil güzel şekliyle söyleyen olmalı bana göre. Bunu sadece birkaç sayfada satırda değil genelinde olmalı maalesef bazen nicelik niteliği yansıtmıyor. Ama elinizde sağlam iki kalkan varsa siz de balık avlayabilirsiniz okyanusun kıyısındakilerden hani yeni düşmüş olanlardan...
    Zaman ayırdığınız için teşekkürler.
  • “Burayı öpmemiştim,” fısılda dedim, fısılda ki o duymasın diye fısıldadım dizleri üzerinde oturduğum oğlana, “burayı da öpmemiştim,” dinlemedi ve böyle dedi sadece, yüzümde öpülmedik nokta bırakmamaya yeminliydi.

    O, avuçlarına konmuş yüzümü öpmeye devam ederken bir elini bulup ellerim arasına çektim ben de, başak demetlerinden örülme ince yüzüklerimiz yan yana geldi. Emek kokuyorsun derdi bana, benim parmaklarımı götürürken dudaklarına. Gün ışığı, başak, tarçın ve emek kokarmışım bu oğlana; biraz yüksük otunu anımsatırmışım, çok az sukulentmişim, bazı bazı begonvil olurmuşum sıcak gün sonlarında yağan yağmurlar altında.

    “Fısılda lütfen,” dediğimde öptü beni, tüm özünü dudaklarından dudaklarıma bir damlasını heba etmeden vermek ister gibi boşluksuzca öptü; birleşik ellerimizi de kıstırdı sıcak gövdelerimizin arasında, fısılda beni severken dedim. Dur derdim hep; o duymasın, o duymamalı: O duyar mıydı?

    Hep duyurmak ister gibiydi bu oğlan, sevişlerimiz sızardı hasırdan örme yuvamızdan, utanmazdı ki bu oğlan; korkmaz, itaat etmez, teslim olmazdı. Bizim bu hasırdan yuvamız da emek kokardı, ya bu yuvadan sızan sesler ne taşırdı, bir alımlık gün ışığı ve tarçın ve başak? Taşımaz mıydı, taşısaydı onun nefretini kazanmazdık.

    “Fısılda, lütfen.” Beni yaratan tanrıya seslice şükürler sunuyordu, gülüyordu, beni dizinde sallayıp duruyordu. Çitlembiğim diyordu başak demetlerinden aşırdığım kokuyu onun parmakları arasında ince ve küçük kalan parmaklarımdan aşırıp öpücüklerle şımartırken. Bir kokuyu şımartmak bu oğlanın şımarıklığıydı, beni değil kokuları seviyor diye düşünürdüm bazı anlar, beni değil parmaklarımı seviyor; beni değil benden olanı seviyor fikrine gelene dek uzun bir yol alırdım, benden olan her şeyi sevip şımartıyordu.

    “Neden söylemedin?” Kaşları çatıktı şimdi, beni birden sertçe hoplattı dizinde. Korktum, bir yanlış mı yapmıştım, neyi söylememiştim? Bu sabah biraz fazla uyumuştum benim güçlü eşim tarlaya gittiğinde, saat geç olmasına rağmen uykumun gelmemesinden mi anlamıştı bunu, kızacak mıydı? Oysaki ona sen git tarlaya ben çiçek tarhını düzenleyeceğim demiştim, hiç itiraz etmemiş ve alnıma üç öpücük dizip gitmişti… ben de yatağımızda onun sıcak bir izi olan tarafa yatmış ve yastığına gömülüp uyumuştum. Kızacak mıydı?

    Tembeldim ben. Evime mi gönderecekti? Evim yoktu ki. Kovacak mıydı? Bir işe yaramayan kötü çocuk! Tıpkı annesinin söylediği gibi… ben bir çocuktum, birazcık uykuya söz bozan kötü çocuk.

    “Utanmıyor musun hiç?”

    Gözlerimin dolu olduğunu görmesin diye eğdim başımı ve onun omzuna yasladım alnımı, bana kızmasın istedim, utanıyordum çok utanıyordum ama bunu söylemeye de utanıyordum.

    H-hey? İnce sarı kumaştan üstümü omzumdan sıyırıp kendi dudaklarını örttü omzuma, böyle kızılmazdı ki! “Dün geceden beri sizi öpmediğim için üzgünüm, kimse hatırlatmıyor diye çok üzüldünüz değil mi?” Benimle değil omuzlarımla konuşuyordu, şimdi yine yüz yüze bakıyorduk, üstümü karnıma kadar aşağı çekmiş ve öpüyordu gövdemi.

    Bana kızmamış. Bir dahakine hatırlatacağım omuzlarımın öpülmediğini, çok şapşal bu oğlan.

    “Fısılda lütfen,” bana şiir yazmış, tarlada çalışırken olmuş bu, utanmadan bağıra bağıra okuyor aklından… “sessiz olsana.” Olmadı. Olmuyor.

    “O duysun diye mi yapıyorsun?”

    Cevap vermedi. Benim ellerim onun saçlarına ulaşıp dolaştı ensesine kadar, yüzünü yana çevirip dirsek içimi ısırdı, güldü. Şiirim nasıldı diye sormadı, şiirin nasıldı diye sordu; kıyamadım ben de çok kötüydü dedim, bir dahakine daha kötü olacak dedi burnuma burnunu vurup alay ederken. Olsun dedim utansam da onu sağ gözünün altından öpmeden önce.

    Bağırdı birazdan, biraz da yatakta seveyim seni diye bağırdı. Sus sus dedim dudaklarına vururken, ona vuran küçük elimi tutup şey yaptı, terbiyesiz! Orasına koydu, sapık oğlan sapık! Gözlerindeki birkaç gizli parıltıya takılı kaldım, elimin üstündeki eli baskı yaptı.

    O duysun diye mi dedim çıplak bedenlerimiz samandan yatağımızda kıvrılıp dururken, cevap vermedi. Kirli çarşaflarımız birikti dedi beni utandıran çıplaklıkta yeni bir çarşaf sererken altımıza. Köşede yığılı kirli çarşaflarımıza bakıp öksürdüm, yüzümü sakladım kolumla, koltuk altıma sızdı kıkırdayarak… deli oğlan.

    Yarın derede yıkarım onları dedim sonra, yıka dedi, ihtiyacımız olacak.



    “Emekli savaş muhabiriymiş, çocukluk arkadaşlarından biri bu sabah buradaydı, o hatırlamıyormuş kimseyi.”

    Yalnızca çarşaflarımı yıkayıp gitmek istiyordum, eşim de bunu istemişti, oyalanmadan yuvama dönmeliydim. Ortalık karışıktı, eşimin çok fazla düşmanı vardı, yoksulluk ve düşkünlük bu köyün insanlarını acımasız kılıyordu; hiçbir zaman gözükmemeliydim, bir şey yetim deniyordu burada bana, piç yetim. Okumuş bir oğlanı ayartıp kendine meczup kılan, yüzsüz, lanetli de deniyordu.

    Üzülmeyi bırakamıyordum insanların bu sözleri söylemeyi bırakmayışı gibi.

    Benim deli eşimin kuytu bir köşede bizim için ördüğü yuvaya gitmeliydim hemen. Dışarıda durmam çok tehlikeliydi biliyordum ama… ama şeydi, ilk kez onunla ilgili bir şeyler duyuyordum, o, bizim yuvamızın biraz ötesine derme çatma ev kurmuş yaşlıca adam. Eşimin kafa tuttuğu, sevmediği adam… sesimizi duyurmak istediği hani.

    Benim deli oğlanım neden bu zavallı adamla uğraşıyordu bilmiyordum, biz köylüydük, eşim az da olsa tahsilli bir insan olsa da yaşamı hep tarlada geçmişti; bizim derimiz çatlaklarla süslüydü, o çatlakların içi de bereketli topraklarla doluydu tabii. Gücenmezdik bundan. O yaşlı adamın teni solgun ve güzeldi, bir soylu gibi, buna gücenir miydi eşim?

    O adam, bizim aksimize tertipli ve disiplinliydi; sigarasını gün batımında içiyor ve koltuk altına sıkıştırdığı sarı sayfalara sahip eskice bir kitapla eşimi süzüyordu. Tarladan dönmüş yorgun ve kirli eşimin karşısında duran adamın zarif elleri, zarif bedeni ve dokunaklı gözleri… eşim beni bileğimden tutup yuvamıza çekiyordu sinirle.

    Benim deli eşim, her gece geniş ve ıssız düzlükte bizim yalnızlığımıza bir keman sesi sokan yan eve kızıyordu işte; müzik biz köylüler için bir kuşun şakımasıydı, bir ateşin çıtırtısıydı… biz bir keman sesini garipserdik hele ki o sese bir başka dilden şarkıyla eşlik eden bir adam varsa çok garipserdik. O adamın sesi çok hüzünlüyse eşim çok sinirlenirdi, beni kucaklar ve sıkardı. Korkardım.

    Eşim ve o yaşlıca adam, neden bu kadar ters düşerlerdi; o adam da sevmezdi benim eşimi, öyle bir bakardı ki… küçükleyen, ezen, sindiren bakışlarla dikilirdi eşimin önünde.

    Nedendi tüm bunlar, bilmiyordum, şimdi yanımda çamaşır yıkayan üç genç kızı gizli gizli dinlerken ayağımın üstünü yalayıp duran kuzumu da itikliyordum sudan uzağa.

    “Adam hâlâ çok yakışıklı,” güldü esmerce kız, diğerleri de katıldı, “kafası gidik olsa da bir gece için koynunda olmak isterdim.”

    Nazlı kıkırdamalar, suda çitilenen çamaşırların soğuk hissettiren sesi, kuzumun melemeleri ve daha fazlası; bu üç genç kız beni umursamadan konuşuyorlardı, akıllarınca dünyanın en güzel üç kızıydı bunlar, o yaşlı adam bu kızlar için deli olup bu kızların nişanlılarını vuracaktı… utandım onlardan, o kadar küçük zihinlere ve hayal güçlerine sahiptiler ki üzüldüm. O asil ve soyluca adam için çok acınasıydılar.

    “Bu gece yanına gideceğim, mutlu olsun büyük baba,” kıkırtılar. Islak çarşaflarımı mavi bir leğene doldurdum, kuzum da beni takip etti ben dereden uzaklaşırken.

    “Sonra benimki de onu mutlu etsin,” ölür gibi ses çıkardı kız.

    Herkesten ve her şeyden utanıyordum.



    Benim yuvamdı burası, o adamın yuvası da o garip barınak mıydı? Hemen iki ağaç sonra, küçük bir sığınak, tertemiz gözüküyordu tüm fakir duruşuna rağmen. Her gece içinden keman sesleri yükselen yer, çiçek tarhından topladığım çiçekleri sürdüğüm yıpranmış ve çirkin ellerim terliyordu ben o adama yürürken.

    Korkuyordum.

    Yalnızca uyaracaktım onu, sana bir tuzak kuracaklar, gece gelecek kız seni oynatacak ve eşkıya nişanlısına vurduracak seni. Dinler miydi beni, bir yetimi, bir şeyi… piçi. Bir köylüyü, okumamışı, pilav ve suyla ziyafet çeken fakiri?

    O çok zengin olmalıydı, hep et kokusu geliyordu onun evinden bizim yuvamıza… zengindir değil mi? Bizim yuvamızda bir kitap yokken o her gün bir başka kitap taşıyordu kolunun altında, kitap en büyük zenginliktir demişti büyük annem, bu adam zengindi tabii. Beni neden dinlesindi ki?

    Durdum kapısı önünde. Boynuma da sürmüştüm çiçeklerden, kötü kokmuyordum değil mi, emek kokusu fakir miydi? Bu adam rahatsız olur muydu, neden kalbim bu kadar çırpınıyordu göğsümde?

    Yapamadım, vuramadım kapıya. O dışarı çıktı. Önce bana baktı, solgun yüzü çok genç duruyordu ama gözlerinin kenarındaki kırışıklıklarda parmak gezdirebilirdim, ne? Gezdirmezdim!

    O sonra şey yaptı, ayağımı yalayan küçük kuzuma baktı. Dudak kenarındaki sigara düşecek gibi oldu, gülümsedi o.

    Gülümsedi.

    Kaçtım, kalbim ağrırken yuvama kaçtım ve samandan yatağa girip kıvrıldım, titriyordum. Nefesim beni yaşatmak için değil de öldürmek için giriyordu boğazımdan içeriye. Dayanamıyordum.

    Gece çökene dek yattım yatağımda. Kuzum da hemen göğsümdeydi, ara sıra meleyip kafasını öptürüyordu bana. Ben, eşim gelsin istiyordum. Eşim gelirse… keman sesi ve o da geliyordu. Hiç bilmediğim dilden bir şarkının hüznünde öpüşler alıyordum.

    Eşim geldi. Keman sesi yoktu. Sessiz ol dedim, o duymasın. Tüm gece bekledim ama gelmedi o. Huzursuz bir uykuya daldım.



    “Kendini başaktan örme bir iple boğmuş, sigarası da ağzındaymış, adamın sorunları varmış diyorlar,” kısık ses devam ediyor, “eski savaş muhabiri, bir patlamada kulaklarını kaybetmiş, duymuyormuş. Adını kimse bilmiyor, günlüğünde bu köye ölmek için geldiği yazılıymış ama on dokuz gün boyunca sayfalara tarih atıp başak yazmış. Sayfalar tarçın kokuyormuş, gün ışığında yakın bu defteri notu çıkmış adamın sigara paketinin içinden.”
  • Göğsünde vurup parçalanan kalbi, nihayet
    Bir saçları kan, gözleri keskin dişi çeldi.
    Artık bitecek ruhunu sarsan bu şeamet.
    Zira saçı kan sevgilinin ismi eceldi...

    İçtin de ecel zehrini sen kendi elinle
    Hâlâ bu gönül hangi uzak gölgeyi bekler?
    Bak, haykırıyor “Boştur ümitler” diye dinle,
    Zulmette keder besteleyen gamlı köpekler.

    Bir dinle adem ülkesinin ruhunu: Yer yer
    Davet ediyor bak seni binlerce kucaklar...
    Bir sır gibi, sevda gibi sessiz gezinenler
    Bir gün seni otlarda uzanmış bulacaklar...

    Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder...
    Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök, ver!
    Yoktur öte âlemde de kurtulmaya bir yer!
    Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...

    Râm ol bana, ruhun yeni bir âleme girsin...
    Yazmış kaderin: aşkıma ömrünce esirsin!
    Aklınla, şuurunla, hayalinle bilirsin.
    Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...
  • 80 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    •Nikolay Vasilyeviç Gogol Rus Edebiyatının inşaatını oluşturan büyük yazarların doğmasını sağlamıştır.
    •Daha önce iki kardeşini kaybeden ailesi Gogol’un üzerine titremiş ve kendisini şımarık büyüttüğünden çocukluğunda kimseyle yakınlık kuramayan Gogol kendisini edebiyatın derin sularına bırakmış ve lise dönemini şiir ve öykü yazarak geçirmiştir.
    •İş hayatı vasat bir memurluk, başarısızlık ve parasızlıkla ilerlerken Şube Müdürlerinin kendisine göre aptalca olan yazılarını temize çekmekten bıkmış ve tekrar yazmaya sığınmıştır.
    •1831 yılında basılan “Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları” kitabında yazmış olduğu öyküler kısa zamanda beğenilmiş ve yüzünü güldürmüştür.
    Kısa zamanda dostluk kuracağı Puşkin: “Şimdi Dikanka Akşamlar’ını bitirdim. Bu öyküler beni şaşırttı. İşte gerçek, içten bir neşe. Kimi yerleri de ne kadar şiirli, duygulu. Bu çeşit yapıtlar bizim edebiyatımızda o kadar yeni ki, üzerimde bıraktığı şaşkınlık etkisi hala geçmedi. Söylediklerine göre, dizgiciler, kitabı dizerken gülmekten katılıyorlarmış.” diyerek yorumlamıştı kitabı.
    •Herkesi acımadan eleştiren Belinski ise: “Gogol güçlü, olağanüstü bir yeteneğe sahip... O, edebiyatın, yazarların başıdır.” demiştir Gogol için, üstelik Gogol daha henüz büyük eserlerini yayınlamamışken.
    •Yeni eserler yazmış ve Puşkin’den çok büyük övgüler almıştır. ‘Fayton’ ve ‘Burun’ adlı iki öyküyü de kendi çıkardığı dergide yayınladı.
    •BURUN ve FAYTON adlı iki hikayede hayatın içinden, neşeli ama bir o kadar da iğneleyici ince mizahı ile sıradan karakterlerle yeni ama çok etkileyici bir edebiyat ortaya çıkardı.
    Mizahı güçlü ve bir o kadar da öfkeliydi. Edebiyatında kullandığı güçlü mizah, dostu Puşkin’in ölümünden sonra sona ermiş, Gogol acılara boğulmuş, tekrar eski yalnızlığına ve ağlamaklı günlerine geri dönmüştür.
    •PALTO adlı öyküyü bir toplantı sırasında duyduğu hikayeden esinlenerek yazmış. Sıradan bir adam olan Akakiy Akakiyeviç’i bütün Rusya konuşmuştur.
    Rus insanını aşağıladığı gerekçesiyle Çarlık Rusya’sının tepkisini çekmiş ama aynı zamanda Ruslardan çok büyük övgüler almıştır.
    •Dostoyevski: “Hepimiz onun Palto’sundan çıktık.” demiş ve Gogol’un büyüklüğünü en net şekilde ifade etmiştir.
    •İnsanı tanıyan, insanı okuyan, insanı yazan bir Gogol tanıdım.
    •İşte beni içine çeken otuz sayfalık bu öyküde uzun bir roman tadı aldım. Dostoyevski gibi insan ruhunun haritasını çizen büyük yazarların doğmasına ilham olmuş; işte bu sıradan, basit bir insanın, yani Akakiy Akakiyeviç’in kahraman olarak gündelik hayatının belli başlı, bazı kısımlarının doğal ve gerçekçi yazılması Rus Edebiyatında bir milat olmuştur.
    •Ben bir Dostoyevski hayranıydım, şimdi aynı zamanda bir Gogol hayranıyım...
  • 120 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Özdemir Asaf dendiğinde benim aklıma direk melankolik bir havayla sevgi, ayrılık, ölüm, özlem gibi temaların ustaca anlatılışı geliyor. Kendisi bu temaları bana göre en iyi şekillerde işleyen, şiirlerini okuduğunuzda hayatınızda sizi bu duyguları yaşadığınız anlara götürmeyi başaran ( ki bu oldukça zor bir iştir ) usta bir şairdir.


    Asaf bu şiir kitabında yalnızlık, özlem, pişmanlık gibi temaları işlemiş. Şiirlerini okurken aklıma nedense şairin kendimce en güzel şiirlerinden olan ( illa ki çoğunuz duymuştur ) Lavinia geliyor.
    İşte o zaman insan bir düşünüyor böyle bu kadar güzel özlemi yalnızlığı anlatabilen bir adam acaba kimi sevmiş, nasıl sevmiş, ne olmuşta bu kadar bu duyguları bize aktarma konusunda bu kadar iyi diye düşünüyorum.


    “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz...” demiş şair ve bu kitabı yalnızlığınıza yada yalnız hissettiğiniz zamanlar sizi anlayabilen, duygularınızı tercüme edebilen ve size “Ha işte beni anlayan birinin sözleri” diyebilme imkanınız olsun diye yazmış olduğu şiirleri ile doldurup bize sunmuş o yüzden her şiir severin elinde bulunması gereken benim tabirimle “kara gün dostu” bir şiir kitabı.


    İncelemenin sonunu kitaptaki favori şiirlerimden biriyle bitirmek istiyorum:


    ÖZLEM
    Bir gece,
    Gecede bir uyku...
    Uykunun içinde ben...
    Uyuyorum,
    Uykudayım,
    Yanımda sen.

    Uykumun içinde bir rüya,
    Rüyamda bir gece,
    Gecede ben...
    Bir yere gidiyorum,
    Delice...
    Aklımda sen.

    Ben seni seviyorum,
    Gizlice...
    El-pençe duruyorum,
    Yüzüne bakıyorum,
    Söylemeden,
    Tek hece.

    Seni yitiriyorum
    Çok karanlık bir anda...
    Birden uyanıyorum,
    Bakıyorum aydınlık;
    Uyuyorsun yanımda...
    Güzelce.
  • Mektup
    Görünüşe göre Şevket Rado, “O Belde”yi sadeleştirme çalışması
    sırasında Ahmet Muhip Dranas’a, bir mektupla çalışmasını
    göndermiş ve fikrini almak istemiştir. Arşivimdeki mektubu, Dranas,
    buna yanıt olarak yazmış olsa gerek. Mektubun tarihi, sadeleştirmenin
    yayınlanışından iki yıl öncesine ait;
    14/10/1971
    ANKARA
    Sevgili kardeşim Şevket,
    Mektubumun bir hayli geciktiğini biliyorum. Baki’ye söylediğin bir sözü yeniden
    tekrarlamış olmalısın: yahu bu adam yazmayı mı unuttu? Gerçi mektup
    yazmada öteden beri bir tembelliğim vardır, ama bu sefer, daha doğrusu senin
    için, o vasatın içinde değilim: Nice yıllar sonra bulduğum, gençliğimi ışıkla
    dolduran birkaç yüzden biri, ve belki en güzeli, ve galiba şimdi tek kalmış
    olanı, seni bir mektup yazma tembelliği içinde tekrar yitirebilir miyim, aziz Şevket?
    Sinopta köye gidip gelmeler arasında mektubun elime geç geçmesi bir,
    arada çıkan Ankara yolculuğu iki, fakat asıl, şiirin her mısraı üzerinde yeni varyasyonlar
    arama çabam, -ki günler alıyor- bu gecikmeye sebep oldular. Ama
    şimdi hemen bildireyim ki, senin yaptığın sadeleştirmelerin ötesinde yeni bir
    biçim bulmak mümkün değil. Cidden en kusursuzunu yapmışsın. Birtakım kelimelerin
    bugün için eskiliklerine -hatta ölü bile sayılabilirler- rağmen, yerlerinden
    sökülüp atılmaları gerçekten mümkün değil. O takdirde Haşim’i Haşimlikten
    çıkarma tehlikesi içine düşüyorsunuz. Şimdi, “Melâl" kelimesini nasıl değiştirelim,
    faraza “yılgı1’ kelimesi ile? Bilmem ki olur mu? Veyahut “leylî" kelimesini
    neyle karşılarsın. Yani senin anlayacağın, her mısraın üzerinde uzun
    uzun düşündüm. Birkaç yerde birkaç değişiklik denedim; daha yatkın olup olmadıklarını
    bilemem:
    1- Ne bu akşamda bir yumuşak keder/gam
    2 - Döker ruhlara uykuyu sessiz
    yerine
    Döker ruhlar bir uyku sessizliği
    3 - Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylîdir
    Mısraını ne yapalım şimdi? Leylî’ye gecelik mi diyeceğiz. Rezillik olur. Gecesel, bu da
    az rezalet değil (üstelik Egesel kelimesini hatırlatıyor.) ille de karşılanmak istenirse şu
    kelime var: düşsel. Ama bu bile Haşim’i mezarında diriltir bir an ve bize küfrettilebilir.
    4 - 0 gözlerindeki Nilî sükût, istifham
    O gözlerindeki soran mavi susuş
    -yerine-
    0 gözlerindeki mavi, soran susuş
    (bir takdim tehir, yani)
    5 - Hep sükûnu ve sükûtu arar
    yerine
    Hep sessizliği ve suskuyu arar
    6 - Mahzun ayın ziyasız şulesi
    -yerine-
    Ayın hüzn içinde donuksu parıltısı
    7 - 0 kadar mecalsiz ki, ah, onlar
    -yerine-
    0 kadar halsiz ki, ah onlar
    8- Onların dilsiz ve ortaklaşa hüznü
    -yerine acabaonların
    dilsiz ortak hüznü
    9 - Bir yalan yer midir veya belirli
    Yoksa bulunmayacak bir hülya şehir mi?
    -yerine, yine acaba-
    Bir yalan yer midir veya varolan
    Fakat bulunmayacak bir hayal şehir mi?
    10 - Bendeki hüzün ve ilham tellerini
    -yerine, küçük bir farkla-
    Bende ilham ve hüzün tellerini
    Hepsi bu Şevketciğim! Sana mektubu geciktirmeye değer miydi? Ama bir
    zaman için beni seninle ve Haşimle Haşır neşir etti, günlerce ve mutlu etti. Bütün
    Haşime -İstanbul'da da söylediğim gibi- eğilmeni çok isterdim. Ben de T.
    Fikret’i yeniden ele alacağım: bu bana senin verdiğin bir yeni gayret olacak.
    Gözlerinden hasret ve muhabbetle öperim. Bu günlerde -Birkaç gün içindeyeniden
    Sinop'a döneceğim. Bir emrin olursa yine oraya yaz.
    (imza) Ahmet Muhip Dranas
  • 304 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    "... Ben bu ülkede irticaın yaptığı kışkırtmaları, irticaın bu ülkeye getirdiği zararları herkesten daha çok, burada bulunan sayın arkadaşlarımdan daha çok nefsinde denemiş bir insanım. Tarihten bahsedeyim size. İkbalin en yüksek zirvesinde bulunduğumuz zaman, irtica, bu ülkeyi geride bırakmak için en azılı zararlarını vermiştir. Türkler İstanbul'u 1453 yılında aldılar. Büyük bir dünya olayı. İkbalin bunun üzerinde daha yüksek bir noktası var mıdır?
    Şimdi bakınız, 1453 yılında tüm dünyada matbaa icad edildi. Ve tüm dünya matbaa sayesinde yeni bir kalkınma, yükselme ve ilerleme devresine girdi. Türkiye'de irticai tercih edenler Türklerin matbaa kurmalarına izin vermediler. Fatih'in kudreti, tüm dünyada matbaa açıldığı zaman, İstanbul'da, Türkiye'de matbaa açmaya yetmedi. İrtica kuvvetini hafif görmeyiniz. İrtica kuvvetine rüşvet vermeyiniz. İrticaın, bu ülkeye getirdiği zararların daha büyüklerini getirmeye eğilimi, kudreti vardır. İrtica size masum bir adam biçiminde gelir. İrtica size büyük bir gazete biçiminde fesat yuvası olarak gelir. İrtica milletvekili olarak kürsüye çıkar, 'işte son peygamberiniz' diye hitap etmek cesaretini bulur..." (İsmet İnönü, 1966)

    Bu kitabı okurken bir kez daha İsmet İnönü’yü, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve bu uğurda mücadelesinden vazgeçmeyen insanları çok iyi anladım, bir daha teşekkür ettim kendimce onlara.

    Aslında bu kitaba inceleme yazmayacaktım çünkü kitabın kendisi de okuması da oldukça çirkin ve zorluydu, küçük bir kitapçığı bu yüzden birkaç güne yayarak okumak zorunda kaldım, her satırı okurken biraz yutkundum, biraz insanlıktan utandım ama bu incelemeyi öldürüldüğünü, katledildiğini öğrendiğim o kadar insan sonrasında yazmayı borç bildim.

    “Sonra geldin bir şeydin 
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada 
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda 
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım 
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden 
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim 
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı 
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin 
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine 
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle 
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken, 
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın 
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır diye
    Sonra geldin bir şeydin
    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye 
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı 
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum 
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan .. 
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun 
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta 
    Tutup indireceksin göğü 
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle 
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında 
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.
    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne; 
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma, 
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum 
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.
    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,
    Kelime kelime, 
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce 
    Ben düştüm yere, 
    Oraya
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin 
    Parmaklarımla kazdığım
    Mezarına Şerefine”

    -Küçük İskender

    Küçük İskender bu şiiri Sivas Katliamı için yazmış. “Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
    Böyle bir lüksüm yok...” diyor, çünkü bu masum insanlar “Muhammed’in askerleriyiz”, “Allah, Allah” diyerek öldürüldüler, yakılarak...

    Hep aynı tarz sloganlarla yapılan taciz ve saldırılar farklı ölü sayılarıyla sonuç buluyordu. İşte bu kitapta yazan katdedilmiş bazı isimler:

    *6-7 Eylül olaylarının görünürdeki başlangıcı, 6 Eylül akşamına doğru, Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti'nin Taksim alanında düzenlediği açık hava toplantısıdır. Toplantıda, "Yunanlıların Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evi bombaladıkları" haberi ortalığı kaplıyor. Sonuç korkunç: İki günde üç ölü, 30 yaralı. 73 kilise, bir Havra, sekiz Ayazma, iki Manastır, 3584'ü Rumlara ait olmak üzere 5538 gayrimenkul tahrip ve yağma edilerek yakılıp yıkılıyor. Saldırganların sloganları yine aynıdır: "Allah İçin Savaşa, Kafirlere Ölüm, Müslüman Türkiye..."


    *-14 Şubat 1969: Solcu gençler, Amerikan 6. Filosu'nün gelişini protesto için yürüyüş düzenlediler. Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneği, günlerce cihat çağrıları yaparak, yürüyüşü "Komünizm geliyor, din elden gidiyor" diye yorumluyordu. Camilerden çıkan gericiler, Dolmabahçe'den Taksim'e yürüyen gençlerin üzerine "Müslüman Türkiye", "Allah İçin Savaşa", "Komünistleri Geberteceğiz", "Yaşasın Toplum Polisi" diye bağırarak saldırdılar. Sonuç; Duran Aydoğan ve Turgut Aytaç adlı iki genç ölü, 204 yaralı.
    Gericiler komünizme saldırıyorlar ama 6. Filo'nün gelişi için genelevde günlerce hazırlık yapılıp baştan başa badana edilirken saldırı sadece Amerikan askerlerinin Türk kızlarıyla güven içinde fuhuş yapmasına yarıyordu.

    *-9 Temmuz 1969: Türkiye Öğretmenler Sendikası, TÖS'ün Kayseri'dcki genel kurulu, şeriatçılar tarafından basıldı.
    Genel kurul devam ederken, iki cami avlusunda, İmam Hatip Okulu ve Kayseri Türk Kültür Derneği önünde patlama olayları oldu. Yer yerinden oynadı. Binlerce kişi, TÖS Genel Kurulu'nün yapıldığı salonu bastı. Şehirde işyerleri kapatıldı, kısa aralarla elektrikler kesilmeye başlandı. Vali Abdullah Asım İğneciler belediye hoparlörlerinden halkı sakin olmaya çağırıp TÖS Genel Kurulu'nün çalışmalarına son verdiğini açıkladı. Oysa Genel Kurul sürüyordu ve binlerce kişi, "Komünist öğretmenler camilerimizi bombaladı" diye bağırıyordu. Kalabalık, "Endonezya kadar olamayacak mıyız?", "Camilerimizi komünistlere çiğnetmeyeceğiz", "Din düşmanları kahrolsun" diye slogan atıyor; tekbir getirerek sinema salonunu yakmaya uğraşıyordu.
    Polisin olayları engelleyememesi karşısında askeri birlikler devreye girdi ve öğretmenler orduevine yerleştirildi. Bu sırada, olaylar sürdü ve TÖS şubesi ile TİP il binası tahrip edildi. Topluluk durmak bilmiyordu. Otelleri, bar ve pavyonları bastılar; çırılçıplak soydukları konsomatris kadınları yerlerde sürüklediler.
    Altı saat süren olaylarda üç toplum polisiyle yirmi kişi yaralandı. Dokuz kişi yakalandı. Öğretmenler, askeri araçlarla Kayseri'den çıkabildiler.


    *-23-25 Aralık 1978: 'Kahramanmaraş katliamı' meydana geldi 23 Aralık, Cumartesi günü sabah, erken saatlerde kent içinde gruplar oluşturan gericiler, "Müslüman Türkiye", "Ordu Millet el ele", sloganlarıyla yürüdüler. Av tüfeği satan dükkanların kapılarını kırdılar ve silahlandılar. İki günün bilançosu; 105 ölü, 176 yaralıyla kapandı. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkıldı. Bunun üzerine, 26 Aralık'ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

    *-4 Temmuz 1980: Çorum'da, camide namaz Talan bir grup, "Komünistler camileri yakıp yıkıyor", "Camilere bomba atıyorlar', kışkırtmalarıyla sokaklara döküldü. Gericiler, evlere ve dükkanlara saldırdılar. Ölü sayısı, 10 Temmuz'da 26'yı buldu. Yüzlerce yaralı vardı. Bu tablo karşısında Çorum'un Mecitözü ve Alaca ilçelerinde yaşayan 600 aile, başka illere göç etmek zorunda kaldılar.

    *6 Eylül 1986: İstanbul Kuledibi'ndeki Neve Şalom Sinagog'una silahlı dört kişi tarafından yapılan saldırıda, ayinde bulunan Musevi vatandaşlardan 23'ü öldü. Sabah 09.15 sıralarında sinagoga giren saldırganlar, önce kapıdaki görevliyi, sonra da iç kapıdaki bir başka kişiyi öldürdüler; ardından kapıları kapatıp katliama başladılar.
    Kanlı saldırıdan sonra Beyrut, Lefkoşe Rum Kesimi ve İstanbul'daki haber ajanslarını arayan kimliği belirsiz kişiler, saldırıyı İslami Direniş, Filistin İntikam Örgütü ve Kuzey Arap Birliği Teşkilatı adlı örgütler adına üstlendiklerini söylediler. İçişleri Bakanı ve hükümet yetkilileri ile İstanbul polisi, saldırganların iki kişi olduğunu ve gerçekleştirdikleri intihar eylemi sırasında parçalanarak öldüklerini belirtirken; görgü tanıkları teröristlerin dört kişi olduğunu ve ikisinin eylemden sonra kaçtığını öne sürdüler. İstanbul, Ortadoğu kökenli örgütlerin şiddete dayalı siyaset ve katliam alanı olmuştu.

    *1 Şubat 1987: İslami anlayışa aykırı hareket ettiği ileri sürülen taksi şoförü Zafer Toplu, ciğerleri sökülerek öldürüldü. Toplu'nun cesedi Yalova'dan denize atıldı.

    *- 3 Mayıs 1987: Şirin Tekin 17 yaşındaydı. Öğrencilerin demokratik haklarını savunuyordu. Oruç tutmuyordu. O, ramazan günü Van 100. Yıl Üniversitesi'nin karşısındaki kahvede oturuyordu. Elli kadar bıçaklı, sopalı şeriatçı geldiler. Kendilerine "İslamın Bekçileri" diyorlardı. Kendilerine mukalete (öldürüşme) emrolunduğuna inanıyorlardı. Şirin Tekin, oruç tutmadığı için öldürülmüştü.

    *-14 Mart 1989: Kocamustafapaşa Seyitömer Camii imamı Kazım Üstün, sabah ezanını okuduktan sonra pusuya düşürülerek öldürüldü. Kazım üstün, laiklik yanlısı vaazlarına son vermesi için sık sık uyarılıyor ve tehdit ediliyordu.

    *6 Haziran 1989: Ali Gül adlı yurttaş, İslami kurallara uygun yaşamadığı gerekçesiyle Vatan caddesinde öldürüldü.

    *-31 Ocak 1990: Atatürkçülüğün ödün vermez savunucusu Prof. Muammer Aksoy, Ankara Bahçelievler'deki evinin girişinde susturucu takılmış silahla ateş eden kişi veya kişiler tarafından öldürüldü. Cinayeti, "İslami Hareket Örgütü" ve "İslami İntikam Örgütü" ayrı ayrı üstlendiler.

    *-7 Mart 1990: Hürriyet gazetesinin yönetim kurulu üyesi ve köşe yazarı, 35 yıllık gazeteci Çetin Emeç, Suadiye Suyolu Sokak'taki evinden işine gitmek üzere çıkarken, silahlı dört kişi tarafından şoförü Aydın Sinan Ercan ile birlikte öldürüldü. Cinayet planı, 6 Mart 1990 gecesi, Güneş gazetesi Hukuk Danışmanı Erdoğan Tuncer'in 34 FFE 21 plakalı otosunun silahlı kişiler tarafından gaspedilmesiyle yürürlüğe sokuldu. Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı'nın polis telsizinden, bizzat emir vermesine karşın otomobil bir türlü bulunamadı. Otomobil ertesi sabah, 09.15 sıralarında Emeç'in evinin bulunduğu sokağın başında belirdi. Otomobilden inen, kar maskeli iki kişi, Emeç'in otomobile binmesinin ardından silahlarını çıkartarak ateş etmeye başladılar. Olayın şokuyla koşarak kaçmaya çalışan şoför Aydın Sinan Ercan, arkasından koşarak ateş eden saldırganlar tarafından 15-20 metre ötede öldürüldü.
    Olaydan altı saat sonra, Sabah gazetesini arayan Karadeniz şiveli biri, 'İslam düşmanı olduğu için Çetin Emeç'i öldürdük" diyerek olayı "Türk-İslam Komandoları Birliği" örgütü adına üstlendi. Bundan sonra, çeşitli teoriler ortaya atıldı. Suriye uyruklu Celal Dehabi'nin altın ve döviz kaçakçılığı konusundaki yayınlardan rahatsız olarak, Emeç'in öldürülmesini istediği savlan ileri sürüldü.

    *4 Eylül 1990: Gazeteci, din araştırmacısı ve eski müftü Turan Dursun, Koşuyolu'ndaki evinden çıkışta, ucuna susturucu takılmış bir silahla kurşunlanarak öldürüldü.
    Tahran Radyosu, cinayeti ilk haber olarak verirken şöyle diyordu: "Türkiye'nin Salman Rushdi'si, sol eğilimli Yüzyıl Dergisi yazarlarından Turan Dursun, bugün tanınmayan kişilerce kurşunlanarak öldürüldü. Dursun'u öldüren failler olaydan sonra kaçtılar. Hatırlatmak gerekir ki, Turan Dursun yazılarında yüce İslam dini ve Hz. Muhammed'e defalarca ihanet ve edepsizlikte bulunmuştu."

    *6 Ekim 1990: SHP Parti Meclisi Üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok, İstanbul'dan gönderilen bir paketin içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu parçalanarak yaşamını yitirdi. Laik yayınları ve siyasal yaşamıyla tanınan İlahiyat Fakültesi eski öğretim üyesi Doç. Üçok, şeriatçıların öfkesini 1988 yılında yayınlanan bir tesettür açıkoturumunda çekmiş, sürekli tehdit edilir olmuştu. Bahriye Üçok'a Expres Kargo'dan gelen paketin, 3 Ekim 1990'da İstanbul, Perşembepazarı, Hırdavatçılar
    çarşısı, No: 104, Karaköy-İstanbul adresinden gönderildiği ortaya çıktı. Ne var ki, paketin üzerinde gönderenin kimliği, 'İlmi Araştırmalar Vakfı' olarak belirtilmişti ve vakfın adresle ilişkisi yoktu.
    Üçok cinayeti hala karanlıkta...

    *1 Mart 1992: Cizreli Şeyh Zeki Atak'ın Hizbullahi müridleri, Galata'daki Neve Şalom Sinagog'unu bombaladı. Eylemin, İsrail'in Filistin halkına zulmetmesini protesto amacıyla yapıldığı açıklandı.

    *24 Ocak 1993: Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Uğur Mumcu, Ankara Karlı sokaktaki otomobiline yerleştirilen, C-4 tipi plastik bombanın patlaması üzerine öldü. Saat 14.00 sıralarında, haberin öğrenilmesinden itibaren yurdun her yerinde şeriatı lanetleyen gösteriler ve yürüyüşler başladı. İnsanlar ayakta, en duyarlı anlarını yaşarlarken bile şeriat durmadı. İstanbul Halaskargazi caddesindeki Bulgar Kilisesi'nin yanında Uğur Mumcu anısına düzenlenen Mumcu kitap standı, 26 Ocak'ın ilk saatlerinde yakıldı.
    Mumcu'nun cenazesi; Ankara'da, onbinlerce kişinin katılımıyla, 27 Ocak 1993 günü yapıldı. Tören, şeriatçılara karşı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük gövde gösterisi olarak nitelendi. Onbinlerce insan bağırıyordu:
    "Katiller bulunsun, hesap sorulsun", "Türkiye İran olmayacak", "Faşizme karşı omuz omuza", "Uğur'un katili kontrgerilla", "İrtica'nın başı Çankaya'da", "Genciz, Güçlüyüz, Atatürk'çüyüz", "Mollalar İran'a'Y'Bir mum söndü, yeni mumlar yanacak", "İrtica'nın maaşı Çankaya'dan", "Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı", "Kahrolsun Şeriat", "Uğurlar ölmez", "Uğurlar ölmedi, ölmeyecek", "Solda birlik", "Mollalar orduya alınamaz".
    Onbinler ağıt yakıyordu:
    "Ne bir haram yedi, ne cana kıydı/ Ekmek kadar aziz, su gibi aydı/ Hiç kimse duymadan, hükümler giydi/ Yiğidim aslanım, burda yatıyor/ Yiğidim Uğur'um, burda yatıyor."
    Onbinler haykırıyordu:
    "Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak/ Uğur Mumcu şehit olmuş/ Şu feleğin işine bak."

    *2 Temmuz 1993: Sivas'ta 35 aydın, şeriatçıların tekbir sesleri arasında ve devletin gözü önünde yakılarak öldürüldü. İslamcılar için artık, söz bitmişti...

    Ve bunlar sadece bu kitapta geçen olayların bazıları, hepsi değil. Kimbilir bu kitapta kaydedilmeyen, medyaya yansımayan kaç kişi düşünce suçu nedeniyle öldürülmüştür. Tabii bir de bu kitabın kapsamadığı günümüz olayları var.

    Bu gericilik olayları aslen taa Osmanlı’ya dayanıyor, nasıl ki Osmanlı tarihte Protestanları ve Ortodoksları destekleyip mezhep, din kavgasında tuzunu bulundurduysa Osmanlı’nın zayıflamasıyla da emperyalist devletler aynı şeyi yaptı: ilk olarak Almanya, sonra İngiltere, sonra Amerika... Bu devletlerin destekleriyle oluşturulan ve güçlenen Kudüslü, Cezayirli, Arabistanlı, İranlı Cihadist oluşumlar Türkiye’de örgütleniyordu, Türk karşıtı söylemlerle insanları cihada çağrıyorlardı. Sonuç ölüm ve daha fazla ölüm...

    Eli kanlı bu insanlar Atatürkçülere, Solculara, hatta onlarla aynı fikirde olmayan dindarlara bile saldırmışlar, bombayla, ateşle, kesici alet ve silahla öldürmüşlerdi, sonra da ağızlarına bir “zulüm” sözcüğü dolamışlar ve suçların üstünü örtmeye çalışırcasına ajitasyona başlamışlar. Tıpkı her milli bayramımızda provake amaçlı yapılan ajitasyonlar gibi. Ama tarih kitaplarının tozlu sayfalarında gerçek zulüm yazılıdır, düşünce suçu işlediği gerekçesiyle öldürülen bu masum insanlar sürüsü ne kadar unutturulmaya çalışılsa da tarih hatırlatır.

    Hani çoğumuzun bildiği Hozier’in bir şarkısı vardır ya Take Me To Church, insanlar bu şarkıyı genellikle dini bir şarkı zanneder ama aslında Kilisenin eşcinseller üzerinde kurduğu baskıyı anlatmak için yazılmıştır. Sözleri enfestir. Şöyle diyor:

    “Take me to church
    I'll worship like a dog at the shrine of your lies
    I'll tell you my sins and you can sharpen your 
    knife
    Offer me that deathless death
    Good God, let me give you my life 

    If I'm a pagan of the good times
    My lover's the sunlight
    To keep the Goddess on my side
    She demands a sacrifice
    To drain the whole sea
    Get something shiny
    Something meaty for the main course
    That's a fine looking high horse
    What you got in the stable?
    We've a lot of starving faithful
    That looks tasty
    That looks plenty
    This is hungry work
    Take me to church
    .....

    No masters or kings when the 
    ritual begins
    There is no sweeter innocence than our gentle 
    sin
    In the madness and soil of that sad
     earthly scene
    Only then I am human
    Only then I am clean
    Amen. Amen. Amen “

    Türkçesi şöyle: “beni kiliseye götür
    yalanlarınızın tapınağında bir köpek gibi ibadet 
    edeceğim
    size günahlarımdan bahsedeceğim, siz de 
    bıçaklarınızı bileyleyebilirsiniz.
    bana ölümsüz ölümü bahşedin.
    yüce tanrım, hayatımı sana vereyim
    iyi zamanların bir paganı olsaydım
    sevgilim gün ışığı olurdu
    tanrıçayı yanımda tutmak için(mutlu 
    etmek için)
    benden bir kurban isterdi
    tüm denizi kurutmak için
    ışıldayan bir şeyler al
    ana yemek için etli bir şeyler
    işte bu harika görünen bir gösteriş
    değişmeyen neyiniz var?
    bizim doymak bilmeyen sadakatimiz var
    lezzetli görünen
    bol(bereketli) görünen
    bu bir açlık işidir.
    ritüel başladığında hiç kral ve efendi 
    olmayacak
    daha tatlı bir masumiyetimiz yok 
    hoşgörülü günahımızdan başka
    bu üzgün dünyevi sahnenin toprağında 
    ve deliliğinde.
    işte o zaman ben insanım
    işte o zaman ben temizim
    amin amin amin” (kendim çevirmedim, başka bir yerden aldım. Çeviride sıkıntı olabilir ama zaten önemli olan kısım bu değil)

    İşte tarih yaptıkları, düşündükleri bir dinin kitabına uymuyor diye baskı görenlerle ve öldürülenlerle doludur. “Yalanların tapınağında köpek gibi ibadet etmek..” O kadar güzel özetliyor ki... Aklıma çocukken namaz kılmadığı için şiddet gören arkadaşım, başörtüsü takmak istemediği için şiddet gören ve intihar teşebbüsünde bulunan arkadaşım geliyor. Bunları yaşamadığım için mutlu mu olmam gerekiyor yoksa onlara yardım edemediğim için mutsuz mu olmam gerekiyor bilmiyorum. Belki onlara yardım edemedim ancak bu azınlığın yaşadığı sıkıntıları ve sorunları dile getirerek başkalarına yardım edebilirim.

    “Özgürlük vazgeçmeniz için kışkırtıldığınız bütün hediyelerden daha değerlidir” demiş, Baltasar Giracian. İnsan doğasına aykırı olan kolektivist baskıcı hareketler (seküler ya da dini) bir dönem parlar belki ama asla düşünme ve eylem özgürlüğünü kısıtlamaya yetmez, hep bir yerden patlak verir. İnsanları ayakta tutan da bunun umududur diye düşünüyorum.