• 565 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Fütursuz ve hoyratça bir vurdumduymazlıkla, daha önceden odamın köşesine attığım çoraplarımı loş ışıkta fare zannetmek suretiyle suni kalp krizleri geçirip , içtiğim birayı da soluk boruma kaçırıp , söz konusu solunum sistemimin uzunluğunu pancar motoruna dönen ciğerlerimden kopan öksürüklerle keşfederekten , yediğim fındıh fıstığı da ağzımdan burnumdan fışkırtıp sondaj vurulmuş alan üzerine kurulan petrol kulelerine dönerekten huzurlarınıza çıkmış bulunmaktayım sayın cevizkabukları ..Hepinize MERHABA!!! =)) Bildiğin, üzerinden 1 katrilyon volt geçmiş 0.001 ohmluk dirençlere döndüm korkudan.. Neyse efenim bu kısım kıssadan hisse olsun küpe diye kulaklarınıza ..Siz siz olun düzeni ,nizamı ve temizliği elden bırakmayın ..Not : SEN BENİ NAPCAN CİCİM !! DEDİĞİMİ YAP , YAPTIĞIMI YAPMA !! =))

    Şimdi arkadaşım beni takip ediyorsan hep söylediğim bir şey var ! Nedir o ? Ne okursan oku ..Ama yazarın hayatını bir araştır, yazıldığı dönemi az biraz eşele .. Ben esasen Kemal Tahir'i , BABA yani namı diğer AZİZ NESİN sayesinde lugatıma seneler evvel sokmuş bir isimim .. Beraber Sultan Ahmet Cezaevinde yattıklarını ,6-7 Eylül olaylarında apar topar suçsuz yere gözaltına alınıp hapis yatırılarak idamlarının istendiğini , tıpkı Nazım Hikmet gibi kendisinin de bir bildiriden dolayı 15 sene yiyip 60 larda gelen afla özgürlüğüne kavuştuğunu falan çok çok iyi biliyorum .. Asıl bilmediğimse bu adamdaki ezber bozan zihniyet ve azimdi .. Muhalif gibi görünen ama mercek altına alındığında GAYET MATERYALİST bir yaklaşımın ürünü olan kitaplarıydı bilmediklerim.. İnceleme uzun olacak şimdiden kusura bakmayasınız ama Kemal Tahir bunu hakeden bir isim ..(O yüzden söyleyeyim uzun bir infodan sonrasında yani "KÖR İTİN ÖLDÜĞÜ YERDE" başlıyor esas inceleme .. ) Bu adamın neler yaptığını bilmeniz gerek okurken.. Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor ki muazzam bir araştırmacı Kemal Tahir.. Yeri gelince bahsedicem incelemede bu konudan da.. Günde 4 saat yazıp geri kalan saatler boyunca araştırma yapmış .. Bu araştırmaları da öyle eften püften değil bildiğin arşivlere , eski gazetelere dalıp konu başlıklarını tek tek tarayarak yapmış..Hatta bu araştırmaları Notlar adı altında sanırım 5 cilt olarak basılmış.. Beni en çok kendine çeken yanı ise "tarihe" olan tutkusu .. İşlediği tüm kitaplarında olaylara "BAMBAŞKA" bakabilmeyi başarabilmiş bir isim kendisi .. Sık sık kullandığı bir cümle var kendisinin : "Yahu yine aldandık." Sürekli araştırıp, ince eleyip sık dokuyan ve sürekli sorgulayan bir bünye bu adamdaki .. Tabii bu romanlardaki "BAMBAŞKA" bakışlardan dolayı da bolca eleştiri almış, üstüne çok yıldırım çekmiş ..Ne sağdan , ne de soldan kendisine destek çıkan olmamış .. Bir kişi hariç : AZİZ BABA!!! Misal Yalçın Küçük ' ün zamanında çok tartışma yaratmış bir makalesi var Ebu Cehil (Cehaletin Babası) Kemal Tahir diye .. Diyor ki burda Yalçın Küçük sağ kesime hitaben : "Siz Peyami Safa'yı bize verin , biz de size Kemal Tahir'i verelim .. Sol buna rağmen kazançlı çıkacaktır." Anlayacağınız afaroz ediliyor .. Yalnız bu adamda bir Nesin'lik var ki geri adım atmamış söylediklerinden .. Görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ama inkar edilemeyecek durum şudur ki olaylara tepeden ve objektif bakabilmiş ve yer yer çok ama çok doğru tespitler yapmış .. Esir Şehir 3 lemesine ve Kurt Kanunu üzerine okuduğum notlarda bunu açıkça gördüm.. Misal Esir Şehirde geçen solun zamanla silahlı bir komitacılığa evrildiği günlerde işte bu eseriyle yani sanatıyla yapılanların yanlış olduğunu belirtmiş .. Duygusal aptallıklar yapmanın ne yeri , ne de zamanı .. Silaha sarılmak nedir , aydın olanlar bizleriz diyip sanatıyla cevap vermiş o günlerde yapılanlara .. Kurt Kanunu desen keza yine Abdulhamit gibi çok tartışılan bir isimi "o günlerde" bir romanın içine katık etmek çok büyük CÜRET isteyen bir iş.. Yorgun Savaşçı'nın 12 Eylül döneminde YAKILDIĞINI da ekleyeyim .. Bir de bunlara ek olarak ,bu adamın yazdığı romanların şöyle güzel bir opsiyonu var ki , belli bir sıra ile okunduğunda yapıtları kabataslak bir kronolojik sırayla Osmanlıdan günümüze tarihimizin çok tartışılmış konu başlıklarını getiriyor önünüze.. Bu yüzden okumadıysanız muhakkak bir şans verin ..Edebi bilgisine çok güvendiğim bir sahaf abimizin dediği gibi : Edebiyatımızda 3 tane Kemal vardır .. Yaşar Kemal , Orhan Kemal ve Kemal Tahir...

    Şimdi incelemeye başlayabiliriz .. Ben bir bira açıp arkaya da DAVARO soundtracki açayım .. Çok kafa açan bir parça .. Bunu youtube dan kaldırsalar töbe inceleme yazamam! =)) Size de tavsiye ederim .. Kemal Sunal'a da selam olsun burdan ..
    https://www.youtube.com/watch?v=49yRVc61nrQ

    FÜT FÜT FÜT... KORT KORT KIRT .. Oh mis !!

    Ey sen buralara kadar yılmadan okuyan sevgili KİKİRİK! Bu kitap toplumcu gerçekçi köy romanı adı altında incelenmesi gereken bir eser .. YALNIIIIIIIIZZ.. Bir miktar ÇUVALDIZ aroması da ihtiva ediyor .. Bu özelliği göz önüne alındığında diğer köy romanlarında sergilenen al yanaklı köylüler , güzel yurdum insanı figürlerine burda rastlamanız biraz zor .. O yüzden, "Haydi Bükem giy trekkinglerini de bir koli organik köy yumurtası alalım yanına da inekten süt sağar içeriz dersen YOKOLURSUN !! Dalından koparıp yemeye meylettiğin o organik kayısının çekirdeği boğazında kalıverir !! Romanın esas teması o dönemki hükümetin ,köy enstitüleri üzerinden uyguladığı yanlış politikalar .. Tabii bu görüş tamamıyle Kemal Tahir'e ait .. Zaten roman içerisinde arada sırada neler oluyor diyerek teftişe gelen müfettiş Şefik 'in ağzından da yapılanları SORGULAYIP bizlere aktarıyor .. Romanın ismi bu açıdan çok manidar .. BOZKIR , Kastamonu - Çankırı - Çorum kesişiminde yer alan Anadolu topraklarını , ÇEKİRDEK ise bu toprak parcası üzerinde yer alacak ve YEŞERECEK olan Köy Enstitüsünü sembolize etmekte .. Yalnız Yozgat olsaydı tüm incelemelerimde işlemiş olduğum "Yozgat tezimi" çok sağlam temellere dayandırmış olacaktım .. Teğet geçtik ! =(( Neyse efenim .. Roman içerisinde 3 ayrı zümre yeralıyor tıpkı Laff a Lympics olimpiyatlarında olduğu gibi .. Başkentteki kokuşmuş siyasi kadro , öğretmenler ve GERÇEK KÖTÜLER olarak arzı endam eden toprak ağası etrafında toplanmış cahil ve gerici köylüler.. Pek tabii içlerinde iyileri , hem de çok iyileri de var .. Misal öğrenciler bu gruba alınabilir .. Peki Kemal Tahir 'in eleştirisi neye ? Gelin açıklayayım size ..

    Sayın caniko , biliyorsunuz ki insanlık teeee tarih yazımının başladığı günden beri daha çok özgürlük ve daha çok bilinç diyerek yollara düşmüş ve gelişmeye çalışmış aydınlanma öncesinde.. Böyle olunca ilk aşamada ,

    TABİAT tez + TOPLUM anti-tez = MEDENİYET sentez

    Daha sonrasında , yani ikinci aşamada ise ,

    TOPLUM tez + BİREY anti tez = DEMOKRASİ sentez...

    Aydınlanmanın tarihi , bireylerin , başka bireylerin "sultasından" kurtulmasının tarihidir esasında .. Önce dinler (bkz : kilise, engizisyon ve ruhban takımı ) , sonra soylular (bkz: krallar , derebeyler ve feodal yapı) , nihayet sanayii ve ticaret burjuvazisi (bkz: tröstler , oligopoller ve karteller) BUNLARDAN KURTULUNACAK diyor adamlar .. E şimdi bizim durumumuza baktığımızda , özellikle romana baktığımızda KENEVİR yetiştiren ve belinde ince kılıçla dolaşan , halkı korkutup yıldırmış RUFAİ dervişi çakması bir din bezirganı var karşımızda .. Soylulara bakalım dersen bizim o günlerde tamamlanmış bir sanayii devrimimiz yok . Zaten olanı da kaçırmışız .. Dolayısıyla Aziz Nesin'in dediği gibi bizdeki burjuva yaratma anlayışı sosisi kıyma makinasından geçirip mamulu İNEK bazında beklemek oluyor .. Yani ? Yanisi şu cicim! Bizimkiler olayı çok ama çok yanlış anlamış vaziyetteler o günlerde .. Adnan Menderes'in o dönemde, "HER MAHALLEDE BİR ZENGİN YARATACAĞIZ!" açıklamaları bu açıdan çok ama çok manidar.. Eh olmayan burjuvazi ile ne tröst var ne de kartel .. Toprak ağalarından bahsetmeme gerek var mı ?!?!? Teze ve anti teze gelirsek.. Bizde ne tez var ne anti-tez .. İşte bu yüzden kelli o günlerde bizim önümüz uçsuz bucaksız SOĞAN + PATA"TEZ" =)) Kemal Tahir ' in eleştirisi de işte burda devreye giriyor .. Diyor ki , halen daha cumhuriyete güvenmeyen ve kurulan cumhuriyeti Osmanlı zanneden , sandıktan ,seçimden , demokrasi kavramından haberi olmayan bu insanlara eğitim vermeden bir bataklık üzerine kuruyorsunuz inşaa etmeye çalıştığınız bu (onların ağzıyla) ESDÜDÜYÜ! Bu topraklarda olduğunu iddaa ettiğiniz bu cevher , bu çekirdek cidden yeşerecek kıvamda olsaydı HİÇ BOZKIR , BOZKIR OLARAK KALIR MIYDI diyor .. Sonu itibari ile de 5 tepsi keteyi size susuz yediriyor .. Bundan dolayıdır ki kitabı bitirdiğinizde bir hınç ve öfke patlamasıyla kapatıyorsunuz kitabı .. Tavsiye ediyor muyum ? NET EFSANE ! NET !!

    Bkz: Oh sinyor Tuco !! Ne mübarek bir adamsın sen !!

    Esen kalınız , İŞSİZ KALINIZ !! =))


    Not : İslamda tarikatları araştırdığım dönemden biliyorum ki Rufai dervişleri cidden kılıç ve şiş taşıyan adamlar .. Yani adam cidden ona kadar detaya inmiş cicim..
  • İstanbul'da Fatih Sultan Mehmed döneminden kalma nadir eserlerden olan Vatan ve Millet Caddelerinin kesiştiği noktadaki Murad Paşa Camii'ni Nidayi Sevim yazdı.

    10 Temmuz 2017


    https://www.dunyabizim.com/...sa-camii-h26746.html

    1985 yılından beri Murat Paşa Camii’ne zaman zaman uğrarım. Bu ibadetgâh hakikaten tam bir uğrak yeridir. Pek çok İstanbullunun bir vesile önünden, yanından geçip gittiği, belki de şehrin koşuşturmasından, telaşından bir türlü fark edemediği nezih bir ortam vardır burada.

    Bilindiği üzere Fatih, Aksaray, Fındıkzade ve Laleli semtleri günün her saati, her milletten insanla dolup dolup taşmaktadır. İşte bu semtlerin kesiştiği noktada bulunan tarihi camide yine her milletten Müslüman, günün her vaktinde namaz için bir araya gelir. Caminin bu özelliğini bilmeyen bir insan mekândaki bu görüntüyü fark edince kendisini adeta Birleşmiş Müslüman Milletler Cemiyetinde zanneder.

    16. yüzyıl Mimar Sinan eserlerinde olduğu gibi burada çoklu pencerelerle aydınlatılmış bir ortam, genişlik ve ihtişam yoktur. Sadelik, ferahlık ve sessizlik hâkimdir. Şehrin yoğunluğuna, karmaşasına ve aceleciliğine karşı bir direnç vardır bu ibadetgâhta. Camiden içeriye adım attığınız an kendinizi suya salıverilmiş balık gibi hissediyorsunuz. “Mekânların da ruhu vardır.” sözü burada tam anlamını buluyor. Evet, burası Fatih Sultan Mehmed Han nezaretinde yaptırılan, kubbelerinde hala onun nefesini barındıran müstesna bir mekândır…

    İmareti, hamamı ve medresesi yok edilmiş

    Murad Paşa Camii, XV. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Murat Paşa Külliyesi'nin günümüze ulaşan maalesef tek yapısıdır. Fetihten sonra Bursa üslubuyla yapılan tabhaneli (zaviyeli) cami tipinin ender örneklerinden biri olarak gösterilir. Aksaray’da, Vatan ve Millet caddelerinin, yeni adıyla Adnan Menderes Bulvarı ile Turgut Özal Caddesinin kesiştiği noktada yer alır. Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlerinden, “N’imelceyş” (Fâtih’in ve Feth’in kutlu askerlerinden), Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa tarafından 1471-72 yılında yaptırılmıştır.

    Has Murad Paşa, Bizans'ın Paleólogos hanedanından Vitos'un oğlu olup ihtida ederek Fatih Sultan Mehmed'in hizmetine girmiştir. Zekâsı sayesinde Vezirliğe kadar yükselmiş ve Rumeli Beylerbeyliğine atanmıştır. Külliye olarak planlanan caminin İmareti, hamamı ve Murad Paşa’nın Trabzon’un fethi için seferde iken Otlukbeli’nde şehit düşmesinden sonra kardeşi Sadrazam Mesih Paşa tarafından tamamlanan medresesi günümüze ulaşmamıştır. Medresenin bulunduğu bölüm hâlihazırda tuvalet olarak kullanılmaktadır. Zeynep Hatice Kurtbil'in bildirdiğine göre Caminin batı kısmında yer alan bu medrese 1929-1930’da belediye tarafından, doğudaki çifte hamamın kadınlar kısmı ile erkekler kısmının soğukluğu XX. yüzyıl başında, geri kalanları ise 1956’da yol çalışmaları sebebiyle yıktırılmıştır. (TDVİA c.31, s. 191) Yangın ve depremler sebebiyle müteaddit zamanlarda elden geçen cami 1935’te Mimar Vasfi Egeli tarafından esaslı bir onarım görmüştür.

    Murad Paşa Camii, kesme taştan alçak bir ihata duvarı ile çevrili, genişçe sayılabilecek bir avlunun ortasında yer alır. Avluya giriş farklı iki yönde bulunan basık kemerli birer kapı ile sağlanır. Yapı, mihrap ekseninde sıralanan, eşit büyüklükte, kare planlı ve kubbeli iki birimin meydana getirdiği harim ile bunun yanlarındaki ikişer tabhane biriminden ve kuzey (giriş) cephesi boyunca gelişen son cemaat yeri revakından oluşur. İstanbul'da örneğine nadir rastlan bu çift kubbeler ne çap, ne de yükseklik itibariyle birbirini tutmaz ki, bu da camiye ayrı bir özellik katar. Giriş kapısı üzerinde tarih kitabesi, bununda üzerinde müsanna hatlı Rabbena duası yer alır. "Rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr / Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!" (Bakara, 201.) Yazı, hat sanatı tarihimiz açısından pek kıymetli bir örnektir. Sırf bu sanat şaheserini görmek için bile Murad Paşa Camii ziyaret edilmelidir diye düşünüyoruz.

    Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman Sâhib Efendi’nin kabri de burada

    Yapının mihrabı ve minberi yenidir. Mermer minber gayet sade görünümlüdür. Minberin sadeliğine karşılık mihrap, mukarnaslı yaşmakla donatılmıştır. Son dönemde yenilenen ahşap vaaz kürsüsü de kare şeklinde olup geometrik bezemelidir. Kürsü sekizgen külâhla örtülüdür. Caminin düşük kodlu ilk biriminde, son dönemlerde ahşap malzemeden yapılan ve merdivenle çıkılan, kare planlı müezzin mahfili bulunur. Avluda yer alan şadırvan ve dış giriş kapısı sağında yer alan çeşme, XVII. yüzyılda Kara Dâvud Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sekizgen şadırvan son dönemde yenilenmiştir. Kâidesinde iki güneş saati bulunan tek bir minaresi vardır. Mukarnaslı şerefesi, kesme taştan yapılan minaresinin Fatih döneminden kaldığının önemli habercisidir. Kimi kaynaklarda Camii iç kısımlarında Fatih dönemi kalem işi izlerine rastlandığı ifade edilir. Ancak biz bu detayı gözlemleyemedik. Tarih içerisinde caminin kıble yönünde büyük bir hazîre de oluşmuştur. Bu hazirede Sadrazam Mesih Paşa, Kara Dâvud Paşa, Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman Sâhib Efendi (ö. 1183/1770) ve Altıparmak İbrâhim Efendi gibi önemli şahısların kabirleri de bulunuyor. İbn Haldûn mütercimi diye bilinen Şeyhülislâm Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (ö. 1162/1749), Osman Sâhib Efendi’nin babasıdır. Son dönem şeyhülislâmlarından Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (1838-1910) ise kızının torunudur. Tahsin Özcan’ın verdiği bilgilere göre Aksaray Caddesi açılırken o dönemde Evkaf nâzırı vekili olan torunlarından İbrâhim Bey tarafından Osman Sâhib Efendi’nin kemikleri Üsküdar’daki Selimiye Tekkesi karşısında bulunan aile mezarlığına taşınmıştır. (TDVİA c.34, s. 292)

    1504 tarihli Şirmerd Çavuş Camii de yok edilmiş

    1950’li yıllardaki yol yapım çalışmaları sırasında dış kısımda bulunan çeşmeyle birlikte burada bulunan mezar taşları daha içeri taraflara taşınmıştır. XVI. yüzyılın başına tarihlenen ve Haseki Hastahanesi önünde yer alan Şîrmerd Çavuş Türbesi, Camii’nin Millet Caddesi tarafından avluya girişte sağ kolda yer alır. Klasik Osmanlı üslûbunu yansıtan türbe’de I. Selim’in yüksek rütbeli komutanlarından Şîrmerd Çavuş ile kızı Kamerşah Hatun yatmaktadır. Esma İgüs ve Hayriye İsmailoğlu, “Osmanlı Kenti İstanbul’u Yıkmak ve Yeniden Yapmak Paradoksu” isimli yazılarında Nedime Pamak’a atfen verdikleri bilgilere göre Millet Caddesi üzerinde, Aksaray’dan Topkapı’ya uzanan istikamette, Selçuk Sultan Camii’nin karşısında Şirmerd Çavuş’un 1504 yılında inşa ettirdiği camii yer almaktaydı. Yol yapım çalışmaları esnasında bu eserde ortadan kaldırılmıştır. Akıbeti hakkında bilgi yoktur.

    Olanlar Tekkesi, türbe ve çeşmesi cami avlusuna nakledilmiş

    M. Baha Tanman’ın verdiği bilgilere Cerrahpaşa caddesiyle Millet caddesinin kavşağında, Aksaray Karakolu’nun yanında bulunan Oğlanlar (Olanlar) Tekkesi’de 1957’de Millet caddesinin açılması sırasında yıktırılmış, türbe, sebil ve çeşmesi Murad Paşa Camii’nin avlusuna taşınmıştır. (TDVİA c.33, s. 320) Olanlar Tekkesi 1453-1461 yılları arasında Sekbanbaşı Yâkub Ağa tarafından kurulmuştur. Cami avlusunun kuzeyinde yeniden kurulan Olanlar Tekkesi’nin türbe-sebil-çeşme grubu mermer cephelidir. Türbede tekkenin ilk bânisi Yâkub Ağa ile Olan Şeyh İbrâhim Efendi’nin de içinde bulunduğu bazı şeyhler yatmaktadır.

    Olanlar Çeşmesinin cephesi adeta hat sanatı müzesi gibidir. Çeşmenin ayna taşında tarih kitabesi bulunuyor. Üst kısmın ortasında celi hat ile: “Hayru'l-mâli mâ ünfika fî sebîlillâhi - Malın hayırlısı Allah yolunda infak edilendir.” (Hadis-i Şerif), Sağında:“ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy / Ve her canlı şeyi sudan yarattık.” (Enbiya, 30), Solunda:“ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ / Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.” (insan, 21), En tepede ise: “Aynen yeşrabu bihâ ibâdullâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ / Bir pınar ki Allah’ın kulları ondan içer, onu (istedikleri şekilde) fışkırtıp akıtırlar.” (insan, 6.) ayet-i Kerimeleri yer alır. Çeşme ile türbe arasında kalan birim günümüzde muvakkithane olarak kullanılmaktadır.

    Restorasyon bir an evvel başlatılmalı

    Restorasyona alınması planlanan caminin kemerlerinde ve duvarlarında yer yer çatlaklar bulunuyor. Bu çatlakların oluşumuna yapının hemen yakınından geçen tramvay yolunun veya Adnan Menderes Bulvarı altından geçen metro tünelinin sebebiyet verip vermediği ciddi şekilde araştırılmalıdır. Bir restorasyon yapıldığında ileride meydana gelebilecek olumsuzluklar için önceden tedbir alınması elzem gibi gözüküyor. Çatlakların dışında cami ve çevresinde de bazı ufak tefek müdahalelere gerek duyuluyor. Ancak restorasyon beklentisi sebebiyle bunlarda sürekli ötelenmektedir. Bu da ayrı bir sorun! Cami haziresinde bulunan mezar taşlarının durumu pek iç açı değil. Elden geçirilecek günü bekliyorlar. Şayet elden geçirilecek ve bu esnada tarihi mezar taşları, tazyikli su ve kumlama yöntemi ile tarihten arındırılacaksa lüzum yok böyle kalması daha isabetli olur diye düşünüyoruz...

    15. yüzyıl mimarimizin ender uygulamalarından biri olarak kabul edilen Murad Paşa Cami, hüzünlü hikâyesi, çevresinde bulunan zarif hat sanatı örnekleri ve hazîresindeki farklı yüzyılların sanat anlayışına ayna tutan mezar taşları ile hakikaten görülmeğe değer bir ibadetgâhtır…
  • 395 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İşte yeni yılın ilk günü ve ilk inceleme ile karşınızdayım sayın canikolar .. Esasen ciddi yazayım diyorum ama konu müsait değil pek .. Yani ben ciddi yazmaya çalışıcam ama muhakkak sıtkımı sıyırıp birbirinden abuk metaforlar kullanmak zorunda kalıcam .. Siz de muhtemelen bol bol güleceksiniz .. Ben de şimdiden gülüyorum bakmayın yani =)) Niçin böyle diyorum açıklayayım .. Ama en öncesinde şunu açık ve net belirtmek isterim ki orda burda Ahmet Hamdi Tanpınar ' dan için edilen aman da efenim dili çok ağır , yok efenim çok ağdalı bir türkçe kullanıyor laflarına kulak asmayın .. Elinin altında internet var emmoğlu !!! Hepinizin elinde bileğinize geçirdiğiniz medeni kelepçeler misali hamur tablası - uçak pisti kıvamında akıllı telefonlar var ..Lafa gelince dilleriniz OKLAVA gibi (ANNE MODE : ON )!!! İsteyince Kars' tan kaşar , bilmem nerden Çin tuzu order ediyorsun .. Bilişim çağındayız bilader .. Bilgi bir tık ötende yani .. Bi zahmet .. Cinnet geçirttirme bana .. Yok öyle HEM YOĞURDUM DÖKÜLMESİN AMAN ENİŞTEM BENİ ÖPMESİN tribi .. HAMAMA GİREN TERLER ! Neyse efenim nerde kalmıştık .. Hah ! Dile takılma .. Takılacağın en önemli husus bunun bir dönem romanı olduğudur .. Yani? Yanisi şu sayın cevizkabuğu.. Bu kitap Tanzimat dönemi , sonrası ve Cumhuriyet devri olarak 3 ayrı kısmı fırınlamış getirmiş önüne koymuş BİR KARA MİZAH ŞAHESERİ .. Kara mizah diyince aklınıza kim geliyor ? Pek tabi AZİZ BABA !! Bu açıdan ben kitabı okurken adeta romanlaştırılmış bir Aziz Nesin öyküsü okuyorum havası yaşadım .. O açıdan sizlere kafadan tavsiyemdir .. Muhakak okuyun ..

    Şimdi biliyorsunuz ki benim öyle edebiyattan anlayan bir bünyem yok .. Yani sana bu kitap bünyesinde şu şudur , bu da bu akıma dahildir falan diye BİÇEMSEL olarak tanıtamam .. Haddim olmadığı gibi ilgi alanımda değil çünküm.. Zaten öyle roman okurken türkçenin edebi zevkini damarlarımda hunharca hissedip , dimağımda tereyağ gibi eriyen cümle yapılarının tadını dilimde hissetmek istiyorum diyen rose şarap içip boynuna fular niyetine poşu bağlayan ve rose şarabı da tulum peynirle tüketen ORGAZMİK entel holigan tayfaya da anlam veremiyorum açıkcası .. Kitabın yazılmasının en önemli amacı verdiği anafikir .. Biçem miçem falan sokma beni o dehlizlere .. Gerçi Tanpınar' ı 1K Ankara toplantısında tartışırken, bir rüya kavramı konusu açılmıştı .. Ben ki gördüğüm rüyalarda Teke Tek programında İlber Ortaylı ile tartışan Fatih Altaylı ' nın sözünü kesip çıkan kavga sonrasında Türkiye Cumhuriyetinden SINIRDIŞI EDİLMİŞ(?!?! )Türkiye' de istenmeyen adam ilan edilmiş ve SIĞINDIĞIM Kanada' da Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına kaçak BULGUR çıkardığım için mit mensuplarından kaçarken nefes nefese uyanmış bir kardeşinizim .. İsterseniz o damardan devam ederiz dicem ama konu uzamasın . Daha malzeme bol .. Çokca güleceksiniz =)) (OH O GÜN ANLATAMAMIŞTIM ..RAHATLADIM YAUW ! PAY BACK 'S A BITCH!!!! =) )

    Sevigili karpuz sever monçiçiler .. Dedim ya bu bir dönem romanı diye .. Tarihimize baktığımızda - ki öyle çoook gerilere gidip himalayalar aşmamıza gerek yok - düzene entegre edilmiş DÜZENSİLİKLER ülkesi olduğumuzu rahatlıkla görebilirsiniz .. Bu niçin böyle diye merak eden sayın canikolar .. Bilmem kaç yüz tane kalem var bu konu başlıklarını sizlerle paylaşmak için .. Onlardan bir kaç örnek vereceğim..Sabırlı ol .. Bilmemiz gereken en önemli hususlardan biri teknolojiyi , devrimleri kaçırmış olmamız .. Bunun yanı sıra çok uluslu bir imparatorluktan geldiğimiz için ULUS kavramını da en son tadan milletiz .. Fransız devrimi sonrasında yükselen ulus devletler ile biz sırayla sayacağım şu kavramlara sarıldık .. En önce bir ümmet kavramı .. Sonrasında benzin yutup çakmakla olaya müdahale edercesine bir osmanlılık kavramı ve en sonunda da Türklük bilinci .. Ümmet dedikleri bize neler etti ortada .. Osmanlıcılık mermiye duygusal bir kafa atma eylemiydi çünkü imparatorlukların bünyesindeki halklar kader tayini yoluna gitmişlerdi .. Bunların sonunda ilkin ne yaptılar? Tanzimat Fermanı .. Anlamı reform.. Düzen getirme hareketi .. Oldu olmadı .. Ki olmadı ! Sonrasında Cumhuriyet Devrimleri geldi .. Cumhuriyet Devrimleri çağın coooook gerisinde kalmış bir "DİN TARIM" toplumunu ayağa kaldırmak için düzenlenmişti .. Tepeden indi .. Halkın büyük bir bölümü uyum sağladı .. Ama ilerleyen zamanlarda sorunlar meydana geldi .. Çünkü toplumun kafa yapısı halen daha din tarım toplumu kafası idi .. Pek tabii bu aksaklıklarda yapılan yanlışlıklar kadar sekteye uğratılan reform hareketerinin payı büyük .. Kitabımız işte bu saydığım dönemlerde iki arada bir derede kalan TÜRK HALKINI anlatmakta sayın caniko .. Yani daha önce belirttiğim gibi SABANDAN JETSKİYE GEÇİŞTEKİ SANCILI DÖNEM ! =))

    Şimdi size bir kaç örnek vericem..Hem "cok daha yakın" tarihimizden , hem de günümüzden.. Eskilerle başlayalım isterseniz .. Misal Adnan Menderes devrine bir göz atalım .. Yaptıkları idari ve iktisadi yanlışları saymayacağım .. Misal bu sözümona okumuş kesimin 1950' lerde CİNCİ HOCALARIN evinden çıkarken görüntülenmesi bilmem sizleri şaşırttı mı =)) Biraz ileri alalım ve bugün ülkücülüğü ve milliyetçiliği hiçkimselere bırakmayan kesime bir göz atalım .. O dönemde 6. filoya secde eden bu abilerimizi nereye koyacağız .. Osmanlı devrinde yapılanları zaten biliyoruz .. Keşke Menderes tek parti döneminde o günkü partinin karşısına gerçekten içi dolu bir kalkınma modeli ile çıksaydı.. Keşke dini siyasete alet etmeden yapsaydı yapacaklarını .. Bakın bunları belli bir kesimin negatif taraflarını vermek için yazmıyorum .. Bahsetmek istediğim şey , tartışılan kavram ne olursa olsun bu milletin ,O KONUYA BAHİS OLGULARI ÖZÜMSEYEMEMİŞ OLMASIDIR .. Zaman akıp gidiyorken geriye duyulan özlemle , yersiz duygusallıkla ileriye yelken açılamaz .. Açılmamalıdır da .. Ne mi olur açılırsa ? Gelin günümüze dönelim .. O yelkeni açarsan caddelerde bol bol Tuğralı Doblolar görürsün .. Atatürk' ün doğum tarihini , devrimlerinin adlarını dahi bilmeyen insanların kullandığı Atam izindeyiz stickerlı mersolar bmw ler görürsün .. Biraz daha açayım konuyu .. Bizim insanımız için konu ne olursa olsun algı ön plandadır.. O mersoyu kullanıyorsa bunun en büyük nedeni o araca bindiğinde , toplumun bu kekomançiyi zengin insan olarak gördüğü ön kabulüdür(Pek tabii tüm merso sahipleri değil. Siz anladınız kimlerden bahsettiğimi) .. Tuvalete girip sifon çekmekten haberi olmayan ama starbucksa girince bir kahveyle mekanda günü bitiren , cebinde sigara alacak parası olmayıp sağdan soldan sigara dilenen 20. yüzyıl medine fukaraları ve macbook proları ?!?! Bu ülkede edebiyat okuyup Hayyam' ın yaşadığını sanan insanları gördü bu gözler !!! Konu başlığı ne olursa olsun bu düzen farketmez ..Misal bizde "X" bakanı Yozgatlıysa o bakanlık bünyesinde Yozgatlı popülasyonu artar .. Liyakat rafa kalkar , HEMŞOCULUK ÖNE ALINIR .. Ve diyelim ki bu bakanlık uzay araştırmaları bakanlığıysa Yozgat Sorgun'a muhakkak bir AY ÜSSÜ ya da efenime söyleyeyim YERÇEKİMSİZ YÜRÜYÜŞ PLATFORMU KONDURULUR .. Bunun adı bizim ülkemizde ilerlemedir .. Diğer illerden buna bir tepki gelmediği gibi bunun adı bir anda kalkınma oluverir .. Sonra uyanığın teki büyük rakı şişesinin dibini kesip yaptığı çakma teleskopla köşeyi dönüverir .. Güneşli güzel günlerin hüküm sürdüğü Yozgat Sorgun' da bir anda kör olma vakaları tırmanışa çıkar .. Güneşi seyreyleyen akıllılar sağolsun , bakan gözler KÖR OSSUN diyerek.. Devlet dolandırılan vatandaşlardan tepki gelene dek olaya müdahil olmaz.. Olsa da söz konusu şahsın sicili düzgün olduğu için serbest bırakılır .. Sonra ? Sonra ne olacak ?!? Para baldan tatlı cicim!! Bu kez devlet eliyle Sorgun' a YOZGAT TELESKOP SEVERLER DERNEĞİ KURULUR!! BİR SONRAKİ SENE YOZGAT TELESKOP İTHALATINDA TÜRKİYE BİRİNCİSİ OLUR .. İthalat diyorum bak yalnız sevgili monçiçi.. Yine kendim yapayım demez... İHRAÇ EDEYİM DEMEZ !!! =))) Konu din , ekonomi adını ne koyarsan o olsun ..Bu kaideler değişmez bu memlekette !! YAHU ARKADAŞ KOSKOCA HUKUK FAKÜLTESİ BİTİRMİŞ , TONLA MAAŞ ALAN , BİLMEM KAÇ TANE FİRMAYA HUKUKSAL DANIŞMANLIK YAPAN BİR KADIN, ÜNİVERSİTE SINAVINA GİREN OĞLUNUN CEBİNE "OKUNMUŞ PİRİNÇ" KOYAR MI YAAUW !!! ZOHAHAHAHA !! ULAN ŞUNU , YILBAŞI KUTLAMASINI YORTU ,SOFRAYA GELEN "SEĞMEN" MARKA PEKMEZİ TORTU KABUL EYLEMİŞ HACILAR KÖYÜNDE İKAMET EDEN ABDULLAH DEDE YAPSA ANLARIM .. MANYAK MISINIZ ULAN SİZ ?!!?! =)) Velhasıl kelam bu kitap kurgu gibi gözükse de aslında birebir YAŞANMIŞLIKLAR ve YAŞANILACAK OLANLAR KİTABIDIR !! Ne diyorsun kardeşim diyenler ... Al o başlıktaki Saatleri Ayarlama Enstitüsü ismini koy yerine TOSUNCUK AŞ ' yi.. Bilmem anlatabildim mi sayın CEVİZKABUĞU !! =))

    Bak bu kadar dil döktük sana .. Yine de okumam diyorsan şöyle de cici bir opsiyon sunayım ve kitabın içindeki bir karakterden bahsederek spoiler lı tarlalara süreyim sabanı .. Şikayet edeyim neyin deme !! Yok ben başta isterim uyarıyı dersen : O ellerin kökünden kırılsın , bakan gözün oyulsun =)) Kızmayın başıma geldi de diyorum bebişler !!

    KEFEN YIRTAN "ZOMBİ" ZARİFE HALA !!! Bakınız bu öyle yüce , öyle gaddar , öyle acımasız ve pinti bir karakterdir ki öldü diye mezara konulup çıktığında dahi kendisini gömenlere tabutunun içine girmek suretiyle tabutunu taşıtmış , yolda giderken poaçacıda durup dükkan sahibiyle pazarlık ederekten kendine hamur işi alabilmiştir!! İşsizlik levelinin karşısı boştur !! Bir nevi AVATARdır =))) TÜM İŞSİZLER ADINA ZERRE TEREDDÜTSÜZ İLAN EDİYORUM Kİ PİRİMİZDİR!!! Kalın Musa' yı da hörmetle anaraktan önünde saygı ile eğiliriz !!

    İşte böyle sevgili zurnaseverler .. Bir İŞSİZ incelemenin de böylece sonuna geldik .. Nerden aklına geliyor bunlar diyeceklere cevap olsun .. Mezardan sadece KEFEN YIRTAN ZARİFE HALA MI kalkıyor sandınız ?!?!?!

    https://www.youtube.com/...di52k-T_RAQ&t=6s
  • Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • 237 syf.
    ·1 günde·10/10
    1940'lı yılların ortaları Türk siyasi tarihinde hem dış hem de iç politikada önemli değişim rüzgarlarının estiği bir dönem olması nedeniyle bir dönüm noktası olma niteliğini taşır. 1945 yılında II. Dünya Savaşının bitmesi ve 1947 yılında Soğuk Savaşın başlamasıyla birlikte Türk dış politikası dünyadaki değişen dengelerden oldukça etkilendi. Öyle ki, Mustafa Kemal'in bağımsız devlet temelli dış politikası, bu dönemde Sovyet tehdidi nedeniyle Batı odaklı ve dışa bağımlı bir hal aldı. Elbette 1940'lı yılların ortalarında değişen tek şey dış politika değildi, zira iç politikada köklü değişim rüzgarları esiyordu ve tarih 1946 yılını gösterdiğinde, Türk siyasi tarihinde yeni bir perde aralanacak ve ilerleyen yıllarda siyaset sahnesinde Demirkırat şahlanacaktı!

    Her şey 1945 yılının başlarında mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Reform Tasarısı ile başladı ve haftalarca sürecek tartışmaların fitili böylelikle ateşlenmiş oldu. Cumhuriyet Halk Partisi içindeki bazı mebuslar bu tasarıya şiddetle karşı çıkıyor ve bunu hem ekonomik, hem de anayasal olarak eleştiriyordu. Onlara göre şayet bu tasarı meclisten geçerse ekonomik olarak üretimi her yönden negatif etkileyecekti, öte yandan tasarı anayasadaki özel mülkiyet ilkesinin doğrudan ihlali demekti. Tarih Haziran 1945'i gösterdiğinde tasarı meclisten geçti ancak, parti içindeki dört mebus tarihe Dörtlü Takrir olarak geçecek önergeyi meclise sundu. İsmet Paşa'ya atıfta bulunan bu önergenin altında parti içindeki muhalif dört mebusun imzası vardı: Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü. Tarih 1945'li yılların sonuna geldiğinde Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü partiden ihraç edilirken, Aralık 1945'te Celal Bayar partiden istifa etti. Dörtler, Türk siyasi tarihinde köklü değişimlerin yaşanacağı partiyi Ocak 1946 yılında resmi olarak Türk siyasi hayatına kazandırdı: Demokrat Parti.
    Şüphesiz ki, Demokrat Parti'yi Türk siyasi tarihinde böyle özel ve önemli kılan nokta cumhuriyetin erken yıllarında denenen iki çok partili hayata geçiş denemesinin aksine (1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası), resmi ve kalıcı olarak demokrasi ve çok partili hayata geçişin sembolü olmasında yatıyor. İsmet Paşa'nın her zaman dile getirdiği gibi, siyasette muhalif bir parti ihtiyacı ve beklentisi böylelikle hayata geçmiş oldu. 1946- 1950 yılları Türk siyasi tarihinde demokratik geçiş sürecini kapsamaktadır. Bu süreçte Demokrat parti hızlı bir şekilde yükselecek ve halkı yakalayacaktır. En nihayetinde tarih 1950 genel seçimlerine geldiğinde, Demokrat Parti, cumhuriyetin ilanından bu yana CHP'nin 27 yıllık tek parti saltanatını yıkarak 10 yıl boyunca sürecek altın çağına ilk adımı atacaktır atmasına ama, bu hızlı yükseliş aynı hızla şahlanan Demirkırat'ı 1960 darbesiyle alaşağı edecektir. Kendisini cumhuriyetin ve Atatürk'ün ilke ve inkılaplarının koruyucusu olarak gören ordu, 1950'li yılların sonlarında DP'nin laiklik ilkesini tehdidi nedeniyle 27 Mayıs 1960'ta yönetime el koyacak ve Türk siyasi tarihinde yeni bir dönemin sembolü olan Demokrat Parti, Türk siyasi tarihinde yeni bir perde aralayacaktır: Darbe!

    Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın ortak çalışması belgesel anlatı türündeki Demirkırat, Türkiye'nin demokrasi ve çok partili hayata geçiş sürecini hem merkez sağ, hem de merkez soldan dönemi deneyimlemiş tanıkların ağzından tarafsız bir şekilde okuruna sunan nefis ve bir o kadar da sağlam bir çalışma diyebilirim. Demirkırat, Türk siyasi tarihinde önemli bir yere sahip Demokrat Parti'nin oluşumunun, şahlanışının ve düşüşünün, darbenin ayak sesleriyle birlikte darbe ve infaz sürecinin öyküsünü içerirken, aynı zamanda partinin Türk siyasi tarihindeki dönüm noktası olma niteliğinin daha iyi kavrayabilmek adına 1930'lu yıllarda Serbest Cumhuriyet Fırkası'na da değinmeyi ihmal etmiyor; velhasıl 1930-1960 yılları arasındaki 30 yıllık süreci dolu dolu biçimde sayfalarında barındırıyor.
    Her bir satırında bilgiye doyacağınız bu değerli çalışmayı siyaset ve dönem kitabı severlerin mutlaka kitaplıkları ile birlikte gönül kitaplıklarında da ağırlamalarını ve okuduktan sonra beraberindeki belgesel DVD'si ile Türk siyasi tarihinin 30 (hatta infaz sürecini de içermesi ve 1961 yılına da bir miktar değinmesi nedeniyle 31) yılını görsel olarak da taçlandırmalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • 528 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Dikkat spoiler içerir.
    12 Mart Muhtırasının altında imzası olanlardan meşhur hava kuvvetleri komutanı Muhsin Batur'un anılarını ve görüşlerini anlattığı kitabı. Ailesi ve doğumundan Harp Okuluna girişine kadar olan dönemi anlattıktan sonra askeri hayata geçişi, oralarda yaşadıkları, evlenmesi gibi konularla devam ediyor. 27 Mayıs darbesinde Adnan Menderes ve ekibini alması, sonradan daha da yükselmesi ve kuvvet komutanı olması, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ile olan görüş farklılıkları ve 12 Mart'a Faruk Gürler paşa ile taşıyan süreç detaylı bir şekilde anlatılıyor. 12 Mart sonrasında yaşananlar, muhtıranın ölü doğması, siyasilerin 1961 anayasasının genişliğinden istifade etmesi ve Faruk Paşanın cumhurbaşkanı olamaması da anlatılıyor. Sonrasında emekli olması, Fahri Korutürk tarafından senatör yapılması, CHP'ye katılması ve 1980 yılında cumhurbaşkanı adayı olması, 303 oya kadar çıkmasına rağmen CHP'den ons oy vermeyenler olduğundan seçilememesi ve devamında yaşananlar anlatılıyor. Ülkenin o dönemki yaklaşık 30 yılına ışık tutan bir kitap olmuş. Yazar ordu mensubu olduğu için bağlı olduğu kuruna karşı pek tarafsız davranamamış ancak yine de olabildiğince objektif bir eser olmuş. Kendi hatalarını da kabul eden biri olarak kitabı oldukça beğendim. Mutlaka okunması gereken kitaplardan biri.
  • İsmail Küçükkaya: Menderes'in 10 yıllık dönemi, Cumhuriyet tarihi içinde nasıl bir görüntü çiziyor, nasıl bir dönüşüm başlıyor?
    İlber Ortaylı: Öncelikle halkın üzerinden jandarma ve kaymakam baskısı kalkıyor. Şikayet durumunda kaymakam haksız bulununca cezalandırılıyor. Turgut Göle, Ankara civarında kaymakam iken sırf oradan DP'ye oy çıktı diye köylülerin sırtına palan vurdurmuştu. Adnan Menderes'ten sonra böyle bir vaka olamaz ama bürokrasinin eşrafı koruduğuna yönelik iddialar vardır ki doğrudur. Burada ara bir zümre var; devletin önüne geçip "biz devletiz" diyerek halka kafa tutan, halkın önüne geçip "biz halkız" diyerek devlete kafa tutan bir zümre. Bu DP devrinde hakikaten olmuştur ama şimdi AKP döneminde de var, ondan öncekilerde de vardı, CHP döneminde de vardı. Türk demokrasisinde bu hep olur; birileri kendini halkın temsilcisi yerine koyar ve ona göre hareket eder. Mesela bazı Mülkiyeli kaymakamlar "Ne işiniz varsa yaparım ama bana kendiniz gelin!" derlermiş. Çünkü aracılar buradan çıkar ediniyor. Devletin yavaş yavaş parası olmaya başladığı için, Toprak Mahsulleri Ofisinin garantisiyle, köylü artık para kazanmaya başlıyor, artık ayağına ayakkabı alabiliyor. Ankara'da bazı mağazalar açılıyor. Tarımda modernleşme için sayılara bakmak, artan traktör sayısını incelemek gerek. İkinci Cihan Harbi yıllarının ithalat-ihracat dengesi adeta zorunlu bir tasarrufu ve rezerv birikimine neden olmuştur. Savaş boyunca düşük ithalat ve bol ihracat döviz birikimi de sağlamıştır ve bu rezervler eritilene kadar bir bolluk olmuştur. Muhalefetin hücumu, "Paşanın biriktirdiği döviz, daha akıllıca mesela yatırıma kazanmalıydı," tarzındaydı. Muhalefetin makul tenkitleri ekseri hırçın hücum ve tenkitlerin arasında kayboluyordu.