• zaman kısalır eve giderken
    yaşım ufalır, boynuma bir yaka
    elime bir sepet,
    sırtıma bir çanta...

    renkler canlanır,
    ağaçlar hışırdar rüzgarda
    kuşlar daha bir ayrı cıvıldar;
    hepsi, hepsi eve varana kadar.

    yollar kısalır, yollar uzar
    yollar kısaldıkça daha da uzar.
    varamaz ayaklarım
    bilirim, dizlerimde yok bağım.

    zaman sıkışır eve giderken,
    zamanda sıkışırım, takılı kalırım.
    adım atamam biraz öteye.
    geri sarar zaman, başa sarar.

    balkona tünemiş hüzün kuşları
    yuva yapmışlar ayrılıklardan,
    Yaz günü, buza kesmiş ev
    elim yanar ateşinden, kimsesizliğin.
    artık açamaz anahtarım kapıyı.
    kapıda kalırım, ayazda titrerim yaz günü.
  • Yazar: Liliyar
    Hikaye Adı : SAÇLARIN VAR MI SENİN?
    Link: #31183001
    Müzik Parçası : Sessiz Veda

    Hastane odaları hep küçüktü. İçine beş yatak sığsa da küçüktü, binadaki en büyük oda olsa da küçüktü.
    Hele duvarlar bir bir üstüne yürüdü mü insanın, karınca yuvasından da küçüktü, ağaç kovuğundan da küçüktü.

    Bilinçli bir yalnız bırakılışın çıldırtan safhasında, belki de çıldırmaya bile mecali olmadan, hükmünü yitiren zaman mefhumunun tozlu labirentine dalıp gidiyordu.
    İnsan yapayalnız kaldığında, sabahla akşamı ayıran o karanlık perde sıyrılıyor ; mevsimlerin, günlerin, vakitlerin, saatlerin birbirinden hiçbir farkı kalmıyordu.
    Defalarca kaçmak istese de bu fikir, bütün yarım bırakılan hayaller gibi, sonsuz bir boşlukta öylece asılı kalıyordu.
    "Bundan daha zoru var mı acaba?" dedirten derin bir sızı, bütün damarlarına yayılmıştı.

    Hafifçe doğrulup telefonuna uzandı. Eline alır almaz da büyük bir yorgunlukla tekrar yatağa bıraktı kendini.

    "Hi Bixby," dedi telefonuna dokunarak, "Can you read a poem for me?"
    "Evet, bir şiir..
    Şöyle apaydınlık, sonsuz büyüklükte bir şiir olsun, binlerce kuşun kanatları süzülsün derinliğinde, dünyanın bütün karanlıklarını bir çırpıda silsin süpürsün.
    Ben tek kelime etmeden anlatsın her şeyi ve harflerle ifadesi olmayan büyülü bir iklime alıp götürsün beni..
    Annemin gözleri olsun içinde, elleri olsun... Ellerim çok üşüyor, yalnız öyle ısınırım ben...
    Yalnız öyle yenerim yenilmişlikleri, ölümün soğuk nefesini ensemde hissederken, bir tek, yanımda annem olursa korkudan ölmem ben... "

    Gözyaşlarını tartacak bir terazi yoktu yeryüzünde ya da insana damardan verilecek bir doz ümit keşfedilmemişti henüz.
    Tam orta yerinden koparılan bir film şeridi gibi başı sonu anlamsızlaşmıştı her şeyin.
    Gidemediği şehirler geliyordu aklına, yazamadığı şiirler, okuyamadığı kitaplar, avuçlarına alamadığı o minicik eller geliyordu.

    Dünya insanın ayakları altından kayıp giderken, "Dik dur!" diyorlardı ya, topunu bir kibrit çakıp yakardı mümkün olsa.

    Yaşanmadan anlaşılmayacak bir yarım kalış, bir yudum alınmadan tadı asla tahmin edilemeyecek ateşten bir çırpınış, sol yanında cayır cayır yanıyordu.
    Oysa susuyordu sadece. Dilsiz bir haykırışın bütün renklerinde susuyordu.
    Her gün milyonlarca kez zihninden gelip geçen ve her seferinde geçtiği yerleri darmadağın eden bu fikirlerden kurtulmayı öyle çok istiyordu ki..

    Alışkanlıktan elini kafasına götürüp saçlarına dokunmaya çalıştığı an, gerçek, bir kere daha boğazına düğümlendi.
    "Hi Bixby," dedi telefonuna dokunup. "Saçların var mı senin? Benim artık yok..."

    Hastane odaları küçüktü ve karanlık.. Binlerce penceresi olsa da karanlık, milyonlarca lambayla aydınlatılsa da karanlık.
    Yorulmak, onun için halsiz kalmak değildi ; ümitsiz kalmaktı. Derin, simsiyah bir kuyuda son hızla dibi boyladığını hissediyordu.

    Pencereye konan kuşları izledi bir süre. Damarlarına damla damla zerk olan serumun akışını izledi, yattığı yatağın ayak ucunu, duvarda asılı duran televizyonu, refakatçiler için hazırlanmış geniş, kahverengi koltuğu, her gün biraz daha incelen parmaklarını izledi.
    Tatlı bir uyku tüm bedenini yavaştan yavaştan sararken, içindeki sızının hala yerinde olduğunu hissetti uyumadan önce.

    ..........
    Çığlık çığlığa ilerliyordu tren, rayların üzerinde. Dışarıda peri suretinde bir bahar, her yer olabildince yeşil, ağaçlar bembeyaz çiçeğe durmuş..
    Öyle değişik bir koku vardı ki etrafta, her soluk alıp verişte, insanın ciğerleri baştan aşağı yıkanmışçasına ferahlıyordu.
    Sözsüz, notasız bir şarkı kopup geliyordu içinden. Kompartımanın penceresini biraz aralayıp kafasını dışarıya uzattı. Birden saçları savrulmaya başladı rüzgarda. Savruldukça uzadı, uzadıkça koca bir şehir aydınlandı.
    ................

    Hastane odaları soğuktu. Güneşi getirip içine koysan da soğuktu. Yüreğin alev alev yansa da soğuktu.

    Gözlerini yavaşça açtı. Her şey aynıydı yine.. Uyumadan önce bıraktığı gibi.

    Ne tren vardı ortalıkta..
    Ne bahar..
    Ne de savrulan saçları...
  • Saçların Var mı Senin?

    https://www.youtube.com/watch?v=rsUwajVpDSI
    Hastane odaları hep küçüktü. İçine beş yatak sığsa da küçüktü, binadaki en büyük oda olsa da küçüktü.
    Hele duvarlar bir bir üstüne yürüdü mü insanın, karınca yuvasından da küçüktü, ağaç kovuğundan da küçüktü.

    Bilinçli bir yalnız bırakılışın çıldırtan safhasında, belki de çıldırmaya bile mecali olmadan, hükmünü yitiren zaman mefhumunun tozlu labirentine dalıp gidiyordu.
    İnsan yapayalnız kaldığında, sabahla akşamı ayıran o karanlık perde sıyrılıyor ; mevsimlerin, günlerin, vakitlerin, saatlerin birbirinden hiçbir farkı kalmıyordu.
    Defalarca kaçmak istese de bu fikir, bütün yarım bırakılan hayaller gibi, sonsuz bir boşlukta öylece asılı kalıyordu.
    "Bundan daha zoru var mı acaba?" dedirten derin bir sızı, bütün damarlarına yayılmıştı.

    Hafifçe doğrulup telefonuna uzandı. Eline alır almaz da büyük bir yorgunlukla tekrar yatağa bıraktı kendini.

    "Hi Bixby," dedi telefonuna dokunarak, "Can you read a poem for me?"
    "Evet, bir şiir..
    Şöyle apaydınlık, sonsuz büyüklükte bir şiir olsun, binlerce kuşun kanatları süzülsün derinliğinde, dünyanın bütün karanlıklarını bir çırpıda silsin süpürsün.
    Ben tek kelime etmeden anlatsın her şeyi ve harflerle ifadesi olmayan büyülü bir iklime alıp götürsün beni..
    Annemin gözleri olsun içinde, elleri olsun... Ellerim çok üşüyor, yalnız öyle ısınırım ben...
    Yalnız öyle yenerim yenilmişlikleri, ölümün soğuk nefesini ensemde hissederken, bir tek, yanımda annem olursa korkudan ölmem ben... "

    Gözyaşlarını tartacak bir terazi yoktu yeryüzünde ya da insana damardan verilecek bir doz ümit keşfedilmemişti henüz.
    Tam orta yerinden koparılan bir film şeridi gibi başı sonu anlamsızlaşmıştı her şeyin.
    Gidemediği şehirler geliyordu aklına, yazamadığı şiirler, okuyamadığı kitaplar, avuçlarına alamadığı o minicik eller geliyordu.

    Dünya insanın ayakları altından kayıp giderken, "Dik dur!" diyorlardı ya, topunu bir kibrit çakıp yakardı mümkün olsa.

    Yaşanmadan anlaşılmayacak bir yarım kalış, bir yudum alınmadan tadı asla tahmin edilemeyecek ateşten bir çırpınış, sol yanında cayır cayır yanıyordu.
    Oysa susuyordu sadece. Dilsiz bir haykırışın bütün renklerinde susuyordu.
    Her gün milyonlarca kez zihninden gelip geçen ve her seferinde geçtiği yerleri darmadağın eden bu fikirlerden kurtulmayı öyle çok istiyordu ki..

    Alışkanlıktan elini kafasına götürüp saçlarına dokunmaya çalıştığı an, gerçek, bir kere daha boğazına düğümlendi.
    "Hi Bixby," dedi telefonuna dokunup. "Saçların var mı senin? Benim artık yok..."

    Hastane odaları küçüktü ve karanlık.. Binlerce penceresi olsa da karanlık, milyonlarca lambayla aydınlatılsa da karanlık.
    Yorulmak, onun için halsiz kalmak değildi ; ümitsiz kalmaktı. Derin, simsiyah bir kuyuda son hızla dibi boyladığını hissediyordu.

    Pencereye konan kuşları izledi bir süre. Damarlarına damla damla zerk olan serumun akışını izledi, yattığı yatağın ayak ucunu, duvarda asılı duran televizyonu, refakatçiler için hazırlanmış geniş, kahverengi koltuğu, her gün biraz daha incelen parmaklarını izledi.
    Tatlı bir uyku tüm bedenini yavaştan yavaştan sararken, içindeki sızının hala yerinde olduğunu hissetti uyumadan önce.

    ..........
    Çığlık çığlığa ilerliyordu tren, rayların üzerinde. Dışarıda peri suretinde bir bahar, her yer olabildince yeşil, ağaçlar bembeyaz çiçeğe durmuş..
    Öyle değişik bir koku vardı ki etrafta, her soluk alıp verişte, insanın ciğerleri baştan aşağı yıkanmışçasına ferahlıyordu.
    Sözsüz, notasız bir şarkı kopup geliyordu içinden. Kompartımanın penceresini biraz aralayıp kafasını dışarıya uzattı. Birden saçları savrulmaya başladı rüzgarda. Savruldukça uzadı, uzadıkça koca bir şehir aydınlandı.
    ................

    Hastane odaları soğuktu. Güneşi getirip içine koysan da soğuktu. Yüreğin alev alev yansa da soğuktu.

    Gözlerini yavaşça açtı. Her şey aynıydı yine.. Uyumadan önce bıraktığı gibi.

    Ne tren vardı ortalıkta..
    Ne bahar..
    Ne de savrulan saçları...

    Liliyar
  • SAÇLARIN VAR MI SENİN?

    https://www.youtube.com/watch?v=rsUwajVpDSI
    Hastane odaları hep küçüktü. İçine beş yatak sığsa da küçüktü, binadaki en büyük oda olsa da küçüktü.
    Hele duvarlar bir bir üstüne yürüdü mü insanın, karınca yuvasından da küçüktü, ağaç kovuğundan da küçüktü.

    Bilinçli bir yalnız bırakılışın çıldırtan safhasında, belki de çıldırmaya bile mecali olmadan, hükmünü yitiren zaman mefhumunun tozlu labirentine dalıp gidiyordu.
    İnsan yapayalnız kaldığında, sabahla akşamı ayıran o karanlık perde sıyrılıyor ; mevsimlerin, günlerin, vakitlerin, saatlerin birbirinden hiçbir farkı kalmıyordu.
    Defalarca kaçmak istese de bu fikir, bütün yarım bırakılan hayaller gibi, sonsuz bir boşlukta öylece asılı kalıyordu.
    "Bundan daha zoru var mı acaba?" dedirten derin bir sızı, bütün damarlarına yayılmıştı.

    Hafifçe doğrulup telefonuna uzandı. Eline alır almaz da büyük bir yorgunlukla tekrar yatağa bıraktı kendini.

    "Hi Bixby," dedi telefonuna dokunarak, "Can you read a poem for me?"
    "Evet, bir şiir..
    Şöyle apaydınlık, sonsuz büyüklükte bir şiir olsun, binlerce kuşun kanatları süzülsün derinliğinde, dünyanın bütün karanlıklarını bir çırpıda silsin süpürsün.
    Ben tek kelime etmeden anlatsın her şeyi ve harflerle ifadesi olmayan büyülü bir iklime alıp götürsün beni..
    Annemin gözleri olsun içinde, elleri olsun... Ellerim çok üşüyor, yalnız öyle ısınırım ben...
    Yalnız öyle yenerim yenilmişlikleri, ölümün soğuk nefesini ensemde hissederken, bir tek, yanımda annem olursa korkudan ölmem ben... "

    Gözyaşlarını tartacak bir terazi yoktu yeryüzünde ya da insana damardan verilecek bir doz ümit keşfedilmemişti henüz.
    Tam orta yerinden koparılan bir film şeridi gibi başı sonu anlamsızlaşmıştı her şeyin.
    Gidemediği şehirler geliyordu aklına, yazamadığı şiirler, okuyamadığı kitaplar, avuçlarına alamadığı o minicik eller geliyordu.

    Dünya insanın ayakları altından kayıp giderken, "Dik dur!" diyorlardı ya, topunu bir kibrit çakıp yakardı mümkün olsa.

    Yaşanmadan anlaşılmayacak bir yarım kalış, bir yudum alınmadan tadı asla tahmin edilemeyecek ateşten bir çırpınış, sol yanında cayır cayır yanıyordu.
    Oysa susuyordu sadece. Dilsiz bir haykırışın bütün renklerinde susuyordu.
    Her gün milyonlarca kez zihninden gelip geçen ve her seferinde geçtiği yerleri darmadağın eden bu fikirlerden kurtulmayı öyle çok istiyordu ki..

    Alışkanlıktan elini kafasına götürüp saçlarına dokunmaya çalıştığı an, gerçek, bir kere daha boğazına düğümlendi.
    "Hi Bixby," dedi telefonuna dokunup. "Saçların var mı senin? Benim artık yok..."

    Hastane odaları küçüktü ve karanlık.. Binlerce penceresi olsa da karanlık, milyonlarca lambayla aydınlatılsa da karanlık.
    Yorulmak, onun için halsiz kalmak değildi ; ümitsiz kalmaktı. Derin, simsiyah bir kuyuda son hızla dibi boyladığını hissediyordu.

    Pencereye konan kuşları izledi bir süre. Damarlarına damla damla zerk olan serumun akışını izledi, yattığı yatağın ayak ucunu, duvarda asılı duran televizyonu, refakatçiler için hazırlanmış geniş, kahverengi koltuğu, her gün biraz daha incelen parmaklarını izledi.
    Tatlı bir uyku tüm bedenini yavaştan yavaştan sararken, içindeki sızının hala yerinde olduğunu hissetti uyumadan önce.

    ..........
    Çığlık çığlığa ilerliyordu tren, rayların üzerinde. Dışarıda peri suretinde bir bahar, her yer olabildince yeşil, ağaçlar bembeyaz çiçeğe durmuş..
    Öyle değişik bir koku vardı ki etrafta, her soluk alıp verişte, insanın ciğerleri baştan aşağı yıkanmışçasına ferahlıyordu.
    Sözsüz, notasız bir şarkı kopup geliyordu içinden. Kompartımanın penceresini biraz aralayıp kafasını dışarıya uzattı. Birden saçları savrulmaya başladı rüzgarda. Savruldukça uzadı, uzadıkça koca bir şehir aydınlandı.
    ................

    Hastane odaları soğuktu. Güneşi getirip içine koysan da soğuktu. Yüreğin alev alev yansa da soğuktu.

    Gözlerini yavaşça açtı. Her şey aynıydı yine.. Uyumadan önce bıraktığı gibi.

    Ne tren vardı ortalıkta..
    Ne bahar..
    Ne de savrulan saçları...
  • Sertap Erener son şarkısında söylediği gibi ben de böyle iyileşiyorum…

    “Gerçek olanı gözler göremez” sözünü kitapta göz sürerken gerçek diye bir şeyin olmadığına, hep bir gerçek üreticisi olduğuna inandığımı fark ediyorum.

    Her şey gerçek olmayacak kadar güzel başlamışken, olayların can kaybına kadar varmasından elbette herkes gibi ben de  büyük üzüntü duyuyorum.

    Bu nedenle ülkemizi  kaosa sürükleyen böylesine büyük bir olaydan edebi bir yazı yazma kaygısı taşıdığım sanılmasın asla, ama Küçük Prens’i böyle bir duyguyla okuyunca en azından yaşanılanları anlamak için böyle bir yola başvuruyorum.

    Kitapta da belirtildiği gibi belki de biz büyükler hiçbir şeyi tek başına anlamıyoruz, bu yüzden yaşananlar her ne kadar gittikçe büyüse de olaylara naif duygularla yaklaşınca olabildiğince ön yargısız ve ufacık düşünce pırıltıları katıldığında, yaşanılanların anlaşılmasının daha kolay olacağının garantisini veriyorum. Bunu herkes yapabilir mi bilmiyorum fakat yapılması gerektiğine inanıyorum.

    “İnsanın kendini yargılaması başkasını yargılamasından daha zordur, iyi yargılamayı başarırsan, gerçek bilge olduğunu kanıtlamış olursun” sözü kitabı  sadece  çocukların  değil yetişkinlerin de okuması gerektiğini açıkça gösteriyor zaten.

     

    Kendini kral sananlar, kraldan daha çok kralcı olanlar ve hatta “kral öldü yaşasın yeni kral” diyenlere ise iki kere okuma cezası verilmesini öneriyorum.  

    ?Herkes gücünün yettiğinin kralıdır? diyor ya Küçük Prens, bu bitmek bilmeyen güç istemini krallar ve şakşakçıları sürekli halk üzerinde uygulamalı olarak senede birkaç kez güncellemek gereği duyuyorlar nedense?

    Yıllar önce yazdığım ”Taksim’e Pirince Giderken Eldeki Karanfilden Olan İşçiler” adlı yazımdaki aktörlerin aynı olduğunu, aynı siyaset üretimiyle ta o zamanlardan rıza imal etme girişimlerini düşündükçe bu eylemlerin sebepsiz yere olmadığını çok daha iyi anlıyorum.

    Dolayısıyla Küçük Prens’te geçen “gülün için, harcadığın zamandır gülünü bu kadar önemli yapan” sözünü “ağaçlar için harcanan zamandır ağaçları bu kadar önemli yapan” şeklinde yaşadıklarımıza uyarlayınca, son derece yaratıcı eylemlerin boyut değiştirerek sürmesini çiçeğe ağaca değil bu emeğe bağlıyorum.

    Adı isyan da olsa ağaç da olsa fark etmiyor, kitaptaki yılanın fili yutması gibi bir durum söz konusu oluyor. Yiyen ve yenilen birbirine karışıyor fakat bu görüntünün kitaptaki şapkaya da benzetilme riski var.

    Malum şapka devrimdi…

    Ancak bu çoğunluğun dediği gibi milat veya devrim değil bildiğiniz evrimdir.

    “Birinin sizi evcilleştirmesini kabul ettiyseniz, biraz olsun gözyaşı dökmeyi de göze alacaksınız” diyor Küçük Prens.

    Halkı bu kadar ayaklandıracak olayların biraz da alt yapısında bu yatıyor aslında…

    Evcilleştirmenin bir yolu da apolitize edilmekten geçtiğini ”Sivil İtaatsizlik Ütopyası” adlı yazımda değinmiştim  bir aralar.

    Ütopyamın tam olarak gerçekleştiği söylenemez fakat o apolitize edilmiş çılgın gençlik, başka bir değişle “lümpen” grup bu ütopyayı hem de bilgisayar başında fazla zaman kaybettikleri için, o en çok eleştirildikleri sanal ortamda örgütlenerek gerçekleştirdiler.

    “Malumu ilam gerekmez” orası doğru.

    Küçük Prens boşuna mı diyor “herkesten verebileceği kadarını istemek gerek, otorite her şeyden önce mantık ister. Gidip de halka kendilerini denize atmalarını emrederseniz devrim yaparlar” diye.

    Bu nedenle başbakanın dediği gibi;  Türkiye artık gündemi belirleyen bir ülke değil  belki, ancak gündemden de düşmeyen ülke konumunda.

    “Mesaj alındı” demekle olmuyor işte, somut bir gösterge olmadığı takdirde gündemi soğutmak zor olacak bu gidişle…

    Kuzunun çiçeği yeyip yiyemediğini okura bırakıyor yazar ama artık halk her şeyi oluruna bırakacak kadar kuzu değil, yemeyecek yedirmeyecek de…

    Sönmüş yanardağlarını temizleme istemiyle her sabah boaboa ağaçlarını (kötülüğü temsil ettiğine inanılan bu ağaca) sökme ile işe başlayan Küçük Prens’in gezegeninden mi geldi acaba bizdeki bu ağaçlar,  yoksa bu  kavganın kaynağı zamanında asılan üç fidanın 12 kutsal ağaca dönüşmesi mi gerçekten öğrenmek isterdim.

    “Çölü güzel yapan bir yerlerde kuyuyu gizliyor olması” diyor ya Küçük Prens.

    Her ne kadar 10 yılda 2.5 milyar ağaç diktiğini hükumet iddia ediyorsa da , aslında 10 yılda on yüz baloncuk yutturdu bize. Neyse ki bunun sonucu 12 adam, 12 imamdan sonra, 12 ağacımız oldu ne güzel…

    Yalnızca ağaçlarımız değil kırmızılı kadınlarımız, Çapulcu Perilerimiz, Duran Adamlarımız oldu.

    “… Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. Çünkü üstüne fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur.”

    Prensin gezegeninde her şey özel olmak zorundadır, tek bir gül – ki bize göre ağaçlar – eşsizleşir ve tek bir çocuk “prens” olur. Belki bu ağaçlarla mevsim değişir ve Akdeniz olur.

    Küçük Prens’in yazarı kitabı bir büyüğe adadığı için, kitabın hemen başında çocuklardan özür diliyor. Ben de bu kitabı büyüklere böyle bir olayla anlattığım için, tüm çocuklardan af diliyorum.
  • Vermeye Dair

    Sonra zengin bir adam dedi ki, bize Vermektem Söz Et. O da yanıtladı: Malınızdan, mülkünüzden verdiğinizde pek fazla bir şey vermiş sayılmazsınız. Gerçekten vermek, kendinden vermektir. Çünkü mal mülk, bir gün gerekeceği endişesiyle alıkoyup sakladığınız şeylerden başka nedir? Yarın, yarın ne getirir, hacıların ardı sıra kutsal kente giderken, iz tutmaz kumlara kemik gömen aşırı tedbirli köpeğe? Yokluk korkusu, yoksunluğun bizzat kendisi değil midir? Kuyunuz suyla doluyken çekilen susuz kalma korkusu değil midir asıl giderilemez olan?

    Sahip oldukları çok malın, pek azını verenler vardır; bunu nam olsun diye yaparlar ve gizli arzuları, hediyelerini yozlaştırır.

    Bir de aza sahip olup, hepsini verenler vardır. Bunlar, yaşama ve yaşamın cömertliğine inananlardır ki, sandıkları hiç boş kalmaz.

    Sevinçle verenler vardır ve o sevinç, onların ödülüdür. Acıyla verenler de vardır ve o acı onları arındırır.

    Verenler; verme acısını bilmeden, sevinç aramadan, erdem kaygısına düşmeden verenler vardır bir de; şu vadideki mersin ağacının kokusunu havaya saçması gibi verirler. Tanrı, böylelerinin elleri aracılığıyla konuşur ve gözlerinden gülümser dünyaya.

    İstenince vermek iyidir, fakat istenmeden, ihtiyacı anlayıp da vermek daha iyidir; eli açık olanlar için, alacak olanı aramak, vermekten daha büyük bir sevinçtir.

    Sanki alıkoyabileceğiniz bir şey mi var? Tüm sahip olduklarınız bir gün verilecek. Öyleyse şimdiden verin de, size ait olsun verme mevsimi, mirasçılarınıza kalmasın.

    "Veririm ama sadece hak edenlere" dersiniz sık sık. Ne meyve bahçenizdeki ağaçlar böyle der, ne de çayırlarınızdaki sürüler. Onlar yaşayabilmek için verir, çünkü vermekten kaçınmak, yok olmaktır.

    Günler ve geceler bahşedilmeye değer bulunmuş olan, sizin vereceğiniz başka her şeye de layıktır kuşkusuz. Hem hayat ummanından içmeyi hak etmiş olan, sizin küçük derenizden tasını doldurmayı da hak eder elbet.

    Hem siz kim oluyorsunuz ki, çırılçıplak değerlerini ve utanmasız gururlarını görebilesiniz diye, önünüzde göğüslerini bağırlarını yırtıp gururlarını sergilesin insanlar?