• Buradan dağlara bakarım. Görkemli dağlara. Gözyaşı dağlara. Gökyüzü dağlara. Uzaklarda kalmış bütün yalnızlıklarım toplanıp gelmiş de beni yanlarına çağırıyormuş gibi bakarım. Susarım. Camlar tarazlanır. Her kirpiğimde bir puhu, çok uzaklardan ince tülbentlerde bir akşamı alır getirir. Çok uzaklarda çocuklar annelerinin sesiyle örterler üstlerini. Ağaçlar kendi gölgelerine gömülür. Rüzgâr konacak yer bulamaz. Sokak lambaları bir gönül yarasıdır, pencerelere de yollara da aynı kederle vurur. Ben bakarım. İçime bakar gibi bakarım. Kalabalıktan korkar gibi bakarım. Selvilerle konuşur gibi bakarım. Bütün ayrılıklardan geriye kalmış ağıtlar gibi bakarım. Her taşı, her gölgesi, her rüzgârı yaşadığım zamanlardan bir sonsuzluk bağışıymış gibi bakarım. Bir uzak şehirde bir küçük anne, gamzelerinin beşiğinde iki çocuk büyütür. Daha uzak bir şehirde bir küçük kız, belikleriyle bir oğlanı düğümler çözer, düğümler çözer. Bir telinde akşam menevişlenir, bir telinde gökyüzü dünyamıza iner. Sonra çamlığın başında, sonra bademlikte, sonra elmalıkta, sonra sardunyaların kokusunda, büyümek bir arzuya döner. Kız bir düğün alayı olur, oğlan topuklardan kâküllere bir çalgıcı. Sevmek büyür, büyür... başka hayatlara kadar büyür. Camekânların yalnızlığa boyadığı insanlara kadar büyür. Kalabalığın bir keder resmine döndüğü şehirlere kadar büyür. Yoksulluğun, bir varlık avazı olarak Tanrıya değdiği zamanlara kadar büyür. Gencecik çocukların merhametine, haysiyetine ve ölümüne kadar büyür. Küçük anne güzelleşir, güzelleşir... oğlan artık bir emek pervanesidir, gözyaşı çalgıcısıdır, dünya acısıdır. Buradan dağlara bakarım. Gün, eteklerini toplayıp giderken bir küçük anne gelir. Yatağındaki boşluğa bakar. Tülbentlerini açar, katlar. Kırlentleri düzeltir. Kitapları toplar. Çocukları sorar. Gözyaşımı kurular. “Göğsümdeki çiçeklerin dili yok, unutma.” Evine gülümser. Alın çizgilerimi düzeltir. Sonsuzluğun ağzıyla öper. Yalnızlığımı alır. Yalnızlığını verir. “Ölüler, yaşayanlarda yaşar, bunu hiç unutma.” Buradan dağlara...
  • Kitap modern hayatın çarkları arasında çıkışmış Doppler soyadlı birisini hikayesi. Doppler'in iyi bir işi arabası ,evi ve ailesi vardır. Hayatı sürekli bir koşuşturma içerisinde.Ev tadilatlarının biri bitmeden öbürü başlar, işyerinde sürekli bir aksiyon, çoçukların dertleri derken Dopller ormanda bisikleti ile giderken düşer ve yaralanır. Her tarafı yar içindedir.1 ,2 saat ayağa kalkamaz ve esnada bir aydınlanma gelir. Evet orman yaşıyor. Ağaçlar , yapraklar ve hayvanlar.... Modern hayatın içinde bu doğal güzellikleri nasıl bu kadar ıskaladığını düşünür. Kendini sorgulamaya başlar . Sürekli statü peşinde, lüks peşinde, kariyer peşinde bir ömür. Peki sonuç? Huzursuzluk. Bana göre mutlulukla huzur arasındaki fark olumsuzluklara rağmen iyi hissetmedir. Yani mutlusunuzdur, ama trafik sizi bir anda mutsuz edebilir, mutlusunuzdur ama ınstıgrama koyduğunuz fotoğrafın az beğeni alması sizi mutsuz edebilir. Ama huzur kendiyle barışık olma halidir. Olumsuzluklar bu ruh halini pekte etkilemez. Duppler modern hayatın insanlara bu gerçeği ıskalattığını düşünmüş olmalı ki ormana taşınır, çadırda yaşamaya başlar. Yavru geyiği ona eşlik ederken oğlu da onlara katılır. Evet Dopplerin hayatında kariyer hırsı yoktur, teknolojik imkanlar yoktur, lüks yoktur ve hatta görgü kuralları bile yoktur. Ama Doppler bütün bu yokların arasında huzurludur. Çünkü o kendini sorgulamayı başarmış , kendiyle barışmak niyetindedir
    Kitap benim daha önceki düşüncelerimi destekler nitelikte. Şöyle ki 26 yaşıma kadar kendime hiç hayattan ne bekliyorum diye sormamıştım.Çünkü hayattan beklentimi ailem ve toplum çoktan belirlemişti. Ve mutsuz olduğum bir gün kendime Ömer Ömer'den ne istiyor? diye sordum. Hayatımdaki büyük boşluğu farkettim. Bana biçilen rolü oynamaya devam edersem 5 sene vade ile araba alıp , 15 sene vade ile ev alıp , sürekli ağır maddi yüklerin altında ezilip , çoçuklarımı özel okula göndermek zorunda kalacaktım ve aklım başıma geldiğinde kendimi çocuklarıma adadım yalanını söylecektim. Doppler işte bunu red ediyor. Toplum ve ailemiz bizden bir sürü görev bekliyor. Peki ya kendimiz? Hayal kurmak hayallerin peşinde koşmak sadece çocukların işimi? Toplumun bize biçtiği rolü oynamak zorunda mıyız? Kendi hayatımızın izleyicisi değil aktörü olamaz mıyız?
  • Bir sabah uyandığımızda bütün ağaçlar yeryüzünü terk etmiş olacak.
    Giderken bize yokluklarından başka bir şey bırakmadan.
  • "(...) ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır (...)"

    Kelimelerle anlatamayacağım edebi lezzetlere ve ifadelere somut bir misal verebilmek adına bu alıntıyla karşıladım sizleri. Hani hep ceketimizin sol cebinde, çantamızda ya da yastığımızın altında ufak bir defter vardır. Bize bizi anlatan, günlük hayatın telaşı içinde yaşayıp giderken hep baktığımız ama göremediğimiz ufak detaylarla beraber zihnimizi, kalbimizi derinden sarsan ifadeleri kaydettiğimiz o defteri sayfalarca dolduracak onlarca cümle var Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda.. Server Bedi'nin gözlem kabiliyetine ve Türkçe'ye olan hakimiyetine hayran olmamak elde değil. Zaman zaman olay akışından kopup okuduğunuz cümlenin güzelliğini düşünürken kendinizi yakalayabilirsiniz..

    Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre Peyami Safa'nın sanatının olgunluk dönemine girdiği eserdir Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Romandaki baş karakterin hayatı ile yazarın hayatındaki keskin benzerlikler sonucu esere otobiyografik özellikler taşıyan bir roman gözüyle bakabilirsiniz. Hastalık teması etrafında aşk acısını, yalnızlığı ve ezilmişliği en küçük detaylarına kadar hissedebilirsiniz.

    Çocukluğundan beri dizindeki kemik veremi sebebiyle hastaneleri yurt bellemiş 15 yaşındaki bir çocuk ve onun neredeyse beraber büyüdüğü alaycı, sorumsuz, şımarık bir kız eserimizin ana karakterleri.. Okuduğum kitaplarda benzerlerine rastladığım zaman çok memnun olduğum ve okurken büyük keyif aldığım bir ana karakter var ki hep merak etmişimdir, bu adamlar gerçekten var mıdır? Varsa neden uzaktadır? Toplumun çok büyük bir kesiminden farklı, farkındalığı yüksek, kültürlü, hisli ve ince ruhlu o karakterlerden bahsediyorum evet..

    Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu yeterli bulmadığım sadece bir konu var: Kitabın sonunda yerine oturmayan ve okuyucunun duygu durumunu ortada bırakan bir sonla karşılaştım.. Fikrimce birkaç sayfaya daha ihtiyacı vardı eserin.. Fakat Peyami Safa'yla hasbihal etmek gibisi yok.. Siz yine de okuyun ve kitabın sonu havada kalsın efendim..

    Yorumumu noktalayıp gitmeden önce birkaç alıntı yapmayı faydalı buluyorum. Herkese keyifli okumalar olsun..

    "Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir."

    "Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hadise olur ki ince teferruatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh her şeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar."

    "Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: 'Buradayım!' der."

    "Kalkıyorum.
    Yağmurlu bir gün.
    Ve şuuraltımdan kapalı bir telgraf: Açmaya korkuyorum, günümün nasıl geçeceğini düşünmüyorum."

    "Denizde, dalgalar arasında boğulacağını anladıktan sonra hiçbir hareket yapmayarak kendilerini suya salıverenler ve felaketi bir an evvel isteyenler gibi kendimi bırakmıştım. Bir şey ümit etmemenin rahatlığından başka barınacak ruhi bir köşem kalmamıştı."
  • Hayat esarete rest çekmişse, kendine izin verilmiş birkaç gündür,
    Kış soğuğa ne kadar gebeyse, zaman üşütmeyen insafsız bir mevsimdir.
    Yüreğimizi ısıtır küçük ateşler, canımızdan geçip giderken hasret çektirir gibi,
    Taşıdığımız en büyük ağırlık şey son nefestir. Güneşin mevsime çelme taktığı gibi, mevsimlerin çalındığı günler bizim günlerimizdir,
    Dilinden naz döktüren ılık bir rüzgardır nefesimiz,
    İçimize kapanmış nefesimiz çıkmak için daha erkendir derken,
    Taşıdığımız en büyük ağırlık son nefestir. Yeşilinden soyunmamak için oksijene direniyor ağaçlar,
    Bir kahredici teslimiyet gibi rüzgara boyun eğiyor dallar,
    Pejmürde bir hasret gibi değince nefes tenimize,
    Taşıdığımız en büyük ağırlık son nefestir. Buhran uykusundan uyanmış gibi kollarını açtığını görünce,
    Birbirine naz yapan küs sevdalılar gibi,
    Sıkı sıkı sarınca kalbimiz duracak gibi olduğunda vermek istemediğimiz,
    Taşıdığımız en büyük ağırlık son nefestir. Ne gaflettir ki bilmez insan, yaşamdan düşen her gün,
    Gelecekten bir gün daha çalar,
    Nefesimizde sayılı verilmiştir, alınca hızlı, verince yavaş veririz,
    Taşıdığımız en büyük ağırlık son nefestir.