Ana Leğeni
-Anaa... anaaa.... aaaanaaaaaaaa.
-Anaaaaaankiiiii! Ne var be ana ana ana ana deminden beri!!!

Anam kızmıştı. Başında oturduğu sofrada yufka açıyordu. Her yeri bembeyaz olmuştu. Zaten hey heyleri üstündeydi. Gelecek olan misafirler için mi uğraşsın, benim derdime mi düşsün?

Camın önündeki divana oturmuş karşıda kızak kayan çocukları izliyordum. Dışarısı bembeyaz olmuş, ağaçlar, evler, çalılar -hepsi ama hepsi- sanki gelin gibi süslenmişti. Alımlı bir gelin. Evlerin bacalarından kurşuni ve siyah dumanlar usul usul göğe kıvrılıyordu. Tıpkı TRT-2 deki kuş yuvası gibi kabarık saçlı, mütebessim yaşlı adamın yaptığı resimlere benziyordu.( Adının Bob Ross olduğunu çok zaman sonra öğrenmiştim).

Anam sofra bezini göbeğine kadar çekmiş, kollarını sıvamış, yüksek dereceli gözlüğünü de iyice yukarı kaldırmış hızlı hızlı oklavayı bir ileri bir geri sarıyordu. Açılan yufkaları ayrı bir yere koyuyordu. Acaba zor muydu yufka açması? Denemek istesem bana yine kızar mıydı ki? Kızmasına aldırmayın, çok sever beni. Ben de onu severim, hastalıktan iyileşmek gibi hemde...

Çemberini en sevdiğim şekilde bağlamıştı. Alın hizasından geriye doğru atarsın çemberi, uçlarını da kulakların altından çapraz geçirir, tekrar yukarı çekersin, kafanın üstünde bağlarsın. Anneme en yakışan bağ buydu. Kulaklarının yanından birazcık saçları düşüyordu aşağı. Beyazlıyorlardı. Önündeki unlar gibi bembeyazdı bazı saç telleri.

Tekrar dışarı çevirdim yüzümü.

Evimizin karşısında cami vardı. Cami ile evimizin arasından da bir yokuş geçiyordu. Yokuş dediysem ufak bir şey değil ha, upuzun ve dik mi dik bir yokuş. Yokuşun sonunda da birazcık uçurum, peşine de demir yolu vardı.
Mahalledeki bütün çocuklar, abilerimiz, ablalarımız ve çocuk ruhunu hala göğsünde saklayan büyüklerimiz, kızaklarını almış neşeli çığlıklar içinde aşağı kayıyordu. Ben ise dışarıdan yeni gelmiştim. Bütün üstüm ıslanmıştı ve titreyen ellerimi ısıtmaya çalışıyordum. Kızağım olmadığı için poşetle kayma denemeleri yapıyordum. Ama kızak gibi olmuyordu. Yolun birazından sonra duruyordu poşet.

-Anaaa. Anaaaaa. Ben de kızak istiyom. Bak, Mansur Abi nasıl kayıyor. Ben de istiyom onun gibi. Anaaaa. Bana kızak yapalım mı gız?

Anamı iyice darlamıştım artık. Sınırları aşmış olsam gerek, elindeki oklavayı bıraktı, üstünü silkeledi ve kalkıp odadan çıktı. Tedirgin bekleyişimin adından elinde mavi bir leğen ile döndü.

-Hadi giy üstünü, gidiyoruz.

Divandan nasıl sıçradıysam heyecanla, sofranın üzerinden uçtuğumu fark etmemiştim bile. Hemencik üstümü giydim. Kaşkolumu, ponponlu beremi ve en sevdiğim kırmızı eldivenlerimi kuşandım. Bu eldivenleri anam örmüştü bana. Sıcacık olurdu elim giydiğimde.

Evden çıktık. Anam üstüne bir şey almamıştı. Eteği karları sürüyordu. Karda yürürken çıkan “garç - gurç garç- gurç garç- gurç” marşı eşliğinde yokuşun başına geldik. Anam leğeni yere koydu, hemen atladım içine. Uzay mekiğine binmişim edasıyla olmayan kolları idare ediyor, düğmelere basıyor, telsiz ile konuşuyordum.

-Mansur, yeenim. Şuna bakın hele. İlle de Mansur Abim gibi kaycam deyip duruyo. Göz kulak olun hemi?
-Tamam yenge. Sen merak etme.

Birazdan mavi roket leğenim ile uzaya çıkacaktım. Çok heyecanlıydım. Her şey hazırdı. Sadece gözetleme kulesinden gelecek olan “FİŞEKLEEEE” işaretini bekliyordum. Çok geçmeden beklenen işaret geldi, anamın leğeni itmesiyle roketim uçuşa başladı. Gittikçe hızlanıyordum. Ayaklarım havada, bir leğeni anca dolduracak kadardım. HIZLANIYORUZ... Hiç bu kadar hızlı olmamıştım. DAHA DA HIZLANIYORUZ... Leğen dönmeye başladı, yüzüm yukarıya geldi. İşte o zaman işlerin değiştiğini gördüm. Az evvelki neşe sesleri susmuş, herkes meraklı ve tedirgin bakışlarla beni izliyordu. Anamı gördüm, öyle bir dövünüyordu ki korktum. Kendi etrafımdaki turumu tamamlayınca önümü görmeye başladım. Tüm feryatların sebebi artık netleşmişti. Bu roketi hemen şimdi durdurmazsam, Ay’a çakılacaktım.

Kıvrandım ama ayaklarımı dışarı sarkıtamadım. Gittikçe korkuyordum. Leğen tekrar döndü yarım tur kadar. Dünya gününü yirmi dört saatte tamamlıyordu. Ama ben? Uçuruma giderken ben günümü bir kaç saniyede tamamlamıştım. Yüzüstü döndüm hemen, ellerimi hızla üzerinde kaydığım kara sapladım. Eldivenlerim ısınmaya başladı derken uçları eridi, bitti, toz oldu. Sıra parmak uçlarıma gelmişti. Onlar da ısındılar, sonra kanamaya başladılar. Kar üzerinde incecik kırmızı çizgiler bırakarak sürükleniyordum. Biraz daha ilerlersek sanırım kemiklerine kadar eriyecekti. Yolun sonuna gelmiştim. Biraz olsun yavaşlamıştı roketim ve gözlerimi kapattım.... Felaket bir sarsıntı ile gözlerimi açtım. Hemen yanı başımda yeşil elektrik direği vardı. Meğersem ona çarpmışım, leğen fırlamış gitmiş. Hemen sarıldım direğe. O an direk benim kahramanım oldu.

İnsanlar karda zar zor aşağı iniyordu. Anam da onlarla beraber, tutuna tutuna geldi yanıma. Yukarı çektiler beni. Anamla göz göze geldik. Gözleri kan çanağı olmuş garibimin. Çemberi uçmuş gitmiş, terlikler fırlamış, can havli ile derler ya, işte o halde inmiş aşağı. Koştum yapıştım un dolu eteğine. O da bana sarıldı. Herkes yine neşeye büründü ama anam pişmandı. Kendini suçlu hissediyordu. Haylice zaman sarıldık birbirimize. Ellerime baktı, uçları yara olmuş, kanamış ellerime.

-“Bana yeni eldiven lazım anaa” dedim. Gözleri dolu dolu olur ama insan yine de tatlı bir tebessüm eder ya tüm pişmanlıklara veya yaşanan acılara karşı, hah işte aynı öyle tebessüm etti. Sarıldık boyna. Bir kör bir topal gibi yokuşu çıkmaya başladık.

Küçükken okuduğum bir kitabı arıyorum.
3. Sınıfa giderken (yıl 2003-2004) okuduğum bir kitabı arıyorum yardımcı olursanız sevinirim. :)
#Pek iyi hatırlamıyorum ama bir çocuk amazon ormanlarının üstünden geçerken uçağı arıza yapıyor ve bazı yolcuların uçaktan atlaması gerekiyor bu çocuk atladıktan sonra arıza düzeliyor uçak yoluna devam ediyor. Çocuk ormana inince yerliler onu esir alıyor. Sonra serbest bırakıyolardı. Bu arada bazı gariplikler vardı ağaçlar çıkolatadandı ve evler içindeki eşyalar yatak hamurdandı yanlış hatırlamıyorsam hatta nehirde giderken bindiği kano hamurdandı sanki ve bir süre sonra su çektiği için batmaya başlamıştı nehirdeki piranalar kanoya saldıyodu sanırım bir gemiye rastlayıp ordan bir şekilde kurtuluyordu.
#Bu kitabı hatırlayan varsa ve yoruma kitabın adını yazabilirse memnun olurum. Şimdiden teşekkürler. :)

Afife, bir alıntı ekledi.
17 Şub 22:38 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Bir sabah uyandığımızda bütün ağaçlar yeryüzünü terk etmiş olacak.
Giderken bize yokluklarından başka bir şey bırakmadan.

Makyaj Yapan Ölüler, A. Ali Ural (Sayfa 28)Makyaj Yapan Ölüler, A. Ali Ural (Sayfa 28)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
10 Şub 08:58

Moskova'lı İşçilerin 1935'te Büyük Metroya Sahip Oluşları!
Duyduk ki: Seksen bin işçi
yapmış metroyu,
birçoğu günlük işlerinden sonra,
çoğunlukla geceleri sabahlara dek.

O yıl boyunca hep delikanlıların
ve kızların güle oynaya
tünellerden çıktıkları görülürmüş,
harca batmış ter içindeki iş giysilerini göstererek gururla.

Aşılmış bütün engeller-
yeraltı suları, çok katlı yapıların basıncı,
dayanıksız büyük toprak yığınları-.
Süslemek için kaçınılmamış hiçbir çabadan,
en iyi mermer getirilmiş uzaklardan,
en güzel ağaçlar
işlenmiş özene bezene.

Güzelim vagonlar adeta çıt çıkarmadan
kaymaya başlamışlar,
gün gibi aydınlık tünellerde:
Titiz müşteriler için her şeyin en iyisi.

Şimdi, demiryolu en üstün planlara
uyularak yapıldıktan sonra
sahipleri geldi onu görmeye ve binmeye.
O insanlardı onlar, onu yapanlardı.
Binlercesi oradaydı, dolaşıyorlar
ve inceliyorlardı dev istasyonları.

Trenlerle büyük kalabalıklar geçiyordu bu ara,
yüzleri istasyonlara dönük-
erkekler, kadınlar, çocuklar ve kır sakallılar-
sevinçten pırıl pırıldı yüzleri,
tiyatrodaymışlar gibi,
çünkü farklı yapılmıştı istasyonların hepsi,
hepsi başka taştan, başka biçimde;
ışık da her seferinde geliyordu başka kaynaktan.
Sevinçli bir itiş kakışla arkaya itiliyordu
her trene binen,
çünkü istasyonlar en iyi
görülebiliyordu önceki yerlerden.

Çocuklar yukarı kaldırılıyordu her istasyonda.
Yolcular her fırsatta dışarı taşıp
sevinçli bir titizlikle inceliyorlardı bitirilen işi,
sütunları elliyorlar ve parlaklıklarına bakıyorlardı,
ayak burunlarını sürtüyorlardı taş döşemeye
anlamak için taşların düzgünce yerlerine oturup oturmadığını.

Sonra vagonlara doluşup yeniden
duvar kaplamalarını inceleyip parmaklarını sürüyorlardı, camlara.
Erkekler ve kadınlar işaret ediyorlardı durmadan- doğru olup olmadığında
biraz duraksayarak-
çalıştıkları yerleri:
Ellerinin izini taşıyordu taşlar.

Her yüz görülebiliyordu açıkça,
çünkü çok ışık vardı,
lamba çoktu, gördüğüm herhangi bir demiryolundan çok daha fazla.
Tüneller de apaydınlıktı,
karanlıkta kalmamıştı emeğin bir karışı bile.

Ve tek bir yıl içinde yapılmıştı tüm bunlar,
ve dünyada başka hiçbir demiryolu yapımında bu kadar çok işçi çalışmamıştı.
Ve dünyada başka hiçbir demiryolunun
bu kadar çok sahibi olmamıştı.

Çünkü bu yapı harikası,
bunca kentte bunca zamandır
kendinden önceki hiçbir yapının
görmediği şeyi gördü:
Yapının işçileriydi yapının sahipleri.

Emeğin tüm meyvalarının emek
dökenlere düştüğü nerede görülmüştü?
Bir yapıdan, onu yapanların
kovulmadıkları nerede görülmüştü?

Onları vagonlarımıza giderken gördüğümüzde,
kendi eserleri olan vagonlarda,
hemen anımsadık:
Klasik yazarların bir vakitler
hop oturup hop kalkarak
önceden gördükleri o büyük tablo buydu.

Seçme Şiirler, Bertolt BrechtSeçme Şiirler, Bertolt Brecht
erkam, bir alıntı ekledi.
19 Oca 22:11 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

AĞAÇLAR GİDERKEN
Giderken gölgelerini size bırakacaklarını sanmıştınız değil mi? İşte gittiler ve gölgelerini de yanlarında götürdüler. Ayrılmak için karanlığın en koyu anını beklediler. Bir gece yarısı herkes uyurken, ayaklarının uçlarına basarak, çıt çıkarmadan sırra kadem bastılar.
Giderken nefeslerini size bırakacaklarını sanmıştınız değil mi? İşte gittiler ve nefeslerini de yanlarında götürdüler. Bunca yıl soluk alıp verdikleri alanları bir bir terkettiler. Senelerce nefes tüketip anlatamadıklarını, bir çırpıda anlattılar gidişleriyle.
Giderken yağmurlarını size bırakacaklarını sanmıştınız değil mi? İşte gittiler ve yağmurlarını da yanlarında götürdüler. Her birini özenle süzüp içilecek berraklığa getirdikleri bin bir kaynağı da. Manzarayı bir görseydiniz; onlar gruplar halinde önden yürüyorlardı, peşlerinde çaylar, dereler, nehirler ve balıkları.

Makyaj Yapan Ölüler, A. Ali Ural (Sayfa 26)Makyaj Yapan Ölüler, A. Ali Ural (Sayfa 26)
Cem, Ölüm Oyunları'ı inceledi.
 10 Oca 22:20 · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Osman Şahin'in bu güzel öykü kitabı çok iyi bir kaleme ait olduğunu belli eden bir sürü izle dolu: bütün öykülerde ön plânda yer alan güzel doğa betimlemeleri, karakterlerini bir yandan kitabın kapağında da sözü edilen o sözlü geleneğin taşıyıcısı olacak şekilde hayâl ve sisli, belirsizlikle gerçekçilik arasında anlatabilen bir kalem; teklemeyen- yavaşlamayan- sürekli akan, kıvrak, güzel bir dil.

Osman Şahin bu eserine Ölüm Oyunları adını vermiş; çünkü bütün hikâyeler ölüme temas ediyor, ölenler, öldürülenler, ölmeyi seçenler var, ve bu karakterlerin tamamı o sözlü geleneğin, Toroslarda, "ora"larda anlatılan efsanelerin son derece canlı, gerçekçi, ama aynı anda efsanelere , öykülere de yakışacak denli sıradışılar. Kitapta beş öykü var: İlk öykü "Ölüm Oyunu", kan davasından dolayı kaçan idris'le ölmek isteyen leba'yı bir ormanda, bir nehirde karşı karşıya getiriyor. Yazar bu öykünün ardından araya girerek, bize Toros Yörükleri arasında en çok anlatılan öykülerden Çolak Osman Öyküleri'nden söz ederek bize bu öykülerden üç tanesini anlatacağını söylüyor. Bu üçlemenin ilki Erden Kıral tarafından 1998'de filme alınan "Avcı" adlı öykü. Diğeri "Yoluna Giderken", ve sonuncusu da "Yeşil Süvari". Üç öykü de kitaptaki ilk öyküyle benzer olarak ölümle sonuçlanan öyküler; her birisinde yazarın çok güzel anlatımıyla dağlar, ormanlar, ağaçlar ve birçok anlamıyla bu ormanın sakini olan insanlar canlı canlı karşımıza dikiliyorlar; Osman ağa ve hanımı Zala'nın birbirinden başka başka başlayıp süren ama muhakkak ölümle bir yerde kavuşan öykülerini okuyoruz. Herhalde en iç burkucu olanı da "Yeşil Süvari" adlı öykü oluyor; bu öykülerde toros yörükleri için yaşamanın kıymeti, ar, insanın onuru gibi bir çok değerin bu öykülere sarmalanmış geleneğin parçası olarak dilden dile aktarıldığını da görüyoruz.

Kitabın son öyküsü ise Çukan adını taşıyor. Çukan bir eşkiya ve öyküyü anlatan kişi ise onu yakalamayı kafaya koymuş olan Komutan. Bu politik renkle beraber kitap etkileyiciliğini yitirmediği gibi bence Osman Şahin'in yetkinliği ve ustalığı konusunda çok güzel bir örnek de oluyor ; aslında Osman Şahin bütün bu öykülerde, yörük sözlü geleneğine gösterdiği bu saygılı yaklaşımı diliyle daha da güzelleştiriyor; öykülerdeki iyi ve kötü insanlar bir yandan ta içinden kopup geldikleri bu geleneği taşırken bir yandan da çok güzel bir edebi dille hayat buluyorlar; bu dilin böyle coşarak akabilen bir kalemden geldiğini görmek ise sevindiriyor beni, çünkü okunacak çok eseri var yazarın.

Herkese iyi okumalar.

Pol Gara, bir alıntı ekledi.
14 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

İzne giderken ha bire nar götürürdüm. Çoluk çocuğun önünde şakkadak yarıyorum, kan-kırmızı dâneler saçılıyor etrâfa.
Abooo, diye gözleri şaşkınlıktan irileşmiş bakıyorlar.
Yiyin ulan yiyin... Ömrümüzde nar görmedik demeyin. Yiyin de bu garip onbaşıya duâ edin, diyorum.
Akşam olup, konu-komşu asker görmesini bitirip evlerine çekilince; biz bize kalınca, ev halkını toplayıp bir bilmece sorardım:
Güzel uyandı
Cama dayandı
Cam kırıldı
Kana boyandı
Nedir, nedir, diye birbirlerine sorup bakışırken cebimden bir nar daha çıkarıp yarıverirdim.
İşte bu.
Uzun yürüyüşlere çıkardık. O zamânın askerliği; sırtta battâniye, silah, kütüklük, matara, kasatura, ne bileyim var belki yirmi otuz kilo yük.
Ormanların arasından geçerdik.
Bir acâip yeşillik; adlarını bilmediğim, hiç görmediğim yüzlerce cins ağaç, funda, sarmaşık, bitki, çiçek.
Ufak yaprakları yağlı kayış gibi sararmayan, yaz-kış dökülmez olanlar; pençe pençe, geniş, uçuk yeşil, boz olanlar.
Kalem gibi dümdüz gökyüzüne çekip gitmiş olanlar. Yılan delip geçemez otlar, içine adam düşse kaybolacak çayırlar.
Yağmur yağar, Allah'ın Rahmeti hiç eksilmez. Açıkçası gün yüzünü bir türlü göstermez.; bizim gibi bozkırın çocuklarını sıkıntı basar. Toprak buğulanır, rutûbet kokar. Yapış yapış neme bulanır, nefes almaya zorlanırsın.
İlk günler yatağa girmeye çekiniyordum.
Sanki bir kova su dökmüşler de henüz kurumamış. Gece boyunca yağmurun tavanda dinmeyen tıpırtısı.
Sabah kalkarsın etrâfı sis basmış, göz gözü görmüyor.
Mısır, patates, soğan tarlaları uzanıp gider. Mor patlıcanlar kol gibi.
Biberler parlak, yeşil, dolgun.
Domatesler kan kırmızı. Çıtır çıtır salatalık; tere, maydonoz, roka.
Sonra meyveler. Kiraz, vişne, armutlar.
Aah, ah...
Armutlar efendi, armutlar.
Armut deyip geçme. Bizim buraların dağ armutları değil ki yiyeni boğayazsın. Hele bir diş at. Foşşş...
O kadar sulu. İrisi, ufağı, tatlısı, mayhoşu. Kokulusu, serti, yumuşağı,;kış ortasında yeneni, bahara dek kalanı, sade bir aylık ömrü olanı; sayılması abes canım. Hikmet-i Hüdâ.
Bu meyveler, otlar, ağaçlar arasında sanki sarhoş olmuştum.
Bâzen dalıp bizim buraları; bu ot bitmez çıplak dağları, susuz dereleri düşünürdüm. Ele geçen bir ekşi elmayı harman yerinde on kişinin ısırdığını düşünürdüm.
Ahlatları, bodur meşeleri, dikenli karamukları, kayaları, geveni, ısırganı, çakır dikenlerini.
Bir kuş öter, dalından bir meyve düşer, dalgınlığımdan uyanırdım.
Boğazım kurumuş, içimde bir hasret.
Uyanırdım karşımda şeftâli bahçeleri.
O ballı ballı, yarma şeftâliler.
Efendi şeftâliyi soyacaksın, üçünü beşini yanına koyacaksın.
"Az ye ulan, çatlarsın" derdi İzmirli çavuş.

Beyhude Ömrüm, Mustafa Kutlu (Sayfa 13 - Dergâh Yayınları)Beyhude Ömrüm, Mustafa Kutlu (Sayfa 13 - Dergâh Yayınları)

Piçak
Karam, çingenem ... Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar.
(Bedri Rahmi)
Bu hikayedeki kişler gerçek değildir. Belkide gerçektir. Yok yok değil.. hayır gerçek….
KARAM

Sevgili Freud;
İlk delirmem Kemalettin Tuğcuyu okuduğumda başlamıştı. Kitaptaki kahramanlar en çokta çocukları üzenlere karşı içimde nefret duygusu uyanmıştı. Her gün ağlıyordum. Annemle babam onlar ölse bu kadar ağlamayacağımı söyleyip serzenişte bulunuyorlardı. Küçük kara saplı pıçağımı evde neresi olursa olsun saplamaya başlamıştım. Yastıklar, kapılar, halılar…. Beni en son bir hocaya götürdüler okuyup üflesin diye. Keşke bir psikoloğa götürselermiş. Hoca beni görünce okumaya başladı. Sinirden piçağıma sıkı sıkıya sarıldım. Beni üfleme. Bana üflemeyi öğret dedim. Alın götürün şunu diye gürledi. Apar topar eve geldik…

Aradan yıllar geçti. Kara saplı piçağim hep yanımdaydı. Hiçbir dostum onun kadar bana sadık olmadı. Beni hiç bırakmadı. Fakat aramazda ki bu ilişki beni korkutuyordu da..

Piçağımı alıp bahçeye çıktım. Bir ağacın yanına gittim. Hayır hayır ağaçlar benim kardeşim onları piçaklayamazdım. Ağacın altında bir çukur kazdım. Karınca yuvası… Karıncalarda dostum onlara da piçak çekemezdim. Kara saplı piçağımı gözyaşları içinde toprağın altına gömdüm. Hoşça kal dedim. Arkamı dönüp giderken piçak arkamdan sesleniyordu.;
- Beni bırakma. Topraktan çıkmış kalbime doğru geliyordu. Tam kalbimin hizasında bana bakıyordu. Onu alıp arabanın ön koltuğuna özenle bıraktım.
-Yolculuğa mı çıkıyoruz dedi.
-He dedim. Şehrin dışına doğru çıktık. Bir yanda Yeşilırmak akıyordu . Köprüyü görünce durdum. Irmağı seyretmeye başladık. Bir an hızla piçağı ırmağa atmaya çalıştım fakat adeta parmaklarıma yapışmıştı. :
-Beni bırakamazsın diyordu. Bırakamıyordum.. Kendimi de piçakla aşağı atmaya karar vermiştim. Attım da… Irmağın içindeydim.
Fakat piçak neredeydi.. Köprünün üstünden bana sesleniyordu:
-Hoşça kal Leyla…
Piçak benim yüzme bildiğimi bilmiyordu. Can hıraş bir şekilde taşlara tutunarak kendimi toprağın üzerine attım. Şimdi piçak yine hızla üzerime doğru geliyordu. Her zaman kalbime nişan alırdı. Elime büyük bir taşı aldım. Piçak taşla beraber ırmağın sularına kapıldı. Artık kör olmuştu. Irmağın akıntısına kapılıp gidiyordu…
Arabama atlayıp şehre doğru yol aldım… Artık piçağim yoktu. Onu kullanmama gerekte kalmamıştı. Meyveleri kesmeden yiyordum. Sebzeleri doğramadan. Daha da sağlıklıydı.. Bazen aklıma gelmiyor değil.. Fakat çokta düşünmüyorum… Sevgili karam… körleşmiş piçağum… ruhun şad olsun…

Kitabımı okuyayım artık... Alice piçaklar diyarında...
/Atlantis