• 5 - GECE BEKÇİSİ

    Kasabanın arkasından gelen bir çığlık sesi gece bekçisini durdurdu. Sesin arkası kesilmiyor ve gittikçe artıyordu. Geldiği yöne doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ağzından çıkan dumanlar sokak lambalarının altında büyük sis bulutlarına dönüşüyordu. Sonunda sesin geldiği yere ulaştığında soluk soluğa kalmıştı. Karşısında kapana kısılmış bir tilki vardı. Ayı kapanı tilkinin bileklerini delip geçmişti. Nasıl da insan gibi çığlık atıyordu. Seneler evvel karların üstünde bulduğu Alakarga’yı anımsadı.
    Ne de uğraşmıştı onu yedirmek ve kendine getirmek için. Kuş küçüktü ve uysaldı oysa tilki öyle mi? Ne kadar yararlı olsa da ara sıra dişlerinin göstererek hırıldamayı ihmal etmiyordu. Yine de çığlığı geceyi bölüyor, belli ki acısı dayanılmaz. Yavaş hareketlerle paltosunu çıkarıp zor da olsa onu sararak kucağına aldı. Beraber yürürken hırıltılar yerini uysal inlemelere bırakmıştı. Eve varıp yemeğini ve pansumanını yaptı tilkinin. Güneşin doğmasına az kalmıştı. Bahçede ona sıcak bir yer ayırıp son kez kasabanın çevresinde dolaşmak için karanlığın içine daldı.
    Döndüğünde tilkiyi bıraktığı yerde bulamamıştı. Oysa yararlı vardı tilkinin, iyileşmesi zaman alacaktı. Kalmalıydı! Belki de çocukları zor bir durumda onu bekliyordu dedi içinden. Hem yoksa neden kapılsın ayı kapanına? İçini rahatlattı. Çok yorulmuştu. Bir sonraki geceye hazırlanmak için kahvaltısını yapıp yatağına uzandı.
    O günden sonra uzun bir zaman sadece karanlığın içinde yürüyen bir adam oldu gece bekçisi. Zaman zaman bir kayanın yuvarlanmasına, fırtına da düşen bir ağacın yıkılmasına yahut bir kurdun ulumasına kulak kabarttı belki. Elinde sadece kırma tüfeğiyle, karanlığın içinde dolaştı durdu.
    O tüfek henüz çocukken bağlanmıştı eline. Annesi doğumda ölmüştü, uzun bir süre babası bakmıştı ona. Yaşı biraz büyüdüğünde ise geri dönmüştü babası, uzunca süre ara verdiği gece bekçiliğine. Babası gece dışarıda olmaya alıştığı için büyürken pek dışarıya çıkarmamıştı onu. Güneşi sadece babası işteyken dışarıda geçirdiği birkaç saatten hatırlıyordu. Geceleri çalışan birini beklemek zordur, evde tek başına uyuyamamaya başlamıştı. Üstelik karanlıktan korkuyordu. Bir nevi o da geceleri nöbet tutmaya başlamıştı. Evin bahçesindeki avlunun nöbetini. Orada babası görülünce çayı ısıtıyor, kahvaltılıkları masaya koyuyor, babasıyla sohbet ederken gelen uykusunun tadını çıkartıyordu. Bir sabah çayın altını yakmaya hazırlanırken kapıda köyün muhtarı gördü. Babası yanında yoktu. Muhtar kapı açılır açılmaz ezberindeki cümleleri ortaya koymaya başladı. Gece çok mu soğukmuş? Kar mı bastırmış? Babası yorulmuş mu? Yürümemiş mi? Babası donmuş. Kasabanın meydanındaki bankta otururken bulmuşlar onu, ilk başta tanımamışlar. Sakalı mı uzamış? En son gündüz vakti oturalı seneler mi olmuş? Babası ölmüş.
    Daha mezarı başında karar vermişti gece bekçisi olmaya. Geçen bir iki gece de anlamıştı ki uyuyamayacaktı. İlk başlarda pekte kötü değildi onun için. Bazen yavru hayvanların yolunu bulmasına yardım ediyor, bazen gelen vahşi hayvanları korkutuyordu. Ama çoğu zaman karanlıktan korktuğundan mı, üşüdüğünden mi yahut bir yere yetişmesi gerektiğinden mi bilinmez. Durmadan yürüyordu. Hoş, hiç boş durmazdı gece bekçisi. İçinden öyle güzel dağlar büyür, nehirler yürür, ağaçlar çıkardı ki şaşardınız. Karanlıkta göremediği herkesi, her şeyi kendi içinde tamamlıyordu. Dünya güzel bir yerdi.

    Kasabalıları sadece günün belirli saatleri görüyor, o zamanlarda ya işlerinden evlerine dönmek için koşturur, ya da sabahın ilk ışığında yola koyulmaktan şikayet eder gibi ayaklarını sürerlerdi.
    Ortalıkta pek sohbet edecek hava yoktu anlayacağınız.Çoğu zaman yüzünü bile kaldıran olmazdı yerden.Gece bekçisi arkalarından bakardı giderken.

    Her seferinde kesinlikle derdi. Kesinlikle öğlen vakti yemeklerini yerken gülümsüyor, şakalaşıyor, birbirlerine uzaktan bağırarak sesleniyorlardır.
    İnsanların üzerine çok düşünmezdi gece bekçisi. Öyle büyük laflar etmezdi. Kimsenin duruşunda yahut oturuşunda bir mana aramaz, bu en olmadık saatlerdendir der, yürümeye devam ederdi. Oysa bir gece, havanın aynı, soğuğun yine insanın iliklerine kadar işlediği, durmadan yürümeye devam ettiği bir gece. Karanlıkta gördüğü bir insan siluetinden çok etkilenmişti. Kasabaya gece vakti birileri yaklaşıyor diye korkup tüfeğine sarılmış, karşısındakine doğrultmuştu. Durur durmaz üşümeye, elleri titremeye başlamıştı. Üstüne korkuda eklenince gözleri karanlığı seçemez hale gelmişti. Tüfeği elinde hızlı adımlarla gördüğü şeye yaklaşmaya başladı. Çocukken okuduğu, duyduğu bir sürü hikâye vardı kasabayla ilgili. Geceleyin herkes kendi evinde ısınırken çocuklarını korkutmak için hikâyeler anlatırdı. Çocukken en çok o korkmuştu anlatılanlardan. Çünkü her zaman başrolünde babası vardı. Artık o kişi kendisiydi ve biri gerçekleşmek üzereydi. Hikâye yaratacaktı. O an anlatılacak olmak hoşuna gitse de korkuyordu. Ürkek adımlarla yürümeye devam etti. İnanılır şey değildi. Gecenin en karanlık olduğu vakitte, bir adam elinde bavuluyla kasabanın dışına doğru yürüyordu. Orası çok farklı bir dünya ve tamamen karanlıktı. Yanan gece lambaları yoktu. Bekleyen bir gece bekçisi yoktu. Koruyan köpekler, sığınabileceğin bir ev yoktu. Adamın yürüdüğü yer kasabanın dışıydı.
    Durduğu yerden gizemli misafirinin dışarıya olan yolculuğunu izlemeye devam etti. Adam gece uykusundan mı uyanmıştı? Acaba uyumadan önce neler düşünmüştü? Karısı ve çocukları var mıydı? Haber vermiş miydi? Canı sıkkın mıydı? Hiç birinin cevabını bilmiyordu. İlk kez karanlığın bilinmezliği altında ezilmişti gece bekçisi. Ekecek, sulayacak güzel fikirler bulamamıştı.
    Ertesi gecelerde de durmadan onun hakkında düşünür olmuştu. Yürürken kendini kasabadaki evlerin pencerelerini izlerken buluyordu. Meraklı, dışarıya bakan bir çift göz arıyordu. Işıkları açık, rahatı kaçmış bir ev yoktu. Adam yalnız olmalıydı yoksa ardından biri kesinlikle bakardı. Sonra bu yüzden çıktığını düşündü evinden. Birini arıyordu.
    Bir sabah postacı başka bir şehirden bir mektup bırakmıştı kesin. Mektup başkasınaydı ama adresi onun eviydi. Kendine hâkim olamayıp, açtı mektubu adam. Güzel cümlelerle birleştirilmiş bir hüzün vardı mektupta. Kadının çocukları hastaydı, kocası ölmüştü ve amcasından yardım istiyordu. Mektubu ara ara açıp okumaya devam etti. İşinde yorulunca ya da kahvaltısında doyunca iç cebinden çıkartıp okumaya başlıyordu. Birkaç ay sonra başka bir mektup buldu kapısında, yine aynı kadından, amcasına gönderilmiş. Sonra amcasının eski ev sahibi olduğunu fark etti. Öleli çok olmuştu. Oysa kadın hala hayattaymış gibi ona yazmaya devam ediyor ve anlatıyordu. Belki de öldüğünü biliyordu da inanmak istemiyordu. Kadın denize ağzı kapalı bir şişe gönderiyordu. Kadın dua ediyor ve duasını bir tek o duyuyordu. Bir mektup daha geldi, biraz rahatlamışlardı. Oğlanlardan küçük olanı iyileşmiş, ayağa kalkmaya başlamıştı bile. En son mektupta kopmuştu bütün olay. Kadın cenaze daveti göndermişti amcasına, bu sefer hüzün dolu anlamlı uzun güzel cümleler yoktu. Sadece ne olur diyordu kadın. Ne olur gel, sana ihtiyacım var. Uzun uzun düşünmüş en sonunda dayanamamış, gece uykusundan kalkıp gitmeye karar vermişti. Hiç konuşmamışlardı. Kadın gözlerinden tanımıştı adamı. Çocuk mezara yerleşmişti çoktan, üstü kapanmıştı. Eller sıkılmış, kimse kalmamıştı. Mezarın başında sessizce oturdular.
    Adamın gece vakti kasabanın dışına olan yolculuğunu daha iyi anlamıştı. Gerçekten de gitmek zorundaydı. Yoksa evin kapısını bir daha kontrol edemeyecekti. Mektuplar kesilecek, elindekiler ise cebinden çıkarken eskiyecek, yırtılacak, yitecekti. Yine de gece bekçisi için bu iki insanın karşılaşmasından sonra hiçbir şey aynı olmayacaktı.
    O geceden sonra birçok farklı sese koşar olmuştu gece bekçisi. Bir seferinde ormanı kolaçan etmek için uzaklaşırken kasabadan öksüren bir devin sesini duymuştu. Büyük bir gürültüyle hareket eden bir şey vardı. Sesin geldiğin yöne vardığında büyük ışıklı gözleriyle bir kamyonun kasabayı terk ettiğini görmüştü. Haftalar sonra köyün tepesindeyken başka bir öksürük sesi duymuş, koşmamış, durduğu yerden ışığın gidişini izlemişti.
    Kısa zaman sonra kasabada değişik bir şeylerin olduğunu keşfetmişti gece bekçisi. Dikkatle dağları izliyor, evlere bakıyor, ormanın içini inceliyordu. Her şey aynı gibiydi. Fakat geceleri dolanırken yahut sabaha karşı kimseyi görmez olmuştu. Evlerin bahçesindeki arabalar, kağnılar, atlar yoktular. Ahırlardan hayvan sesleri gelmiyordu. Sanki kasabanın üstüne bir ölü toprağı serpilmişti. Hoş bu duruma alışıktı, o her zaman baykuş ve çekirge sesinden, gecenin derininden gelen uğultudan başka bir şey duymamış, karanlıktan başka bir şey de görmemişti. Fakat artık neyi koruyordu? Kasabada eski ışıklar yoktu, evlerin içinde sobalar yanmıyordu. Kabanın ortasında elinde kırma tüfeğiyle babasının öldüğü bankın yanından geçiyordu. Sonra durdu birden. Artık soluklanmasının vakti gelmişti. Karanlık korkutmuyordu. Tüfeğini yere bıraktı. Banka oturdu.


    Fatih Ergün

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • 484 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın yazarı Uno Harva Fin asıllı bir oryantalisttir ve bu kitapta bize sunduğu veriler Rus Çarlığı adına yaptığı araştırmalardır. Türk ve akraba halkların inanç dünyasını araştıran ilk araştırmacılardandır ve sonraki birçok kişi onun eserlerinden yararlanmıştır. Kitapta çok güzel ve geniş bilgiler vermesine rağmen yer yer bazı değerleri Türklere yakıştıramayıp farklı halklardan geçmiştir gibi bir yargıda bulunması benim de yer yer kitabın kenarlarına ufak küfürler yazmama sebep olmuştur. Kitabın girişinde bulunan Erol Cihangir'in tenkidi kitaba başlamadan önce muhakkak okunması gereken bir yazıdır. Harva'yı çok haklı olarak önyargılılığından ve doğu medeniyetlerini anlamamasından dolayı eleştirir. Harva Türklerin kolektif belleğini değerlendirirken batılı gözlüğünü bırakamamaktadır. Batılı bilim insanları öteki olarak gördükleri halkları zaten hiçbir zaman tam manası ile objektif olarak değerlendirememektedirler, özellikle doğulu halkları. Bunu başarabilene henüz rastlamadım çünkü ötekini önyargısız değerlendirmek çok zordur. Joe Bousquet 'in " Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum." sözleri tam da bu konu ile alakalıdır. Henüz kitap hakkında bilgi vermeden bu bölümde detaya inmemin sebebi, ilerleyen bölümlerdeki pek çok inanışın birçok mitolojik eserde bulunabilir aynı anlatılar olması ve şu anda bahsettiğim konunun daha önem arz etmesidir. Bousquet'in sözlerinden belki farklı kişiler farklı anlamlar da çıkarabilirler ancak birçok kişinin çıkardığı ortak anlam bence "kültür" kavramıdır. Kültür biz doğmadan önce içine doğacağımız toplum tarafından yaratılmıştır ve biz doğar doğmaz bu kültüre göre yetiştiriliriz; dil, yeme-içme, giyim, cinsiyet rolleri, din, öteki imgesi ve daha birçok kültürel unsur bizden önce oluşturulmuştur. Bizim yaşantımızı şekillendiren bu kolektif bellek, "öteki"yi objektif bir şekilde değerlendirmemizi engeller. Biz içine doğduğumuz kültürü tam anlamıyla eleştiremeyiz, "öteki" bize baktığı zaman bizim göremediklerimizi görür ancak o da kendi "yaraları" ile görür. Göğü Delen Adam adlı eserde "papalagi"nin yaşantısını eleştiren yerliler, aydınlığı ve objektifliği ile övünen pek çok megaloman bilim insanının dünyasını başına yıkmıştır. Bilim insanlarının ne kadar aydınlansalar da tam anlamıyla "yaralarından" kurtulamadıkları düşüncesindeyim. Harva'da "yaralarının" farklında olmadığı için doğu medeniyetlerini küçümsemektedir. Harva'da Türkleri ve doğu medeniyetlerini inanışlarından, yeryüzünü canlı olarak görmelerinden dolayı " geri medeniyet" olarak görmektedir. Doğayı katleden ve hayvanları gereksiz yere avlayıp nesillerini tüketen batı , 20. yüzyıldan sonra doğacı derneklerin kurulması ve protestolarla yeni yeni doğanın değerinin farkına varmaya başlamıştır. Oysa Türkler binlerce yıldır doğa temalı bir inanca sahiptirler. Cihangir, Harva'nın çoğu inanç ve uygulamada köken arayışına gidip delil sunamdan bazı değerleri Asya'da bulunan yerleşik hayata geçmiş medeniyetlere dayandırmasını da eleştirir. Birçok halkın yaşadığı coğrafyada kültür alışverişi kaçınılmazdır, Türk mitolojisindeki bir motif Çin mitolojisine de girebilir veya tam tersi de olabilir. Şamanizm ve Zerdüştlük inançlarındaki inanış ve pratiklerin İslam'da yer bulduklarını bilmekteyiz. Bu inanışların dinde yeri olmadığı vs. gibi cümleleri dile getirmek gereksiz bir çabadır, bu inanışların bireyler açısından işlevsellikleri vardır. Harva'nın çalışması Türk mitolojisinin kökeni üzerine bir çalışma olmaktan ziyade gözleme dayalı bir çalışmadır ancak alanında yapılmış en iyi çalışmalardan olduğunu da belirtmek gerekir.

    ALTAY PANTEONU
    Girişte yeryüzü tasavvurunu yönlere göre şekillendiğini, eski insanların dünya tasavvurlarının yaşayan atalarından aldıkları bilgiler ölçüsünde, yaşadıkları coğrafya sınırları çerçevesinde şekillendiklerini görmekteyiz. Yakutlar arasında dünyanın, yaşadıkları bölgedeki nehrin doğduğu yerden denize battığı yere kadar olan alandan ibaret olduğu inancı gözlemlenmiş. Türkler doğuyu önlerine, batıyı arkalarına alarak ilerlemektedirler. Diğer eserlerden de gördüğümüz gibi güneşi selamlamak için doğuya dönerler, kurban sunulurken de doğuya dönülür. Saçı sunulurken de dört ana yöne kımız, süt, rakı dökülür. Kurban olayı çok çeşitlilik gösterir ki bunlara birazdan geleceğiz. Türk ve akraba halkalrın yeryüzü tasavvurunda diğer pek çok halka görüldüğü gibi "axis mundi" inancı vardır ve bunlar genelde ağaç, dağ ve obaya dikilen büyük direklerdir. Gökteki kutup yıldızı, dağlar, ağaçlar, otağın tepesindeki şanırak veya tündük denen yer, yeri ve göğü birbirine bağlar. Ağaçlar ve dağlar gökyüzünü ayakta tutan kudretli canlılardır. Yeryüzünün göbek deliği olduğuna dair inanç da vardır ve burası da yeraltını bu bağlanan katmanlar arasına eklemektedir. Göğün direği, yerin direği / ekseni gibi adlandırmalar bu taşıyıcılara işaret etmektedir. Bazı Türk halklarında gökyüzü bizzat çadırdır, çadırın tavanıdır. Gökteki yıdızlar bu çadırda açılan deliklerdir ve en belirgin deliklerden olan Ülker takımyıldızı soğuk havanın en çok içeri girdiği deliktir, bunu gökte görünce çadırın delindiğini ve içeri soğuğun dolacağına inanmaktadırlar. Bu çok müthiş bir gözleme dayalı hadisedir, Ülker takımyıldızı gerçekten de havaların soğuduğu zamana yakın gökte belirir. Bu delikler aynı zamanda kuşlar geldikleri yerlerdir. Katmanlara dönecek olursa şamanlar ayinlerinde bu katmanlar arasındaki geçişlerini, tırmandıkları ağacın gövdelerine attıkları çentiklerle temsil ederler. Bölüm bölüm kitabı alatmak çok uzun süreceği için yazıyı akışına bırakıyorum burada. Diğer kitaplarda pek görmediğimiz bir motif olarak gökyüzünde bir süt denizi olduğu, sütü tanrıların çok sevdiği inancı vardır. Şamanlar bu sebeple ayinlerinde bol bol süt saçıları yaparlar. Göğün katlarının 7 veya 9 olduğu bazen daha fazla olduğu düşünülür. Aynı şekilde onun bir yansımasının da yeraltında olduğu düşünülür. Yeraltına Erlik gökyüzüne de Ülgen-Kayra hükmetmektedir. Kötülük yeraltından geldiği için Erlik Han'a yapılan kurbanlar daha gösterişli ve ciddidir, çünkü ondan korkulur. İyi tanrı Ülgen'den zarar gelmeyeceği için korkulmaz. Erlik bazı yaratılış mitlerinde de insana zarar veren, onu kirleten bir varlıktır. Örneğin birinde insan yaratılır, Erlik gelip onun cildini bozar ve hastalıklar bulaştırır. O zamana kadar dış yüzü olan insan teni Ülgen tarafından içe döndürülür ve o kötü görüntüler içte kalır, o günden bugüne kadar hastalıklar oluşmaya başlar ve bunlar Erlik yüzündendir. Bunlar diğer mitoloji kitaplarında da karşılaşılan mitler olduğu için ben burada geçen ilgi çekici uygulamalardan biraz örnek vereceğim. Mesela çocuğu olmayan ailelerde kadınlara uygulanan şaman tedavilerinden biri şöyledir. Şaman kadını otağın içine alır, otağın içi boydan boya birkaç yön boyunca gerilmiş at kıllarıyla doludur. Bu at kılları üzerine yıldızları, gezgenleri, güneşi temsilen nesneler konmuştur. Bu nesneler arasında büyük bir de kuş vardır. Kadın bunların altına sırtüstü yatar ve şaman ayine başlar. Şaman ayinin sonuna geldiğinde o kuş temsiline yaklaşıp kılı keser ve kuş kadının göbeğine düşer, ayin bu şekilde sona erer. Bana göre ve birçoğuna göre tiyatronun da temelini atan şamanlardır, burada bugün Anadolu'da da kuş, leylek, uçarak cennete gitme gibi motiflerin yansımasını görmekteyiz. Anadolu'da çocukları leyleklerin getirdiği yönünde inanç vardır ve bu Türksitan coğrafyasında da aynı şekildedir. Leylek zaten Umay Ana'nın don değiştirmiş halidir. Eski Türkler doğacak olan çocuğun bir kuş ruhuyla gelip kadının karnına girdiğine inanmaktaydılar, bu ayinde de bunun temsilini yani "tiyato" olarak sunuluşunu görmekteyiz. Tabi günümüzdeki insanalrın bakışı ile bu tiyatro olabilir ancak büyü ilkeleri ile ele aldığımızda o dönemdeki insanların mantığı ile "benzer benzeri yaratır". Hoşuma giden inanışlardan biri de "Ateş Tufanı" dır. Yani genelde su ve sel baskınıyla gelen tufan dile getirildiği için belki birbirlerinin varyantı olmakla birlikte bu farklı bir tufandır. Yeryüzünden ateşler püskürür ve her tarafı ateş denizi kaplar, ateşler su gibi akmaktadır, bir erkek ve bir kız kaza veya kartala binerek göklerde uçarlar ve en son buharlar vs. sona erkek bir kara parçasına inerler ve insan nesli devam eder.

    Şamanların ayinlerinde tanrılara ve ongunlara saçıda bulunmaları da çok çeşitli veriler sunmaktadır. Hem tanrılara hem doğa ruhlarına hem de ölen atalarına sunular yapmaktadırlar. Ölen atalar tamamen yok olup gitmemekte, yaşayan insanların hayatlarına etki etmeye devam etmektedirler. Bazı Türk halkalarındaki inanca göre ava çıkan insanlar atalarına bol bol saçı sunmalıdırlar çünkü avda avlayacakları hayvanın gölgesininin "öbür dünya"da da avlanması gerekmektedir, bunu yapacak kişiler de ölen atalarıdır. Öbür dünya dediğimiz yer cennete veya cehennem değildir, eski Türk inancına göre böyle bir ayrım yoktur. İnsanlar ölüm şekillerine göre bir yerlere giderler ve buralar genel olarak bugün Anadolu'da da yaşadığı şekilde "öbür dünya" olarak adlandırılırlar. Ölüm anında kişi yatakta yatıyorsa veya hasta yatağında yatıyorsa bu onun için çok rezil bir ölümdür, bu kişi Erlik Han'ın yanına yani yeraltına gider. Kişi savaşarak can verirse daha iyi bir "öbür dünya"ya gider. Bu sebeple günümüzde yatarak veya can çekişerek ölmektense savaşarak ölme motifi kitaplarda ve filmlerde geçmektedir, bu Türklerin kolektif bilinçlerinin ürünüdür. Savaşarak ölmeyen kişileri Erlik'in yardımcıları ele geçirirler ve hizmetkarları yaparlar. Ölen ataların temsilelri ağaç kabuklarına çizilerek veya ağaç olarak bizzat yontularak evlere asılır veya bir sunak köşesi yapılıp özellikle 7 ata orada sıralanır. Ava giderken, özel günlerde vs. bir şey yenirken veya içilirken önce bu ataların temsilleri üzerine "saçı" olarak serpilir. Saçı kansız kurbandır; rakı, kımız, süt, su kansız kurbandır. Öbür dünyadaki atalara saçı yapılmazsa av başarılı geçmez. Öbür dünya, bu dünyanın tam tersidir, burada olan her şeyin orada zıddı vardır. Burada gündüz iken orada gecedir, buradaki insanlardan farklı olarak oradakiler başaşağı yürürler. O dünyayı görme veya oradan haber alma nesneleri ayna ve sudur, öyle ki sudaki yansımalardan hareketle böyle bir inanç doğmuş olabilir. Yakın zamanda veya aynı günde bir kız ve bir erkek evladı ölen aileler bir kağıda bunların temsillerini ve yanlarına çeyiz temsilleri çizerek ateşte yakarlar ve bu iki kişiyi evlendirirler. Onlar öbür dünyada karı koca olmuştur, dünürler de bu dünyada sanki hiçbir fark yokmuş gibi akraba olurlar.

    Bebeği kundakta ölen anne memesini sıkarak sütünü etrafa saçmakta ve "anam jajuci" için demektedir. Bu jajuci çocuk yapma enerjisi veren bir tanrıçadır. Doğum yapan kadınlar göbek bağlarını bir beze sarıp saklar, bu ileriki doğumlarda ona yardım edecektir. Bir yakınları doğuruyorsa hemen komşudan bu bağları olan kadın çağrılır ona dokundurulur vs. yine yukarıda dediğimiz gibi benzer benzeri yaratır mantığıdır bu.

    Tanrı tarafından gönderilen kartalın yumurtasından çıkan ilk şamanın soyundan gelen insanlar farklı bir statüye sahiptirler, bunlara Merküt kabilesi denir. Sıradan insanların yapamayacağı şeyler vardır. Mesela yıldırım çarpması sonucu ölmüş bir hayvana kimse dokunamaz, sadece Merküt kabilesi mensupları bu hayvanın etini yiyebilir. Böyle bir ölü hayvanı gören kişiler yakınından bile geçmezler.

    Yeni ev kuranlar ateşe saçı yapmak zorundadılar, gelin de yeni geldiği evin ateşine saçı yapmak zorundadır. Erkek de bunu yapmak zorundadır ve ayrıca baba otağından getirdiği toprağı kendi otağı içerisine serper. Bu ateşe sunu yapılmazsa bereket kaçar, ateşe saçı sunulmadı diye otağı yanan aileler vardır. Ateşi bıçakla- kılıçla eşeleyen kişilerin çocuklarının tek gözü kör olur veya sakat olurlar. Gök gürültüsünden korkup etrafa süt saçma geleneği de oldukça yaygındır. bu işi ölen insanların gazabından korunmak için de yaparlar. Ölen kişinin rahat etmezse geri dönüp yaşayanlara sıkıntı çıkaracağına inanırlar. Onun için sık sık onlara da saçı sunulur.

    Hırsızı ortaya çıkarmak için yapılan bir şaman ayininde ateş başına gelen şaman eline temsili bir insan figürü alır, bu tahtadan yapılmıştır. Obada şüphelenilen isimleri veya çoğunun adını sayarak ateş etrafında ayin yapar, bu esnada insanlar da oradadırlar. Şamanın gerçek hrısızın adını söylediğinde elindeki temsilin ona başını sallayacağına inanırlar. Bu esnada şaman o tahtaya çiviler ateşe tutar vs. Bu acıların hepsini gerçekten de hırsız hissetmektedir.
    Ölü defin yöntemleri de geniş bir alan ancak burada şamanların definlerine dair güzel bilgiler verilmiş. Şamanlar toprağa gömülmezler topraktan biraz yüksekte bir ağaç kuru içerisine bırakılırlar ve üzerlerine kayın yaprakları örtülür. Toprağa gömülmezler çünkü ölen şamanların ruhları kuş olarak bedenden çıkar ve başka bir bedende tekrar gelir. Sanırım bu sebeple toprağa koymuyorlar. Şamanların defnedildikleri yerlerde 4 sırık üzerine kartal figürleri yapılır.

    Kötü ruhlar insanların ruhlarını çalmaya çalışırlar. Ruh ölünce bedenden çıkar ancak bazen uyurken de, hastayken de çıkabilir. Ruh tanımlamaları çok çeşitlilik göstermektedir. Kötü ruhlar insanların burunlarını kaşıyarak hapşırmalarını sağlarlar, böylece içlerindeki ruh dışarıya çıkabilir ve onu çalabilirler.

    Av merasimleri olarak genelde ormanda gerçekleşen av ve bunun etrafındaki pratiklere yer verilmiş. Avlanan hayvanın gazabından korunmak için tütsülenirler, eve farklı yoldan gelirler, çadıra ön kapıdan değil de arkadan bir kısmı kaldırarak girerler. Hamile kadınlar ava götürülmez çünkü av hayvanının ruhunun , izini bulup kadına ve bebeğe zarar vereceğine inanılır. Avlanan hayvanın kafası veya kafa derisi verilmez, satılan tüm postlar özellikle ayı postları kafasıdır. Ayı da ormanın koruyucu ruhudur ve adı direkt telefuz edilmez, koca oğlan denir. Ayıyı avlamaktan kaçınırlar ancak avlarlarsa da ondan özür dilerler, ant içerler. Seni biz öldürmedi x kabiledeki kişi öldürdü, seni buran ok Rus yapımıydı gibi şeyler anlatırlar ölü hayvana.

    Anlatılacak çok şey var ancak diğer eserlerdeki aynı şeyleri anlatmak istemedim.

    İlteriş YILDIRIM
  • "Güzel hanımım!" dedi Frodo bir süre sonra yeniden. "Sorması ayıp ama, söyler misiniz bana kimdir bu Tom Bombadil?"

    "Odur," dedi Altınyemiş, çevik hareketlerine ara verip gülümseyerek.

    Frodo gözlerinde soru işaretleriyle kadına baktı. "Ne görüyorsanız odur," dedi kadın onun bakışlarına cevap olarak. "O, ormanın, suyun ve tepenin Efendi'sidir."

    "O zaman bütün bu garip topraklar ona ait, öyle mi?" "Elbette ki değil!" diye cevap verdi kadın ve gülümsemesi soldu. "Bu gerçekten de ağır bir yük olurdu," diye ekledi alçak bir sesle, sanki kendi kendine konuşur gibi. "Bu topraklarda ağaçlar, otlar, yaşayan ve büyüyen her şey, kendi kendisine aittir. Tom Bombadil bunların efendi'sidir. Ormanda yürürken, suda giderken, tepelerde sıçrarken, aydınlıkta gölgede, yaşlı Tom'a yetişecek biri ne geldi ne geçti bu güne dek. Korku nedir bilmez o. Tom Bombadil, efendidir."
  • Kader Yolu şiiri büyük romanın bir büyük yolu. Anlatıcı ve romanın baş kahramanı dialogları kadın adlarından seçtiği meşhurlarla yapar. Monna Roza , Şelırazat ve Arkasından Madonna ile koile konuşur, Madonna farklı bir kadındır, farkı farkedilen bir kadındır, karakterdir.  Büyük romanın arayış içindeki yolcusu , Ulysses deki kahraman gibi,  hakikate   veya imge ile örttüğü maksadına giderken tıkanır ve  Kader Yolu’nu yazar.

    Kader Yolu
     

    Etrafımız uçsuz bucaksız çöller
    Yerler demir , gökler bakır Madonna
    Nehirler çekilmiş, kurumuş göller
    Aramızda deniz vardır Madonna!
    Gelir gelmez Venedikten aynalar
    Uçtu gökte kara kara kargalar
    Ömrü biçti  kılıç gibi levhalar
    Bize kalan sade sabır Madonna!
                                                                                                   1956/ 71
    Bu büyük romanın zamanı çok farklılık gösterir, zaman iki kanatlıdır, bir kolu ezele bir kanadı ebede uzanır. Bu bizim dünya , güneş ve ay üçlüsü ile  oluşturulan fani  zamandan farklı bir zaman anlayışıdır. Sultan Ahmet Çeşmesi şiirinde zaman maziye doğru gider.Görülen  çeşmeden çok tarihtir
                                       

    Su yerine süs akıyor                                                           

    Deliklerinden

    Eğilmiş  ölümsüz ince bilekli

    Cariyeler bakıyor

    Derinlerden geliyor sesleri
                                      

    Sezai Karakoç ,hem  bir anlatıcı hem bir kahraman , hem de kaybedilmiş şeyler arkasından büyük bir hüzün  duyan  bir kahramandır.  Onun kişiliği milletin prototipidir bazan  ve  bu ünvanla  kaybedilen şeylerin arka arkasından trajik hüzünler duyar.  Coğrafi genişliği temin eden  kültürel ve ruhi anlamdaki genişliğin kaybedilişine kültürel  değerlerin geri gelmeyecek şekilde, gidişine Çocukluğumuz  şiirinde yanar yakılır.

    Çocukluğumuz
    Annemin bana öğrettiği ilk kelime
    Allah şahdamarınıdan yakın bana benim içimde
    Annem bana gülü şöyle öğretti
    Gül, O'nun ,  O sonsuz   iyilik güneşinin teriydi
    Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
    Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı , güneş ve ay mahpus
    Babamın uzun kış geceleri  hazırladığı cenklerde
    Binmiş gelirdi Ali bir kırata
    Ali ve At  gelip kurtarırdı bizi darağacından
    Asya'da Afrika'da, geçmişte , gelecekte
                  Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
    Güneş kaçardı  , ay düşerdi, yıldızlar büyürdü
    Çocuklarla oynarken  paylaşamazdık Ali rolünü
                     Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman
    Ali olmaktan bir sedef her çocukta
    Babam lambanın ışığında okurdu
    Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse  ağlardık
    Fetihlerde bayram yapardık
    Tam bir sevinçti kaplardı içimizi
    Peygamber’in günümüzde küçük sahabileri biz çocuklar.
    Bedir'i , Hayber'i , Mekke'yi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık
    Mekke'nin  derin kuyularından iniltisi gelirdi
                     Kediler mangalın altında uyurdu
                      Biz küllerimiş  ekmekler yerdik  razı
                      İnanmış adamların övüncüyle
                      Sabırla beklerdik geceleri
                      Şimdi hiç birinden eser yok
                      Gitti o geceler o cenk kitapları
                      Dağıldı kalelerin önündeki askerler
                      Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi 1960/98.
  •             Gözlerimi açıyorum, düşüncelerime o kadar dalmışım ki önümde uzanan mavi sonsuzluğun kıyıya vuran seslerini ancak o zaman hatırladım. Karşı kıyıda süren yaşamı izliyorum bir süre, mesafe uzak olsa da dağın eteğindeki yolda giden arabaların farları ve yolun sonunda kendine yer bulmuş kasabadaki tüm ışıklar rahatça seçilebiliyor. Büyük şehrin kalabalığından ve telaşından soyutlanmış bir kasaba, hiç acelesi yok.

                Biraz arkamdan bir araba motorunun susma sesi geliyor, garip bir şekilde çalışırken duymadığım arabayı durduğunda fark ediyorum. Sanıyorum beni düşüncelerimden çekip çıkartan da bu olmuştu. Nemden dolayı sürekli ıslak bankta otururken hep o geceyi düşünüyorum. Nasıl oldu da olaylar böyle gelişti diyorum, bir senedir her akşam gelip bu banka oturup kendime aynı soruyu soruyorum. Tam bunları düşünürken yeniden başlıyorum o geceye gözümün önünde.

                Üniversite bittikten sonra memleketime, evime döneli henüz birkaç ay olmuş, yüksek lisans yapmayı düşündüğüm için yazı boş geçirmeyip sınav çalışıyorum. Yine uzun saatlerdir gömülüp kaldığım testlerden kurtulmam, masamın köşesinde duran telefonumun titremesiyle gerçekleşiyor. Liseden bir arkadaşım arıyor, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi onunla, özlediğimi hissediyorum. Sahi döneli iki ay olmasına rağmen neden aramadım ben onu?

    – Nerelerdesin yahu? Hani bitiyordu bu sene okul? Dönmedin mi hala?

                Telefonu açtığım gibi soru yağmuruna tutulduğumdan ne diyeceğimi kestiremiyorum. Zaten çocukluğumdan beri hep nefret etmişimdir bu yanımdan, heyecanlandığım ya da ne diyeceğimi bilemediğimde hep susuyorum, aklıma hiçbir kelime gelmez oluyor.

    – Yeni geldim henüz, iki veya üç gün oldu ancak yerleşebiliyorum eve. Annem, babam özlemişler beni, onlarla biraz vakit geçirdikten sonra arayacaktım seni.

                Yalan söylemek istemesem de mecbur kalıyorum, yoksa bozulup tavır alacak, uğraşmak istemiyorum.

    – Selam söyle sizinkilere, hoca, sen yokken neler oldu neler bilsen. 1 saat içinde, bizim lisenin yanındaki ormanda.

                Sonra kapatıyor telefonu. Oldum olası ikimizde telefonda konuşmayı çok sevmeyiz, aynı şekilde mesajlaşmayı da. Yüz yüzeyken oturur eğlenir, saatlerce sıkılmadan muhabbet ederiz ama telefonda olmuyor işte. O yüzden üniversite zamanında sürekli yaptığımız gibi yine yaz tatiline bırakmışız yaşanan olayları anlatmayı.

                Bu kadar garip konuşması meraklandırıyor, hızlıca duşa girip çıkıyorum evden. Anneme gece gelmezsem merak etmemesini söylüyorum, babam televizyon izliyor, el sallıyorum geçerken ama habere öyle bir dalmış ki görmüyor. İçimden mi geldi bilmiyorum, öpmeyi ve öpülmeyi çok sevmesem de çıkmadan öpüyorum annemi o akşam, hayırdır inşallah diyor. Bilmiyorum ki diyorum içimden geldi, haydi hoşça kal diyorum, annemi ve babamı daha sonra bir daha görmüyorum.

                Evimizle lisemizin arası beş kilometre filan, minibüslerin hepsi dolu geçiyor, geç kalmamak için bir taksiye biniyorum. Taksiciye adresi verip, camdan dışarıyı izlemeye başlıyorum. Ne kadar da özlemişim buraları, her köşede bir anım var gibi geliyor. Hafif sis var o akşam, şoför havadan sudan konuşmaya çalışıyor, içimden cevap veriyorum ama dışarı vuramıyorum. Çocukluğumdan gelen başka bir özelliğim bu da. Bir şey düşünürken kopuyorum dünyadan, o an orda olmuyorum sanki. O da cevap alamayınca radyoyu açıyor, müziğin sesine mırıltıyla eşlik ederken birden yavaşlatıyor arabayı.

    – Geldik delikanlı, burada mı yoksa arkada mı indireyim?

                Birden irkiliyorum, etrafıma bakıyorum, bizim okulun pencereleri, sadece üçüncü katta bir ışık yanıyor. Nasıl fark etmedim geldiğimizi diye düşünürken birisi kolumdan dürtüyor.

    – İniyor musun yoksa arkaya mı çekeyim, cevap versene kardeşim.

    – Arkaya abi.

                O kadar usulca ve derinden söylüyorum ki adam arabayı okulun arka tarafındaki çıkmaz sokağa çekerken bir şeyler homurdanıyor. Göz ucuyla taksimetreye bakıyorum, 17,35 yazıyor. 20 lira verip iniyorum arabadan. Taksi geri geri giderken sağ tarafımda kalan ormanı farların ışığı sayesinde görebiliyorum ama araba uzaklaştıkça ağaçlar karanlığa gömülmeye başlıyor.

               


                Sağıma soluma bakıyorum, kimse yok. Henüz gelmemiş, huylu huyundan vazgeçmez işte, ne zaman vaktinde geldin ki zaten? Sol cebime gidiyor elim, sağ elini kullanan bir insan olsam da alışkanlıktan olsa gerek hep solumda taşıyorum telefonumu. Tuş açma kilidine basıyorum, saat 22.46, gözüm pile takılıyor. Kırmızı yanıp sönüyor, derse kaptırıp pili doldurmayı unutmuşum. Kapanmadan aramak için hızlıca son aramalara girip en son aranan numarayı tekrar arıyorum. Bir kez çalma sesi gelip kesiliyor, kulağımdan indiriyorum telefonu, ekrana bakıyorum, siyah. Tuş kilidine tıklıyorum değişen bir şey yok.

                Lanet sayıp telefonu cebime koyarken, diğer cebimden sigara paketini çıkarıyorum, sadece iki tane kalmış. Bu gece her şey ters gidiyor. Civarda –yeni açılan yoksa– en yakın tekel bayi 300 metre uzakta. Buluştuktan sonra alırım diye düşünüp, cebimden çakmağı çıkarıyorum. Bir iki kez uğraştıktan sonra yanıyor, tam sigaraya götürdüğüm anda, şiddetli bir kadın çığlığı, ormandan geliyor, sigarayı fırlatıyorum, koşuyorum.

                Ormana giriyorum, zifiri karanlık, çığlıklar gelmeye devam ediyor. Çığlıklara şimdi bir erkek sesi ekleniyor, daha çok acı içinde çırpınıyor gibi. Keşke diyorum, keşke telefonum açık olsaydı da ışığını fener gibi kullanabilseydim. Ağaçlara çarpa çarpa seslerin geldiği yöne doğru gidiyorum, ormanın içlerinden geliyor. Gittikçe yaklaştığımı hissediyorum ve çığlıklara birkaç ses daha ekleniyor ancak bunlar bir şeyler söylüyor. Ellerim terliyor, kotumun üzerine siliyorum avucumu, kalbim hızlanıyor. Sesler yaklaştıkça daha da hızlanıyorum.

                –Pat– birden kendimi yerde buluyorum, ne olduğunu anlamadım. Sanırım bir ağacın dalına takılıp düştüm. El yordamıyla yerden kalkmaya çalışıyorum, arkamdan ayak sesleri geliyor. Konuşanlar sustu, sadece çok yakın mesafeden çığlıklar geliyor. Ayak seslerinin çıkardığı dal çıtırtılarını duyuyorum. Çok yakınlarda birisi veya birileri var. Yaklaşıyorlar, aklıma çakmak geliyor, en azından kendi etrafımı biraz aydınlatabilirim diye düşünüyorum. Elimi sağ cebime sokuyorum, ellerim titriyor ama buluyorum. Zar zor yakmaya çalışıyorum ve karanlık.

                Gözlerimi açıyorum ama her şey çok bulanık. Zaten karanlık olduğu için nerede ve ne durumda olduğumu kestiremiyorum. Sadece karaltılar var, birisi yüzüme ışık tutuyor, elimle engellemeye çalışıyorum. Sırtıma sert bir darbe alıyorum, yere kapaklanıyorum.



    – Kimsin lan sen? Ne işin var bu saatte burada?

                Birisi yerden kaldırıyor beni, iki kişi kollarıma girip sürüklüyorlar, öksürüyorum. Tam cevap vermeye çalışacakken sağ tarafımda kolumdan tutan karnıma bir yumruk atıyor, nefesim kesiliyor. Öksürmekten boğulacak gibi oluyorum, ağzımda demir tadı var. Sanırım dişim kırıldı ya da iç kanamam var. Beni taşıyanlar çekiliyor yanımdan ve dizlerimin üzerine düşüp öyle kalıyorum. Ensemde bir sancı hissediyorum ve istemsizce elim gidiyor. Kan olduğunu tahmin ettiğim yoğun ve sıcak bir sıvı bulaşıyor ellerime.

                Kafamı kaldırıyorum ve tam karşımda iki ağacın arasına el ve ayak bileklerinden gerilmiş bir kadın var. Her iki ağacın önünde duran adamların ellerinde tuttuğu meşaleler sayesinde daha net görebiliyorum. Adamların yüzleri maskeli, konuşmadan sadece duruyorlar. Ağaçta gerilmiş olan kadının arkası dönük olsa bile tanıyorum onu, daha bugün telefonda konuştuğum arkadaşım bu. Yanılmam imkânsız, kafası öne düşmüş. Demek ki o yüzden artık çığlık duymuyorum diye düşünüyorum. Umarım ölmemiştir, ağlamaya başlıyorum. Umarım sadece bayılmıştır. Sırtıma ve yüzüme darbeler alıyorum, yere yatıp kafamı ellerimin arasına alıp duruyorum öylece.

                Durdular, çok fazla darbe aldığım için başım dönüyor. Dizlerimin üzerine kalkmaya çalışıyorum. Yanımda görmesem de birinin varlığını hissediyorum. Kafamı çevirmeye çalışıyorum, korkuyorum. Bu gece öleceğim diyorum içimden, benim için yolun sonu geldi.

                Yanımda duran adamın kemerine takılı bir bıçak var, her şeyi göze almalıyım. Öleceksem de en azından mücadele ederek ölmeliyim. Ağaçta duran arkadaşıma beyaz bir ışık yansıyor. Köpek havlamaları geliyor, ağacın orda duran adamlar meşaleleri yere atıp söndürmeye çalışıyorlar. Yanımda duran adam arkasını dönüp seslerin geldiği yere bakıyor. Ya şimdi ya asla diyorum ve adamın belindeki bıçağa doğru atılıyorum. Adam ne olduğunu anlamadan ikimiz birden yere kapaklanıyoruz, boğuşuyoruz. Bıçağı kavradığımı hissediyorum, elimde.

                Adam bileklerimden tutup bıçağı bana doğrultmaya çalışıyor. Tüm gücümü kullanıp bıçağı göğsüne çeviriyorum ve bıçağın ucunun adamın göğsüne değdiğini hissedebiliyorum. İyice bastırmaya çalışıyorum, yapmak zorundayım, kurtulmak zorundayım. Yaşamalıyım. Bileklerimi itmeye çalışıyor, bıçağın arkasından vücudumun ağırlığını da kullanarak bastırıyorum ve bıçağı göğsüne saplıyorum.

                Tam o sırada sağ tarafımdan bir ışık vuruyor. Işığın geldiği tarafa dönüyorum, bir adam var ve yanında bir köpek hırlıyor. Etrafıma bakıyorum, hemen yanımda az önce öldürdüğüm adam yatıyor, başka kimse yok. Arkadaşımın bağlandığı ağaçlara bakıyorum, boş. Diğer iki işi arkadaşımı da alıp kaçmış. Kim bunlar? Ne istiyorlar ondan? Bana anlatacaklarıyla bir ilgisi var mı?

    – Dur! Polis! Kaçma, yat yere.

                Köpek hızlıca bana doğru koşuyor, panikliyorum. Ormanın diğer tarafına doğru koşuyorum. Bir köpeğe iki üç tanesi daha ekleniyor. Yine her yere çarpa çarpa koşuyorum ormanın içinde. Havlamalar. Üzerimdeki gömleği çıkartıp sola doğru fırlatıyorum ve sağ tarafa koşuyorum. Nefesim tükeniyor ama duramam çok az kaldı, ormanın dışındaki şehir ışıklarını görebiliyorum artık.

                Caddeye çıktım, havlamalar belli belirsiz duyuluyor ormanın içinden. Buradan uzaklaşmam lazım. Caddeler boş, sadece sokak lambalarının ışıkları var. Evlerdeki ışıklar da kapalı, saatin geç olduğunu tahmin ediyorum. Hızlı adımlarla karşı caddeye yürüyorum. Biraz üşüyorum, ama mecbur kalmıştım diyorum kendi kendime. Belki de o gömlek kurtardı beni.

                Yürürken gözüme bahçeli bir evde kurutulmaya bırakılmış çamaşırlar çarpıyor. Mecburum, böyle her yerim kanlı yarı çıplak bir şekilde dolaşamam. Usulca korkulukların üzerinden atlıyorum, kıyafetlere karanlıkta görebildiğim kadar göz gezdiriyorum. Hiçbiri bana göre değil, en azından üzerimdeki kanları silmek için bir tane elbise almalıyım diye düşünüyorum. Mandalı açıp elbiseyi alırken sol tarafımda evin kapısı açılıyor. İhtiyar bir kadın kapının önünden sesleniyor.

    – Kimsin?

    – Ben mecbur kaldım, özür dilerim.

                Yanıma geliyor, elindeki fenerle bakıyor bana.

    – Ne oldu sana böyle? İçeri gel, çabuk!

                Kolumdan tutup sürüklüyor içeri doğru. Bana neden yardım ettiğine anlam veremiyorum. Gece vakti bahçesinde her yeri kanlı bir hırsız yakalandığında genelde yardım edilmez ve polise haber verilir diye düşünüyorum. Ancak ihtiyar bana söz hakkı tanımıyor zaten.

               

                İçeri giriyorum, büyük sayılabilecek bir salonda sağ tarafta bir kanepe, sol tarafın duvarında da tüm duvarı kaplayan bir kitaplık var. Tam ortada etrafına dört tane sandalye yerleştirilmiş koyu kahverengi bir masa var. Eşyalar ve evin dizaynı bana çocukken gittiğimiz kasabadaki büyük annemin evini hatırlatıyor.

    – Otur sen evladım, ben hemen geliyorum.

                Beni sağ taraftaki kanepeye yerleştiriyor. Hızlı adımlarla karşımdaki kapıdan çıkıp gözden kayboluyor. Yaşına göre epey hızlı hareket ettiğini düşünüyorum. Yine hızlı bir şekilde bu kez elinde çantayla içeri giriyor. Ancak yanıma gelip oturduğu zaman konuşabiliyorum.

    – Neden bana yardım ediyorsunuz? Beni gecenin bir köründe elbisenizi çalmaya çalışırken yakaladınız. Hem de bu halimle!

                Beni dinlerken bir yandan çantasından çıkardığı beze alkol olduğunu tahmin ettiğim bir sıvı döküyor.

    – Zaten bu halin yüzünden evladım. Ben bir doktorum ve ne olursa olsun, kim olursa olsun bu haldeki birine yardım ederim. Şimdi git elini yüzünü yıka da yaralarını görebileyim. Hemen şu kapıdan geç sağındaki ilk kapı.

                Güvenip güvenmemek arasında kalıyorum ancak başka çarem yok sanırım. Tarif ettiği yerdeki kapıyı açıp içeri giriyorum, hemen solumda bir lavabo var. Ensemi, kollarımı ve yüzümü yıkadıktan sonra içeri dönüp yanına oturuyorum. Her şeye rağmen benden korkuyor gibi görünmüyor.

                Usulca yaralanan yerlerime pansuman yapıyor. Enseme geldiği zaman gözlüğünü takıp iyice eğiliyor.

    – Dikiş atmalı buraya.

                Çantasından çıkardığı iğneyi alkolle temizlerken göz ucuyla bana bakıyor.

    – Ee anlat bakalım, neler oldu da bu hale geldin? Kim yaptı sana bunu?

                Çok uzatmadan ormandan duyduğum çığlıkla beraber başlayan hikayemi anlatıyorum. Maskeli olduklarını söylediğim zaman ellerinin titremeye başladığını ensemde dikiş atarken hissedebiliyorum.

    – Tamam bitti dikişin, hadi git artık buradan. Al şu parayı ve yakalanırsan da ne onlara ne de polise benden bahsetme. Arkadaşını da unut, yoktu senin öyle bir arkadaşın. Sakın peşine düşeyim deme.

    – Onlar kim? Ne oluyor? Neden böyle konuşuyorsunuz? Arkadaşımla ne ilgisi var?

                Daha cevap alamadan kendimi dışarıda buluyorum, kapıyı yüzüme kapatıyor ve oda tekrar karanlığa gömülüyor. Kim bunlar diye düşünüyorum içimden. İhtiyar neden korktu bu kadar onlardan bahsettiğim zaman. Arkadaşım bütün bunların neresinde?

                Avucuma sıkıştırdığı yüz liraya bakıyorum, cüzdanıma koymak için elimi arka cebime atıyorum, yok. Kovalamaca sırasında düşmüş olmalı. Ana caddeden duvara kırmızı–mavi anlık yanıp sönen ışıklar vuruyor. Hemen bir duvara yaslanıp ışıkların uzaklaşmasını bekliyorum. Burada duramam, eve gitmeyi düşünüyorum ama cüzdanımı buldularsa daha şimdiden beni evde bekliyorlardır.

                Eve gidemem ancak bir yere gitmeliyim, artık kanun önünde bir kaçağım. Burada kalamam, kaçmam gerek. Aklıma daha ben çocukken yaz tatillerinde gittiğimiz küçük bir kasabadaki dedemin evi geliyor. Neredeyse on yıldır gitmedik ama aklıma gidip saklanabileceğim sadece orası geliyor. Vardığımda da ilk iş ailemi arar durumu anlatırım diye düşünüyorum.

                Sabahın ilk ışıklarına kadar sokaklarda yürüyorum. Sabah oluyor, çok aç olduğumu hissediyorum ancak oraya gidene kadar vakit kaybetmemem gerek. O yöne doğru giden otobüse biniyorum, bir buçuk saatlik yolculuğun ardından otobüsten inip minibüse biniyorum.

                Kafamda hep aynı soru dönüp duruyor. Ne oldu dün gece? Neden oldu? Ensemdeki yaradan dolayı başım çok ağrıyor. Kolumdan biri sarsıp uyandırıyor beni.

    – Son durağa geldik kardeşim.

                Duyulur duyulmaz şekilde teşekkür edip iniyorum minibüsten. Saklanacağım yere giden başka bir vasıta yok o yüzden yürümem gerek. Bu yolu daha önce hep arabayla gittiğim için tam olarak mesafeyi kestiremiyorum ama yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından varıyorum. Etrafta kimse yok, in cin top oynuyor. Bir açıdan rahatlıyorum, kimse burada olduğumu bilmeyecek.

                Evin önüne geliyorum, anahtarı her zamanki yerinde –kapının pervazının üzerinde– bulunca seviniyorum. Hemen kapıyı açıp içeri giriyorum, açım ama uyku daha ağır basıyor. Tam karşıdaki, çocukken bana ait olan odanın kapısını açıyorum. Yatağım tam karşımda, uyuyorum.

                Dalgaların sesi o geceden tekrar şimdiye alıp getiriyor beni. Attığım ağın birkaç tane balık yakalamış olması umuduyla kalkıyorum banktan. Deniz kıyısı boyunca yürüyorum, ağımı topluyorum. Üç tane karagöz yakalamışım, akşama ziyafet var.

                Ağı sırtıma vurup kimselerin olmadığı, tamamen bana ait olan kasabada evime yavaş yavaş yürüyorum. Hala aklımdan kovamadığım birkaç soruyla beraber. Ne oldu o gece? Nasıl bu duruma düştüm?