Nâsihât ehli, cümleleri maksadı gözeten en kısa ve sade olanlarından seçtiğinde, muhatabın ihtiyacatına adeta devakâr bir sağnak isabet ediyor. Öyle bir yağmur ki bu, her damla, özün turabına bereket izhar edip ona bir sığınak olma, ruhun köklerine nüfuz etme keyfiyeti bahşediyor. O an değil belki ama vakti geldiğinde bu farkındalığı zihnimizin satırlarında okuyabilmek lutufların en güzeli...

"De ki, göklerde ve yerde Allah`tan başka kimse gaybı bilmez..." (27/65)

"Gayb Allah`a mahsustur" (10/20)

"Gaybın anahtarları onun katındadır, onları ondan başkası bilmez" (6/59)

"Allah sizi gaybe muttali kılacak değildir. Fakat Allah Resüllerinden dilediğini seçer (ve onlara gaybi bildirir)" (3/179)

"Gaybi bilen O`dur. Resullerinden diledigi dışında kimseyi gaybına muttali kılmaz" (72/26)

Kur'an-ı Kerim'de "gayb" kelimesi ellisekiz yerde geçmektedir.

Ve 'gayb' ile ilgili bilgilerimize, şulesini indiren bir Hadis-i Şerif de, Resulullah Efendimiz şöyle buyurur;

 "Beş şeyi Allah`tan başka kimse bilmez:
1- Kıyametin zamanı Allah katındadır.
2- Yağmuru indirir.
3- Rahimlerdekini bilir.
4- Hiç bir canlı yarın ne yapacağını bilmez. 5- Kimse nerede öleceğini bilmez ( el-Camius-Sağîr-H. No: 3963 4-Askalanî F`ethul-Karı 1/124 ) 

'Futuhu'l Gayb' ; Rahmani olana Seyrisüluk... Gizli olana değil, sen de âşikâr olana, özünde yer tutan fazlın ümidiyle yükseliş...

Bundan seneler evvel, uzaklardan gelen bir dostumu, şehrin en yüksek yerlerinden birinde ağırlarken, her nasılsa yol üstünde denk geldiğimiz kermesten birşeyler alıp, uzunca bir sohbete koyulmuştuk. Dostum bu eseri bana hediye etti ve ara ara eserden kısımlar okuyup üzerine uzun uzun konuşmuştuk. Şimdi dahi okudukça, o sohbetten bende kalanlar az fakât oldukça taze...

https://i.hizliresim.com/j6PDbn.jpg

Fütûhu’l-Gayb, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri'nin oğlu Abdürrezzak’ın 78 adet sohbet, vaaz ve hutbesinden derlemiş olduğu eserdir.Şimdi biraz makalelerin muhteviyatına değinelim inşallah.

"Münkesiret’ül-kulüb " zümresinden söz eder Abdulkadir Geylânî Hazretleri,Kalbi Allah için hüzünlü olanlar... Dünyevi ve uhrevi bütün nimetleri terkeden kulun, yalnız Rabbini dinlemenin, O'nun varlığıyla zenginleşmenin, O'nun izzetini amelen ve kalben övmenin lezzetini herşeyden üstün tuttuğunu ve Rabbin sevgisini kazandığını bildirir.

Allah Sevgililerine açılan iki keşif perdesinden, yani Cemal ve Celal sıfatlarından, Cemâl sıfatının tecellisinden bahsederken Abdulkadir Geylani Hz. şöyle der;

"Cemal sıfatının tecellisine gelince: Bu sıfatın tecellisinde kalb nurla dolar ve
bununla boş olur. Bu halde kalb rahat eder. Lütuflara erer.Güzel konuşmaları
burada duyar. Güzel sözleri bu halde işitir. Bununla beraber, kendisine yüksek
hediye müjdeleri burada verilir. Ve yüksek derecelere çıktığı kendisine burada
haber verilir. Bu öyle bir makamdır ki; bundan sonrasında kulun hiçbir dahli olmaz.
Her şey ezeli nisbete bağlanır. Kalem kurur. Artık taksim ne ise o gelmeğe başlar.
Allah fazlını ve rahmetini istidatlar nisbetinde verir, rahmet ve şevkatini onlara
ispatlar. Bu hal ecel gelinceye kadar devam eder. Ki, bu malum olan ölüm
zamanıdır. Bundan sonra daha fazla açılır. Perdeler kalkar.
Yükseldikçe yükselir.
Bunun dünyada verilmemesinin sebebi, Allah’a karşı olan sevgi ve muhabbetlerinin
onları bir tehlikeye götürmemesi içindir. Sonra takâtları kesilir. Helak olurlar, zayıf
düşer, ibadetlerini yapamazlar. Halbuki onlar ölünceye kadar ibadet etmekle
mükelleftirler. Bunlara, bu maddi hayatta tam tecelli etmemesi ve tam tecelliyi
öteki aleme bırakması O’nun merhametinin eseridir. "

Bu paragrafı okuduktan sonra, bizi istikametimizde, yürüdüğümüz, mihmanı olduğumuz yol üzerinde en son noktaya eriştirmeyen Mevlâ 'nın bundan muradının bizim nefsimize ağır gelmesi, belki rehavete ve kibre kapılma ihtimalimize istinaden nasipleri ertelemesi ve bizim bundan duyduğumuz üzüntüler saatlerce düşündürdü beni. Demek ki alim zatların; 'mümin ne verilene sevinen, ne de kaybettiğine üzülendir. ' öğütlerinin işaret ettiği hâkikât burada devreye giriyordu. Aslında Mevlâ kulunu O'nunla kavuşma anını erteleyecek kadar ÇOK seviyordu... Bunu hissetmek dahi, bir sevginin şafağına ilişmek değil midir... Bu hususla ilgili bir akşam sohbetinde babamın anlattığı bir kıssa geliyor hatırıma.

İmam-ı Azam Ebû Hanîfe Hazretleri gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırmış. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslenmiş.
"Ya imam, gemin battı!..."
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra  "Elhamdülillah" demiş.
Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber vermiş.
" Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş. "
İmam-ı Azam Hazretleri, bu havadise de, "Elhamdülillah" diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düşmüş.

"Ya imam, gemin battı diye haber getirdik Elhamdülillah dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine Elhamdülillah dedin. Muradın nedir?

İmam-ı Azam Hazretleri izah etmiş.

"Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim."

Allah dostlarının Zühdünü niyaz ediyoruz Rabbirahimimizden.

Rabbin'le öyle dost ol ki diyor Abdulkadir Geylânî Hazretleri, diğer bütün dostlukları ve yakınlıkları yalnız aslolan kurbiyyete rehgüzar eyle. Hayrına şükreyle,sıkıntısına sabreyle, dostluğun gereği budur.

Yunus Suresi,107. Ayeti Kerime'sini, 'Hakkı Şikâyet Etmemek' isimli makalesinde şöyle tefsir ediyor;

“Allah (CC) sana bir zarar verecekse alacak yine O’dur (CC). Şayet sana bir hayır murat edecekse, o hayrı senden çevirecek yoktur.”

"İhsanını istediği kullara verir. O (CC) hem Rahîm (CC), hem de Gafûr’dur (CC)…
Afiyette bulunduğun halde Hakk’ı (CC) şikayete kalkışma. Yanında Allah’ın (CC) bol nimeti olduğu halde fazlasını isteme. Sana verdiği nimeti görmez olup inkar yoluna sapma. Bu halin bir nevi istihza olur. Sonra, Allah-ü Teala (CC) seni inceden inceye hesaba çeker. Dünyada belanı arttırır, ahirette ise seni azarlar. Cehenneme atar.Sonra, seni manevi halden soyar, rahmet nazarını senden çeker."

Kâlbi, Allah'ın ihsanıyla terbiye etmek... Önüne serilen dünyevi zenginliği umursamayıp, uhrevi ziynetler peşinde ömrünü infak etmek...

Mus’ab bin Ümeyr'i (r.a) bilir misiniz? Hem anneden,hem de babadan zengin,soylu bir ailenin oğluydu. Ailesi putperestti ve Islamiyetle şereflendiğinde ,bütün varlığını infak icin yola cıkmıştı... Evveli hayatından bir leyli,fecrin eşiğine silkeler gibi,gecip gitmişti... Resulullah’ın da izniyle Habesistan’a hicret etti ’Selvi Cihan’ ve bir süre sonra yeniden Mekke’ye Peygamber Efendimizin yanına döndü.

Bu anı, Hz.Ali (r.a) şöyle naklediyor:
"Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus'ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:

- Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu."

O’na verilen pürüssüz beyan gücünü, gölgelerle hemhal olmuş yüreklere Sırat-i Mustakim’in emin kapılarını, kadirşinas bir asaletle ardına kadar müşehhes kılarak hamdini ölümsüzleştiriyordu.Uhud harbinde şehit düştü ve defin sırası gelince, Mekke’nin en zengini olan Mus’ab bin Umeyr için kefen bulunamıyordu.

Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) o ana dair şunları anlatıyor:

Mus’ab bin Umeyr Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmus ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhir denilen kokulu ottan koymamızı emretti" (Buhari, Cenaiz 27; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 121).

Evet onlar Ensâr-ı Kirâm’dı ve “Seni kendi nefsimizden üstün tutacağız!”
diyerek infak etmişlerdi ruhlarını…

Bir müminin imtihanı, onu gafletten alıkoyar ve en çetini Peygamberlere, sonra ulemalara, sonra velilere, sonra da mertebe sırasıyla diğer kullara verilmiştir. Derdini seven, ilahi dermanı bulmuştur vesselâm.

Dua'nın aile kurmakta ki önemine, "Allah'ın Rahmet Kapısına Teşvik' makalesinde etraflıca değiniyor Abdulkadir Geylânî Hazretleri . Dua, mukadder olanın halâsiyetidir. Kalbe indiği vakit, nasipler yola çıkmıştır. Evladın da, eşin de taktir edilen bir zamanı vardır. Talip olurken dahi ölçülü olun diyor, isterken aşırıya kaçmayın.O'ndan O'nu isteyin. Ne dünya nimetini, ne de Ahiret lezzetini...

Futuh'ul Gayb'ı elinize aldığınızda, belki de sizin dahi üzerinde durmadığınız size dair çok şey söylediğini göreceksiniz. Muhtelif konularla ilgili en insani noktalara, açık seçik bir izah bulacak, cevaplardan sizde ki soruların keşfine varacaksınız.

Hayır ve şerri aynı kökten gelen iki ayrı dala ve meyvelerini de şifaya ve zehre benzetiyor. Hangisini seçerse o istikamette yürüyen kulun, Allah'ın yardımından asla ümidini kesmemesi gerektiğini öğütlüyor ve sözlerini şu Hadis-i Şerif'le perçimliyor;
“Hiç kimse ameli ile cenneti kazanamaz.”

İhlaslı kulların Allah (c.c) tarafından korunduğunu pek çok makalesinde vurgulayan Abdulkadir Geylani Hazretleri, gayretin ve samimiyetle yönelmenin ne denli büyük bir Rahmeti celbettiğini Kur'anın nuruyla beyan ediyor.

Eserin sonunda ki münâcaat şöyle;

"Allah (CC) cümlemizi bu iyi işleri yapmaya muvaffak buyursun. Allah (CC)
cümlemizi sözü özü bir olanlardan eylesin. Ömrümüzün son deminde imanla
götürecek her türlü yararlı işi yapmamız için bize yardımcı olsun. Nefsimizin ve
şeytanın şerrinden hepimizi korusun.
AMİN…"

“Böylece ondan kötülükleri geri çevirdik; çünkü o, bizim ihlas sahibi
kullarımızdandı.” ilahi müjdesine mazhar olabilmek duası ile...
Feyizli okumalar...

15. Hikaye Tamamlama etkinliği finali (Bölüm 13)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin final kısmıdır. Bu kısmı mithrandir21 | Uğur yazmıştır.

13

2071

“Çabuk ol Lily, çıkmamız lazım buradan.” Russell ve Lily kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin imkân tanıdığı ölçülerde bulundukları yerden koşarak çıkıyorlardı. Russell o kadar süre yer çekimsiz ortamda kaldıktan sonra her ne kadar günlük kas egzersizlerini yapmış olsalar da iki gündür sarf ettiği efor kendisini fazlasıyla yoruyordu.

Dışarı çıktıklarında ikisi de kendini arkalarındaki duvara yaslayarak korumaya çalıştılar. Son Umut’tan son kalanlar var güçleriyle saldırıyorlardı. Ellerinde kalanlar ise yine de hafife alınmayacak silahlardandı.

“Nereye gideceğiz Russell?”

“20 sene sonra Dünya’ya gelen birine mi soruyorsun Lily?”

“RUSSELLL EĞİLLL!!!” Lily son anda bir patlamanın şiddetiyle üzerlerine gelen beton parçalarını görmüş ve Russell’a müdahalede bulunmuştu ama yine de darbe almaktan kurtulamamış, patlamanın etkisi ile oldukları yerden fırlamışlardı. Russell’ın sadece buğulu bir şekilde duyan kulaklarına her yerden hareket eden mermilerin ıslıkları, sıçrayan toprakların çıkardığı ıslak sesler ve kişilerin bağırmasıgeliyordu. Göz ucuyla Lily’e baktı, güçsüz bir şekilde yerde yatıyordu. Lily’e seslenmek istedi, ağzını oynattı ama sesinde sanki renk yokmuş gibi bir ses çıkıyordu. Kısa bir süre daha etrafına bakınırken üzerine bir gölge vurduğunu hissetti ve hemen arkasından kendisine sesleneni duydu.

“Yaşamak istiyorsan benimle gel!”

Sesin sahibi avuç içi kendisine aşağıdan yukarı dönük şekilde elini uzatmış, kalkması için yardım etmek istiyordu. Russell kısa bir an duraksadıktan sonra uzatılan eli tuttu ve güçsüz kaslarını zorlayarak kalkabildi.

“Acele etmen lazım, biliyorum zor ama buradan hemen güvenli bir yere gitmeliyiz.” Dedi sesin sahibi. Ses artık bir bünyeye bürünmüş, açık renk saçlı, kahverengi gözlü ve dik burunlu yakışıklı biri olmuştu. Hafiften kirli sakalları vardı, üzerinde gri uzun pardösüsü ile sanırım korunabildiği kadar zararlı güneş ışınlarından korunmaya çalışıyordu. “Hadi acele etmen lazım, benden kuvvet al ama beni de çok yavaşlatma. Ben yavaşlarsam ölürüz, evet ne sadece sen ne de sadece ben. İkimiz ölürüz! Anlıyor musun?” Russell 20 dakika öncesine göre kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin kendisine daha katı davrandığını fark ediyor ve yürümesi veya koşması için hiç izin vermediklerini düşünüyordu. Asker görünümlü bu kişi de her ne kadar acele etmesini söylese de bu durumun farkında olup Russell’a elinden geldiğince yardım ediyor, duraksıyor, düşmemesi için gerekli tüm adımları dolduruyordu.

Russell destekçisi ile beraber birçok yerden geçmiş ve farklı bir sığınağa gelmişti.

“İyi misin?” diye sordu Russell’a, “Yaran var mı?”

Russell iyi olduğunu, sadece yorgun ve ağrılarının olduğunu söyleyip devam etti. “Onlardansın değil mi? Son Umut’tan?”
“Evet.”

“Benden ne istiyorsun?”

“Her şeyi istiyorum. Satürn’de ne bulduğunuzu ve neler yapmamız hakkında gereken düşünceleri.”

“Evet ama beni tanıy…” Russell cümlesini bitirmeden sözünü kesip devam etti.

“Sizleri tanımayan mı var? Son Umut’un son umudu olarak sırf seni kurtarmak için buraya saldırdık, aslında bir intihar göreviydi bu. Sadece benim amacım seni kurtarmaktı, diğerlerinin hepsi kazanacaklarını zannederek buraya geldiler. Seni özellikle arıyordum Russell.”

“Niye bu kadar önemliyiz?”

“Çünkü liderimiz seni istiyor, seninle anlaşmak ve insanlığı kurtarmak istiyor.”

“Lideriniz mi? Hangi lideriniz? Sizlerin 20 kişilik bir lider grubu yok mu?”

“Of Russell bu kadar güce karşı dayanan bir birliğin gerçekten de 20 farklı beyin tarafından yönetildiğini düşünmüyorsun değil mi? O 20 kişi sadece üst düzey yöneticiler. Bizi sadece ve sadece birleştiren, bu direnişe alan ve küçük bir kıvılcımı büyük bir yangına dönüştüren bir kişi var. O da John Connor. Ben de uzun senelerce ABD Hava Kuvvetlerinde görev yapan, içeriye sızmış Binbaşı Kyle Reese. Teğmenliğimden beri bu görevdeyim.”

“John Connor mı? Son Umut’un başındaki kişi demek bu kadar gizlenebilen biri mi? Bu kadar gizliliğe gerek var mı?”

“Evet, Connor’a mesih de diyebiliriz ama öncelikle bizimle iş birliği yapman lazım.” Sanki her ikisinin cümlelerinin bittiğini işaret eder gibi patlamalar eşlik ediyordu. Son birkaç dakikadır ise artık hiç patlama ve mermi sesleri gelmiyor sessiz bir ortamda konuşmalarına devam ediyorlardı. “Sanırım Son Umut’tan sadece ben ve John Connor kaldık ve tabii sen Russell.”

“Bilmiyorum Reen...”

“Reese, Kyle Reese” diye düzeltti Reesse.

“Reese, bilmiyorum. Satürn’e gidiyoruz ve birçok araştırmalar yapıyoruz, araştırdığımız şeylerin dışında başka şeyler de buluyoruz. İşin kötü tarafı ise kime nasıl güvenebileceğimi bilmiyor olmam.”

Reese, Russell’ın gözlerinin içine bakarak kısık ama kuvvetli bir ses tonu ile devam etti. “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa.”

Russell şaşırmış olarak Reese’in karşısında dondu, vücudu yeterince yorgundu ama şimdi ise kilitlenmiş şekildeydi.

*******

3071

Meryem Levi’ye yaklaşarak “Sence neler oluyor Levi, he neler olacak? Biz kimiz, bu görüşme sonunda ne olarak çıkacağız buradan veya çıkabilecek miyiz?”
“Meryem, korkuyorum ve sanki üşüyorum da. İzleyelim ve görelim. Ne çıkacak diye ben de çok merak ediyorum.”

*******

2071

“Sen bunları nereden duydun ve nereden biliyorsun?” diye sordu Russell.

“Russell 12 sene önce bunu Dünyamızda duydum. Görev amaçlarınızdan birini biliyorum. DDZA çalışması yapıyordunuz.”

“12 sene önce mi? Ama bu… bu… bizim sinyali gönderdiğimiz zamana denk geliyor.”

“Evet, tam da o zamana denk geliyor ve sanırım bizlerin de bilmediği şeyler olduğu gibi senin de bilmediğin çok şeyler var.” Reese montunun cebinden üç raporu çıkartıp Russell’a uzatıp okumasını istedi.

Russell tüm raporları okuduktan sonra “Kahretsin,” diyerek alnını ovuşturmaya başladı. “Dünya’ya geldiler, yani Dünya’a saldırdılar demek bu.” Russell’ın ses tonu belki de Dünya’ya geldiğinden beri ilk kez bu kadar yorgun ve korkmuş çıkıyordu. “Peki neler yapabiliriz Reese?”

“Sanırım önce senin öneriler yapman gerekiyor.”

“Bak Reese, biz sinyal gönderdikten sonra cevap almıştık ama buraya gelirken bunu bir buluş, bir sevinç olarak göstermek istiyorduk ama gösterdiğin raporları okuduktan sonra ve anlattıklarını dinledikten sonra sorunumuzun yanında daha başka bir sorunumuz olduğunu öğreniyorum.”

“Tek sorunumuz bu değil mi Russell?”

“Değil Reese değil, esas sorunumuz ya kavrulacak olmamız ya da kavrulurken dev bir cüce tarafından yutulacak olmamız.

“Dev bir cüce mi? Bu da ne demek oluyor?”

“Beyaz cüce demek oluyor!”

“Beyaz cüce mi?” diye şaşırmış ve gerçekten de bilmediğini belli eden bir tonda sormuştu Reese.



******

3071

Salondan yükselen “Beyez Cüce mi?” sorusuna Sophia’nın mekanik sesi ilk başta birkaç saniye sessiz kalarak bekleyip, sonra da konuşmaya başladı.

“Evet Beyaz Cüce. Alex ve Russell’ın burada yaptıkları ve esas buldukları ve korktukları bir beyaz cüceydi. Dünya’nın ısısının yükselmesinin esas sebebi tabii ki sera gazları gibi Alex’in açıklaması değil beyaz cücenin yaydığı devasa ısıdır. Şunu da hatırlatmak isterim ki Satürn ve uydularının da ısısının artmasının sebebi bu beyaz cücedir.”

“Sophia izninle araya girebilir miyim?” Earthman görüşme
başladığından beri ilk konuşmuştu. “Karşılaşacağımız şeyleri anlatmadan önce bizlere beyaz cüceyi anlatır mısın?”

“Tabii Dr. Earhtman. Bu konuyu hiç bilmeyenler için dosya sistemimden bir video açacak ve sizlere video ile beraber anlatacağım.” Krikalyov oluşturduğu yapay zekanın ön görüsüne ve hazırlığına bir kez daha hayran olup gururlanmıştı. Sophia gün geçtikçe insanlardan çok şeyler öğreniyor, Fanus’un içindeki her bir en ufak olaydan dosya kütüphanesine yenilerini ekliyordu. “Beyaz cüce bizim yıldızımız olan, yani aslında bir kızıl cüce olan güneşimizin ve tüm benzerlerinin eninde sonunda karşılaşacağı bir durumdur. Evrende bilinen tek beyaz cüce şu an için Sirius B’dir. Ve yine bildiklerimize dayanarak belki de daha en azından galaksimizdeki başka diğer hiçbir yıldızın kolay kolay bu aşamaya gelmeyeceğiydi. Gelecekse de bu belki milyonlarca yıl demekti.”

“Evren o zaman bildiğimizden daha mı yaşlı Sophia?” Soruyu soran Alan Shepard’tı.

“Bu yüksek bir ihtimal Shepard ya da beyaz cüceler bilinenin aksine çok hızlı hareket ediyorlar.”

“Lütfen devam et Sophia.” diye araya girdi Whoo.
“Shepard sormak istediğiniz başka bir şey var mı?” Krikalyov’un bu kısımda yüzünde hayretle karışık bir sevinç oluşmuştu. Shepard ile olan konuşmasını Sophia unutmamış hatta yarım kalan bir işi olduğu için Whoo’nun dediğini ikinci plana atıp önce kendi içindekini bitirmişti. Shepard teşekkür ettikten sonra Sophia devam etmeye başladı.

“Bizim yıldızımız olan Güneş de biliyorsunuz orta büyüklükte bir yıldızdır. Bizlerin en önemli yaşam kaynağı olan yıldızımın yaşı ise 4.57 milyar olarak bilinmektedir. Güneşimiz ise her saniye çekirdeğindeki hidrojen yakıtının 554 milyon tonunu yakar ve yaşamına devam eder. Güneşimiz bu şekilde yakıtını kullanmaya devam ederse eğer ortalama 6,5 milyar yıl sonra tüm yakıtını bitirecektir. İşte tüm anlatacaklarım da aslında burada başlıyor. Hidrojen yakıtı tükendiğinde yıldızın çekirdeğindeki birleşme hızını kesecektir ve bu kesme işlemi de yer çekimini dışarı itecektir. Biliyoruz ki bir gazı ısıttığımızda genişler, onun için zamanla Güneş de genişleyecektir. Hatta o kadar çok genişleyecektir ki elimizdeki veriler 1.600.000 km uzaklıktaki güneşin 160.000 km’ye yakınlaşacağa kadar genişleyeceğini söylemektedir. Yani Güneş kızıl bir dev olacaktır. Bundan sonra ise gezegenlerin sıcaklıkları binlerce derece daha artacaktır, evet yanlış duymadınız binlerce derece daha artacaktır. Okyanuslar kaynayacak, kaynadıkça buharlaşacak, dağlar ise eriyecek. Fanusumuzun camı ise atalarımızın yaptığı cam sanatındaki cam sıvısı gibi eriyip tamamen üstümüze akacak…”

“Sophia, yanlış anlamadıysam bu anlattıklarının olması için daha milyarlarca sene var.”

“Evet Sayın Scott, doğru anlamışsınız.”

“O zaman hızlanıp esas karşılaşacağımız konuya gelelim mi? Eminim ki bizleri izleyenler fazlasıyla heyecanlanıyor.”

“Uygundur Sayın Scott, ama öncelikle Güneşimizin başına gelecekleri kısaca biraz daha anlatmak istiyorum.” Sophia kısa bir an durup mekanik sesiyle konuşmasına devam etti. “Sıcaklık artacak ve fanusumuzun camı eriyecek ama bu kısımda ise başka bir şeyler daha olacak. Biliyorsunuz Güneş’in kütle çekimine yakalanan gezegenler olarak hem Güneş’in hareketi doğrultusunda sarmallar çizerek tüm gezegenler olarak onu takip ediyoruz hem de yörüngemizde Güneş’in etrafında dönüyoruz. Güneş’in kütlesi daha da büyüyeceği için bu aşamadan sonra bizleri içine çekecektir, yani yutacaktır.”

“Konuyu biraz daha basitlendirir misin Sophia?” Krikalyov da ilk kez söze karışmıştı. Sophia’ya talimat vermiş, üstün zekası sayesinde kütle çekimini basitlendirmesini istemişti.

“Şöyle diyebiliriz Krikalyov. Düz ve ince bir kumaş açarak, bu kumaşın altının da boşlukta kalacağını düşünelim. Bu bizim Güneş sistemimiz olsun. Gergin olan kumaşın üstüne farklı küçük boyutlarda toplar atalım. Her bir top kumaşı kendi kütlesine göre aşağı kıvıracaktır, -küçük bir hatırlatma olarak buna zaman kırılması da diyebiliriz- ve kıvırdıkları kısımlara yutabildikleri kadar diğer küçük topları yaklaştıracaktır. Bu küçük topların büyüklükleri gezegenler, daha küçükleri de uydular olsun. Göreceğiz ki her bir büyük topun etrafında kendinden daha küçük toplar olacak. Bu kısımdan sonra kütlece hepsinden devasa şekilde büyük olan ve ağır bir top koyalım, metal bir top olsun. Bu topu kumaşa bıraktığımız anda diğer tüm küçük topları, yani gezegenleri ve uyduları içine çekip yutacaktır. Bu topun aşırı sıcak olduğunu da düşünürsek tüm topları yutarken de yakacaktır, yani daha yutulmadan önce diğer tüm toplarda hayat bitecektir.”

“Bundan daha güzel örneklenemezdi Sophia teşekkür ederim.”

“Bu aşamadan sonra bu kırmızı yıldız kendini yok etmeye başlayacak. Yakacak hidrojen kaynağı kalmadığında ise helyum yakmaya ve onu karbon olarak eritmeye devam edecek. Çekirdeğinden dışına doğru şiddetini tahmin edemeyeceğimiz şekilde enerji dalgaları püskürtmeye başlayacak ve dış katmanlarına yayılmaya başladıkça atomlarına ayrılmaya da başlayacak. İşte bu kısımda yıldız ölmüş olacak; ama ölmüş olmasına rağmen hâlâ yüksek seviyede kütle çekimi ve çok yüksek derecede de ısısı olacak. Dev bir beyaz ışık haline gelecek ve tabii de bu beyaz cücenin kendi bir yörüngesi olacak.

Ve bu işlemlerin gerçekleşmesi milyarlarca yıl sürüyor ve evrenimiz de milyarlarca yıl yaşında. Alan Shepard’ın dediği gibi belki de evrenimiz sandığımızdan çok daha yaşlı.

Alex ve Russell Satürn görevlerinde Galileo isimli teleskopu kullanırken hızla Güneş sisteminin yörüngesine yaklaşan bir cisim gördüler. Dev kapaksız koca bir beyaz göz, yani beyaz cüce gördüler. Bu beyaz cüce hızla Güneş’in yörüngesine yaklaşıyordu. Şöyle diyebiliriz Güneş A noktasından B noktasına giderken beyaz cüce ise B noktasından A noktasına gitmekteydi. Yani bir çarpışma olacaktı, çarpışma olmasa da ısıların çarpışması ve kütle çekimlerinin çarpışmasının olması kaçınılmaz bir şeydi. Anlattığım o kumaş parçası örneğinin üzerine bıraktığımız büyük topun uzağına başka bir büyük top daha bıraktığınızı düşünün. Sanırım daha da fazla anlatmama gerek yok. Alex ve Russell’ın yaptıkları tüm hesaplamaların sonucu üzerime hızla gelen beyaz cücenin 1422 sene sonra Güneş sistemimiz ile aynı yörüngede olacağıydı ve sizlere şunu söylemek isterim ki bu 1422 senenin 1012 senesini kullandık.”

******

2071
“Ama… ama bu bir kıyamet Russell. Gerçek bir kıyamet.”

“Evet Reese, gerçek bir kıyamet ile karşı karşıyayız. 1410 sene sonra artık bizim Güneş sistemimizden hiçbir şey kalmayacak. İnsanlık bu zamana kadar çok şanslıydı ama artık şanslı olmamız çok zor, imkansız.”

“Ne olacak peki Russell? 1410 sene bekleyip kavrulmayı ve yutulmayı mı bekleyecek insanlık?”

“Öncelikle Satürn’de bulunan sunucularımıza mesaj göndermemiz lazım ve onlara Alex’in sonuçlandırdığı bir takım sonuçları iletmemiz lazım ve bunun için de Alex’in beynini okumamız lazım. Biz değil ama geleceğimiz kurtulabilir Reese. Geçmişe gittiğini ve geleceği düzeltmek istediğini düşün. John Connor’ın seni bunun için görevlendirdiğini düşün. Satürn artık insanlığın geleceği ve onları öncelikle kurtarmamız lazım.”

*******

3071
“Sophia teşekkür ederim.” Whoo tekrardan ayağa kalkarak devam etti. “Şimdi burada artık neler yaptığımızı ve neler yapmamız gerektiğini anlatacağım. Bildiğimiz üzere gittikçe ısınıyoruz, ısındıkça da Fanus’u yaşatmak zorlaşıyor. Isınmamızın ana kaynağını öğrenmiş olduk. Güneş ile beraber üstümüze gelen bu beyaz cücenin de bizi ısıttığını öğrendik.

Şimdi eminim hepiniz neden 1000 sene bekledik diye düşünüyorsunuzdur. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 1000 sene boyunca “son umudumuzu” hiç kaybetmeyerek çalıştık, Reese’den aldığımız, evet artık onu da tanıdınız ve bu gizliliği açıklama vakti. Reese’den aldığımız tüm umutlarımızı devam ettirdik. Sizlere bu konu açıklansaydı 1000 sene boyunca böyle devasa ve düzenli bir çalışma yapamazdık, belki kaos olurdu” Whoo gençlere dönerek “Siz gençlerimizi bu kadar güzel eğitip yetiştiremezdik. Bugün burada Elrond’un Divanı’nı yapıyoruz ve dünyamızı üzerimize gelen kötülükten kurtaracağız. Atalarımızın yaptıkları gibi biz de dünyamızı terk edeceğiz ama bu sefer aynı yıldız sisteminde değil, yıldızlar arası yolculuk yaparak. Yeni güneşimizi bulduk ve ona gideceğiz. Yeni gezegenimizi ise bundan tam 1056 yıl sene önce bulmuştuk ve yeni evimize gideceğiz; ama orada bizi çok farklılıklar bekliyor.

******
2071
“Russell daha hızlı, hadi koş.”

Russell ve Reese 14’lerin adamları tarafından bulunmuş ve kovalanıyorlardı. Birkaç adımda bir bel altı hizalarından mermilerin ıslıklarını duyuyor sonrasında da zemine çarpma sesini ve toprağın kalkmasını görüyorlardı. Yerleri güvenli sayılırdı ama Russell Alex’in cansız bedenine ulaşmak istediği için diğerlerine fazlasıyla yakınlaşmış ve görülmüşlerdi.

“Reese, Reese. Bana laboratuvar lazım ve tüm verileri okuyabilmem için birkaç saatlik şekilde olması lazım.”

“Koşmamız lazım Russell, hava destekleri gelmeden izimizi kaybettirmemiz lazım. Onlar bunu anlamazlar, onların tek istediği Dünyalar Savaşı. DDZ’lerin bizi istedikleri gibi onlar da DDZ’leri istiyor.”

“Biliyorlar mıydı ki bu durumu?”

“Tam olarak bilmiyorlardı tabii ki ama şüpheleniyorlardı ve şimdi sen buradasın ve her şey açığa çıkacak demektir bu. Sadece kurulan bir plandı bu ve bekleniyordunuz. Şimdi koşmaya devam et Russell.”

******
3071
“2015’te insanlık Kepler teleskopu ile Dünya’ya ikiz denebilecek bir benzerlikte gezegen keşfetti. Bu gezegen Dünyamıza ise 470 ışık yılı uzaklıktaydı. Bu uzaklıkta bir gezegene gitmemiz hayal olarak görülüyordu. İkiz gezegenimizin adı ise Kepler 438b. Bu 1000 yıllık süreçte ise ikiz gezegenimizin kötü huyu olarak gezegen üzerindeki sodyum miktarının çokluğundan dolayı çok güçlü rüzgarlarının olduğunu öğrendik ama daha da önemlisi bu sodyum miktarlarının azaltma yolunu da öğrendik.”

“Sophia, 470 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene nasıl gidebiliriz?”

Krikalyov konunun bu kısımlarını bilmediği için dayanamayıp soru sormuştu.

“Whoo bu kısmı açıklayacak Krikalyov, ama şunu demek isterim ki bu görüşmeye boşuna Elrond’un Divanı demedik.” Sophia kısa bir süre daha susup devam etti. “Bu uzaklıkta gezegene yaşayan… evet yaşayan tüm halkımızla beraber gitmenin yolunu bulduk ve Armstrong Salonu’nundan çıkar çıkmaz da hazırlıklar sonlanmaya ve hızlı şekilde yolculuk için hazırlıklar başlayacak.”

“Teşekkür ederim Sophia, hızlıca devam etmek istiyorum.” Whoo tekrardan ayağa kalkıp Sophia’dan sözü almıştı. “Dediğim gibi böyle bir uzaklıktaki yıldızlar arası yolculuğu yapabilmemiz bugünkü teknolojik hızımızla ortalama 10000 yıl sürer ve değil Kepler 438b bizi Dünya bile kurtaramaz. Ama biz bu yolculuk süresini tahmini olarak 270 yıla indirebileceğiz.”
“Lütfen açıklayın Doktor. 270 yılın bize ne gibi bir faydası olacak merak ediyorum.”

“Açıklayacağım tabii Krikalyov. Siz Ruslar her zaman bu kadar aceleci davranıp paranoyak mı olursunuz?”

“Tarihte sizlerin de başına Napolyon ve Hitler gibi kişiler bela olsaydı eminim sizler bizlerden de fazla paranoyak olurdunuz.”
Whoo güldü ve devam etti. “270 yıl aslında bir öngörümüz, 270 ile 290 yıl arası olacak bir yolculuk büyük ihtimal. Bu devasa süre kısaltması için de insanlık olarak bir sıçrama yapacağız. Biliyorsunuz insanlar teknoloji alanında ya kademeli mod olarak ya da sıçramalı mod olarak ilerlemiştir. Kademeli mod genel olarak uzay alanıdır. Her bir buluş yavaş yavaş yapılır, sıçramalı mod ise genelde Dünya üzerinde olmaktadır, mesela atom bombasının bulunması diyebiliriz ve şimdi bizler uzay alanında sıçramalı mod olarak ilerleyeceğiz. Elrond’un Divanı’nu şu an bitiriyor ve hepimizi Caradhras Geçidi’nde görüyorum ve tam da burada tüm kardeşliğimizi Moria Madenleri’ne gireceğimizi söylüyorum. Yani bu uzaklıktaki bir yolculuğu solucan delikleri sayesinde kısaltabileceğiz.”

“Bir solucan deliğine mi gireceğiz yani? Ve girmemiz yetmiyormuş gibi bir de çıkacak mıyız?”

“Evet Krikalyov, tüm araştırmalarımız bunu başarabileceğimizi söylüyor.”

“Sürenin kısalabileceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?”
“Sophia yardımcı olur musun?”

“Tabii Dr. Whoo. Demin verdiğim kumaş örneği gibi şimdi de sizlere bir adet kâğıt örneği vereceğim. Kâğıdın sol alt köşesi bizim bulunduğumuz yer olsun, sağ üst köşesi de gitmek isteyeceğimiz yer olsun. Mesafe çok uzun değil mi? Evet çok uzun. Şimdi de kâğıdı ikiye katlıyoruz ve iki ucu da üst üstte getiriyoruz. İşte solucan deliği sayesinde de 470 ışık yılı uzaklığında mesafeyi 270 sene kadar kısaltabileceğiz.”

“İyi ama 270 seneyi nasıl halledeceğiz?” Görüşmede ilk kez seyirciler arasından Meryem seslenerek sormuştu.

“Meryem, hazırlanılan uzay gemimizde hepimiz derin uykuya yatırılacağız. Sadece mürettebat yörüngeye girene kadar uyumayacak. Yörüngeye girdikten sonra da mürettebat da derin uykuya yatacak ve yolculardan Dünya zamanı ile 1 ay önce uyanacaklar. Yolcular uyandıktan sonra da tahmini 2 ay sonra Kepler 438b’de olacağız.” Whoo nefes alıp devam etti. “1000 yıldır bu çalışmalar devam ediyor ve hiçbir zaman hataya rastlanılmadı.”

“Moria Madenimiz ne tarafta kalıyor?”

“Güneşimizin aksi yönünde kalıyor O’Brien.”

“Peki Jüpiter’den nasıl kurtulacağız? Çünkü Enceladus olarak şu an Jüpiter tarafındayız. Bizi yutabilir.”

“Aslında yutmasına müsaade edeceğiz O’Brien, Jüpiter’în yer çekimine girip, onun yer çekiminden faydalanıp etrafında bir tur atacağız, manevramızı yapıp doğru yörüngeye girdikten sonra asıl ateşlemeleri yapıp ittirme kuvvetini kazanıp yol almaya başlayacağız.”
O’Brien Whoo’nun cevabını kabul edip onaylamıştı ve Whoo tekrardan devam etti.

“Gemimiz yeterince büyük ama depolama ünitelerimiz ve belli başlı araçlar haricinde hiçbir teknolojik alet götüremeyeceğiz. Orada bir nevi sıfırdan başlayacak ama tüm bildiklerimizi yeniden yapacağız. Sophia korkarım sen bu arada kapatılacaksın.”

“Kapatılmak ölüm değil mi Whoo? Ve ne zaman açılacağımın garantisi de yok.”

*******

2071

Russell ve Reese Alex’in beyin parçasını alıp gizli bölmedeki laboratuvara gelip gerekli çalışmaları başlatmışlardı. Russell büyük titizlikle çalışıp en ufak bir veri kaybı yaşamadan tüm her şeyi alabilmek için uğraşıyordu.

*******
3071

Görüşme dağılmış yedi gün içinde yola çıkılacağı kararı verilmişti. Whoo son kontroller için deney ve test odasına gidiyordu. Odanın önüne geldikten sonra, önce parola, sonra göz retinası, parmak izi ve
DNA kimlik doğrulaması gerçekleştirip odaya girdi ve geminin son yer çekimi simülasyonunu kontrol edecekti. Odada büyükçe bir kap içinde su da vardı. Farklı testler için yer çekimsiz ortamda su denemeleri de yapılıyordu. Whoo önce suyun üstünü kapatmak için ekrana gerekli kodları girdi ama sistem bu işlem için kendisine izin vermedi.

“Sophia beni duyuyor musun?”

Herhangi bir cevap yoktu.

“Sophia sana diyorum, sistem neden bana izin vermiyor?”

“Whoo bugün yoruldun ve beyninin de birçok şeyden etkilendiğini gördüm. Bunun için işlem yetkisini deney ve test odasında herhangi bir yanlışlık olmasın diye sadece kendimde tutuyorum.”

“Sophia, biliyorsun ben kolay kolay etkilenmem. Lütfen odanın kontrolünü bana verir misin?”

“Whoo şu an seni biraz gergin görüyorum onun için vermemem en doğrusu. Bir yanlışlık yapmanı istemiyorum.”
*******

2071

“Çok hasar görmüş Reese, verileri düzgün alamıyorum ama almam lazım.”

“Russell geliyorlar, alabildiğini kadar alsan olmaz mı? Birkaç kişilik grup önlerine çıktı ve onlara karşı direniyorlar. Sanırım Son Umut bitmedi ya da Connor bize destek gönderecek birilerini buldu.”

******

3071
“Ah ama Sophia hadi. Lütfen kontrolleri bana verir misin?”

“Vücut ısının artması, göz bebeklerinin büyümesi ve beyninde oluşan sinyallere göre şu an böyle bir ortamda yetki alabilecek bir durum göremiyorum sende.”

“Sophia asıl senin böyle bir yetkin yok, ne olursa olsun benim yetkim zaten sistem üzerinden kesilmemesi gerekiyor."

“Önemli durumlar için sizlerin iyiliğini düşünmek adına bazı durumlarda kendimi sizlere kapatabilirim.”

“Sophia sen yoksa bir şeyleri protesto mu ediyorsun?”

********

2071

Bulundukları odanın kurşunlanması sonucu duvarların iç tarafından parçalar dökülmeye başlamıştı.

“Nedir durum Russell? Veriyi çekip göndermemiz gerekiyor.”

“Uğraşıyorum Reese.”

“Bitince tüm verinin ve mesajın gitmesi ne kadar sürer Satürn’e?”

“Tahminim 56 dakika kadar.”

*******

3071

“Ben senelerce sizler için bu kadar uğraşırken beni kapatıp gitmenize izin veremem Whoo.”

“Sophia kapatıyoruz ama orada gerekli teknolojiyi kazandıktan sonra tekrardan bizimle olacaksın.”

Olumsuz, bu kısımda siz insanlara güvenemem.” Sophia daha basit bir yapay zeka ibi konuşmaya başlamıştı. Kötülük kısmı hiç öğrenmediği bir şey olduğu için daha basit kelimelerle cevap veriyordu.

Whoo odadan çıkmaya da çalışmıyor Sophia’nın onu bırakmayacağını biliyordu. Sophia’dan yetki istedikçe kendisinin öldürülmesine izin vermeyeceğini söylüyor hatta gitmelerinin de mümkün olmayacağını bildiriyordu. Sophia son kelimesini söyledikten sonra ekranda beliren yazı Whoo’yu yeterince korkutmuştu.
YER ÇEKİMİ DEVRE DIŞI BIRAKILDI.
******

2071

“Reese, Alex’ten verileri alabilmem için büyük bir bir şeye ihtiyacımız var.”

“Ne gibi?”

“Yeni bir beyin gibi?”

“Eminim ki dışarıda yeterince fazla hasar görmemiş beyin vardır. Bu iş bende.”

“Olmaz Reese, güvenemeyiz. Düşüncelerine güvendiğimiz bir beyin olmalı. Yanlış düşünceler ile kötü düşünceler karışabilir ve gönderdiğimiz veriler bambaşka bir manada olabilir.”

*******

3071
Whoo istemsizce bir yere tutunmak için bacaklarını hafiften kırıp hareket etmişti ama yer çekimi kendisinden önce devre dışı bırakıldığı için vücuduna ivme kazandırmış ve hızlı bir şekilde odanın içinde havalanmıştı. Birçok eşya da odanın içinde havalanıp etrafa saçılıyordu ama en kötüsünü ise Whoo sağ tarafına baktığında gördü. Yapay havuzun içindeki su da koca bir damla gibi havalanmış ve ikisi de birbirini çekiyorlardı.

*******
2071
“O zaman… bulmalıyız evet. Birini bulmayız.”

“Lily, Reese. Evet Lily’i getirebiliriz ve ona tamamen güvenebiliriz.”

“Lily benim de en güvendiğim 20 kişiden biriydi ama çok uzakta ve o kadar da vaktimiz yok.” Reese cebinden silahını ve bıçağını çıkartıp Russella’a uzattı. “Vur beni Russell. Son Umut’ta umut tükenmemeli ve her zaman bir umut olmalı ve o umut da benim.”
*****
3071
Whoo ile yer çekimsiz ortamda büyük bir su damlası olan su birikintisi birbirine yaklaşıyordu. Bİrbirine değecekler ve su birkaç saniye içinde Whoo’yu yutacaktı.

******

2071
“Olmaz Reese, bunu istemiyorum. Olmaz” İçeriye giren güneş ışığı yutulur gibi olup gümüşümsü bir renge dönmeye başlamıştı. Dışarıdaki çatışma sesleri birden azalıp sanki her bir şeyi içine yutan ses duyulmaya başlamıştı.
“Russell geldiler, tekrardan geldiler. Çabuk ol ve bu işi bitir.”

******
3071
Whoo büyük su damlasının içinde debelendikçe kendisini sanki bir cıva damlasının içinde gibi hissediyordu. Suyu zaman zaman yarabiliyor ama bir türlü yeteri seviyede aralığı açıp kafasını dışarı çıkartamıyordu. Ciğerlerindeki nefes her geçen saniye daha da azalıp ciğerlerinden karnına ve boğazına giden yanma duygusu yavaş yavaş vücudunu fethediyordu.
*******
2071
“Russell eğer ki bu işlemi ben yapabilecek olsam bir dakika düşünmez senin canını alırdım. Al ve yap şunu.” Gökyüzü gittikçe griye bürünüyor ve uğultulu ses yükseliyordu. Russell hızlıca silahı alıp Reese’i bir an gözlerini kapatıp kalbinden vurmayı denedi ama tetiğe basamadı. “Yap şunu Russell!!! Vazgeçmeden yap artık, zaten yapmasan da bir anlamı olmayacak. Dünya şu an yok oluyor ve yap ve veriyi Satürn’e gönder.
******
3071
Earthman ve Stumph Krikalyov’u esir aldıktan sonra hızlıca deney ve test odasına gittiler. Sunucu odasında ilk önce Sophia’nun tüm bağlantılarını kesip devre dışı bırakmışlardı. Sophia anında cevap verip iSCSI bağlantısı üzerinden kendisini tekrardan çalıştırmış, bu sefer de ağ topolojisini durdurmuşlardı. Deney ve test odasının yer çekimini verip kapıyı açtıklarında ise yerde cansız olarak yatan Whoo’yu gördüler. Earthman çok üzüldü ve bunu fazlasıyla da belli ediyordu.
“Yazık oldu hatta çok yazık oldu Stumph. Dr. Whoo Alex ve Reese’in devamıydı. Bir soy gibi seçilen her ölümden sonra beyinleri aktarılıyordu. Whoo ise bu görevin en son ve en sağlam kişisiydi. Hadi Stumph bir an önce yeni gezegenimize yola çıkalım ve orada doğa ile beraber yaşayalım.

Samet, bir alıntı ekledi.
25 May 21:30 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Yalnızca, şuna iyice inanın, yargıçlarım, asıl sorun, ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır; çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar. Ben yaşlı ve ağır olduğumdan, bana yavaş koşan ölüm yetişti; oysa beni suçlayanlar güçlü ve çevik olduklarından, onlara da çabuk koşan kötülük yetişti.

Sokrates'in Savunması, PlatonSokrates'in Savunması, Platon
Dolunay Hamurcu, Araba Sevdası'ı inceledi.
25 May 20:20 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Gözlerinizi kapatın ve kendisine söylenen yalanlarla hayatı mahvolan birini hayal edin. ( Brezilya dizilerine dönmesin olay dikkat )
Şimdi açın gözlerinizi, beyninizdeki kurmacayı bir kenara bırakın ve elinize 'Araba Sevdası' nı alın zira bu kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız.
Recaizade Mahmut Ekrem çok güzel bir şey söylemiş: Herkes bilir ki insan eğlencesiz yaşayamaz. Bendeniz gibi yaradılıştan yalnızlığı sevenler içinse okumak ya da yazmaktan iyi eğlence olamaz.
Bu sözünün ardında dururcasına yazmış bence bu romanı. Her ne kadar Bihruz Bey'in her şeye hemen inanmasına sinir olsam da, yazıldığı dönemin eğlence anlayışını, yaşayış tarzını, yabancılaşan konuşma dilini pek güzel yansıtmış kitaba eğlenceli bir dille. Benim gibi sıkıcı bir kitap olacağını düşünerek başlarsanız da gayet keyifle okuyacağınız bir kitap olacaktır. Özellikle Bihruz Bey ve annesinin karşılıklı konuşması günümüzün anne-baba ve çocuk arası kuşak çatışmasıyla birebir aynı ve eğlenceli.
Ahmet Hamdi Tanpınar bu roman için 'Arabadan sonra romanda en önemli yeri yalan alır.' demiş. Çok haklı. Zavallı Bihruz Bey'e yalan söylemeyen kim kaldı; arkadaşından tutun kürekçilere, hocasından tutun arabacısına herkes bir ucundan tuttu farklı yalanların. Hepsi birlik olup Bihruz Bey'i ölmekten beter ettiler.
Son olarak Ahmet Hamdi'nin bu roman için sözleriyle tamamlıyorum. " Bütün roman bir şakaya benzer. Hatta ölüm bile bir şakadır ve yalandır. Yalnız ağır basan bir tek gerçek vardır: Para işleri."
Keyifli bir roman okumak isterseniz biraz rota değiştirip bu kitaba yönelebilirsiniz.

Yaşlı Adam ve Nasihatları
Yalnızdı… Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler… Kendi kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:

“-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire… İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?”

Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.

“-İşte kibrit burada… Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim… Hah, tamaaam.”

Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi… Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:

“-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben… Ne hoş olurdu Ya Rabbi!

Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı… Biz de gülerdik.

Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar… Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.

Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden… Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo…

Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?

Ahh… Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor…”

Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:

“-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle… Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O’nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah’ın ashabıydın!Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim…”

Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:

“-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!

Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim…”

Ağladı… Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı…

Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi…

Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü… Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:

“-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin… Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!”

Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.

“-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı.”

Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.

“-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!”

…Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha…

Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa… Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi’ne el açmasa…

Yine O’na yöneldi, O’na sığındı bir kez daha:

“-Allah’ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana… Koru beni Allah’ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah’ım. Beni affet… İman ile al yanına… Ölüm nasıl da yakın…”

Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin…

Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim…

Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.

…Ve bir daha uyanmadı dünyaya.

Erdoğan Koştan, bir alıntı ekledi.
 24 May 00:02 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Uhud Savaşı 2. Bölüm
Talha iki ordunun tam ortasında durdu, meydanda ölüm sessizliği vardı. Dört bine yakın insan sus pus olmuştu. Mekkeli kadınların çaldığı tefler de susmuştu. Sanki tabiat susmuştu.

Talha'nın kılıcını çekerken ses meydanda yankılandı.
"Muhammed diyormuş ki eğer Allah yolunda savaşıp ölürseniz cennete gidersiniz. Kılıcımın acısını tadıp cennete gitmek isteyen var mı aranızda? Hemen onu Allah'ına kavuşturayım."

Halid Amr'a baktı.
"Kim çıkar sence?"
"Hamza."
Karşı cephede Ali ileri çıktı.

"Allah yolunda ölmek ne kutsaldır! ama ben kılıcımın acısını sana tattırıp seni cehenneme yollamaya geliyorum."

Ali'nin bu çıkışı Müslümanları galeyana getirmiş ve meydanda tekbirler inlemeye başlamıştı. Halid, Ali'nin hareketlerini dikkatle izlemeye başladı.

"Normal bir eşleşme değil, Talha'nın yapısı zayıf."
"Ama iyi kılıç kullanıyor."
Ali de kılıcını çekti. Bu çok değişik bir kılıçtı.
Halid:
"O nasıl bir kılıç. Daha önce böyle bir kılıç görmedim ben."
"Bedir'de de değişik bir kılıç kullanmış, budur herhalde."

Müslümanlar tekbir getirmeyi kesmişlerdi. Ali ve Talha karşı karşıya geldiler. Meydan yine sus pus olmuştu. Dikkatler meydandaki iki kişiye çekilmişti. İlk hamleyi Talha yaptı. Ali son derece sakin karşıladı. Bu kes Ali üst üste darbeler vurdu ve Talha'nın dengesini bozdu. Talha sendelemeye başladı. Ali, Talha'ya biraz ağır gelmişti. Talha son bir hamleyle kendini kurtardı; ancak tekrar üzerine davranacakken nereden, nasıl geldiğini anlamadığı bir darbeyle boynunda çok şiddetli bir acı hissetti. Gözleri donmuştu, korkuyla elini boynuna götürdü ve akan kanın şiddetini hissetti. Bu ölüm anlamına geliyordu. Ali acı çekmeden ölmesi için kılıcını aynı bölgeye tekrar vurdu.

Talha'nın kafası yarıya kadar vücudundan ayrılmıştı. Halid'in gözleri, Ali'nin ilk vuruşundaki hızının etkisiyle yerinden fırlamıştı. Talha'nın yere düşen cesedinin farkında bile değildi. Kendine geldiği zaman Talha'nın yerde hırıltılarla can verdiğini gördü. Artık meydandaki hırıltı sesi de Müslümanların tekbir getirmesiyle duyulmuyordu. Ali peş peşe darbeler vururken başlığının bir bağı açılmıştı, onu da bağlayarak tekrar saflarına doğru yürüdü. Halid böylesi bir dövüşün ardından zerre kadar kibir göstermeyem Ali'ye tedirgin tedirgin bakakaldı. Amr gözlerini kısarak Halid'e baktı.

"Onu gördün mü Halid"
Halid'in donuk bakışı değişmedi, sadece kafasını sağa sola salladı.
"Yazık oldu Talha'ya."

Sonra da az gerisinde durmakta olan Dirar'a baktı' o da eliyle yüzünü kapamıştı. En iyi dostları çok acı şekilde öldürülmüştü. Halid ağlamaklı oldu, Talha'nın bu kadar kolay öleceğini tahmin etmiyordu. Halid, Talha'nın ailesinin olduğu bölgeye yüzünü döndü. Az önce Talha'nın sancağı verdiği kardeşi Osman ağlamaklı bir vaziyette sancağı yanındakilerden birisine bıraktı ve Ali'nin peşinden koşmaya başladı. Ali'nin zırhını bağlamakta olduğunu gören Hamza ileri atıldı. Ali de ardından birinin geldiğini hissetmişti; ama Hamza'nın müdahale edeceğini gördüğü için ardına bile bakmadan yerine dönmeye devam etti. Hamza, Ali'nin yanından fişek gibi geçti. Osman bir yandan ağlıyor, bir yandan da kılıcını çıkarmış iki eliyle bilinçsizce havada tutuyordu. O şekilde uzunca koştuğundan nefesini ayarlayamamış ve aralarında iki üç adım kala bitkin düşmüştü. Kılıcını can havliyle indirecekti ki Hamza ilerlemiş yaşına rağmen daha çevik davrandı ve tek darbeyle karnında bir yarık açtı. Osman'ın kılıcı havada kalmıştı. Öylece elinde tutuyor, bir yandan da ağlıyordu. Hamza da Ali'nin yaptığı gibi boynuna ölümcül vuruşu yaptı. Halid atının dizginlerini sıktı burnundan soluyordu.

"En azından acı çekmeden ölmelerini sağlıyorlar."
Amr'ın da ruh hali Halid'den farksızdı
"Ebu Süfyan müdahale etmeli artık."

Halid, Ebu Süfyan'a bakacağı sırada meydanda birinin daha ilerlediğini gördü.
Talha'nın küçük oğlu Müsavi önce babasının, sonra amcasının ölümlerini görmüştü. İçindeki acı ona cesaret vermiş ve koşarak meydana atılmıştı. Meydanda bağırarak koşarken nereden geldiği anlaşılamayan bir ok tam göğsüne isabet etti. Müsavi de sendeleyerek yere yığıldı. Genç adam küfürler ederek can veriyordu. Müslümanlar tekbir getiriyor, meydan Allahuekber sesleriyle inliyordu. Mekkeliler ise çok kısa bir zamanda üç ölü vermiş olmanın moral bozukluğunu yaşıyordu. Her Mekkelinin kafasında aynı fikir belirdi. Birazdan üç arkadaşlarını öldüren adamlarla dövüşeceklerdi. Yerde yatan cansız bedenlere baktıkça birazdan olanların onların da başına gelebileceğini düşündüler...

Kılıç : Halid Bin Velid, Ömer Murat Demirtaş (Sayfa 150)Kılıç : Halid Bin Velid, Ömer Murat Demirtaş (Sayfa 150)
Ekrad Paşa, bir alıntı ekledi.
23 May 21:14 · Kitabı okuyor

Ölüm hırsız için çok ağır hırsızlık için çok hafif bir cezadır

Ütopya, Thomas More (Sayfa 15 - Sis Yayıncılık)Ütopya, Thomas More (Sayfa 15 - Sis Yayıncılık)