• 608 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    BismillahirRahmanirRahım
    Selamünaleyküm arkadaşlar evet güzel bir inceleme yaparım inşallah
    Giriş-gelişme-sonuç yapamam konuya direk gireyim barii
    Kuma serisi toplam üç bölümden oluşuyor. Bu kitabı kardeşim almıştı, ilk okumaya başladığımda çok ağladım, kitap karakterine düşman oldum çünkü bir kadına değer verirken kuma gelen diğer kadına eziyet ediyordu, çünkü bu eziyete ses çıkarmayanlar benim canımı yakıyordu ama kitabın ilerleyen zamanlarda düşmanlığımın kitaba değil böyle insanlara olduğunu öğrendim ve şu an aslında düşmanlığımın boş olduğunu çünkü hayatın acı ama gerçek dediğimiz yaşamlar olduğunu biliyorum.
    #40108037
    Biraz da kitaptan bahsedeyim sana işaret ağasının oğlu Şerwan ağanın çocuğu olmuyor ama sorun adamda değil kadında, aslında Allah nasip etmiyor demek daha doğru olur. Birbirlerini çok severek evlenen bu çift teyze çocukları ama birbirlerine olan aşkı okurları bile imrendiriyor.

    Ağamız; Agir Eroğlu!
    (İsme bak bee, resmen adında bile ağırlık var adamın neyse devam edelim )
    Agir Eroğlu, oğlunun çocuğu olmamasına çok üzülüyor ama kuma alınmasının sebebi o değil, çoğunlukla etraftaki dedikodular bir kuma gelmesine sebep oldu aslında.
    'Aşiretin soyu tükeniyor!'
    ' Şerwan'ın çocuğu olmuyor, çünkü o kısırmış'
    Ve daha nice asılsız dedikodular, biliyorsun ki halkımız dedikodudan beslenir ne yazık ki.
    Adam ne kadar istemese de bir kuma geliyor güzeller güzeli Beritan Cibran.
    İlk gün başlıyor acı çekmeye ne düğün var ne kına ne de eğlence...
    Bi düşün her kadın eşini, düğününü ve kınasının hayalini kurar, baba evinden telli duvaklı hem üzülür hem de mutluluk yaşayarak çıkar ama Beritan kefeniyle çıktı baba evinden.
    Çok ağladığım şey de var kitabı bırakıp Şerwan'a bela okuduğum yerler...
    Şöyle dönüp bir bakıyorum, ne yaşamışız be o kitapla ne güzel hatıralarım var ne kötü anılarım var. İki kadın da çok zorluk çekiyor, çocuğu olmayan kadının acılarını paylaştım, kuma olan kadının acılarını paylaştım Rabbim kimseyi böyle bir duruma düşürmesin. Zor da olsa birbirlerini anlıyorlar ikisi bir adamı paylaşıyor düşünsene kocan başka bir kadına gidiyor...Allah korusun.
    Adam.. iki kadın onun işi de zor sevdiği kadını bırakıp gitmek adama acı veriyor ama bir süre sonra kurmaya değer veriyor, sevkat veriyor ama geçmişin acılarını unutturamıyor. #40077650
    #40065232
    #40020272

    Kitabın son bölümünü seninle paylaşmak istiyorum mutlaka oku.

    Hayatımın üstünden imkansız kuşlar uçuyor.
    Kendi yaşantımızın ötesinde yaşantısı ağır olan nice kadın var ve birçoğumuz o kadınlardan habersiziz. Kimin neler yaşadığını bilmeyiz.
    Kimin nelerle baş ettiğini bilmeyiz. Kimi zamn derin düşünmez, dibine kadar inmeyiz. Hepimizin acısı kendine ağır neticede. Dinleyince kadına kahrolmanın yani sıra yine kadın olmanın gururunu yaşarız. Çünkü dağı sırtında taşır, çünkü dağı çıplak ellerle yine yontar kadın. Çünkü üstüne yıkılan dağın altından kırık kalkar,yine kendini iyileştirir kadın. Bir adamın sevdası hiç olasa, yine küllerinden doğar kadın.
    Beritan ve Ezo o kadınlardan ikisi sadece. Hayatını bilmediğimiz kadınlardan yalnızca birileri. Okuduğunuz kitabın kurgusunda hayal gücünün etkisi değil, kadınlarımızın yaşadığı elim acılar var.
    Anne olmamanın, kuma olmanın ağır sancıları altında kıvranan binlerce kadınımızın sesi onlar.
    Onların galibiyeti birbirlerini anlamayı başarmış olmaları...
    Asıl sona gelirsek Beritan ve Ezo' nun hayatını yaşayan binlerce kadın olduğunu söylerken, bunda sırf bir kurgu için gidemeyen bir sürü kadını hiçe sayamadığımız gerçeği.
    İstediğiniz kadar olmadı deyin, İstediğiniz kadar iki kadının olması saçma deyin. Ne derseniz deyin, bu hayatları yaşayan günümüzde hala direnişlerine devam eden nice kadın var,

    Ezo gibi çocuğu olmayışının sancılarını çeken, Beritan gibi kumalığında acılarına maruz kalan, yine de vazgeçmeden evliliklerine yuvalarından ayrılmadan devam eden nice kadının içinde nefes alıyoruz. Bu kadınlar Türkiye ile sınırlı değil. Bu kadınlar dünyanın dört bir yanında. Bu kadınlar içimizde. Bu kadınları göz ardı etmeyin.

    Kendinize kabullenemeyeceğiniz yaşantıları yaşayan başka kadınların acısı üzerinden ahkâm keserek kınamayın.
    Kadın kadının düşmanı olmasın! #40079562

    Yazacak çoook uzun şeyler var kısa kesiyorum. Sağlıcakla kalın...
  • Size bir şey diyeyim mi?
    Sizin aşk diye tanımladığınız şeyden daha mühim acılar var.. Daha ağır sözler var.. Sırtında kambur olan gerçekler hiç bir zaman söylenemeyen yalanlar var..
    Her bir iç organını ayrı ayrı ağrıtan sızlatan yaşamlar var..
  • Eğer yemeden içmeden kesilmek istiyorsanız "Ağır Yaşamlar" ı izleyin🎬
  • 272 syf.
    ·2 günde·8/10
    Birkaç aydır instagramda keşfettiğim ve burada da takip edildiğini gözlemlediğim “evladımsanadiyorum/ Alternatif Eğitim Okumaları” grubuyla birlikte eğitim okumaları yapmaya gayret ediyorum. Bu vesileyle hem branşım adına teknik, hem çocuk psikolojisini temel alan çocuk-aile-öğretmen-çevre ilişkileri üzerine kurmaca metinler okuyorum. Aslında birkaç yıldan bu yana çocuk edebiyatındaki eksikliğimi görüp okumalar yapıyordum. Fakat bu, kütüphaneden seçtiğim çoğunlukla ismini duyup merak ettiğim kitapları tercih etmemle ilerleyen bir okuma süreciydi. Şu ara etap etap okuduğum kitapların birbiriyle olan ilişkisini hissedince bu alanda hakikaten kendini yetiştirmiş kimselerin tavsiyesine uyarak ilerlemenin daha faydalı olduğunu gözlemledim kendi adıma. Yani 2. Etap kitaplarının ( Sınıftan Yükselen Sesler Ödül Yok - Ceza Yok ! Bu Nasıl Disiplin? Karne Oyunu ) boşu boşuna bu sırayla seçilmediğini, bir kitapta (eğitim bilimleri/ psikoloji adına) teorik olarak anlatılanın diğer kitaplarla (kurmaca metin/romanlar) sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde pratiğe döküldüğünü görmüş oldum ve bu beni ayrıca mutlu etti.

    Bu çocuk edebiyatı alanındaki ilk incelemem. Bu sebeple kitabı incelemeden önce çocuk edebiyatı üzerine görüşlerimden bahsetmek istiyorum. Çoğu kişi çocuk kitaplarını, hikayeleri, masalları oldukça basit bulur. Ne var ki canım çocuk kitabı yazmakta, der. Elinin kiridir çocuk kitabı yazmak. Kendi yaşıtlarıyla iletişim kuramayan kimseler çocuğun seviyesine inip, onların zihin ve ruh işleyişini kavrayıp, onlara uygun kitap yazabileceğini iddia eder. Özellikle bizim okul öncesi grubu içinde bu kafayla yazılmış çocuk psikolojisi ve pedagojiden bihaber, edebi zevkten nasibini almamış, -sözde- mesaj kaygısıyla yazılmış öyle kötü eserler var ki… Neyse yaramı deşmiyorum.

    Hasıl işin içine girdikçe anlarsınız ki kazın ayağı hiç de öyle değildir. Şöyle ki; biz yetiskinlere hitap eden bir hikaye yada roman yazarı, metnini oluştururken “Acaba bu okurun seviyesine uygun mudur?” kaygısı içine düşmez. Kendisi bir yetişkindir ve yetişkinlere neyi nasıl anlatması gerektiği çok iyi bilir. Anlaşılma derdinden ziyade edebi oyunlar ve metnin kurgusu üzerine yoğunlaşır, edebi açıdan yeni teknikler deneme peşindedir çoğunlukla, daha güzeli bulma gayretindedir, kelimeler onun oyuncağıdır. Yazarken kalemini, edebi zevkini ispata çalışır çoğu yazar. Ama çocuk edebiyatı kurgulamak bambaşka bir bakış açısı ister. Zihni dünyayı yeni yeni kavrayan henüz işlem öncesi yahut somut işlemler dönemindeki bir bireye uygun sağlam bir kurmaca ürün ortaya getirmek hiç de o kadar kolay bir şey değildir. Neyi nasıl anlatacağınızı, hangi kelimeleri tercih etmeniz gerektiğini, cümle uzunluğunu, yapacağınız betimlemenin seviyeye uyumunu, cümlelerinizin somut bir şekilde zihinde canlanabilme gücünü, mizahı ve sayamadığım nice şeyi düşünmek zorundasınızdır. Yaş seviyesi düştükçe, o seviyeye hitap edecek kurguyu hazırlamak o kadar güçleşir ve emek ister. Şimdi bu anlattıklarımın akabinde bakmak istedim Sınıftan Yükselen Sesler kitabına.

    Kitabın orijinal adı ‘Because of Mr. Terupt” yani “Mr. Terupt’ın Yüzünden”. Lakin kitap bizde “sınıftan yükselen sesler” olarak çevrilmiş. Kitabı okuduktan sonra orijinal ismini daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Çünkü kitabın adı, kitap boyu karakterlerin ve benim zihnimizde dolanan “Kimin suçu?” sorusunun cevabıymış meğer. Bizim çevirmenler spoiler vermeyelim diye de bu şekilde çevirmiş olabilir pek tabi.
    Kitapların kapağına hiç dikkat etmem. Çoğunlukla okuduktan sonra incelerim ve isim ile kapağın kurguyla olan ilişkisine bakarım. Kitabın kapak seçimini de oldukça yerinde buldum. Elinde kar topu olan bir çocuk resmi. Ve kapakta da John Irving “Romandaki üzücü kaza tam anlamıyla bir kaza değil. O da hikaye gibi ustaca hazırlanmış ve sürükleyici bir kurguyla gizlenmiş.” Yorumu aslında kitabı özetler nitelikteymiş. Bu seçimleri beğendim. Neden derseniz, başlayalım.

    Hayatta çoğu zaman elimizde olmayan ya da sebebini çözemediğimiz durumlardan dolayı istemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız. Karşılaştığımız bu sonuçlar kafamızda genellikle;
    Neden böyle oldu?
    Bu neden benim başıma geldi?
    Bunun sebebi ne? Sebep ben miyim? Ben değilsem kim? Bu olanlar kimin suçu?
    Sorularının dolaşmasına sebep olur. İçimize devrilen bu soruların muhatabı olmak bizi öyle ağır gelir ki, ne görmezden gelmek bizi rahatlatır, ne de suçu başkasına yıkmak gönlü serinletir. İstemeden de olsa yaptığımız şeylerin kötü sonuçları altında ezilir, küçücük kalırız. Kalbimizin labirentli yollarında bizi sıkan bu olayların suçlusunu bulmak için delicesine dolaşırken; vicdanımızın, bizi bu asıl sebeplerin el salladığı çıkış kapısına götüremediği her saniye daha da yok olmak, görünmezlik pelerinine bürünmek isteriz. İşte bu içsel muhasebeden çıkış yolunu bulmak her zaman kolay olmaz. Çünkü vicdan, görünmeyen ruhumuzu kaplayan en ağır yüktür. En ufak hatada su almış bir sünger gibi şişiverir. Gelsin, biri sıksın şu süngeri de içimiz boşalsın diye bekleriz. Biraz içgörüye sahipsek ve şansımız da yaver giderse vicdan süngeri sıkılıverir güçlü bir el tarafından. –bunu sıkmaya kendi gücün yetiyorsa ne mutlu tabi. Ezcümle kimse hatalı olduğunu düşündüğü, kendinden şüphe ettiği ama emin olamadığı durumlar karşısında, biri gelip de ona canı gönülden “Senin hatan değildi.” demedikçe vicdanının süngerine birikmiş suyu boşaltamaz. Vicdanının ağırlığından kurtulamaz.

    Peki sorunu nasıl çözeceğiz? Bizi istemediğimiz durumlarla baş başa bırakıp bunca sancıyı çekmemize sebep olan şeyi nasıl bulacağız? Beni incelemeyi yazmama iten şey bu içsel muhasebeyi en güzel şekilde yapan kitabın birbirinden mizaca sahip 11 yaşındaki karakterleri Peter, Alexia, Danielle, Luke, Jessica, Anna ve Jeffrey.

    Kitap Snow Hill okuluna yeni gelen 5. Sınıf öğretmeni Bay Terupt un okula adım atmasıyla başlar. Sınıf içerisinde dikkati çeker özellikleri olan; zıpır diye tanımlayabileceğimiz Peter, zorba bir kız profili çizen Alexia, içe kapanık Anna, sınıfın zekisi Juke, sınıfın tontik ve bir o kadar temiz yürekli alıngan kızı Danielle, yaşına göre oldukça olgun düşünebilen Jessica, sessiz duygusal çocuk Jeffrey’nin öğretmenleriyle ve birbirleriyle olan iletişimini, yaşadıkları talihsiz olay sonrası bu karakterlerin düşünce ve davranışlarında meydana gelen olumlu yöndeki değişimleri konu alır.

    Kitabın daha ilk cümlesinde Peter’in belirttiği gibi yeni ve tecrübesiz öğretmenler çocuklar tarafından her zaman daha çok sevilir. Çünkü onlara göre bu yeni öğretmenin sınırını aşmak, kendilerini kabul ettirmek daha kolaydır. Fakat bu sefer malum öğrencilerimiz sert kayaya çarpar Bay Terupt hiç de öyle çaylak sayılacak türde bir öğretmen değildir. Umarsamaz görünen dikkati ve sınıfa hakimiyeti öğrencilerin gözünden kaçmaz. Bay Terupt’ın ders anlatım biçimi de diğer öğretmenlere benzemez. Öğrenme sorumluluğu çocukların üzerindedir, projelerini kendileri seçer, hazırlar ve sunarlar. Yaparak yaşayarak öğrenirler pek çok şeyi. Bu teknik gitgide çocukların sosyal hayatlarında da yer bulmaya başlar.

    Burada Bay Terupt’ın yaptıkları hatalar sonrasında çocuklarla olan iletişimini oldukça sevdim. Çocukların öğretmenlerinden öğrendiklerini, olumlu düşünebilmeyi, bilmedikleri konular/yaşamlar hakkındaki önyargılarını kırma süreçleri oldukça başarılı işlenmiş.

    Olaylar yedi çocuğun gözünden anlatılarak ilerliyor kitap boyunca. Burada her çocuğun karakterini dolduran küçük ayrıntıları çok sevdim. Örneğin Luke’un sürekli dolar sözcükleri oyununu hayatının bir parçası yaparak bu sözcülerle konuşması, Jessica’nın babasının mesleği sebebiyle yaşadığı bölümleri tiyatro piyesi gibi anlatması, (1.perde 1.sahne gibi…) Alexie’nın hep felan’lı konuşması karakterlere dair güzel ayrıntılardı. Bu akışta yazar kurgunun içine yedi çocukla birlikte yedi hikaye yerleştirmiş. Ve her bölümde birbirinden farklı özelliklere sahip bu çocukların sergilediği davranışların nedenlerini öğreniyoruz aslında. Yazar hiçbir davranış sebepsiz değildir teorisine ayna tutuyor bir manada. Özellikle çocukların birbirleriyle olan diyaloglarını ve kendi ağızlarından duygularını aktardığı bölümleri oldukça başarılı buldum ben. Yazar karakterlerini ve verebilecekleri tepkileri gerçekçi bir şekilde aktarmış. Özellikle Jeffrey’nin hikayesi, olaylar karşısındaki tepkileri, kardeşinin hastalığı ve ölümü üzerine yaşadığı duygu durumları oldukça etkiledi beni. Çocukların özel eğitim öğrencilerine bakış açıları ve onlarla iletişime geçtikten sonraki hislerini anlattıkları bölümler yürek ısıtan türdendi. Yine burada şunu öğreniyoruz; sorunlu bir davranış sonrasında, davranışını hissetmek/kişiye ayna tutmak ve davranışlarının sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmek bizi iyileşmeye götüren yol aslında. Kurgu boyunca da Bay Terupt’ın yaptığı şey buydu. Davranışa ışık tutup çocuğun davranışlarının sorumluluğunu almasını sağlamak, bu bir nevi vicdan güçlendirme sporuydu.

    Her şey çok iyi giderken Bay Terupt’ın başına gelen, onun aylarca komada yatmasına sebep olan kaza sonrası yedi çocuğun yapmış olduğu iç muhasebe kitabın bence en başarılı bölümüydü diyebilirim. Kitabın temposu ilk bölümde hızla akarken kazadan sonra göz açıp kapar gibi yanıp sönen film sahneleri gibiydi çocukların o anı anlatışı. Üzüntülerini, o üzerlerine çözen suçluluk hissiyle birlikte ben de ağırlaştım. En çok altını çizdiğim bölümler oldu bu kısımlar.

    Çok uzattığımın farkındayım. Yedi farklı karakter ve yedi farklı dünyadan bahsediyoruz. Her bir çocuğun dünyası üzerine konuşulacak o kadar çok şey var ki. Toplantı vakti gelse de şu yedi afacanı çekiştirelim diye bekliyorum. Öyle sevdim, sahiplendim yavrucukları.

    Hoş, kitapta öğretmen-öğrenci arasında hele ki 11 yaş çocuğu için bize fazla rahat gelebilecek, “Şşşş, çocuğum, sen hayırdır?” dedirten diyaloglar da yok değil. Ama “Öhömmöhöömm şirin çocuk senii” deyip çok takılmadım oralara. Sonuçta çeviri bir metin okuduğumuz şey ve illa ki kültür farkını yansıtan unsurlar olacaktır.

    9-10 yaş üzeri herkesin okuyabileceği, özellikle ebeveynlerin ve çocuklarla ilgilenen herkesin okuması gerektiğine inandığım, dil, kurgu ve anlatım yönüyle keyif aldığım bir kitap oldu Sınıftan Yükselen Sesler.

    Niyet edene keyifli ve verimli okumalar olsun.
  • 72 syf.
    ·Puan vermedi
    İncecik, çelimsiz, çizimli hikaye kitaplarının, küçüklere ait olduğunu düşünürüz ekseriyetle. Fakat onlar ayrıca, büyük insanların ölüm yaşlarına kadar açıp bakacakları, yaşamın ve insan özünün madde başlarını dizen erdemler kılavuzudur. Öte yandan, bir küçüğe armağan edilmiş her şey, büyümeye giderken cebine koyduğu, acıktığında döke döke yediği her şeydir. Bu "her şey"ler, bizim onlara verdiklerimizdir. Böylece denecektir ki, o basit yapılı çocuksu tümceler, ip atlar gibi eğlenen anlatımlar, büyük puntolu koca göbekli harfler, esasen, kafası karışık ciddi tümcelere, yolda düşünceli yürüyen ağır anlatımlara, zayıflayarak ufalan puntolara gözleri alışmış büyüklerin damarlı ellerinden çıkmıştır.

    İşte bu da böyle, birken bin olmaya söz vermiş bir şeftalinin, bir çekirdekle bin evlat doğurmuş bir annenin toprak altı yol öyküsüdür. Doğrusu bu, insanın içindeki çekirdekle kendinden neler yaratabileceğinin değişim öyküsüdür.

    Bu kitapta, bir şeftalinin biyolojik anlamda nasıl yetiştiğini öğrenebileceğiniz gibi, özverili bir annenin çetin koşullara karşı çocuklarının başını dik tutmak için bütün ruh ve beden imkanlarıyla şuradan ötelere dek nasıl saçaklanabileceğini, aydınlığı görmeleri için göz kapaklarındaki toprağı üfleyecek nefesi dar koridorlarda bile bulabileceğini kavrayıp, aynı zamanda, tepelerde ferah ve serin yaşamlar sürenlerin ancak omuzlarına basarak yükseldikleri aşağıdaki insanların yanan canlarından sızan açlık ve acı iniltileri de duyabilirsiniz.

    Alegorik bir anlatımla şunu söylemektedir kitap esasen :

    Sen! İçine bak. Elini daldır ormanına. Bul seni bir yığın ağaç yapan ilk ağacı. Çünkü sonrakiler benzeyecektir o ilk olana ya da sana benzetecekler senden sonraki kardeşleri. Fakat sen bir çekirdeğin giysisisin, ondan olmakta bütün etin. Çekirdeğin yaratıcındır senin ve doğrusu, sen oldurursun kendi kendini.

    İncelememi şu alıntıyla bitirmek istiyorum:

    "Yeni bir ağaç, yeni bir yaşam demektir. Çekirdek benim çekirdeğimdi. Öyleyse yeni bir yaşamı yaratmak benim elimdeydi."
  • Ne düşünüyorsunuz?
    - Düşünmeye değer hiç bir şey olmadığını..


    Ne zaman bu cümleye söylesem akabinde, düşünmeye değer bir çok şeyle karşılaşıyorum. Sosyal ve iç dünyamda bir çok gelişme oluyor. Değersiz bulduğum bir çok şeyle ilgileniyor buluyorum kendimi :) büyük konuşma çekerim kulaklarını diyor sanırım Tanrı.. Bazen bir uzay boşluğundan minnacık görünen dünya, bazen de ağır çekimleriyle en ince detaylarına kadar büyüteç altına alınmış yaşamlar ve ayrıntılar...
    https://youtu.be/WQT_ebe0caE
  • 343 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Düşün ki İstanbul'un işgal edildiği bir dönemdeyiz.
    *
    Bu kitap beni çok yormuştu dostum.
    *
    Yo yanlış anlamanı katiyen istemem; kötü olduğundan değil, her noktasını ezberlemek zorunda hissettiğim bir kartpostal kadar güzel olduğundan..
    *
    Haksızlık mı yapıyorum, can çekişen bir solucan kadar kötü manzara, ama onun samimiyeti kadar muhteşem bir anlatı belki de.
    Sarsılıyorum bu yüzden bu samimiyetle, bu acıyla, ...
    *
    Neredeyse bir hafta artsız aralıksız elimde dolaşmıştı.
    Hayli ağır bir kitap.
    Bu kitaplar lise çocuklarının okuyacağı kitaplar değil; ne diye onlara önerilen listelere alırlar sanki anlamıyorum!
    *
    Kafa karıştırmak için mi yazıyor Tanpınar dedim bazı.
    Bir daha okutmak için, bir daha düşündürmek için.
    Bunun için mi böyle karıştırıyor, böyle dağıtıyor, böyle birden kesiyor.
    Böyle anlatırken, birden çekip gidiyor sahneden.
    *
    Beni sahnenin dışında bırakıp nereye gidiyorsun Tanpınar?
    *
    Arkada bir ''Mahur Beste'' bunun için mi durmadan usul usul ağlıyor; mazimize, yitirdiklerimize.
    *
    Huzur'daki iğneli sızıyı doğuran tedirginlik ve tereddütün izahı için mi yazılmış bu roman?
    *
    Dev cüssesiyle ve ananeleri ile çöküp giden bir devlet, bir tarih; hususi hayatlara, çocukluğa, eve, mahalleye, aşka hunharca hücum ediyor!
    *
    Cemal'in Sabiha'ya dupduru aşkı... Sabiha'nın kocasını bile onun için sevmek zorunda hissedeceği bir aşk.
    *
    Bir de İhsan.
    Huzur'dan koşup gelmiş. Soluk soluğa. Terli. Yorgun.
    Ne olur İhsan'ı da sev diyor Sabiha.
    İyi de yanıyor, eskiye ait ne varsa, iyi de memleket yanıyor.
    İstanbul işgal altında.
    *
    Ama sahne Anadolu'da kurulmuş. İstanbul, sahnenin dışı mı?
    Sabiha'ya duyulan o kuvvetli aşk sahnenin dışında mı? Bunu mu diyeceğiz?
    Hem dışında, hem içinde. Yahut ne içinde ne dışında.
    *
    Sahnenin dışındakiler aslında Huzur'daki Mümtaz, burda Cemal ..
    Tereddüt ve yitirmenin pençesindeki yaşamlar.
    *
    Ulan Tanpınar; mahsus mu Sabiha'yı tam da bu vakit bir tiyatro eseri için '' sahneye çıkacak ilk Türk kadını '' diye takdim ediyorsun?
    *
    Bak hala Mahur Beste tın tın çalıyor.
    Taş plaktan...