• Bilmem şu yazar tarafından yazılmış bir eser.
    Bir seriden oluşan kitapların bilmem kaçıncısı.
    Şu kadar sayfa…
    Türkiyeyi gezeceksiniz.
    Kuşlar, ceylanlar.
    Anadoluuu!

    ....... !!

    Kitap okumak her zaman güzeldir ama Pazar günü okumanın tadı ap ayrı benim için, Pazar tıpkı gece gibi güzel gelir bana. İnsanların uyuduğu saatlerde uyanık olup hayattan alabileceğiniz ne varsa çaldığınız zamanlardır.
    Açıkçası Pazar sabahına uyandığımda hiç de kitap okuyasım yoktu, erken uyanmama rağmen kitabı saat 2 gibi elime alıp ancak dışarı çıkabildim, hava güneşli olduğu zamanlar evde kitap okumak da neymiş!
    Kampüsün bahçesine doğru giderken ev arkadaşımın hatırlatmasıyla pazar alışverişine gittik. Allahın unuttuğu yerde marketler zinciri dışında bi pazarımız var onu da kaçırmak istemedim. Kitap elimde geziyorum ama okuyamadım. Tam eşyaları aldık yağmur bastırdı eve dönmek zorunda kaldık. Ama ben kafaya taktım kitabı dışarda okuyacam.
    Neyseki evin orda mezarlık var kırılmış ağaç dalı aldım kucağım aldığınca, eve gelindim yağmur rüzgarın etkisiyle çapraz yağar burda, balkona bir damla yağmur düşmüyor bazen, o günlerden biri işte. Nihayet balkonda ateş yaktım koltuğuma kuruldum.
Buraya kadar anlattıklarım sıradan bir gün hayatınızda kitap yoksa ancak bu kadar.
    Ama elinizde Yaşar Kemal kitabı varsa...
    “Şoreş ver elini gezelim yine” dedi bavemino.
    Vefakar adam ya, önce büyüdüğü yerden, Çukurovadan başladık gezmeye, traktörler Adana insanını nasıl etkiledi Hüyükteki Nar Ağacı kitabında hikayeler ile anlatmıştı ama bu sefer bir gazetecinin kaleminden dinledim ondan. Sonra ver elini Urfa, ahh! Ateşin başında okuduğum için mi bu kadar keyif aldım yoksa o bahsettiği Ceylanpınar çiftliğini defalarca gezdiğim için mi iliklerime kadar yaşadım bilmiyorum. Biçerdöver sürmeyi o zamanlar nasıl öğrendiğini, bir başak tanesinin ne kadar kutsal bir anlam taşıdığını öğrendiğimde mest oldum. Bizim doğuda kadınların yaptırdığı yeşil bir dövme var “deq” dikiş iğnesi ile elle vura vara işlenen avı dolu bir işlem gerektirir, okuyunca kalmayacak dedim, bizim nesil ne bilsin deq’i hangi kadın yaptırır artık.
    Yaa işte böyle güzel güzel anlattı ben dinledim, sonra Van’a gittik, Peri bacalarına, İstanbul’a gittik, Bodruma gittik, gittiği her yeri önceden gezmiş olduğum için çok şanslı hissettim kendimi, ama neden sadece fotoğraf makinesiyle? Keşke yanıma bir de ses kayıt cihazı ya da kağıt kalem de alsaymışım.
    Kitap öyle sarıyor işte inceleme yazmayacaktım ama saatlerce keyifle okuduğum kitap hakkında bir kaç satır yazamamak da haksızlık olurdu.
    Seviyorum sizi. Kitap okuyan her insanı sevdiğim kadar işte.
    Hoşçakalın.
  • Ama bilirsiniz "yokluk" bir mertebedir ki ona ulaşmak her babayiğidin harcı değildir..
  • Yarabbi hayat ne kadar güzel. Ama bizim gözümüz kör, kulağımız sağır. Ancak dara düştüğümüzde, paçamız sıkıştığında görüyoruz bu güzellikleri. Bu ne kadar nimet! Bunların hangi birine şükretmeli?
  • hah... alacağın olsun dünya !

    Anam beni doğurmamış. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. Ve vaki olmuş ki ben kendimi Akasya’nın dibinde bulmuşum. O hışıldamış ben tutunmuşum, o hışıldamış ben tutunmuşum. Bir pirinç tanesi kadarken, koca, koygun bir akasya gölgesi olmuşum.
    Şükürler olsun beni vakitsiz azat eden anama. Ben serin, ben tenhayım. Akasya’nın ağırlığından damlayan cana suret, cana gölge, cana vahayım. Şuur ki cana acıdır, ben şuuru canıma tattırmadım. Ben tenha, dünyanın uzağıyım.
    Esirgemeyen, bağışlamayan anama hep şükürler olsun. Onlar mı? Hah! Onların hali harap. Dünya hafif, insan eti ağır, diyorlar. İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı, diyorlar. Teker teker gelip hep bir ağızdan diyorlar: Dünya, ah dünya, kötü işlenmiş bir günah dünya! Diye bağırlarını açıp diz çöküyorlar. Başlarını geriye atıp kuru kuyulara benzeyen ağızlarını açıp kapıyorlar. Demiyorlar da boğum boğumlar. Demiyorlar da kıhlıyorlar: Dört bir ucundan tutuşasın dünya, kalmayasın bana bize onlara dünnyaah… Diye sözlerinin feri sönüyor sonra. İşte o zaman yolunmuş saçları, kopmuş düğmeleri, taş kesmiş gövdeleri, oraya buraya atılmış yaralı hayvanlar gibi kıvranan ayakları, elleriyle hep bir susuyorlar. Bir sus ki tıkış tıkış, bir sus ki ölünmüş gibi. Demeye kalmadan biri daha geliyor, biri daha ve her yeni gelenle tutuşuyorlar bir daha. Hep bir ayağa kalkıp geri devriliyorlar. Alınlarını yere bastırıp sözlerinin feri sönesiye bağırıyorlar: Hem biz niçin doğunca ölmedik, rahimden çıkınca son soluğumuzu vermedik? Alacağın alacağın alacağın olsun dünya!



    SEVGİLİMİN GÖZLERİ bir yaz gecesi gibi berraktır. Saçlarının kıvrımlarında kumral mağaralar görürüm. Ona sokulmak kendi kovuğuma kavuşmaktır. Her seferinde ıslak, yorgun, ağlamaklı olurum. Sevgilimin ensesinde kanatlı balıklar gibi solurum. Ne kadar yumuşaksın, der bana, ne kadar nemli. Sesi kumral sazlıklar gibi dalgalanır kulaklarımda. Elimi avucunun sıcağına bırakır, iyi geceler, derim. O zaman saçları kadife bir yağmur olur, sırtıma dökülür. Kirpikleri ikimizi de örtecek kadar uzar. Caddeden sular seller gibi akar ışıklar.
    Sabahın pusu ona da bana da pamukludur. Rıhtıma birlikte yürürüz. Mavi bir dolmuş onu Çömlekçi Çukuru’na götürür. Ben çay ocaklarının, yolcu otobüslerinin arasından geçer, yük gemilerine bakarım. Vinçlerin sesi suda erir. Halatlar gevşer, ıslanır, tekrar gerilir. Ne güzeldir sabah, mürekkebi ıslak bir sözcük kadar taze, içime değer, her sabah, canım ışır, gözüm yanar, ah.



    Çünkü herkes biliyordu, uzaktan iplerle ağır ağır indirilen bir savaş arabasıydı devlet. Herkesin kanamaya teşne bir yumuşak karnı (iri ellerini bastırıyorlardı dikişleri çözüldü çözülecek yaralarına) vardı. Herkesin içinde gezdirdiği boğdurulmuş bir ölü, (herkesin ama hepsinin), herkesin karnından gırtlağına ve oradan da ağzına yürünerek yükselen bir ölüsü vardı. Sımsıkıydı insanların ağızları, çevrimi çoktan kapanmış mühürlü parantezlerdi onlar. Yine de insanların ağızlarına kadar yükselmiş ölüler fırlak boğumlu parmaklarını geçiriyordu dudakların arasından ve sürgülü bir pencereyi açar gibi, açıyorlardı o ağızlarını sonra. O ağızları açıp yaralı bereli başlarını çıkarıyorlardı oradan. Çıkardıkları gibi de dirseklerini dayayıp insanların azı dişlerine, göğüslerini yaslayıp ağızların pervazlarına, başka ağızlardan başını çıkarmış başka ölülere el edip n’aber? diyorlardı, ne güzel bir sabah ama, ah, alıştın ölülüğe?



    Sert soğuk bir kabukla kaplı duydu kendini. İçiyle kendi arasında bir mesafenin açıldığını düşündü. Yumuşak, ılık, karanlıktı içi. Ama dünya içine değmiyordu. Dünya akıyordu, o kadar. Kabuğuyla içi arasında ve ona ait olmayan bir yerde.
    Bu fırıl fırıl hafifliğe, dünyanın teranesine dil uzatmamayı çoktan öğrenmişti. Kocamış ve hantal bir ruhu korkunç çatırtılar çıkararak taşıyacaktı işte, kendinin ancak bir adım ötesine göz dikebilecekti. Bir adım daha belki, yalpalaya yalpalaya. Bir adım, bir dalganın ağırlığına. Dünya ne yener ne yenik düşürür, dedi kendi kendine. Dünya kayıt tutar yalnızca. Yaprak yaprak evrak biriktirir. Biriktirir ve geri verir sana.
    Çıkıp gitmek isterdi gerçekten bu yün korseden, yün fanila, atlet, külot, külotlu çorap, elbise, hırka, şal ve mantodan dışarı. Bu mavi ve tenekeden hışmın kalabalık içinden çıkmak isterdi. Caddenin, semtin, ilçenin, şehrin, ülkenin, kılanın ve dünyanın dışına çıkmak. Bu suyu sarı, camı yosun tutmuş bulanık akvaryumdan iyice dışarı.



    Çünkü sanmıyorum geniş kanatlarımı boşlukta simsiyah çırparak. Bulup yolumu varıp buradan ta oraya. Yolunmuş sorgucumu pencereye tak tak. Ve açıldığında pencere bir korku gibi. Bir kuzgun olaraktan uçup. Konup bir koltuğun tepesine teklifsiz ve mağrur. İçerideki yası ve insanı karşıma dikip. Dikerek kara habbelerimi gözlerine yaslı. Küllü sesim ile kırçıl dilim ile. Çünkü sanmıyorum diyeyim bir daha asla.




    Birgül Oğuz / HAH
  • Tam birşey söyleyecektim ki ofisin dışından gelen sesleri duydum. Çocuk sesleri. Abartmıyorum; kalbim bir anda dünyanın en uzun mesafeli maratonunu koşmuşum gibi atmaya başladı. Gülümsemem suratımda donakaldı.
    Mesele şu ki, küçükken yeni çocuklarla tanışmayı dert etmezdim çünkü tanıştığım herkes benim gibi küçük olurdu. Küçük çocukların hislerinizi incitmek için bir sey söylememeleri güzeldir, gerçi bazen söyledikleri şeyler incitici olabilir. Yine de ne dediklerinin tam olarak bilincinde değillerdir. Ama büyük çocuklar ne söylediğini bilir. Ve bu benim icin kesinlikle eğlenceli değil. Önceki sene saçımı uzatmamın nedenlerinden biri, percemlerimin gözlerimi kapamasıydı. Bu sayede görmek istemediğim şeyleri görmeyebiliyorum...
  • Elif gibi Sevmek, sessiz kalmaktır
    Dilin sevgiyi yorumlaması güzeldir
    ama dile gelmeyen sevgi daha güzeldir.
  • Ama bu dünyada nasip diye bir şey var.