• Gece iki sularına yakındı. Kur’an’dan sure okuyan birinin sesiyle uyanmıştım. Tamam. Bu sefer öldün işte. İşte bu sefer hikâyen yerle yeksan oldu. Hiçbir şeye yetişemeden öldün gittin, dedim.
    Hâlâ yaşıyor olabileceğime dair de bir umut vardı içimde. Bu yüzden telefonu elime aldım. Annemi arasa mıydım acaba? Ölmüş olsam bile asla aramamalıydım. Gecenin bir yarısı ararsam şimdi kadın durduk yere meraklanırdı. Rehberi dolaşırken C harfine geldim. Burada arayacağım kişi vardı. Ama yanlışlıkla arayacağım kişinin yerine bir altındaki bizim bakkal Rıza ağabeyin çırağı Çağlar’ı aradım.
    Uykulu bir ses tonuyla telefonu açtı Çağlar,
    -Alo, dedi.
    Lafı fazla dolandırmadan direk sordum,
    -Çağlar, ben öldüm mü?
    -Abi sen yaşamıyordun ki ölesin. Hem gecenin bir yarısı ya, gece gece bu tip saçmasapan sorular için insan mı rahatsız edilir ya? Abi kapat allasen. Sabah ara. O zaman sakin kafayla bir daha konuşalım.
    Sonra da telefonu yüzüme kapattı.
    Çağlar’la konuştuktan sonra, kapının çalışına kadar uyumaya devam ettim. Kapı çalınca, yaşıyor olduğuma sevindim. Ellerimi iki yana açıp “Drogbaaaaa” diye bağırdım. Sonra kapıya yanaştım. Delikten bile bakma gereksiniminde bulunmadan kapıyı açtım. Kapıyı açınca bir an tereddüt yaşadım beklemediğim bir kişi vardı kapıda. Evet, kendim gelmişti. Basbayağı kapıda kendim duruyordu. Bu işin içinde, birileri olmalıydı, yoksa bu durumu izah etmenin kesinlikle mümkünatı yoktu. Kapıdaki kişi, yani kendim yalnızlığın ve kimsesizliğin tüm emarelerini taşıyan cinsteydi. Tüm heybetiyle görünüyordu karşımda şimdi.
    -İçeri buyur etmeyecek misin?
    -Geç bakalım içeri.
    İçeri geçti, üçlü koltuğa oturdu. Ben de çalışma masama oturdum. Bir taraftan yayınevini bugün, yarın biter diye oyaladığım çeviriyi yetiştirmeye çalışıyor diğer taraftan da kahvemi yudumluyordum.
    -O kadar mil uzaktan geldik. Bir çay koysan da içsek,
    -Ne çayı ya, daha memlekete gitmedim bu yüzden kaçak çay yok!”
    -Biliyorum onu. Geçen arkadaşın kokulu mu ne bir çay getirmişti. Hatta baya da övmüştü, onu demlesen ya işte.
    -Ulan, ne üşengeç herifsin sen ya, kalkıp kendi çayını koysana.
    -Bir insan bu kadar geçimsiz olur. Sen daha kendi kendinle bile geçinemiyorsun.
    Kalktım sinirle. Oflaya puflaya çayı koydum. Sonra masama tekrardan oturdum. Çay demini aldıktan sonra bardaklara doldurdum. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara çok ilginçti. Hiçbir şey söylemeye tenezzül bile etmeden bilgisayarımı almış. Kulaklığımı takmış. Üçlü koltuğa boylu boyunca uzanmıştı. Sehpayı önüne çektim. Çayını masaya koydum. Çayın yanına da en sevdiği bisküvilerden olan cicibebe bisküvilerini koydum. Sevindi hemen garibim.
    Biraz çeviri yaptıktan sonra yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra uzun uzun kendimi seyretmeye başladım. Çorabın yarısını yine ayağından çıkarmıştı. Çorap sadece ayak parmaklarının ucunda duruyordu. Pür dikkat filmi odaklanmıştı. Büyük ihtimal yine “La Grande Belleza”yı izliyordu.
    Komodinimin yanında duran bir kağıt parçasını elimle buruşturup, fırlatıp attım kendime doğru. Önce ürktü, sonra ise ciddi bir tavır tavındı. Kağıdı eline aldı, suratıma bakarak
    -Ne bu çocukça hareketler Can, hiç yakışıyor mu senin gibi birine?
    Cevap veremedim. Karşımdaki kendime iyice üzülmeye başlamıştım. Çok boşlamıştı kendini çok. Bu durumu ve gidişat hiç iyi değildi.
    -Kalk, dedim.
    Kendim ayağa kalktı. Uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm.
    -Abi n’apıyorsun, allah aşkına. Maazallah biri görecek bizi. Sonra deli diyecekler. Hayır, anlatamam da bu durumu.
    -Amaan, takma onları be tosunum. Asıl onlar anormal, bizler normaliz.
    Köşedeki Tavuk dönerci Rıfkı ağabeyden, sırf üşendiğim için her gün 3 liraya tavuk döner yemekten biraz kafayı üşütmüş olduğumu da düşünmedim değil bir miktar. Kalktım. Hazırlandım. Kendime seslendim,
    -Ben dışarı çıkıyorum, evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Gideyim birkaç parça bir şey alayım. Bugün kendimize şöyle bir ziyafet çekip, felekten bir gece çalalım. Hem sen orada iki büklüm oldun geç şu yatağa uzan.
    -Ne iyi olur be,
    Sonra da hemen yatağa atladı. Kızdım.
    -Şu yatağa biraz yavaş oturur musun? Zaten sağlam değil, iş çıkaracaksın başımıza durduk yere.
    Evden çıkmadan önce, annevari hareketlerle uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedim.
    -Kim o demeden kesinlikle kapıyı açma. Çay demlersen eğer işin bittikten sonra ocağın altını kapa. Uyumadan önce de sigaranı söndür.
    Evden çıkıp kapıyı kilitlerken karşı komşum Müzeyyen Abla ile karşılaştım.
    -N’apıyorsun evladım?
    -İyiyim diyemeden başlamıştı dert yakınmaya...
    -N’apacağım oğlum ben bu adamla, nasıl baş edeceğim? Sen dün Kur’an okunan bir kanalı aç, sonra da öyle uyuya kal. Hayır bu yaştan sonra çarpılacak kalacak o olacak.
    O sırada Zafer ağabey de sesleri duyduktan sonra kapıya gelmişti.
    -Yapma hanım, duyan da bizi hiç ibadetini yapmayan biri sanacak!”
    -Yapıyor musun Zafer?
    -Yapıyorum tabii Müzeyyen, işte Cuma günleri namaza gidiyorum ya.
    Allah, Muhammed aşkına Zafer. Yapma! Tek onunla yeter mi?
    Kapıda tatlı tatlı atışıyorlardı, ben ise seyrediyordum. Sonra dün geceyi düşündüm, halbuki ölmüş olmamla ilgili kafamdan neler neler geçmişti.
    Pek konuşmama fırsat verdirmiyorlardı ama ben ikisini de bir punduna getirip araya girme gafletinde bulundum.
    -Fakat Müzeyyen abla, bu derin bir tutku. Zafer ağabeyim, bu alemin en kral abisidir. Hatta kralın da kralı bir abimizdir. Bunları söylerken Zafer ağabey, kafasını havaya kaldırmıştı, vakur bir edayla Müzeyyen ablaya bakarak kafasını sallıyordu.
    -Konuş Can konuş, duy Müzeyyen duy!
    Konuşmaya devam ettim...
    -Müzeyyen abla, bak mesela ben bu apartmana taşındığımdan beri, Zafer ağabeyin, Ramazan ayında bir kez bile orucunu kaçırdığını görmedim.
    Müzeyyen abla o sırada kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Zafer ağabeyin, o gururlu edası o an Müzeyyen ablanın gülüşünün altında ezildi, büzüldü, küçücük kaldı.
    -Bizde tutmak isterdik oruçlarımızı da hastalıklardan fırsat bulamıyoruz.
    Halbuki öyle değildi. Zafer ağabey, emekli olduktan sonra iyice kabuğuna çekilmişti. Kendi kabuğunun içinde bir türlü boğazını tutamıyordu. 110 kilo olmuştu bu yüzden. Doktor zayıflaması için diyet programı veriyordu. Pazartesi diyete başlayıp, Salı bırakangillerdendi o da.
    Apartmandan ayrıldım. Önce elektrik idaresine gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra da alışveriş için markete gittim. Marketten tam çıkarken, Onur’la karşılaştım. Elinde kitap vardı. Okuldan yeni çıkmış olduğu belliydi.
    -N’apıyorsun?
    “N’apayım. Alışveriş yaptım şimdi de eve geçiyorum.
    -Canım çok sıkkın Can, bir çay içip sonra da biraz laflasak mı, ne dersin?
    -Onur, başka zaman konuşalım mı? Çünkü evde kendim bekliyor hem saat de geç oldu, acıkmıştır şimdi o baya.
    -Boş ver abi, beklesin. Bekler bekler gider. İnsanın kendisi bile beklemez bu zaman da, haydi gel.
    İyi peki madem diyerek Onur’un peşine takıldım...
    Onur’la her zaman gittiğimiz kafeye gittik. Bu kafede ne buluyorduk hiç bilmiyorum. Bizi cezbeden bir tarafı da yoktu ama Onur muhakkak bir şeyler buluyordu. Çünkü her defasında çayları berbat olmasına rağmen hep buraya getiriyordu beni. Onur ve ben cebimizden sigara paketlerini çıkarıp masaya koyduk. Sonuçta ikimiz de, masaya konulan sigaranın anlamını biliyorduk. Garson masaya geldi.
    -Ne içersiniz?
    Çayları söylerken Onur’un halinde inceden bir tedirginlik sezmiştim ancak anlam verememiştim. Garson bir süre sonra tekrardan gelip, masaya çayları getirmişti. Çayları tam masaya koyarken. Onur birden anlamsız bir şekilde titremeye başladı.
    Onur, n’apıyorsun diyemeden, çayı olduğu gibi üzerine döktü. Sonra bir ara Esra Ceyhan’ın programına katılan uçan adam Sabri gibi “Allah” diyerek fırladı masadan. Çevrede oturan birkaç kişi, Tarık Mengüç gibi kaçışıyordu. Elimi bir aşağı bir yukarı sallayarak, sakin olun, sakin sadece çay döküldü diyerek sakinleştiriyordum herkesi. Herkes, o an sanki birkaç dakika önce kendileri kaçışmamış gibi tekrardan masaya oturup harala gürele muhabbete tutuldular.
    Bayan garson tekrardan masaya gelmişti. Elindeki ıslak bezi Onur’a uzattı.
    -İyi misiniz?
    Onur kekeleyerek, "İiyiyiyiiyim" gibi birtakım sesler çıkardı. Bayan garson elindeki bezle masayı iyice bir silip, yanımızdan ayrıldı. Onur, sırılsıklam olmuş sigara paketinden en kurusunu seçip tekrardan sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra
    -Can, ben aşık oldum kardeşim.
    -Onu anladım Onur, sen bana bilmediğim başka bir şey söyle.
    -Adı, Ece.
    -Çayları, masaya getiren bayan garson mu?
    Şaşırarak gözlerimin içine baktı.
    -Nereden anladın?
    -Bunda anlaşılmayacak bir şey yok Onur. Bayan garsona aşık olduğun, Edirne’den Kars’a, Dünya’dan Mars’a kadar belli. Peki onun, ona karşı hissettiklerinden haberi var mı?
    -Yok.
    -Eee konuşsana o zaman kardeşim, neden bunu içinde tutuyorsun. Onun da bundan haberi olması gerekmez mi?
    -Can, benim mektup yazmam lazım. Biliyorsun ki konuşmayı beceremem.
    -Yaz o zaman.
    -Yazamam ben. En son lisedeyken mektup yazmıştım. O da üst kat komşumuz emekli öğretmen Salih ağabeyeydi. Mektubu okuduktan sonra annemi, babamı çağırıp ne biçim bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Yazdıkları imla hatasından geçilmiyor, diye paylamıştı.
    -Onurcuğum, bak canım kardeşim anlıyorum seni ama ben bunu yapamam. Bu çünkü senin hissettiklerin. Senin hissettiğin duyguları ben nasıl anlatayım?
    -Neden abi, sen yazı mazı işleriyle uğraşıyorsun ya,
    -Evet, doğru. Yazı işleriyle uğraşıyorum. Ama ben yazarların yazdıklarını çeviriyorum. Bunlar da zaten çocuk hikayeleri. Hatta Çocuk Kalbi’ni okuduktan sonra bir süre okumaya küsülen cinsten. Yani anlayacağın kardeşim, başlayabilecek bir ilişkiyi başlamadan bitirebilir. Ben bunun vebali altında kalmak istemem.
    -Çocuk Kalbi, kötü bir kitap değildi ki ama.
    -O kadar cümle kurdum. Sadece onu mu anladın?
    -Ama Çocuk Kalbi, kötü bir kitap diyorsun?
    -Değil ulan değil. Sadece çok pesimist bir havası vardı o yani.
    Sigara paketimden kuru kalmış sigaralardan ben de bulup yaktım. O sırada garson kız kapıda bekliyordu. Üzerinde önlüğü yoktu galiba mesaisi bitmiş olmalıydı. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Karşıdan biri ona doğru yaklaşıyordu. Gelir gelmez, bizim bayan garsonla sıkı sıkı sarıldılar. Ben işin vehametini anlayıp, binbir şebeklik yaparak Onur’un o yöne doğru bakmasını engellemeye çalışıyordum ama bu durumu engellemeye gücüm yetmemişti.
    Onur’un elinde tuttuğu sigara henüz bitmeden masadan el yordamıyla kuru sigaralardan birini bulup yakmaya çalışıyordu ama sigara bir türlü yanmıyordu. Sigara yanmadıkça, Onur küfürler savuruyordu. Çocuk Kalbi meselesinden dolayı mıydı, ıslak olduğu için yanmayan sigara için miydi yoksa aşık olduğu kadının az önce el ele tutuşup kafeden ayrılışı mıydı? Bilmiyordum.
    Ayağa kalktım. Elimi Onur’un omzuna attım.
    -Haydi gel, gidelim kardeşim.
    Bir süre Onur’la sokaklarda yürüdük. Sokaklarda yürürken tek kelime konuşmadık. Sadece ıslak olduğu için yanmayan sigaraları yakmaya çalışıp, yakamadıkça küfürler savurduk. Küfürler savurdukça rahatladık. Rahatladıkça, kendimize geldik. Köşebaşındaki mısırcıdan iki közlenmiş mısır aldık. Hayata döndük.
    Onur’u eve bıraktıktan sonra, elimde tuttuğum market poşetleriyle apartmana girdim. Bizim kata geldiğimde, Müzeyyen abla ve Zafer ağabeyin kapıları sonuna kadar açık duruyordu. Telaşlanarak, hemen içeri girdim. Zafer ağabey, Müzeyyen ablanın dizlerine uzanmıştı. Müzeyyen abla, bir taraftan elma soyuyor diğer taraftan da soyduğu elmaları Zafer ağabeye yediriyordu. Halbuki sabah gördüğüm manzarada, sürekli didişen sanki onlar değillermiş gibi. Hangi gazetenin son sayfasında okuduğumu hatırlayamadığım “Evlilikte, arada küçük tatlı atışmalar ilişkiyi canlı tutar,” tarzı bir haber geldi aklıma. Ne kadar da saçma diyordum. Bir insan seviyorsa, neden didişsin, kendini paralasın, neden birbirlerinin yüreğini tüketsin. Ama gördüğüm bu manzaradan sonra, artık konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Usulca evden çıkıp, yavaş bir şekilde kapıyı arkalarından kapattım.
    Nihayet sonunda kendimi eve atabilmiştim. Masada çevirmekte olduğum kitap hâlâ olduğu gibi duruyordu. Yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra, gözüm komodinimin bir köşesine iliştirilmiş bir kağıt parçasına takıldı. Elime aldım, bir süre yazıyı evirip çevirip durdum. Sonra unuttuğum kendim geldi aklıma. Ne de çabuk unutmuştum yine kendimi. Tabii beklemedi. O da benden sıkıldı ve çekip gitti. Tüm cesaretimi toplayıp, mektubu okumaya başladım.
    “Hep kendini ihmal ediyorsun, unutuyorsun. Bir gün bile, kendin için yaşamadın şu hayatı. Hep başkaları için, hayat kurdun kendine. Onlar üzerinden hayatını şekillendirdin. Onlar terk etti, onlar berbat etti bazen hayatını ama hep onlar iyiydi dedin. Onlar hiçbir zaman kötü olamazdı. Çünkü sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun dedin kendine. Kalk ve aynaya bak Can! Şu mahvettiğin hayatını orada gör, tabii biraz cesaretin varsa.”
    Unuttuğum kendimin, bana arkamdan sadece birkaç satır yazıyla veda etmesi çok ağrıma dokunmuştu. Haklıydı, hiçbir şey diyemedim. Gözyaşlarımı ceketimin koluyla sildim. Kalktım, sabahtan kalma çayı ısıttım. Çayımı bardağa doldurup, çalışma masamın tekrardan başına geçtim. O sırada telefonum uzun uzun çalmaya başladı. Arayan okuldan başka bir arkadaşımdı. Telefonu sessize alıp, çevirmekte olduğum hikâyenin ilk cümlesini çevirdim: “Ölmedim ama yaşamadım da.”
  • “Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Bende kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler. Bende kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. Arkadaşlarla geneleve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. Hiçbirinde tutarlılık göstermedim. Bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. Kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. Hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. Bende böyle bir içgüdü yoktu. Sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzaklaşmak gerektiğini bilemedim. Oysa, onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefes onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.”
    Oğuz Atay
    Sayfa 612 - iletişim yayıncılık
  • Hayatım boyunca darbelere karşı oldum. Darbeleri, terörün en ağır şekli olarak tanımladım. Bunun üzerine okuyup yazdım.
    15 Temmuz günü, saat 20.30 gibi, İlçe Emniyet Amiri Mustafa ü,
    Zorpuzan beni arayarak “İstanbul’da ve Ankara’da bir hareketlilik var. Tanklar Boğaz Köprüsüne çıkıyor CNNTürk’ü aç” demesi üzerine. Haber kanalını açtım. Anormal bir hareketlilik vardı ve tanklar boğaz köprüsünün bir tarafını kapatmıştı. Ahaber’e baktım. “yurt genelinde terör alarmı” var şeklinde haber geçiyordu.
    Sonra Gölmarmara İlçe Emniyet Amiri aradı. “Efendim ne oluyor tanklar çıkmış” dedi. “Bilmiyorum. Araştıracağım, sana dönerim” dedim. Sonra bilgisi olabilir diye dönem arkadaşım Merkez Valisi Kemal Cirit’i aradım, “Ankara’da ne oluyor” diye sordum. “Bir şey yok ortalık sakin” dedi. Niğde Valisi Peynircioğlu’nu aradım. “Ağabey ne oluyor. Ankara’da bir hareketlilik varmış, İstanbul’da tanklar çıkmış” dedim. “Bilmiyorum” dedi. “Darbe oluyor galiba abi” dedim. “Galiba” dedi. “Bizim valimizin haberi var mı” dedim. “Olması lazım istersen bir ara” dedi. Bu arada Olay TV Ankara temsilcisi Mehmet Çatakçı’ya sordum, ne oluyor diye. “ihtilal” dedi. “Şu anda MİT’e saldırı var” dedi. Daha önce Sivas’ta bir yıl kadar birlikte vali yardımcısı olarak çalıştığımız Veysel Çiftçi’yi aradım. “Ankara’da ne oluyor” diye sordum. “Abi anlamadım, helikopterler MİT’e saldırıyor” dedi.
    Manisa Valisi Sayın Hakan Güvençer’i aradım. “Efendim haberleri izliyor musunuz” dedim. “Evet kaymakam bey, ben de valiliğe geçiyorum” dedi. “Darbe oluyor galiba efendim” dedim, “ben de hazırlanıyorum kaymakamlığa geçiyorum. Bir emriniz var mı” dedim. “Yok kaymakam bey. Kaymakamlığa geçin, duruma vaziyet edin” dedi. “Başka bir şey var mı efendim” dedim. “Yok kaymakam bey bekleyin” dedi. Ben de kaymakamlığa geçerken İlçe Emniyet Amiri Mustafa Zorpuzan’a “istirahatteki ve izindeki her personeli çelik yelekli ve uzun namlulu silahları ile hazırla ve emniyet amirliğinde hazır et” dedim.
    22.45 sularında Kaymakamlık binasında bulunan Emniyet Amirliği önünde herkes hazırdı. Emniyet Amirliği önünde hazır olan personele ve İlçe Emniyet Amirine, İlçe Emniyet Amiri yanımda olduğu halde, “bu bir darbe girişimidir. Sonuna kadar direnilecek, kaymakamlığa ve emniyet amirliğine girmeye çalışan darbeci terörist unsurlar vurulacak” dedim. Benzer talimatları telefonla Salihli İlçe Emniyet Müdürü Mehmet Taşçı’ya verdim.
    Gölmarmara İlçe Emniyet Amiri İlker Burak Zeydanlı’yı arayarak “Bunun bir darbe girişimi olduğunu ve sonuna kadar direneceğimizi, kaymakamına haber vermesini derhal kaymakamlığa geçmesini istemesini” söyledim.
    Beraberimde İlçe Emniyet Amiri olduğu halde Kaymakamlığa geçtim. İlçe Emniyet Amirine “jandarma komutanını ara. İstiyorsa gelsin” dedim. Daha sonra belediye başkanını arayarak “parti başkanlarını derhal aramasını, bir junta faaliyeti olduğunu ve direnileceğini, halkı meydanlara toplamasını, anons yapmasını” istedim.
    Bu arada ilçe jandarma komutanı intikal etmişti. O da darbeci juntaya karşı direnişte olacağını söyledi.
    Ahmetli ilçesinde gerekenleri yaptıktan sonra Salihli ilçesine hareket ettim. Oraya ulaştığımda Salihli İlçe Emniyetinin gerekli tertibatları almış olarak buldum. Kaymakamlık önünde bulunan personele “bunun bir darbe girişimi olduğunu sonuna kadar direnileceğini gerekirse darbeci teröristlerin vurulacağını” söyledim.
    İlçe Emniyet Müdürü ile birlikte makama geçtim. Durumu birlikte değerlendirdikten sonra belediye başkanını aradım ve durumu ona söyledim. “halkı ve partilileri meydanlara indirmesini istedim. İstiyorsa Kaymakamlığa gelebileceğini” söyledim. Bu arada sürekli olarak başta şahsım olmak üzere, İlçe Yazı İşleri Müdürü, İlçe Emniyet Müdürü sürekli AK Parti İlçe Başkanına ulaşmaya çalıştık. AK parti ilçe başkanına çok geç oluşabildik. Ancak zaten caddelerde yürüyüşe geçmişlerdi.
    Bu arada Köprübaşı Kaymakamı aradı. “Ne oluyor abi” dedi. “sen neredesin” dedim. İzine ayrıldığını otobüste olduğunu, o anda Uşakta bulunduğunu söyledi. “derhal otobüsten inmesini ilçesine geri dönmesini, bir darbe girişimi olduğunu, emniyet teyakkuza geçirip sonuna kadar direnmeleri gerektiğini, halkı meydanlara indirmek için belediye başkanını ve partileri aramasını” söyledim.
    Daha sonra Gördes Kaymakamını aradım. Nerede olduğunu sordum. “izmir’de bulunduğunu annesini ve babasını oraya bırakmakta olduğunu” söyledi. “Derhal ilçesine dönmesini, emniyetini direnişe hazır etmesini ve sonuna kadar darbeye direnmeleri gerektiğini” söyledim. “Hemen dönüşe geçtiğini” söyledi.
    Daha sonra Alaşehir Kaymakamını aradım, “ne yaptıklarını” sordum. “Tertibat aldıklarını ve sonuna kadar direneceklerini” söyledi.
    Sarıgöl Kaymakamı aradı. “Abi ne oluyor ne yapacağız” dedi. “Darbe girişimi var. Emniyeti tam kadro hazır etmesini ve sonuna kadar direnmesi gerektiğini, belediye başkanını aramasını ve halkı meydanlara indirmesini istemesini” söyledim. Orada muhalefet olduğunu nasıl olacağı konusunda tereddüt gösterir gibi olunca, “sorun olmayacağını bunun bir memleket meselesi olduğunu, dolayısıyla herkesin katılacağını, endişe etmemesi gerektiğini” söyledim.
    Akhisar Kaymakamını aradım. “Abi siz ne yapıyorsunuz” dedim. “Direneceğiz kardeş” dedi.
    Turgutlu Kaymakamı Uğur Turan’ı aradım. “Aslında izinde olduğunu tesadüfen ilçede bulunduğunu” söyledi. “İyi olmuş abi sonuna kadar direniyoruz”, dedim.
    Sonra Demirci Kaymakamı Atilla Kantay aradı. “Ne oluyor. Ben aslında izindeydim. Tesadüfen ilçedeyim” dedi. “Darbe girişimi olduğunu, darbeye direneceğimizi” söyledim. “Meydanlara çağırıyorlar. Ne yapayım gideyim mi, nasıl olur” dedi. “Git, halka konuşma yap, onların moralini yükselt” dedim.
    Sonra Salihli Belediye Başkanı ve Salihli İlçe Jandarma Komutanı intikal etti. Jandarma komutanı, “aslında ‘harekat yıldırım’ emrinin geldiğini onu gördüğünü, il jandarma emriyle onu imha ettiğini ve sildiğini” söyledi. Bu sırada İlçe Başsavcımız Ali Rıza San da yanımızdaydı. “Bundan Başsavcımızı ve beni daha önce haberdar etmiş olması gerektiğini” söyledim.
    Daha önceden rutin işleyiş için oluşturduğum whatsapp ilçe yöneticileri grubu üzerinden her sivil kurumu direnişe meydanlara davet ettim. Whatsapp üzerinden oluşturduğum kriz merkezleri, asayiş ve ilçe yönetimleri grupları üzerinden ve telefonlarla krizi yönettim.
    Uyumaksızın göreve devam ettim meydanların terkedilmemesini söyledim.
    Gölbaşı rahatladığında, Gölbaşı Kaymakamı Şahin Aslan’ı aradım. Meşguldü. Bir süre sonra dönüş yaptı. “Abi geçmiş olsun” dedim. “Çok şükür gölbaşı tamam bizim hakimiyetimizde, ancak çok şehit verdik” dedi. Şehitlere rahmet diledikten sonra ona moral vermeye çalıştım.
    Meydanlara halkın inerek süreci yönetmeye devam ettim.
    Ancak pazartesi günü Varilliğe davet edildim ve görevden uzaklaştırıldığım tarafıma bildirildi.

    Darbeci FETÖ/PDY terör örgütü tarafında yer aldığım gibi ne benim ne ailemin ne hiçbir akrabamın kabul edemeyeceği bir durumla karşılaştım.
    Babalarını o 47’sinde, annelerini 42’sinde iken kaybeden fakir bir belediye işçisinin çocukları olan 7 kardeş olarak devam ettik hayatımıza. Hayatımız sıkıntılar içinde geçse de ben okuyarak Devlet memuru olmayı başarmıştım. Yıllarca eski Türkiye’nin sıkıntılı hayatını çekmiştik ki yıllarca özlemini duyduğumuz hükümete 3 Kasım 2002 seçimleri kavuştuk. Bir Kaymakam olarak bu hükümetin başarılı olması için taşrada var gücümle çalıştım.İçişleri Bakanımız Sayın Efkan Âlâ Batman Valisi iken onun Gercüş Kaymakamlığını yaptım. Sayın Cengiz Aydoğdu Artvin Valisi iken onun vali yardımcılığını yaptım. Onlar buna şahitlik edeceklerdir.

    Başkomutanımız Ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğanı o İstanbul Belediye Başkanı iken tanıdım. Ben, Kaymakam Adayı ve İstanbul Adalar Kaymakam Vekili idim. O zamandan beri kendisine hayranım ve hayranlığım devam etmektedir. Onu, sadece Türkiye’nin değil, bu coğrafyanın kurtarıcısı olarak görüyorum. Bu hükümeti de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en başarılı hükümeti olarak görüyorum. Bu düşüncem değişmemiştir.
    Bu vatanı, milleti, bayrağı, Başkomutanımızı, parlamentoyu ve hükümeti savunmak için ölmeye hep hazır oldum ve yine hazırım. Ömrüm boyunca, devletin meşru kurumları dışında hiç kimseden emir almadım almam da. Kanunların emrettiği hususların dışına da asla çıkmadım ve çıkmam da. Hiçbir grup, yapılanma, örgütlenme, cemaat, cemiyet üyesi olmadım. Olmam da. Sadece örgütlerin örgütü devletin bir üyesi oldum ve öyle kalmak istiyorum. Çünkü 13 yaşında mecburi hizmeti olan yatılı okula okumaya giderken anneme, “anne ben artık Samsun’a emekli oluncaya kadar dönemem. Ben artık devletin adamıyım” demiştim. Ve ben hâlâ devletin adamıyım.
    Şimdi öğreniyorum ki benim devletim için, ülkem için, vatanım için, çok sevdiğim başkomutanım için, her hâl şartta desteklediğim ve temsil ettiğim hükümetim için bir tehdit unsuru olmakla itham ediliyorum.

    Vatanıma, devletime, milletime, çok sevdiğim başkomutanıma, her zaman onun için çalışmaktan ve onu temsil etmek onur ve gurur duyduğum Türkiye Cumhuriyeti hükümetine bir tehdit olarak değerlendirilmişim. Millet varlığıma saldıran, devletimi yıkmaya çalışan, vatanıma acılar saçan, bulunduğum coğrafyanın gelişmesini ve iyileşmesini istemeyen dış güçlerin içimize sızmış FETÖ/PDY terör örgütünün bir üyesi olarak görülmüşüm; vatanıma, devletime, milletime, çok sevdiğim başkomutanıma, her zaman onu temsil etmekten onur ve gurur duyduğum Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine bir tehdit olarak değerlendirilmişim. Ben kendimden eminim. Hiçbir zaman Cumhurbaşkanıma, Başkomutanıma, Hükümetime bağlı olmaktan ayrılmadım. Onlar zarar görmesin diye gövdemi siper etmekten çekinmedim. Ancak şimdi benim varlığım; ülkem için, vatanımız için, bayrağımız için, başkomutanımız için, hükümetimiz için, demokrasimiz için bir tehditse, bir kaymakam olarak benim görevim de onu ortadan kaldırmaktır.

    Aziz milletimizin 15 Temmuzdan itibaren yazdığı destan, emniyet teşkilatımızın, polis memurlarımızın hiç tereddüt etmeksizin darbeye karşı direniş göstermesi her türlü takdirin üstündedir. Sayın Başkomutanımızın Ve Hükümetimizin darbeye karşı verdiği mücadele Arap ve diğer Müslüman ülkelere örnektir, örnek olacaktır. Aziz milletimiz, Sayın Cumhurbaşkanımızın, Başkomutanımızın kıymetini bilmelidir.
    Sevgili ailem ve akrabalarım. Lütfen üzülmeyiniz. Sizin meydanlara bu darbeyi def etmek için canla başla çalıştığınız gibi, ben de üzerime düşeni kaymakamlıkta yaptığımı düşünüyorum. Ama bertaraf edilmesi gereken bir tehlike daha varmış şimdi onu bertaraf ediyorum. Ben her zaman Başkomutanımızın, Hükümetimizin yanında oldum. Bunlara Batman-Gercüş halkının, Artvin halkının, Sakarya-Kocaali halkının, Çanakkale-Ayvacık halkının, Sivas halkının, Manisa-Ahmetli halkının hepsi olmasa bile önemli bir kısmı şehadet edecektir. Mesai arkadaşlarım, beni yakından tanıyan meslektaşlarım şehadet edeceklerdir. Bir iftira ile karşı karşıyayım, sonuçta aklanacağım belki ama izi kalacak ve ben o izle yaşayamam.
    Beni merak eden vatandaşlarımız,
    https://www.facebook.com/necomannicomedian
    http://necmiakman.blogspot.com.tr
    http://beyazyildiz69.blogspot.com.tr
    @StarWhite69
    @ncmakman
    Adreslerinden okuyabilirler…
    Aileme;
    Biliyor musun güzel Zeyneb’im; Tıp Fakültesi okumanı çok istiyordum. Sen Diş Hekimliği okumak istiyordun. Şimdi sen her ikisini kazanabilecek bir puan aldın. Ama ben senin hak ettiğin şekilde sevinemedim. İnşallah Tıp Fakültesini tercih edersin. Senin sınav sonuçların açıklandığı gün, ülkesine, milletine, devletine, Başkomutanına, hükümetine, parlamentosuna silah çeken, insanları bombalayan haşhaşilerin arasında adım anılarak ben çok sevdiğim işimden, uzaklaştırıldım. Lütfen üzülme, babanın hiçbir şekilde o haşhaşilerle, o darbecilerle, o canavarlarla bir ilgisi yok. Baban daima Demokrasiyi ve millet iradesini savundu ve işini öyle yaptı. Sayın Başkomutanımız, onları “haşhaşi” diye tanımlarken ne kadar da isabetli söylüyormuş değil mi. Tam da geçmişte haşhaşilerin yaptıkları gibi çok sevdiğim Başkomutanımıza suikast düzenlemeye kalktılar. Sen müsterih ol kızım babanın onlarla hiçbir bağı yok.
    Biliyor musun tatlı Ayşe’m; çok başarılısın. Kore üniversitelerinden birinde okumak istiyordun. İnşallah bir yıl boyunca girdiğin sınavlar seni oraya götürür. Ablan için söylediklerim senin için de geçerli…
    Sevgili eşim; çok sıkıntı çektin. Hiç iyi bir ilçede ya da ilde çalışamadık. Puanımız yeterli olduğu halde, bazı “şanslı” meslektaşlarımızın gittiği gibi yurt dışında yüksek lisans ya da doktora çalışmasına da gidemedik. Hak ettiğimiz ilçe sınıflarına da gidemedik. Malum 1. Sınıf Kaymakamlık hizmetini de 4. Sınıf bir Kaymakamlık da yapıyorduk. Biliyorum, hiç şikâyet etmedin. Hep mutlu olacak bir yol buldun. Olsun diyordun, bir yanımızda Salihli var, diğer yanımızda Turgutlu. Oralarda her şey var. İzmir de yakın. Biliyorum ben üzülmeyeyim diye yapıyordun. Zira hiç talep ettiğimiz yerlerin yakınlarına bile gidemedik. Ahmetli hariç. Ama Ahmetli…
    Hatırlıyor musun 2002’deki Körfez harekâtı zamanında kamu görevlilerin eşleri ve çocukları ilçeyi ve bölgeyi terk ederken, sizlerin gitmesine izin vermemiştim. Şimdi bu zorunluluklardan kurtuluyorsun. Derdin ki şu “onurlu ve dik duruşun sebebiyle hep sıkıntı yaşıyoruz. Lütfen biraz alttan almaya alış”. Sana “benim karakterim bu, o zaman evlendiğin Necmi, ben olmam ki”, derdim. Evet son bir kez daha zedelenen onurumu, onurumuzu kurtarmaya çalışıyorum. Özellikle 17/25 darbe girişiminden sonra, sana bu “haşhaşi”lerin, bu FETÖ’nün ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Evet, sevgili eşim beni en iyi sen tanırsın. Benim güzel kraliçem metin ol, prenseslerimize iyi bak. Onları sana ve Kadriye teyzelerine emanet ediyorum. Hemen hemen hiç varlığımız yok biliyorum. Size pek bir şey bırakamadığım için üzgünüm. Sakın Başkomutanımıza ve Hükümetimize kırgınlık gösterme, olağanüstü zamanlarda böyle şeyler olur, her şey birbirine karışır.
    Allah’a emanet olun.
  • “Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler. Ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. Arkadaşlarla geneleve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. Hiçbirinde tutarlılık göstermedim. Bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. Kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. Hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. Bende böyle bir içgüdü yoktu. Sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzaklaşmak gerektiğini bilemedim. Oysa, onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.”
    Oğuz Atay
    Sayfa 611 - iletişim- Selim anlatıyor
  • Bazı kitap karakterleriyle ister istemez duygusal bir bağ kuruyor insan; Dan Brown okurken gözlerim nasıl Robert Langdon'u arıyor ise Ahmet Ümit okurken de Başkomiser Nevzat'ı arıyor. Onsuz tüm Ahmet Ümit kitapları eksik geliyor bana. Çok özlemişim başkomiserimi ne yalan söyleyeyim. "Beyoğlu'nun En Güzel Abisi" kitabından bu yana tam 5 sene geçmiş, Komiser Ali, Komiser Zeynep, Olay Yeri İncelemeden Şefik, Janti Cemal ve Evgenia. Hepsi mevcut gene kitapta.

    Polisiye kitaplarda spoiler vermeden anlatmak gerçekten zor, o yüzden yüzeysel bakmakta fayda var; Çocuk parkında bırakılmış bir ceset ile başlıyor bu sefer romanımız, enseden tek kurşun ve yanında oyuncak bir bebek.Katilimiz bu sefer sıradan bir katil değil, oldukça zeki biri. "Körebe" diye tanınıyor teşkilatta (nedenini kitapta detaylı açıklanmış), iz bırakmayan, işini anormal titizlikle yapan bir katil. Zor bir av.

    Kitabın temel konusunu pedofili ve Suriyeli Mülteci sorunu oluşturuyor, bu istikamette gidiyor kitap. Okurken gerçekten sinirleneceğiniz, üzüleceğiniz yerler çok fazla, para uğruna ruhunu satmış insanlar, biz onları gözümüzden sakınırken küçücük çocuklara tacizde bulunan, hatta tecavüz eden sapıklar, hayatta kalmak uğruna en sevdiklerinden vazgeçmiş mülteciler... Yaşanan bu insanlık dramına kayıtsız kalmamış ve kitabının arka planını oluşturmuş Ahmet Ümit, güzel de olmuş.

    Her Ahmet Ümit kitabı gibi oldukça akıcı ve temiz bir dil ile yazılmış, gene çok tempolu ve sürükleyici bir cinayet romanı.

    Güzel adamsın be Başkomiserim. Madam Anahit'in de dediği gibi "Beyoğlu'nun En Güzel Abisi" sin.

    İyi okumalar.
  • Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler...Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum...Oysa onlar gibi hissetmiyordum.Duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak olarak nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.
  • Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde Ütopya' nın anlamı 'gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce' olarak tanımlanmış. Distopya' nın anlamına baktığımızda ise bir sonuç gelmiyor. Ütopya Latince'de "iyi" anlamına gelen "eu" takısını alarak "iyi" yer anlamındaki "eutopos" ve "ou" takısıyla hiçbir yer anlamına gelen "outopos"un bileşimiyle oluşmuştur. Bozukluk, yanlışlık veya anormal durumu belirlemek için kullanılan ek dys ile 'distopya'nın ütopik bir toplumun bozulması yozlaşması ile oluşmuş hali olduğu sonucu çıkıyor.
    Ütopya diyince Thomas More'un aynı adlı kitabı geliyor akla. Başka ütopik eserler nedir açıkçası bilgim yok. Distopyada 4 temel eser zikrediliyor.
    Evgeny Zamyatin'in 'Biz'i; Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya'sı; George Orwell'in '1984'ü ve Fahrenheit 451.
    Kitap, itfaiyecilerin yanmaz evlerin varlığından beri ateş söndürmek için değil kitapları yakmak için çalıştığı; dört bir duvarın beyni uyuşturan, size isimle seslenen sözde akrabaları barındıran ekranlarla kaplı, kişisel bağların zayıf, intihar ve cinayet oranının yüksek olduğu gelecek bir zamanda geçiyor.
    Edebi açıdan bence yetersiz, kurgusal açıdan harikulade bir kitap.
    Dikkatimi çeken bir kaç nokta var:
    # Cesur Yeni Dünya'da da bu kitapta da fermuar bir gelişmişlik simgesi olarak sunulmuş. Fermuarın tarihçesine baktığımızda 1930'larda kullanılmaya başladığı görülüyor. Kitap tarihlerine paralel.
    # Aile kavramı genel olarak 'öcü' distopik kitaplarda, bu da ailenin ideal bir dünyanın varolması gereken bir parçası gibi geldi bana.
    # 'Boş kalmak' 'düşünmek' için gerekli. O yüzden distopyada boş kalmak yok, boş işlerle oyalanmak var.
    Nihayetinde şanına yaraşır bir kitap.