Ersoy AYDIN, bir alıntı ekledi.
12 Mar 22:07 · İnceledi

Selim’in günlüğü- 6 Mart 19..
“Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler. Ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. Arkadaşlarla geneleve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. Hiçbirinde tutarlılık göstermedim. Bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. Kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. Hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. Bende böyle bir içgüdü yoktu. Sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzaklaşmak gerektiğini bilemedim. Oysa, onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.”

Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 611 - iletişim- Selim anlatıyor)Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 611 - iletişim- Selim anlatıyor)
Umutcan Dinç, Kırlangıç Çığlığı'ı inceledi.
 05 Mar 04:28 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bazı kitap karakterleriyle ister istemez duygusal bir bağ kuruyor insan; Dan Brown okurken gözlerim nasıl Robert Langdon'u arıyor ise Ahmet Ümit okurken de Başkomiser Nevzat'ı arıyor. Onsuz tüm Ahmet Ümit kitapları eksik geliyor bana. Çok özlemişim başkomiserimi ne yalan söyleyeyim. "Beyoğlu'nun En Güzel Abisi" kitabından bu yana tam 5 sene geçmiş, Komiser Ali, Komiser Zeynep, Olay Yeri İncelemeden Şefik, Janti Cemal ve Evgenia. Hepsi mevcut gene kitapta.

Polisiye kitaplarda spoiler vermeden anlatmak gerçekten zor, o yüzden yüzeysel bakmakta fayda var; Çocuk parkında bırakılmış bir ceset ile başlıyor bu sefer romanımız, enseden tek kurşun ve yanında oyuncak bir bebek.Katilimiz bu sefer sıradan bir katil değil, oldukça zeki biri. "Körebe" diye tanınıyor teşkilatta (nedenini kitapta detaylı açıklanmış), iz bırakmayan, işini anormal titizlikle yapan bir katil. Zor bir av.

Kitabın temel konusunu pedofili ve Suriyeli Mülteci sorunu oluşturuyor, bu istikamette gidiyor kitap. Okurken gerçekten sinirleneceğiniz, üzüleceğiniz yerler çok fazla, para uğruna ruhunu satmış insanlar, biz onları gözümüzden sakınırken küçücük çocuklara tacizde bulunan, hatta tecavüz eden sapıklar, hayatta kalmak uğruna en sevdiklerinden vazgeçmiş mülteciler... Yaşanan bu insanlık dramına kayıtsız kalmamış ve kitabının arka planını oluşturmuş Ahmet Ümit, güzel de olmuş.

Her Ahmet Ümit kitabı gibi oldukça akıcı ve temiz bir dil ile yazılmış, gene çok tempolu ve sürükleyici bir cinayet romanı.

Güzel adamsın be Başkomiserim. Madam Anahit'in de dediği gibi "Beyoğlu'nun En Güzel Abisi" sin.

İyi okumalar.

İlayda İşler, bir alıntı ekledi.
19 Kas 2017

Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler...Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum...Oysa onlar gibi hissetmiyordum.Duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak olarak nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.

Tutunamayanlar, Oğuz AtayTutunamayanlar, Oğuz Atay
Nesrin Ay, Fahrenheit 451'i inceledi.
22 Eki 2017 · Kitabı okudu · 7 günde · Puan vermedi

Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde Ütopya' nın anlamı 'gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce' olarak tanımlanmış. Distopya' nın anlamına baktığımızda ise bir sonuç gelmiyor. Ütopya Latince'de "iyi" anlamına gelen "eu" takısını alarak "iyi" yer anlamındaki "eutopos" ve "ou" takısıyla hiçbir yer anlamına gelen "outopos"un bileşimiyle oluşmuştur. Bozukluk, yanlışlık veya anormal durumu belirlemek için kullanılan ek dys ile 'distopya'nın ütopik bir toplumun bozulması yozlaşması ile oluşmuş hali olduğu sonucu çıkıyor.
Ütopya diyince Thomas More'un aynı adlı kitabı geliyor akla. Başka ütopik eserler nedir açıkçası bilgim yok. Distopyada 4 temel eser zikrediliyor.
Evgeny Zamyatin'in 'Biz'i; Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya'sı; George Orwell'in '1984'ü ve Fahrenheit 451.
Kitap, itfaiyecilerin yanmaz evlerin varlığından beri ateş söndürmek için değil kitapları yakmak için çalıştığı; dört bir duvarın beyni uyuşturan, size isimle seslenen sözde akrabaları barındıran ekranlarla kaplı, kişisel bağların zayıf, intihar ve cinayet oranının yüksek olduğu gelecek bir zamanda geçiyor.
Edebi açıdan bence yetersiz, kurgusal açıdan harikulade bir kitap.
Dikkatimi çeken bir kaç nokta var:
# Cesur Yeni Dünya'da da bu kitapta da fermuar bir gelişmişlik simgesi olarak sunulmuş. Fermuarın tarihçesine baktığımızda 1930'larda kullanılmaya başladığı görülüyor. Kitap tarihlerine paralel.
# Aile kavramı genel olarak 'öcü' distopik kitaplarda, bu da ailenin ideal bir dünyanın varolması gereken bir parçası gibi geldi bana.
# 'Boş kalmak' 'düşünmek' için gerekli. O yüzden distopyada boş kalmak yok, boş işlerle oyalanmak var.
Nihayetinde şanına yaraşır bir kitap.

Bir Yudum Kitap
Günaydın. Okumak, sevmek, sevilmek, unutmak, hatırlamak, hüzünlenmek... Bütün bu eylemler ancak hürriyet içinde gerçekleşebilir. Geçtiğimiz çirkin asırda ve şu anda, nice memleketlerde nice duygular tutsak edilmiştir. Gros, "Özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlardır o halde." der. Bu kırlarda yürümekten bizi hiç kimse vazgeçirememeli sevgili okur. Hür olmanın kıymetini bilmeli. Var olun.


Frederic Gros - Yürümenin Felsefesi
Çevirmen: Albina Ulutaşlı, Kolektif Kitap, s.11-12

YÜRÜMEK ÖNCELİKLE erteleme özgürlüğü sunar. Şöyle bir dolaşmaya çıkmak bile endişelerin ağırlığını hafifletmeyi, işleri bir süreliğine unutmayı sağlar. İşyerini geride bırakmaya karar verip dışarı çıkar, aylaklık eder, başka şeyler düşünürüz. Günlere yayılan daha uzun gezinti, kendini özgürleştirmeye çalışan bu adımı pekiştirir; çalışmanın yarattığı kısıtlamalardan kaçar, alışkanlıklar zincirinden kurtuluruz. Peki ama yürüyüş bu özgürlüğü, uzun bir yolculuğa kıyasla nasıl daha fazla hissettirir? Çünkü mevzubahis kısıtlamaların ardından aynı ölçüde yorucu başka kısıtlamalar ortaya çıkar: çantaların ağırlığı, mesafelerin uzunluğu, hava koşullarının belirsizliği (yağmur ve fırtına tehlikesi, kavurucu sıcaklar), ilkel konaklama koşulları, biraz ıstırap... Fakat sadece yürüyüş bizi mecburiyet yanılsamalarından kurtarmayı başarır. Öte yandan yürüyüş hatırı sayılır gerekliliklerin hakimiyetindedir. Onca mesafeyi katetmek için onca adım anlamına gelen onca saat yürümelidir insan; aklınıza estiği gibi atamazsınız adımlarınızı, zira alelade bir bahçe gezintisine çıkmamışsınızdır. Hangi sapaktan Döneceğinizi şaşırırsanız bedelini ağır ödemek zorunda kalabilirsiniz. Dağ sise gömüldüğünde ya da sağanak boşandığında yürümeye devam etmek zorundasınızdır. Yiyecek ve su ihtiyacınızı güzergah ve kaynaklara bağlı olarak ustalıkla hesaplamanız gerekir. Konforsuzluktan bahsetmiyorum bile; oysa asıl harika olan, ona rağmen değil ondan dolayı haz almaktır. Söylemek istediğim şu: Yiyecek ve içecek seçeneklerinin sınırlı olması hava koşuluna maruz kalmak, yalnızca adımların kararlılığına güvenmek vb. gibi durumlar bir yanılsama yaratır; olanaklar arttığı için (iletişim, satınalma, konaklama) yürümek ticari şey-lere (ürünler, taşımacılık, sosyal organizasyonlar) bağımlıymış gibi algılanır. Bu mikro-özgürlükler, sistemin hızını artırmaktan başka işe yaramaz; böylece sistem sizi daha fazla sınırlar. Halbuki zaman ve mekandan sıyrılmanızı sağlayan her şey sizi hızdan uzaklaştırır.
Yürüyenin karşılaştığı koşulları daha önce benzer bir şey yaşamamış birine kabaca tarif etseniz, hepsi tuhaf, anormal, hatta gönüllü bir esaret gibi gelir. Çünkü şehirli insan, alışveriş zincirinden kopmak, enformasyonu, imajları ve ürünleri yeniden dağıtan ağın parçası olmamak ve tüm bunların onlara biçtiğiniz gerçeklik ve önem kadar gerçek veya önemli olduklarını fark etmek gibi, yürüyenin özgürlük kabul ettiği şeyleri yoksunluk olarak değerlendirmeye meyillidir. Zincirlerinden boşanan dünyanız yıkımdan kurtulmakla kalmaz, bütün zincirlerin nasıl ağır, boğucu ve aşırı kısıtlayıcı oldukları da çıkar ortaya. Özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlardır o hâlde.
Bu erteleme özgürlüğünün sevinciyle yola çıkmaktan dolayı mutlusunuzdur, diğer taraftan geri dönmek de mutlu eder sizi. Parantez içine alınmış bir mutluluktur bu, bir iki günlük kaçamak yapma özgürlüğüdür. Geri döndüğünüzde hemen her şey bıraktığınız gibidir. Eski alışkanlıklar kaldıkları yerden devam eder: hız, kendini ve başkalarını ihmal etme, telaş, ve yorgunluk. Sadeliğin büyüsü bir yürüyüş sürmüştür: "Temiz hava nasıl da iyi gelmiş." Geçici özgürlük, ardından kürkçü dükkanına dönüş.

Merve Altunay, bir alıntı ekledi.
02 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

“Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Bende kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler. Bende kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. Arkadaşlarla geneleve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. Hiçbirinde tutarlılık göstermedim. Bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. Kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. Hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. Bende böyle bir içgüdü yoktu. Sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzaklaşmak gerektiğini bilemedim. Oysa, onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefes onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.”

Tutunamayanlar, Oğuz AtayTutunamayanlar, Oğuz Atay

Oğuz Atay
‘‘Saat dörde doğru uyandım. Sabah yaşadığım öldürücü saatleri düşündüm. Bu duruma nasıl geldim? Neden bana yaşamayı öğretmediler? Neden bana, bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? Hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? İnsanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? Ben insan değildim ki. Yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? Beni nasıl gürültüye getirip de bu soğuk bakışlı mimar gibi insanların karşısına çıkardılar? Onlar da bilemezdi: Görünüşümle insana benziyordum. Denemelerden geçmiştim. Onları aldatmayı başardım. Sonumu kendim hazırladım. Her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. Beni aldattılar; gene de suçluyum. İnsanların en verimli olduğu çağda tükendim. Her an’ı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. Bana müsaade.

Kimsenin yaşantısını beğenmedim. Kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.

Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamayı öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler. Ben de kendimi anlamadım: Bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. Kendimi onlardan ayırmayı beceremedim. Oysa onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.’’

Aykut, Moby Dick / Beyaz Balina'yı inceledi.
19 Şub 2017 · Kitabı okudu · 27 günde · Beğendi · 10/10 puan

Moby Dick'in ismini duymayan yoktur belki de. Çocukken okuduğumuz o minik ufak kitaplar arasında kapağında 'balina' resmi olan kitap Moby Dick idi, değil mi? Sizi bilmem ama ben bu eseri küçükken okuduysam bile şu anda anımsayamıyorum. Moby Dick kimilerine göre bir serüven romanı. Kimilerine göre de bir deliliğin, takıntının diğer bir adı. Ishmael adlı bir gemici aktarıyor bizlere her şeyi. Ishmael, sayfalar ilerledikçe anlatımı öylesine 'sahipleniyor' ki yazarla bütünleşir hale geliyor. Zaten bu eserin yazarının da hayatının bir kısmının denizlerde geçmiş olmasına bakarsak, bu sahiplenme anormal bir durum değil. Burada ince bir nokta da var: Melville bu sahiplenmeyi Ishmael'e bir anda yaptırmıyor tabii ki, bu süreç öyle yavaş ve uyumlu oluyor ki sizler bile bunun farkında varmıyorsunuz kitabın sonuna dek. Hatta romanın gidişatına göre Ishmael geri planda kalmaya başlıyor. Bir nevi onu merak etmek yerine algınız başka noktalara kayıyor.

Ishmael, serüven arayan bir genç. Denizlerden daha güzel bir serüven var mıdır sorarım sizlere. O açık denize çıkmak, aylarca dönmemek, kendinizle ve dalgalarla baş başa kalmak... Kulağınızda uğuldayan rüzgar kimi zaman dağlarda uğuldayan rüzgarlardan daha tatlı gelir denizde. O mavi çarşaf bakanları içine çeker. Ishmael diğerlerinden daha çok serüven yaşanan balina gemilerinde karar kılıyor ve atlıyor bir gemiye, yanında handa tanıştığı yerli arkadaşı Queenqueq ile birlikte. O dönemlerde balina avı için sefere çıkan gemiler bir hayli fazlaydı. Balina yağı, ampul gibi alternatif ışık kaynaklarının olmadığı, sokak lambalarının bile içinde mum olduğu dönemlerde mumun ham maddesi olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla ekonomik anlamda bir hayli önem arz ediyordu. Işık insanlık için her zaman ilk ihtiyaçlardan biri olmuştur, her dönem için bu böyle. Fakat çağımızda belki de bu değişti, ışıklardan bıkar hale geldik. Karanlığa kaçar olduk, dışarıdaki ışıklar içimizi daha da kararttı yalnızca. Konumuzdan sapmadan incelemeye devam edelim.

Yazdığım incelemelerde kitabın içeriğine çok fazla dalmak istemem, çünkü eseri okuyacak olanlar arasında bundan rahatsızlık duyacaklar da olabilir. Fakat şimdi incelemenin gidişatı açısından bazı şeylere girmem gerekiyor. Pequod isimli gemimizin kaptanı Ahab'dan birazcık bahsetmek istiyorum. Çünkü Moby Dick'in en can alıcı, ayırıcı noktası burası işte; eseri bir serüven romanından ayırıp bir analiz romanı yapan nokta. Kaptan Ahab yıllar önce denizciler tarafından neredeyse efsanevi olarak tanımlanan 'o balina' ile 'savaşmış' biridir. Bu 'savaş' Ahab'a pahalıya mal olmuştur; bacağını kaybetmiştir Ahab. Yıllar yılı takma bir bacakla hayatını sürdürmeye çalışan Ahab, Moby Dick'e düşman kesilmiştir. Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, Ahab aslında normal bir insandır, ta ki bacağını kaybettiği o lanetli güne kadar. Hiçbir insan doğuştan ruh hastası olamaz bana göre, kalıtsal olmadıkça.

Ahab bir delidir. Bunu kendi de kabul eder. Çünkü içinde deliliğe varan bir kin dolup taşımaktadır Beyaz Balina'ya karşı. Bunun tek nedeni kaybettiği bacağı değildir. Ahab, dünyada kendine göre 'kötü' olarak tanımlayabileceği ne varsa hepsini Beyaz Balina'ya yüklenmiştir. Öyle ki, Ahab bir canidir belki de; amacı uğrunda yoluna ne çıkarsa feda etmeye hazırdır. Gerek tayfaları, gerekse de kendi. Ahab'ın gözünde o balina bir deniz canavarından ayrı olarak tüm evrendeki kötülüğün bir timsalidir. Kitapta da bahsedildiği gibi Ahab maddi manevi tüm acılarını balinadan ayrı düşünemez hale gelmiştir. Kimi anlarda çılgınlık nöbetleri yaşayan Ahab her kötü şeyi Beyaz Balina ile özdeşleştirmiş, onu 'düşmansallaştırmıştır'. Bacağı ilk koptuğu sıralarda Ahab'ı yatağına sıkı sıkı bağlamak zorunda kalırlar, onun maddi anlamda diyebileceğimiz çılgınlığı ilk başlarda o denli şiddetlidir. O lanetli sefer bitinceye dek yatağında bağlı kalan Ahab o anlarda ne yaşadı, nasıl yoğun duygular içerisinde idi bunu öğrenmeyi çok isterdim.

Ahab daha sonraları hayatını 'normalleştirmeye' çalışmak adına evlenmiş ve bir de çocuğu olmuştur. Ama içini kemiren o takıntı onu için için bitirecektir. Ahab çılgınlık nöbetlerinde hayatta olan çoğu şeye karşı bir meydan okuma faaliyeti içinde bulunuyor. Gemideki ölçüm aletlerine bile kin duyup, onları kırıp parçaladığı, ona yol gösteren güneşi bile aşağılayıp kendi kendine söylendiği bile olmuştur. Çünkü Ahab'ın çılgınlığı kadar gururu da aşırıdır. Ölçüm aletlerini parçalayarak bilime bile muhtaç olmamak ister. İçindeki kin olağanüstü derecelerde olduğu için kendini üstün görmesi de şaşılacak bir durum değildir bana göre. Dolayısıyla yalnız bir insandır Ahab. Ne birine muhtaç olmak ister ne de çevresinde insanların olmasını.

Kitabın kimi yerlerinde kendi inandığı Tanrı'ya dahi kafa tutan Ahab'ı şöyle tanımlar Melville: Tanrısız, Tanrı gibi bir adam. Fakat her yalnız insan gibi Ahab'ın da kırılgan olduğu bir an gelir; ikinci kaptanla yalvarırcasına bir konuşma içerisine girer. Sanki Ahab, kendinin böyle olduğunu kabullenemiyor, kendini asıl Ahab olarak göremiyordur. Böylesine 'sert' bir kaptan betimlemesinden sonra o konuşmayı okumak bana değişik duygular hissettirdi. Kendinin ne denli yalnız olduğunun farkında olan Ahab, kendini şöyle tanımlar: Aydınlığa çıkan bir karanlık gibi. Dikkat ediniz, bu denizciliğin veya deniz seferlerinin getirmiş olduğu bir yalnızlık değildir. Ahab yaşadıkları dolayısıyla yalnızlığa mahkum gibidir. Onu delirten bu kin elbette ki yalnızlığa da mahkum edecektir.

Takıntı konusunun bu denli iyi işlendiği bir başka eser varsa o da W.Golding'in Kule adlı eseridir. Fakat Moby Dick bana göre biraz daha öne çıkıyor bu konuda. Öyle ki, Ahab öylesine kalıcı bir etki bırakıyor ki içinizde, şahsen ben onu bir daha unutamayacağım. Ama Ahab'a da hak vermiyor değilim. Bir düşünün; sizi en çok sinirlendiren herhangi bir şeyi her dakika azalmaksızın yaşadığınızı düşünün. Çünkü insan psikolojisinde sinir dediğimiz şey genellikle geçicidir, Ahab bunu geçici olmaksızın her dakika yaşıyor. Bu durumda delirmek belki de normal bir durum haline gelir. Zaten Ahab'ın kendisi yine kendi hakkında şöyle der: "Ben deliliğin delirmiş biçimiyim."

Ahab Moby Dick'i buluyor mu, Pequod nasıl serüvenler yaşıyor bunlar da okuyacak olanlara sürpriz olsun. Fakat Ahab hakkında üzülmüyor değilim; onun o halde olması beni üzdü açıkçası. Ahab gibi insanlar her daim ilgimi çekmiş, onları anlamaya çabalamışımdır. Bu yönden Ahab ilgimi fazlasıyla çekti. Benim için unutulmaz bir karakter oldu. Bunların dışında Moby Dick'in serüven dolu olan yanlarını zaten saymadım bile. Pequod sefere çıkarken siz bile heyecanlanıyorsunuz. Düşünsenize, aylar belki de yıllar sürecek bir sefere çıkıyor bir gemi, siz de içindesiniz. Zaten bir yazar, yazdıklarını hissettirebildiği ölçüde iyidir. Melville de sizi öyle bir yere götürüyor ki, gemiye dıştan bakan bir insan değil, geminin; Pequod'un içinde bir tayfa oluyorsunuz. Ahab'ın yaşadıklarına bizzat şahit oluyor, o Pasifik rüzgarlarını içinizde hissediyorsunuz.

Biraz da yayınevinden bahsetmek istiyorum. Yapı Kredi Yayınları işini gerçekten çok iyi yapıyor. Önsözlere verdiği önem olsun, kitap hakkında yazılan kimi yazıları da yayımlanması kalitesini artırıyor. Ayrıca okuyacaklara tavsiyem kimi kısaltılmış versiyonlarını değil, bizzat bu kitabı okumalarıdır. Sanıyorsam eserin en uzun, ayrıntılı çevrilmiş hali Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan bu kitaptır. Sizler de Kaptan Ahab ile tanışmak, serüvenlere atılan bir tayfa olmak istiyorsanız eğer Moby Dick'i bir an önce okumalısınız. Moby Dick yalnızca bir serüven romanı değil, psikolojik tahlilleri ve deliliğin tasvirini içeren bir incelemedir.