• 288 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Her ay bir Orhan Pamuk kitabı okumalarımın bu ayki durağı Sessiz Ev oldu.
    .
    Eser gerek kurgulanışı, gerek dili, gerek yazım tekniği bakımlarından oldukça tatmin ediciydi benim için. Hele ki geçen ay okuduğum Kara Kitap’tan sonra su gibi aktı diyebilirim.
    .
    1983 yılında yayımlanmış. Yazarın ikinci romanı. Aslında eserlerini kronolojik şekilde okusaydım yazarın değişimini ve gelişimini belki daha iyi fark edebilirdim. Benimki biraz tersine doğru oldu.
    .
    Kitap farklı şekillerde okunmaya müsait. Görünürde İstanbul yakınlarında bulunan Cennethisar kasabasında cüce uşağıyla yaşayan aksi babaanneleri Fatma Hanım’ı ziyarete gelen birbirinden bir şekilde kopmuş üç kardeşe rast geliyoruz (Faruk, Nilgün, Metin). Yine o kasabada yaşayan ve ülkücü topluluğa mensup Hasan’ın, Sessiz Ev’in uşağı Cüce Recep’in, Sessiz Ev’in sahibi Fatma Hanım’ın düşüncelerini bilinç akışı tekniğiyle ve “kahraman” anlatıcı gözüyle öğreniyoruz. Fatma Hanım’ın eşi Selahattin’in düşüncelerine ise Fatma Hanım’ın anlatımıyla şahit oluyoruz.
    .
    Ancak eseri alegorik olarak düşünürsek karşımıza çok daha farklı bir roman çıkıyor. Yazar adeta eseriyle 80’li yılların Türkiye’sinin fotoğrafını çekmiş. “Sessiz Ev” bana 80 sonrası Türkiye’yi anımsattı. Şimdi karakterlere ayrı ayrı bakınca bu düşünce daha da iyi oturacaktır.
    .
    Öncelikle eserde bir Doğu – Batı çatışması yaşanıyor. Batı’yı simgeleyen karakter olarak Selahattin Darvınoğlu seçilmiş. Kendisi bir doktor. Batıcı. Doğuluları küçümsüyor. Ateist. Gözlem ve deneye önem veriyor. Doğuluları eğitmek için bir ansiklopedi yazıyor. Doğuluları “Çünkü, biliyorum, günaha gırtlağınıza kadar batmak değil, başkasının günahsız kalabildiğini görmek daha çok acı verir sizlere.” diyerek eleştiriyor. Karşısında ise Doğu’yu simgeleyen, gelenekçi, günah işlemekten korkan, aksi, (Selahattin’e göre) geri kalmış bir Fatma Darvınoğlu var.
    .
    Selahattin ve Fatma’nın torunlarından Faruk, bir tarihçidir. Evliya Çelebi okur. Nahif bir karakterdir. Metin, Kapitalizm’in simgelendiği karakterdir. Babaannesini ikna edip evi sattırmayı, yerine apartman diktirmeyi ve oradan gelecek parayla Amerika’ya gitmeyi düşler. Ceylan’a aşıktır. Nilgün ise Komünizm’in simgelendiği karakterdir. Cumhuriyet gazetesi okur. Kitap okumayı sever. Devrimcidir. Yalnız, eserde onun bakış açısından herhangi bir bölüm okumayız.
    .
    Hasan karakteri dönemin ülkücü hareketine mensuptur. Nilgün’e aşıktır. Bir ülkücünün bir komüniste aşıklığı tuhaf durumlar ortaya çıkaracaktır.
    .
    Gelelim eserle ilgili diğer çıkarımlarıma,
    Orhan Pamuk’un 19 sayısına düşkünlüğünü son okuduğum iki romanında fark etmiştim. Kar romanında Şair Ka eser boyunca toplam 19 şiir yazmıştı. Kara Kitap’ta Rüya, Galip’e 19 sözcükten oluşan bir mektup bırakmıştı. Burada da Fatma Hanım’ın odasına çıkan merdiven tam 19 basamaktan oluşuyor. Herhalde bu kadarı da tesadüf değildir artık.
    .
    Orhan Pamuk, eserlerine gerek kendini gerekse de diğer eserlerini veya karakterlerini gizlemeyi seviyor. Bu eserde geçen “Şevket evlenmiş, Orhan roman yazıyormuş.” cümlesinde geçen Orhan karakteri zannımca yazarın kendisidir. Hasan’ın aşık olduğu Nilgün’ün yeşil tarağını çalması ve sırf Nilgün bakkaldan aldı diye 25 lira vererek kendisinin de kırmızı bir tarak alması da Masumiyet Müzesi’nin takıntılı karakteri Kemal’i anımsattı.
    .
    Faruk ve Nilgün arasında geçen şu konuşmalar ise yine zannımca yazarın çok yakında çıkacak olan “Veba Geceleri” eserine isim babalığı yapmış. Belki de yazar bu romanı taaa o yıllardan yazmayı düşünüyordur. “Nereye gidelim?” dedim, sonra ben. “Senin şu vebalıların kervansarayına,” dedi Nilgün. “Veba devletine.” Öyle bir yer olup olmadığından emin değilim, dedim. “İyi ya, işte,” dedi Nilgün; “gider bakar kesin bir karara varırsın.” “Kesin bir karar,” diye düşünüyordum ki ben, o ekledi: “Kesin bir karara varmaktan korkuyor musun yoksa?” “Veba Geceleri ve Cennet Günleri” diye mırıldandım ben.
    .
    Eserin sonlarına doğru Fatma Hanım çocukluğunu hatırlar. Annesiyle Şükrü Paşa’nın evine gider. Şükrü Paşa’nın kızları ona kitap okur. Bir gün Fatma Hanım Şükrü Paşa’nın evinden o kitabı okumak için ister. O kitap, Hikaye-i Robenson’dur. Tıpkı “Sessiz Ev”de yardımcısı ve belki de tek dostu Cüce Recep ile kalan Fatma Hanım gibi ıssız bir adada tek dostu Cuma ile kalan Robenson’u anlatan kitap.
  • 264 syf.
    ·13 günde·7/10
    Kalabalıklar arasında yalnızlıktan ölüyordum.
    Sürünmenin ne demek olduğunu idrak ettim.

    Yalnız olmayanların sıkılıp anlamayacağı,
    yalnızların tamda kendini bulacağı kitap.
    Biz niye varız, varolduğumuzdan beri sürekli ayar çekilmeye, hizaya getirilmeye uğraşılıyoruz. Şunu yap, şunu yapma. Şu iyidir, şu kötü, şu güzel şu çirkin..

    Sartre gibi materyalist değil de, Müslüman olmamıza rağmen okuyanların aklına şöyle bir soru gelmiştir mutlaka:
    ''Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri oyun oynamak üzere (ve eğlencelik olsun diye) yaratmadık'', Enbiya16.
    Tamam oyun için yaratılmadık, buna iman ediyoruz da.
    Fakat niçin yaratıldık o zaman?
    Niye varız?
    Neden böyleyiz?
    İster ateist olun ister Müslüman.
    Varoluşunuzu mutlaka sorgulayacaksınız.
    Ve bu Sartre gibi sizin de canınızı bir hayli sıkacak.
    Boş tasasız ve lakayt bir hayat yaşıyorsanız bile, hayatınızın en az bir döneminde de olsa,
    o ''bulantıyı'' mutlaka tadacaksınız.

    Yeraltından notlar'ın üzerine bunu bitirdim. Şimdi de Camus'un Yabancı'sını okuyacağım. Umarım aklımı kaybetmem.
  • 264 syf.
    ·Puan vermedi
    Sartre; Ateist bir varoluşçudur.Ona göre dünyaya atılmış olan insanın,kendi seçimlerini kendisinin yaratması gerekmektedir. Bu gereklilik bireye ağır bir sorumluluk yüklemektedir. Varlığının yükünü omuzlarında hisseden insan varlığının saçmalığını fark edince "bulantı" yaşar. Bu romanda Roquentin sorguladığı her varlıkta,anlayıp anlamlandırmaya çalıştığı her olayda,keşfetmeye yenik düştüğü her duyguda ve bunların beraberinde hissetiği sorumlulukta "bulantı" duymaktadır. Hissetiği her duyguyu günlük defterine bir bir yazmaktadır. Sartre bizi bu defterle "düşünebilmek,düşebilmek,dönüşebilmek,değişip,kabul edebilmek" kavramlarının yolculuğuna çıkarır. Kendini yapayalnız hisseden Roquentin'in farkındalığı,korkaklığı,cesareti ve belki de deliliğiyle tanışmalı,kendinizi onun kaleminden mahrum bırakmamalısınız.
  • 288 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Okuma grubuma bu kitabı tavsiye ederken iki şeyi düşünmüştüm: Birincisi ünlü yazarların kıyıda köşede kalmış kitaplarını okumamız, ikincisi ise Bilinç Akışı Tekniği'nin edebiyatımızda en önemli temsilcisi olmasını.

    Gerçekten kitabı bir #virginiawoolf bir #williamfaulkner kadar başarılı buldum bu teknikte. Zira karakterin düşünce eylemini olduğu gibi aktarmaya çalışan, iç diyaloglar göze çarpan, yer yer imla hatalarının görüldüğü, tamamlanmamış cümlelerin olabildiği, Flashback'lerin önemli olduğu, zaman ve mekan ötesi bir yazım tekniğidir Bilinç Akışı. Ve ben hepsini yazarın daha 30'larındayken yazdığı kitapta buldum.


    Rahmetli ateist kocası Selahattin ile babaanne Fatma'yı her sene olduğu gibi ziyarete giden üç torunu Faruk, Nilgün ve Metin'in sessiz evde geçirdiği bir haftada yaşadıkları, geçmişleriyle hesaplaşmaları ve oluşan dramın hikayesi...
  • 264 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Sartre'nin ismini ilk defa Ali Şeriati'nin kitaplarını okurken gördüm. İki farklı düşüncedeki bu insanların birbirlerine olan övgüleri,dostlukları şaşırtıcı gelmişti. Lakin bu durumu Mevlana şöyle açıklamıştır:"Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir”
    Ve karar verdim Sartre'yi okumaya... Tabi sadece Ali Şeriati'nin tesiriyle okumaya karar verdim desem eksik olur. Edebiyatın hakim kültürü, batı felsefesinin yazarlarını bizleri okutturmayı entellektüel bir zorunluluk olarak sunduğu gerçeğini de inkar edemem.

    Kitap hakkında ön bilgi edinmek isteyenlerin birçoğu, Bunaltı kitabın zor bir kitap olduğunu okumuşlardır. Gerçekten de okuması zor bir kitap. Çünkü bu kitap roman türü olması dışında varoluşcu felsefeninde ilk eseridir. Öyleyse kitabı okumak isteyenlere iki yol izlemelerini tavsiye ediyorum. 1-Varoluşcu felsefesi hakkında ön bilgiye sahip olmaları 2-Yine Varoluşcu felsefe yazarlarından Albert Camos'un kitaplarında ısınma turları yapabilirler. Çünkü Bulantı kitabı,Camos'un kitaplarından daha dikkat isteyen kitaptır.

    Felsefe birçok kişi için anlaşılması zor olan ayrı bir lisan gibi gelir. Bu yüzden anlaşılır kolay bir dille Varoluş felsefesi nedir sorusuna cevap verelim. Öncelikle bilmemiz gereken en önemli şey Felsefe evren hakkında sorduğu temel soruyu bilirsek felsefi akımların şablonunu hafızamıza daha iyi yerleşmiş olacak. Peki felsefenin evren hakkında temel sorusu nedir?
    -Evren ezeli midir? Eğer evren ezeli ise madde kendiliğinden oluşmuştur. Bu durum maddenin ezeli olduğu gösterir. Buna materyalizm denir.
    -Eğer Evren ezeli değilse bu durumu evreni aşkın bir güç tarafından yani Allah tarafından yaratıldığı ortaya çıkar ki bu durumda Dinlerin yaratılış gerçeğini kanıtlar.
    Sartre bu duruma Materyalist bakışla bakar yani varlık tesadüfen yaratılmıştır. (Tanrı'ya inan varoluşcular olsa da Sartre ateist varoluşcu grubundadır) Sartre'nin temel düşüncesi şöyledir:"Varoluş, özden önce gelir." Yani insan önce varolur, sonra özünü kendisi oluşturur. Var olmak insanın elinde olan bir durum değildir ama özünü kendin oluşturursun. Bu yüzden kendini oluştururken yükünü kadere,Tanrıya suç yüklüyemezsiniz. Bu yük tamamen sana ait. Öz'ünü tamamen kendin oluşturursun.(islam, bireyleri kadersel bir yük yüklemez. Yanlışlarımız Kuranın deyimiyle kendi nefislerimizin zulmunden kaynaklanır. Bu düşünce, islam literatüründeki karşılığı cebriye akımıdır. İslam bu akımı şiddetle reddeder.)
    Sonuç itibariyle var olmamanın tesadüflüğü ,insan için var olmanın anlamsızlığı ortaya çıkarır. Böylece,insanda kaçınılmaz bir bunalım ortaya çıkar. Peki bu bunalımla nasıl baş edilmelidir?
    1-Öz'ü inşaa ederken bütün bu sorumluluklarla mücadele etmeli.
    2-Var olmanın anlamsızlığının yarattığı bunalımı intihar ile sonuçlandırmak.
    3-Her şeyi boşverip haz almak.(Hedonistler gibi)

    Bunaltı, baş kahramanı Roquentin'in günlüklerinde oluşan bir kitaptır. Yalnız biri olan Roquentin ,varoluşu sorgulayan ve derin bunalım yaşayan biridir. Varoluşun çıkmazını kitaptaki şu alıntıyla incelememi bitiriyorum.
    "Kağıttan masa örtüsünün üzerinde yuvarlak bir güneş ışığı var. Yuvarlağın içinde miskin bir sinek dolanıyor. Sıcak içine işliyor ve ayaklarını birbirine sürtüyor. Onu ezeyim de zahmetten kurtulsun bari. Kızıl tüyleri güneşle parıldayan bu dev işaret parmağını görmüyor?....Sinek patlıyor,küçük beyaz bağırsaklarını karnından dışarı fırlıyor,varoluştan kurtardım onu."

    Not:Kitabı okuken sürekli şu ayet aklıma geldi:"Onlar, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken anarlar ve göklerle yeryüzünün yaratılışını düşünürler de Rabbimiz derler, bunları boş yere yaratmadın, noksan sıfatlardan arısın sen, koru bizi ateşin azabından." Ali İmran 191

    Alıntılar:
    #73441988
    #73443146
    #73444335
    #73504562
    #73524736
    #73534780
    #73544082
    #73645483
    #73662993
    #73671232
  • 264 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Sadece bu kitapla sınırlı kalmadan varoluşçuluk hakkında okuduklarımdan kendimce çıkarımlarımla başlamak isterim.
    Varlığın, öz’den önce geldiğini savunan bu görüşe göre aynı beden yüzlerce kez gelse yeryüzüne her defasında da bambaşka öze sahip insanlar ortaya çıkacaktır. İnsan önce var olacak, kişilik, karakter, ideoloji gibi özü oluşturacak soyut ne varsa edinimlerle zamanla kazanılacaktır. Kutsal dinlerde olduğu gibi bir ruh veya kader algısını da gözardı ettiği için genelinde ateist bir görüştür. Buna karşın dindar hristiyan filozoflardan da bu akımı destekleyenlerin olması, konunun öyle kalıplara sığdırılabilen, çok da kolay anlaşılabilir olmadığını ispatlar niteliktedir.
    Kitabın detayına girecek olursak; Bulantı, 29 ocak 1932 pazartesi (takvimde bu gün cuma) başlayıp, çoğunlukla yalnızlığı, içe kapalılığı, çevreyi izlenim sonucu kişi ya da nesne olsun duyulan tiksintiyi, öncesizliği, sonrasızlığı, hiçliği (ki birer virgülle ayrılmış bu sözcüklerin idrakı da keşke yazımları kadar kolay olabilseydi) yer yer çok akıcı betimlemeler ile günce şeklinde okura aktarmaktadır. Günlerin tekdüzeliğinin, önemsizliğinin günlük formatında aktarılması belki de bir ironi içermektedir.
    Sakin kafayla okunması gereken ve varoluşçuluk hakkında ufak çaplı da olsa bilgi sahibi olunmasının konunun anlaşılmasında (anlaşılmaya yaklaşılması deyim :) ) fayda sağlayacağını düşündüğüm, kısıtlı bilgimle bu satırları karalamama sebebiyet veren, tavsiye de ettiğim kitaptır, Bulantı.
  • 288 syf.
    ·8/10
    Orhan Pamuk’a bakışım sürekli değişiyor. İlk okuduğum kitabı Yeni Hayat’tı, hoşuma gitmişti. Sonra Nobel almasına vesile olduğu söylenen ve bol övülen kalın kitabı Benim Adım Kırmızı belki de fazla övüldüğü için o kadar da hoşuma gitmemişti. Ve Sessiz Ev, Orhan Pamuk’un ikinci romanı, yazarla üçüncü buluşmam oldu. Bir babaanne, üç torunu ve mahallelinin gözünden Türkiye’nin “Batılılaşma” sürecini, siyasi gerilimini ve yansımalarını irdeleyen roman sade anlatım, net çatışmalar ve renkli karakterleriyle ayakları yere basan bir roman.

    Gebze’nin yakınlarında Cennethisar’da geçiyor roman. Bir babaanne var, cüce yardımcısıyla yaşıyor ve üç torunu bir haftalığına babaannelerini ziyarete geliyor. Tarihçi olmak isteyen akademisyen Faruk, devrimci olmak isteyen Nilgün ve zengin olmak isteyen Metin anne-babalarının da ölümüyle beraberliklerini bayağı yitirmiş haldeler. Babaannelerinin yaşadığı sessiz eve gelip onu eşinin, oğlunun ve gelininin mezarına götürüyorlar. Gelmişken de biraz kalıyorlar. Faruk Gebze’ye gidip Osmanlı arşivlerini karıştırıyor, Nilgün her sabah denize gidiyor, Metin de mahallenin zengin çocuklarıyla vakit geçiriyor. Her bölümün bir karakter ağzından anlatıldığı romanda Nilgün hariç herkesten dinliyoruz hikayeyi. Bu da komünizmin bastırılmışlığının, susturulmuşluğunun bir simgesi olarak gösteriliyor.

    Roman size çocukların çatışmalarını anlatmak hevesinde değil. Asıl hikaye babaanne Fatma’da. Fatma, vaktiyle babasının doktor bu iyi çocuktur diyerek tanıttığı Selahattin ile evlenmiş. Tarihler de herhalde 20. yüzyılın başları denebilir; ortada hala bir Osmanlı var. Selahattin hevesli bir doktor. Çok okuyor, çok çalışıyor, haliyle de çok batılılaşıyor. İstanbul’da onu sakıncalı bulup uzağa sürmek istiyorlar. Böylece Cennethisar’daki evlerine yerleşiyorlar. Sürülmüş olmanın verdiği ezilmişlik, anlaşılmazlık Selahattin’in iyice zıvanadan çıkması için ortam oluşturuyor. O zaman tek tük evlerin olduğu Cennethisar’da doktor olmak ona fazlasıyla vakit veriyor; o da kendini içkiye ve her şeyi içine sokmaya çalıştığı ansiklopedisine veriyor. Çok geçmeden ateist oluyor; eşine bunu kabul ettirmeye bile çalışıyor. Bu noktadan sonra karı koca arasında korkunç bir uçurum açılıyor. Fatma kendini eve kapatıyor, Selahattin ile odalarını ayırıyorlar ve bir hayalet gibi yaşamaya başlıyor. Allahsız dünyaya küskün, Allahsız dünyadan korkan Müslüman dünya, Fatma karakteri üzerinden çok iyi özetlenmiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği görece daha “Allahsızlaşma” sürecine de Müslümanlığın o sessiz çığlığı bu karakterde öylesine iyi oturtulmuş ki. Fatma aksi ama aksiliğinden silkinip bir şeyler yapma hevesinde değil. Kocasının Allahsızlığı da anlattığı o ansiklopediyi yazabilsin diye kocasına mücevherlerini tek tek veriyor bile. İlginçtir, kocasıyla çok konuşması yok. Kocası ona sarhoş sarhoş “Hadi Allah yok de.” dediğinde bile sadece tövbe istiğfarını duyuyoruz Fatma’nın. Kocası soyadı kanunuyla Darvınoğlu soyadını alıyor; gıkı çıkmıyor. Bu sessiz küskünlük, en azından kendi gördüğüm kadarıyla Müslüman kesimin çoğunun cumhuriyetin getirdiği modern değerlerle imtihanında aldığı tavır. Fatma’nın anlatımında bu acz, küskünlük, öfke çok net. Şahsi olarak da durumu böyle görüyor oluşum karaktere ısınmamı kolaylaştırdı. Fatma’nın bu içine kapanması aynı zamanda Müslüman kesimin İslam’ı savunma konusunda ne kadar hazırlıksız olduğunun da ispatı gibi. Sonuçta büyük bir çoğunluk Müslüman olduğu için İslam’ı fikri anlamda savunmak gibi bir şey yoktu pek bu toplumda. Herhalde. Yani. Galiba.

    Fatma bu İslami aczinin getirdiği aksilikle evinde otururken, torunlar boş durmuyor. Faruk Osmanlı arşivlerine giriyor, arşivlerdeki davalardan belki de bir hikaye yazabilirim diye düşünüyor. Sonra belki de bir tarih kitabı yazabilirim diye düşünüyor. Faruk bu düşünceleri kafasında döndürürken, kurmaca metin ile ilgili ilginç düşünceler de ortaya atıyor. Bana bu kısımlar Orhan Pamuk’un şahsi beyin jimnastiği gibi geldi. İleride yazacağı Osmanlı dönemi romanlarını kafasında kurmaya çalışırkenki düşünceler gibi bu kısımlar. Her ne kadar bunları okumak keyifli olsa da, Sessiz Ev’in odağına girmediğini düşünüyorum. Faruk romandaki olanlardan biraz fazla uzak bir karakter. Aynı zamanda dedesi ve babası gibi içkici olması yüzünden de bu karakter bir “tekrar” gibi geliyor. Gariptir ki aldığım baskının arkasında bu yeni basımın yazarın anlatımdaki tekrarları giderdiği yeni bir baskı olduğu yazıyor.
    Diğer kardeş, Nilgün ise, bu romanda sessiz. Roman 32 bölümden oluşuyor ama bir tanesi bile Nilgün’ün ağzından değil. Nilgün kendini anlatmıyor ama Nilgün’ü anlatan karakterle de bu boşluk gideriliyor. Hasan, evdeki cüce hizmetçinin yeğeni. Küçükken Nilgün ve Metin ile oynadıkları hatrında. Hasan şimdi lise çağında, matematik ve İngilizce derslerini vermesi gereken bir ülkücü. Ülkesini kurtaracak bir tek adam olma derdinde. Ve tabii Nilgün’e aşık. Plaja giden insanları edepsizlikle suçlasa da Nilgün’ü plaja kadar takip etmekten ve hatta gidip çantasından tarağını çalmaktan geri durmuyor. Zaten o aslında Nilgün’ün komünistliğinden habersiz ilk başta. Nilgün’ün bakkaldan Cumhuriyet almasıyla her şeyi anlıyor. Yine de komünistliği Nilgün’e konduramıyor, masumane bahaneler bulmaya çalışıyor. Romandaki komünist-ülkücü çatışmasına kondurulmuş bu masumane aşk hikayesi gerilimli bir ilerleyiş ve ardından gelen sert sonuyla romanın itici güçlerinden.

    Metin ise ayrı hikaye. Fatma-Selahattin çatışması dini, Nilgün-Hasan çatışması siyasi temelliyken Metin aslında nereye gittiğimizin acı bir göstergesi. Çünkü Metin’in çatışması parayla. Zengin çocuklarla takılıyor. Birine aşık da oluyor hatta. Büyük düşleri var Metin’in. Amerika’ya gitmek istiyor. Çok para kazanmak istiyor ve etrafı kızlarla dolsun istiyor ve güzel bir evi olsun istiyor ve sonra güzel bir arabası olsun istiyor-ağabeyinin Anadol’u onu romanda çoğu kez yüzüstü bırakıyor zaten- ve bunların olması için de babaannesinin evini yıktırıp yerine apartman yaptırmak istiyor. Gençlik olarak yaşadığımız dini yozlaşı ve depolitizasyonun çok net bir örneği Metin. Belki fazla klişe; ama romana ağabeyi Faruk’tan daha fazla katkısı olduğu da bir gerçek.

    Romanın en gizli başarılarından biri akıcılığı. Sürükleyicilikten ziyade romanda anlatıcılar bu kardeşler, babaanne, Hasan ve cüce hizmetçi diye değişirken anlatıda kaybolmuyorsunuz hiç. Bunda romana sonradan eklenmiş bölüm başlıklarının da katkısı var tabii. Aynı zamanda romanın akıllıca kurgulanışı sayesinde zaman anlatıcıdan anlatıcıya sürekli ilerliyor; karakter geri dönüp ben bu sabah şunu yaptım öğlen de şunu yaptım ki siz o esnada başkasından dinliyordunuz hikayeyi ya benim ne yaptığımı bilin eh şimdi de akşam oldu işte yürüyorum gibi dönüşlerle sizi sıkmıyor. Zamanda sürekli ilerleyiş ve bir karakterin bıraktığı yerden diğerinin devam edip romanı başka yönde ilerletmesi, bunların sonunda bir bütüne varması, gerçekten de üzerine düşündükçe daha da hoşuma gidiyor. Yazar tüm bunları yaparken aynı zamanda bir mahalle düzeni de oturtuyor. Romanda bir günü okuduktan sonra ertesi gün Hasan’ın plaja gideceğini, sonra hizmetçi Recep’in gidip kahvaltı hazırlayacağını, öğlenin Faruk’un araştırmalarıyla geçeceğini bilmek bir tekrar sıkıcılığından uzakta, düzenlilikten dolayı size keyif veren bir olgu.

    Kapağına göre kitap almak yapılacak iş değil. Kapağına bakıp oyun alanlara sinirlenirdim; oradan gelen bir huyum bu. Ne acayiptir ki ben Sessiz Ev’i kitapçıda gördüm; kapağı çok cezbetti. Sonra almayacağım dedim. Bir daha gördüm. Bir daha içim gitti. Sonra kitapçının önünden geçerken yeter alıyorum ben bu kitabı deyip aldım. Hani yapılacak şey değil yine de bu yaptığım; ama galiba hayatımda ilk kez bir kitabın kapağından beklediğimi içinde bulabildim. Huzurlu bir yerde yaşayan rahatsız babaanne, nesillerin çatışması, fikirlerin çatışması, din ve modern dünya çatışması ustaca bir sadelikle ve akıcılıkla anlatılmış. Sessiz Ev, sağlam, sessiz, sakin, güzel bir roman. Arada raftan alıp kapağına bakarım artık.