• Mustafa Kutlu'nun hikaye türündeki maharetiyle tebarüz ettiği malum...
    Ancak bu kitapta kendisi okuyucuya adeta karşısında oturan misafir muamelesi yapıp, memleket dertlerini anlatmış ve tüm samimiyetiyle fikirlerini beyan etmiş bulunmakta...
    Yazar, şehir hayatına halel getiren meseleleri ele aldığı yazılarında ise realite ile istihzayı içiçe geçirmiş olmasına rağmen verilmek istenen mesajı tüm açıklığı ile gözler önüne sermekte.
    Ancak kitap bolca eskimiş bilgileri ihtiva etmesi bakımından nakıs.
    Örneğin yazar o dönemlerde kâh Piyer Loti'ye teleferik kurulacagından dolayı bölgenin uhrevi havasının bozulacağı endişesiyle kalem oynatmış kâh Bahariye Mevlevihanesi'nin metruk halinden şikayet edip aslına uygun olarak yeniden inşasını talep etmiş.
    Hülasa, yazdıklarının üzerinden çoook sular aksa dahi bu ülkeye dair çok şeyler bulacağımız, gayet akıcı ve hoş bir eser...
  • - Bu bahar nerde kaldı, yav?
    - Onu bilmeyecek ne var,
    Bir başka bahara kaldı bahar
    Can Yücel
    Sayfa 1 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Baskı, Mart 2015
  • Aşk ki İstanbul'dur |

    Yağmura şemsiye! diye bağırıyor Kadıköy rıhtımında bir satıcı. Haydarpaşa'yı, iskeleye yanaşmış vapurları, sisli bir maziyi, çığlık çığlık martıları, kederli gözlerle seyrediyorum. Simit Sarayı'nın cumbalı balkonunda, büyük bardaktaki soğumuş çayımı yudumluyorum.

    Bir kıza aşık olmuştum, onu düşünüyorum. Kimse bilmiyor. Yağmur yağıyor iskeleye, insanların üzerine, bitkin dolmuşlara, sarı renkli, siyah damalı cicili bicili otobüslere, yağmur yağıyor kızların üzerine. Bir kıza aşık olmuştum.

    Yağmura şemsiye! diye bağırıyor Kadıköy rıhtımında bir satıcı. Ve Kadıköy, bir kız oluyor. İpince dudaklarında kırmızı bir ıslık oluyor. Tel tel saçlarına yağmur suyu dokunmuş bir örgülü güzellik oluyor. Naif bakışlarında bir nihavent şarkı oluyor. Nakarat gibi dokunuyor yüreğime. Tekrar tekrar tekrar. . .

    Bir kıza tekrar tekrar aşık olmuştum. Tam şurada, denizin hayat dolu kucağında bir şeyler tasarlamıştım. Gelecek günler. Bir şiir kitabının ilk sayfasına, hiçbir şey yazılmamış bir ilk sayfasına ''bu günleri unutma'' diye yazıyordum. Unutmadım. Bir kıza aşık olmuştum.

    Kaç zamandır yazmadım. Sustu kalemim. Gömüldüm içime. Ne akordeon çalan çocuğun önüne düşen bozuk paraların sesi İş Bankası'nın köşesinde, ne de bizatihi akordeonun sesi. . Bozuldu rüya, yıkıldı hayal.

    Yağmur yağıyor. Üstelik yapayalnızım. Üstelik aşığım.

    Beş liraya ilk kez naylon, şeffaf şemsiyeden aldım. Mühürdar caddesi sırılsıklam. Bahariye'ye uzanan adımlarımız öylece takatsiz. Osman Ağa Cami terk edilmiş bir bebek gibi kendi avlusuna. Ben kendi içime terk edilmiş gibiyim.

    (- - Haydarpaşa yorgun rayları ile yine orada. Bu mısrayı hatırladın mı?)

    Tıbbiye Caddesi'nde karamsarlığıma bir çaresiz pansuman olmuş megafonlu sesleri fakülte günlerimin.

    ( Sen İstanbul'sun. Sesin, gözlerin, saçların, ayakların, bakışların bir İstanbul.)

    Parantez içine alıyorum İstanbul'umu.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Gözlerimi kırpmadan seyretmeliyim Boğaziçi'ni. Marmara açıklarını. Haliç'inden gözlerimi kırpmadan geçmeliyim.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Fethi Paşa'dan, Emirgan'dan, Mihrabat'tan, Süleymaniye'den, Yıldız'dan, Çamlıca'dan doya doya bakmalıyım güzelliğine.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Sevimli sokak isimleri arasından gülümser yürümeliyim. Her taşına, her binasına, konağına, yalısına incitmeden yaklaşmalıyım.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Kıvrılırken incelen tramvaylarında süzülmeli, vapurlarında en can alıcı noktaya ben oturmalıyım.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Saraylarıyla, korularıyla, iskeleleriyle, çeşmeleriyle, camileriyle, hengamesiyle, tarihiyle, surlarıyla, tepeleriyle, boğazıyla, sokakları ve caddeleriyle, İstanbul yalnız benim olmalı (seninle).

    Parantez içine alıyorum. Herkesten kıskanıyorum seni İstanbul!

    Yağmur başka yağıyor sende. Bu bulut başka bulut. Bu gökyüzü başka.

    Beş yıl sonra yeniden aşık oldum sana. Karşımda bir İstanbul silüetindesin kız. Onda erimiş, yok olmuş, tükenmişsin. Ne Şemsipaşa'ya doğru yürüyorsun Üsküdar'da kıyı boyunca, ne Ümraniye'desin o kalabalık çarşısında. Ne Barbaros Meydanı'ndan Beşiktaş'ta, Levent'e doğru çağırıyorsun beni, ne de Cadde-i Kebir'den sapıp Galata'ya doğru iniyorsun. Ne Tophane'de yorulmuş Kabataş tramvayına binmişsin, ne Maçka'da kendini bir türküye adamışsın. Ne her adaya sokulan bir vapurun sabırsız güvertesindesin, ne ismini ezberlemek için gözlerini yumduğun Valide-i Cedid Camisinin avlusunda güvercinleri sayıyorsun. Ne Laleli'den koşuyorsun ortasına dünyanın, ne de Anadolu Hisarı'nın eteklerinden ilk fotoğrafına, Rumeli sırtlarına bakıyorsun.

    Sen artık İstanbulsun!

    Yağmur yağıyor.

    Sana aşığım İstanbul. Ben artık müridiyim Yahya Kemal'in. Kanlıca'da okuyorum her satırını. İskelenin yanı başında Çınaraltı'nda çay içiyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Sürmeli gözlerinden bir işaret görüyorum At Meydanı'nda. Gülhane Parkı'nda Alay Köşkü'nin içinde Ahmet Hamdi'nin şiirlerine sarılıyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Eyüp Sultan'da ellerimi açıyorum. Piyer Loti'de elma çayı içinde Necip Fazıl mısraları içiyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Gözlerimi Orhan Veli ile Urumeli Hisarı'nda kapatıyorum, seni dinliyorum. Yalnız seni.

    Sana aşığım İstanbul. Çengelköy'den böyle geçiyorum. Bir nefeste Aşiyan'dayım. Karaköy'de tünele yüreğimi koyuyorum. Karacahmet'te bir medeniyetin iskeletini arıyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Saraçhane'de gözlerin bana böyle bakıyor. Fatih'te bu gözlere avlanıyorum. Dudakların alnıma en sıcak öpücüğü yapıştırıyor Ortaköy'de. Sirkeci'den ellerini uzatıyorsun. Saçların bir o yana, bir bu yana dalgalanıyor Kız Kulesi'nden.

    Sana aşığım.

    Abdülhak Şinasi Hisar'ın Boğaziçi Mehtaplarını seninle birlikte okuyup bitiriyorum. Musiki kesiliyor mu? Sükut devri bitiyor mu? Dağılışta mıyız? Seni unutmak mümkün mü ki?

    Sen İstanbulsun, ben sadece seni seviyorum!

    Münir Nurettin Selçuk söylüyor.

    - - İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar.

    cızırtı. gramofon. yağmur. aşk. birlikte. ha ne dersin kız?

    feylesof, 16 Mayıs, 2014
  • Bazen Hatice'nin yüreğini dinledim, minnet gördüm; bazen gülümün kalbine baktım şükür okudum.
    İskender Pala
    Sayfa 130 - Kapı Yayınları
  • Saygıyla dillendirilmiş "sen" sözünün, menfaatle söylenmiş "ben" sözünden daha değerli olduğuna şahit oldum.
    İskender Pala
    Sayfa 130 - Kapı Yayınları
  • Pencere önünde duran ve dört gün evvel ev sahibesinin hediye ettiği küçük saksıdaki sümbüle doğru eğildi. Onu kokladı... İrkildi... Çekildi. Düşündü... Ağlayarak tekrar saksının üstüne kapandı... kaldı. Sağ avucuyla çiçeği yüzüne, gözüne çekti, sürdü. Yine kokladı, kokladı. Dimağında bir baygınlık, gönlünde bir aşk, bir secde istiğrakı vardı... Kendisini kaybetti.

    Bu sırada kapı vurulmuştu. Dudakları çiçeğin kıvrımları arasında olduğu halde mecalsiz "gel!" dedi. Karşısında Mehmed Siyavuş'u buldu. Hemen saksıyı kavradı.

    -Şunu kokla, kokla Mehmed!
    Dedi. Mehmed Siyavuş arkadaşının perişanlığından, heyecanından ürkmüştü. Yavaşça içini çekti.

    -Hayır, iyi kokla! Derin kokla! Gözlerini kapayarak kokla! Koklarken gözlerinin önüne ne geliyor? Neresi geliyor? Söyle, Allah aşkına bütün ruhunla, bütün nefesinle kokla!...

    Arkadaşının yüzüne doğru çiçeği tutuyor, itiyordu. Mehmed Siyavuş:
    -İstanbul kokusu!
    -Değil mi? Değil mi? Fakat neden böyle?
    -Hani Mart için, Nisan, Mayısta Köprübaşı'nda, ufak köşelerinde geniş işportalar, kola takılan ince uzun sepetler içinde laleler, zerrinler, şebboylar, menekşeler "bahariye kokuları!" diye bağıran kara yağız, bıçkın kıyafetli satıcıların önünde demet demet saçılan bu rahiyalar... Beşiktaş'ın, Eyüb'ün fulya tarlaları kokuları... Ruhani bir medeniyet, kudsi bir nezaket kokuları.

    Ah! Vatan!
    "Misk gibi kokusu canlarda tüter."

    Güneşi böyle, göğü böyle kokar değil mi? Viranesi böyle, ma'muresi böyle kokar. Sarayı böyle, kulübesi böyle kokar değil mi? Fakat bu mübarek bahçe elimizden gidiyor, İstanbul'u kaybediyoruz.
  • 2. İstanbul okuma toplantısı.

    Yer: Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Kadıköy, Bahariye

    Tarih: 02 Nisan 2017

    Saat: 14:00

    Sohbet konusu kitap: Körleşme

    Okumak için seçilecek kitap:????????

    Kimler geliyor?
  • Dikkat spoiler içerir!
    Tomris Uyar'a göre öykü, "bir vuruşta bir parıltı yaratan, unutulmayan, okurda yıllar sonranın algılarını hazırlayan, kısaca, okuru değiştiren sanat" olarak tanımlar.
    Onun okuru, boşlukları doldurabilecek, öykünün açık uçlarını kendi deneyimleriyle doldurabilecek veya genişletebilecek dikkatli ve donanımlı bir okur olmalıdır; yazarın bıraktığı yerden alıp öyküyü bitirebilmelidir.
    Antacaklarını "dışarıda sürüp giden büyük hikayeden" seçmiştir.
    Öykülerinde dile önem vermiş ve bir çok imgeden yararlanmıştır.
    Uyar'a göre "en yetkin yapıtlar en az malzeme taşıyanlardır."
    Bu kitapda Handan İnci'nin seçtiği, 10 tane birbirinden değerli öyküler yer almaktadır.
    Birinci öykü "Çiçek Diriltileri"dir. Şükrüye, her pazar babasıyla sinemaya gidiyoruz diyip babaannesine giderler. Fakat annesi bunu bilmemektedir ve babası da söylememesi için onu uyarır. O da babasıyla kendi arasındaki bu sırrı annesine söylemez ve kendi uydurduğu filmi anlatmaya başlar. Fakat bu gidişlerinde Şükrüye bahçede oynarken bir oda keşfeder ve hasta dedesiyle karşılaşır. Dedesi çiçek dirilticisidir. Yani geçimini çiçek satarak sağlar. Onunla konuşunca dedesini sever. Bu ziyaretten sonra annesi "Film nasıldı ?" diye sorduğunda babannesine gittiklerini ve dedesini sevdiğini söyler.
    "Bunca ter döküyorum. Bak: her akşam geniş bir kova alırım. Çiçeklerin çürümüş saplarını, kararmış yapraklarını ayıklarım. Köklerini biraz keserek kovadaki suda dinlendiririm. Yüzlerine sık sık su serperim. Sabaha dirilirler."
    "Hem sonra malını elden çıkarmayı öğrenmelisin. Arasıra için yanacak, ama geçer. Soğukkanlı olmalısın. Güç iş bizimki. Başka işlere benzemez. Gazetelerin küçük ilanlarında adı geçen mesleklerden değildir."
    "Ayrıntıcı bir meslek... dedi ihtiyar. Herkes nasıl para kazandığıma şaşar. İşin ucunda bel bağladığın şeyin yok olması da var çünkü."
    İkinci öykü "Dön Geri Bak"tır. Nesrin, başkalarının dedikodularına aldırmadan hayatını yaşamaktadır. Fakat ölmüştür. Mustafa perişan halde onun o halini görmek ister ve Nesrin'in annesinin evine gider. Onu o halde gördüğünde içi cız eder. Ve annesine 250 lirayı verip oradan gider. Çünkü Nesrin'e o parayı verecekti ama artık o yok. Nesrin 5 yıl önce hukuk'u 2. sınıfta bırakıp çorapçı dükkanı açan Faik'le evlenir. Faik eskiden kitap okurdu ama artık ona önemsiz gelir ve okumaz. Nesrin bu evlilikten mutsuzdur. Bir gün Mustafa ile buluştuğunda onun ne kadar yakışıklı olduğunu fark eder. Mustafa'nın taksisinde sevişirler. 250 lirası olsa Nesrin o eden kaçacaktı.
    "İnsan hayatın gerçekleriyle karşılaşınca, bu çocukluk hevesleri de geçip gidiyordu kendiliğinden. Öyle demişti."
    "Hayatın dalaşı, gürültüsü, küfürleri, şarkıları, güçlükleriyle bilenmiş, elleri kaba işlere girip çıkmış, sevmeyi yaşamaktan öğrenmiş, yaşayarak öğrenmiş, bildik Mustafa'yı gerçekten sevdiğini düşündü en son."
    Üçünçü öykü "Şen Ol Bayburt"tur. Feride Hanım, yaşlandığında yoksul bir yerde yaşamak zorunda kalır. Bu yüzden eve kocasının akrabalarından bir kişiyi konuk olarak çağırır. Ona yaşam şartlarını ve geçmişinden bahseder ve ondan bir şey rica eder. Bu da onların aylık maaş alabilmeleri için boşanmaları gerekir ve bunun için konuğundan tanık olmasını ister.
    "Günlerin tam içinde yaşayamayınca, olanlara akıl erdiremeyince, bunlarla oyalanıyoruz işte, kahve pişirmek, çay demlemek... Anılar da öylesine çoğalmış ki bastırıveriyorlar, günü karartıyorlar erkenden."
    "İnsan eninde sonunda hep aynı şeyleri söylemeye başlıyor."
    Dördüncü öykü "Ilık, Yumuşak, Kahverengi Şeyler"dir. Küçük kızın, dedesiyle arasındaki bağ her pazar artıyordu. Pazar günleri onlar için çok özeldi. Dedesinin dolabındaki anılara bakarken küçük kız kendini çok mutlu hissediyor. Dedesiyle bu sırrı paylaşıyordu. Bahariye Hanımlara gittiklerinde hep onları Fitnat karşılardı. Bahariye Hanım'ın kocası öldüğünde hayattan soğumuştur. Sonunda hasta olur o uzun saçlarını kaybeder. Fakirleşir. Konaktan eski bir evde yaşamak zorunda kalır. Dedesiyle torun onu ziyaret etmeye giderler.
    "Ama bu ele geçmez anları günü gününe kayda geçiren sonsuz fotograflardaki kişiler, önlerinde uzanan dünyaya, kıra değil, kendi içlerine bakıyor gibiler. Hepsi donuk, içlerinde bakılacak hiçbir şey yokmuşcasına."
    "Unutulmaması gereken bir günü belleğe bir vuruşta canlandırılabilecek ayrıntılar, anı değeri taşıyan nesneler."
    "O anda ikisi de yakında ayrılacaklarını düşündüler nedense. Kimbilir kaç pazar birlikte yürüdükleri bu yol, kafalarında bambaşka bir yolla, birinin daha başında olduğu, öbürününse sonuna dayandığı soyut bir yolla yer değiştirdi."
    Beşinci öykü ise "Metal Yorgunluğu"dur. Ferdi Bey, Lin Bey'e kendi hayatıyla ilgili kesitler anlatır. Bunu yaparken eski karısından, kızından, kızına bakmamanın pişmanlığından, doğduğu yerden, olaylardan bahseder. Sonradan kızına kavuşan bir adamdır Ferdi Bey. Lin Bey'in işine yarayabilecek iki belge verir.
    "Her dönemin ünlü bir yangını vardı, o dönemi sona erdiriyordu, o kadar."
    "Bu is renkli düş, yaşamı süresince yanında taşıdığı bir özelliğin kaynağıydı: Ferdi o günden sonra cigarasını hep çift kibritle yakacak, kibritleri söndürmeden tablaya atacak, ateşe bakarken hem o yangının, hem de yoksun bırakıldığı tanıklığın anısını diri tutacaktı. Kedisi Mestan da çeşitli kılıklara girip yönlendirecekti yaşamını."
    "Demin düşünüyordum da, bizim ülkemizde geçmişler ne kadar kısa, ne kadar da kısa süreli. Bizler, tarihimizi hep on ya da on beş yıllara düşünürüz. Yanlış anlamayın, dış dünyadan yenilikler çarparak erişir bize, ne var ki parıltıları çabuk biter, çabuk aşınırlar. Dün yepyeni olan bir kavram, bir akım, umut veren bir ad, bir yüz, bakarsınız bugün daha süresi dolmadan yıpranmış. Eşelenmemiş, karanlık tarih dilimlerinin arasında bir yere kayıvermiş."
    "Kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli."
    Altıncı öykü "Ormandaki Ayna"dır. Ece kızıyla birlikte yaşamaktadır. Boşanmış olan Ece için hayat zordur. Birisiyle tanışır fakat arkadaşlarıyla tanıştıramaz. Çünkü o farklı biridir. Zaten arkadaşı Belma'nım Atilla ile olan evliliği birbirlerine laf atarak ve etraftakileri sıkarak geçer. Bu yüzden Ece onlara gitmek istemez. Yağmur yağar ve Ece otobüs durağında beklerken bir araba Ece'yi evine kadar bırakmayı teklif eder ve o da arabaya biner.
    "Bir an bile yaşamanın-yalnızca soluk almanın belki- ne kadar önemli olduğunu anlatıyordu Ece'ye."
    Yedinci öykü "Kalenin Bedenleri"dir. Büyük şehirden Mardin'e gelmiş bir gelin. Fakat Mardin'i sevmek isterken onu kabul etmez Mardin. Onu dışar. O da kendini kalesinin içine kapatmak zorunda kalır. Fotograflar sadece anı olur. Cemreler olur biterken..
    "Bilinmedik şeyler karşısında duyulan coşturucu ama o oranda irkiltici tansımayı tatmıştır."
    "Yalnız denize gerçekten aşık olabileceğini ve bu sevginin süreceğini düşündün, mutlu oldun. Bir özveri değildi sandığın gibi, incinmekten korkuyordun aslında, tutkularının gem tanımazlığından."
    Sekizinci öykü "Dondurma"dır. Rüyasında eski kocasını ailesiyle poker oynadığını görür. Ada'daki hayatı her zaman güzeldir. O kimseyle kötü geçinmemeye çalışır. Rahat bir kadın olamazdı. Bunun bir sınırı olmalıdır. Fakat arkadaşılarından çocukluk arkadaşının yazar olduğunu ve bugünlerde hikaye çıkaramadığını öğrendir. Ne de olsa onun matematik problemlerini çözerdi. Onu arar ve rüyasını anlatır belki hikaye için yardımcı olur diye düşünür. Ve olur yazarın ağızından da olay anlatılır. Ve bu hikayede kadının duyguları oynanır. İyiliği kullanılır.
    "Bence, defteri tutarken toplumu aydınlatıcı bilgilere öncelik tanınmalı. Defter bir gün ele geçerse, yayınlanırsa, okuyana ibret teşkil etmeli."
    Dokuzuncu öykü "Fal"dır. Cumartesi günlerin herkesin kendisine ayırdığı zaman dilimi. O çok sevdiği kitapevinde olur hep falat bu cumartesi kendisini banyoya atacak ve rahatlayacaktı. Ünuversite kentte okurken evlenip çiftliğe gelen o bir süre sonra kocasıyla birbirlerine az görmeye başlarlar. Bu cumartesi farklı olacak. Eve girince birden en sevdiği çiçekleri görür. Fakat kim almıştır ?
    "Değil mi ki Cumartesiler, bedenin derininde uyuklayan birtakım adsız duyguları yüzeye zorlamada, adlandırmada birebirdir. Düzenin hafta boyunca aksamayan uyuşuk akışı birdenbire kesintiye uğrar. Trenin tekdüze sallantısı duruverir. Bir istasyonluk -iki günlük- bir mola."
    "Boş inançlara hiç bel bağlamazken, beklenmedik bütün aksilikleri, kötü raslantıları, karşılaştığın engelleri hep kendi hatalarına yorarken, bir şeyin birdenbire yolunda gitmesi-ufacık bir şey de olsa- uğurlu bir belirtge demekti gözünde."
    10. öykü "Akşam Alacası"dır. Bir akşam diğer çocuklardan farklı birisiyle karşılaştı. Bunu onunla konuşurken bile anlıyordu. Annesi ikinci kere evlendiği için üvey babası ve üvey kardeşiyle de yaşıyordu. Kardeşi tam kendi babasının istediği biriydi. Fakat o değildi. Ertesi gün hikayeyi anlatır ve kardeşinin ismini Yunus koyduğunu söyler. Fakat Yunus onun adıdır.
    "Kişi, bu eleme telaşında bazan belki bir daha okumayacağı ama geçmişin vazgeçilmez bir parçası saydığı kitapları sonradan bulamayınca kendine içerlerdi, biliyordu. Bir daha nesnel bir bakışla göz atmalıydı onlara."
  • Kudemanın son büyük şairi Yenişehirli Avni Bey, Bahariye Mevlevihanesi şeyhinin damadı olarak bu tekkede yaşar ve gece gündüz de sarhoş olurmuş. Bu halini ayıplayan bazı dostları kendisine:
    "Bir postnişin damadısınız, ibadethanede kalıyorsunuz, sarhoşluk size yakışır mı?" derlermiş. Fakat mutekitlerin bildiği, şeriatın da kabul ettiği bir istisna varmış. Bir insanın boğazında bir lokma kalır da onu yutmak için su içmek lazım gelir ve ortada içkiden başka bir mayi bulunmazsa, işte o zaman içki helal olurmuş. Yenişehirli Avni Bey kendisine edilen itirazlara şu beyitle cevap vermiş:

    lokma-i gam ki gelu-gir-i melal oldu bana,
    şi'ri mader gibi mey, şimdi helal oldu bana