Geri Bildirim
  • Mustafa Kutlu'nun hikaye türündeki maharetiyle tebarüz ettiği malum...
    Ancak bu kitapta kendisi okuyucuya adeta karşısında oturan misafir muamelesi yapıp, memleket dertlerini anlatmış ve tüm samimiyetiyle fikirlerini beyan etmiş bulunmakta...
    Yazar, şehir hayatına halel getiren meseleleri ele aldığı yazılarında ise realite ile istihzayı içiçe geçirmiş olmasına rağmen verilmek istenen mesajı tüm açıklığı ile gözler önüne sermekte.
    Ancak kitap bolca eskimiş bilgileri ihtiva etmesi bakımından nakıs.
    Örneğin yazar o dönemlerde kâh Piyer Loti'ye teleferik kurulacagından dolayı bölgenin uhrevi havasının bozulacağı endişesiyle kalem oynatmış kâh Bahariye Mevlevihanesi'nin metruk halinden şikayet edip aslına uygun olarak yeniden inşasını talep etmiş.
    Hülasa, yazdıklarının üzerinden çoook sular aksa dahi bu ülkeye dair çok şeyler bulacağımız, gayet akıcı ve hoş bir eser...
  • - Bu bahar nerde kaldı, yav?
    - Onu bilmeyecek ne var,
    Bir başka bahara kaldı bahar
    Can Yücel
    Sayfa 1 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Baskı, Mart 2015
  • Ölüm Nedeni: Bilinmiyor |

    bu sabah öğrendim.
    ahmet erhan dün gece ölmüş..

    bir tek kendini ağlattı mendebur,, diyen adam ölmüş.
    sonunda götürse götürse, çiçek götürür kendi mezarına,, diyen adam ölmüş.
    hep acılı, sarhoş ve sarsak şiirler çırpıştıran,, adam ölmüş.

    bugün de ölmedim anne,, diyen adam dün gece apansız ölmüş.
    ajans haberlerinde öyle yazıyor.

    kitaplığımın rafından çekip alıyorum o şiir kitabını.
    kireç yüzlü, gizemli, eksik bir kadın resminin üstünde öylece duruyor başlık:
    ölüm nedeni: bilinmiyor.

    oysa nicedir gırtlak kanseriymiş.
    ajans haberlerinde öyle yazıyor.

    yatağımda gözlerimi kapatıp tıbbiye caddesinden iniyorum. haydarpaşa'ya bakıyorum. tren rayları oluyor. vızır vızır taşıt sesleri. rıhtıma ulaşıyorum. kadıköy'ün hengamesine. müzik sesleri geliyor. martılar uçuşuyor. dolmuşlar burnundan soluyor. otobüsler aceleci. vapurlardan insanlar iniyor. demirlere yaslanıp denizi seyrediyorum. banklardan birine oturuyorum. akbil dolum gişelerinin kuyruklarından geçiyorum. iş bankasının önüne atlıyorum. akordeon sesi susmuş. bahariyeye uzanan adımlarımızın üstüne çok yağmurlar yağmış. bir moda tramvayı köşeyi dönüyor. mühürdar caddesi'nde bir şeyi hatırlıyorum. bir şeyi hatırlaya hatırlaya yürüyorum.

    --
    derin yalnızlıkların kalabalıkla çarpıştığı bir köşe başıyım.
    utangaç, sıkıntılı, mağrur.
    ağdaki balık, bardaktaki su kadar umarsızım.
    acı, yüreğimden beynime sızıyor.
    yoruldum artık her yol ağzında kendime rastlamaktan.
    --

    alkım'a giriyorum. kitaplar karıştırarak teselli arıyorum. bir şiir kitabı görüyorum oracıkta.
    adı,
    ölüm nedeni: bilinmiyor.
    beş kasım ikibindokuz.
    imzamın altına kadıköy, istanbul yazıyorum.

    ahmet erhan'ı işte böyle tanıdım.

    hiçbir muasır otopsi, ölüm nedenini bulamayacak bu güzel günlerin.
    çünkü üstünü çoktan ayrık otları, dikenler bürümüş.

    ölüm nedeni: bilinmiyor.

    çivi gibi çakılıyorum olduğum yere.

    istanbul çoktan uzak bir masal olmuşken günün birinde can sıkıntısından, yalnızlıktan ve kederden rastgele tanıdığım bu adamın ölüm haberini alıyorum.

    çivi gibi çakılıyorum olduğum yere.

    şiirlerinde kaç kez öldü kim bilir? bir tek kendini ağlattı mendebur demişti kendisi için. öyle mi sahiden? tuttu çiçek götürdü kendi mezarına.

    bugün de ölmedim anne,, diyen sesi bir lavaboya dökülen sular gibi döne döne çekildi dünyamızdan.

    ahmet erhan ölmüş.

    kısa bir özgeçmişinin üstünde böyle yazıyor ajans haberlerinde.

    kısa çizginin sağına bir tarih atılmış.

    kadıköy vapurundan indiğim hülyalı bir istanbul akşamı gibi sanki hiç yaşamamış gibi geliyor bir şeyler.

    hiç tıbbiye caddesinden kadıköy'e yürümemiş gibi..

    hiç kadıköy'ün rıhtımında otobüs beklememiş gibi..

    hiç iş bankasının önünde amatör bir akordeon sesi duymamış gibi..

    hiç yağmur yağarken bahariye'ye doğru uzanmamış gibi..

    hiç mühürdar caddesi'nden nostaljik bir moda tramvayına çıkmamış gibi..

    hiç simit sarayı'nın ikinci katından martıları seyretmemiş gibi..

    hiç beşiktaş iskelesinin yanındaki büfeden iki buçuk liraya soslu tavuk döner yememiş gibi..

    hiç başımı kaldırıp ayasofya'ya bakmamış gibi..

    hiç iskele meydan yerinde karanlıklara apansız yakalanmamış gibi..

    hiç serçeleri ve güvercinleri ayaklarımın dibinde biraz ekmek kırıntısı ile toplamamış gibi..

    hiç yorulmamış, hiç uykusuz kalmamış, hiç acıkmamış, hiç koşuşturmamış, hiç sevmemiş, hiç sevinmemiş, hiç hayal kurmamış, hiç düşüncelere dalmamış, hiç bıkmamış, hiç bırakıp gitmeyi tasarlamamış, hiç ellerini sıkmamış, hiç inat etmemiş, hiç direnmemiş, hiç ıslanmamış, hiç ... hiç gibi.

    --
    gibi boğuk, gibi çıldırtıcı, gibi silik
    --

    ahmet erhan ölmüş.

    avucumun içinde, yatağımın çarşafında, masamın üstünde, otopsi raporu duruyor özgeçmişimin.
    geriye hep biraz yağmur, biraz da şu kalıyor:

    ölüm nedeni: bilinmiyor.

    feylesof, 4 Ağustos, 2013
  • Aşk ki İstanbul'dur |

    Yağmura şemsiye! diye bağırıyor Kadıköy rıhtımında bir satıcı. Haydarpaşa'yı, iskeleye yanaşmış vapurları, sisli bir maziyi, çığlık çığlık martıları, kederli gözlerle seyrediyorum. Simit Sarayı'nın cumbalı balkonunda, büyük bardaktaki soğumuş çayımı yudumluyorum.

    Bir kıza aşık olmuştum, onu düşünüyorum. Kimse bilmiyor. Yağmur yağıyor iskeleye, insanların üzerine, bitkin dolmuşlara, sarı renkli, siyah damalı cicili bicili otobüslere, yağmur yağıyor kızların üzerine. Bir kıza aşık olmuştum.

    Yağmura şemsiye! diye bağırıyor Kadıköy rıhtımında bir satıcı. Ve Kadıköy, bir kız oluyor. İpince dudaklarında kırmızı bir ıslık oluyor. Tel tel saçlarına yağmur suyu dokunmuş bir örgülü güzellik oluyor. Naif bakışlarında bir nihavent şarkı oluyor. Nakarat gibi dokunuyor yüreğime. Tekrar tekrar tekrar. . .

    Bir kıza tekrar tekrar aşık olmuştum. Tam şurada, denizin hayat dolu kucağında bir şeyler tasarlamıştım. Gelecek günler. Bir şiir kitabının ilk sayfasına, hiçbir şey yazılmamış bir ilk sayfasına ''bu günleri unutma'' diye yazıyordum. Unutmadım. Bir kıza aşık olmuştum.

    Kaç zamandır yazmadım. Sustu kalemim. Gömüldüm içime. Ne akordeon çalan çocuğun önüne düşen bozuk paraların sesi İş Bankası'nın köşesinde, ne de bizatihi akordeonun sesi. . Bozuldu rüya, yıkıldı hayal.

    Yağmur yağıyor. Üstelik yapayalnızım. Üstelik aşığım.

    Beş liraya ilk kez naylon, şeffaf şemsiyeden aldım. Mühürdar caddesi sırılsıklam. Bahariye'ye uzanan adımlarımız öylece takatsiz. Osman Ağa Cami terk edilmiş bir bebek gibi kendi avlusuna. Ben kendi içime terk edilmiş gibiyim.

    (- - Haydarpaşa yorgun rayları ile yine orada. Bu mısrayı hatırladın mı?)

    Tıbbiye Caddesi'nde karamsarlığıma bir çaresiz pansuman olmuş megafonlu sesleri fakülte günlerimin.

    ( Sen İstanbul'sun. Sesin, gözlerin, saçların, ayakların, bakışların bir İstanbul.)

    Parantez içine alıyorum İstanbul'umu.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Gözlerimi kırpmadan seyretmeliyim Boğaziçi'ni. Marmara açıklarını. Haliç'inden gözlerimi kırpmadan geçmeliyim.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Fethi Paşa'dan, Emirgan'dan, Mihrabat'tan, Süleymaniye'den, Yıldız'dan, Çamlıca'dan doya doya bakmalıyım güzelliğine.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Sevimli sokak isimleri arasından gülümser yürümeliyim. Her taşına, her binasına, konağına, yalısına incitmeden yaklaşmalıyım.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Kıvrılırken incelen tramvaylarında süzülmeli, vapurlarında en can alıcı noktaya ben oturmalıyım.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Saraylarıyla, korularıyla, iskeleleriyle, çeşmeleriyle, camileriyle, hengamesiyle, tarihiyle, surlarıyla, tepeleriyle, boğazıyla, sokakları ve caddeleriyle, İstanbul yalnız benim olmalı (seninle).

    Parantez içine alıyorum. Herkesten kıskanıyorum seni İstanbul!

    Yağmur başka yağıyor sende. Bu bulut başka bulut. Bu gökyüzü başka.

    Beş yıl sonra yeniden aşık oldum sana. Karşımda bir İstanbul silüetindesin kız. Onda erimiş, yok olmuş, tükenmişsin. Ne Şemsipaşa'ya doğru yürüyorsun Üsküdar'da kıyı boyunca, ne Ümraniye'desin o kalabalık çarşısında. Ne Barbaros Meydanı'ndan Beşiktaş'ta, Levent'e doğru çağırıyorsun beni, ne de Cadde-i Kebir'den sapıp Galata'ya doğru iniyorsun. Ne Tophane'de yorulmuş Kabataş tramvayına binmişsin, ne Maçka'da kendini bir türküye adamışsın. Ne her adaya sokulan bir vapurun sabırsız güvertesindesin, ne ismini ezberlemek için gözlerini yumduğun Valide-i Cedid Camisinin avlusunda güvercinleri sayıyorsun. Ne Laleli'den koşuyorsun ortasına dünyanın, ne de Anadolu Hisarı'nın eteklerinden ilk fotoğrafına, Rumeli sırtlarına bakıyorsun.

    Sen artık İstanbulsun!

    Yağmur yağıyor.

    Sana aşığım İstanbul. Ben artık müridiyim Yahya Kemal'in. Kanlıca'da okuyorum her satırını. İskelenin yanı başında Çınaraltı'nda çay içiyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Sürmeli gözlerinden bir işaret görüyorum At Meydanı'nda. Gülhane Parkı'nda Alay Köşkü'nin içinde Ahmet Hamdi'nin şiirlerine sarılıyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Eyüp Sultan'da ellerimi açıyorum. Piyer Loti'de elma çayı içinde Necip Fazıl mısraları içiyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Gözlerimi Orhan Veli ile Urumeli Hisarı'nda kapatıyorum, seni dinliyorum. Yalnız seni.

    Sana aşığım İstanbul. Çengelköy'den böyle geçiyorum. Bir nefeste Aşiyan'dayım. Karaköy'de tünele yüreğimi koyuyorum. Karacahmet'te bir medeniyetin iskeletini arıyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Saraçhane'de gözlerin bana böyle bakıyor. Fatih'te bu gözlere avlanıyorum. Dudakların alnıma en sıcak öpücüğü yapıştırıyor Ortaköy'de. Sirkeci'den ellerini uzatıyorsun. Saçların bir o yana, bir bu yana dalgalanıyor Kız Kulesi'nden.

    Sana aşığım.

    Abdülhak Şinasi Hisar'ın Boğaziçi Mehtaplarını seninle birlikte okuyup bitiriyorum. Musiki kesiliyor mu? Sükut devri bitiyor mu? Dağılışta mıyız? Seni unutmak mümkün mü ki?

    Sen İstanbulsun, ben sadece seni seviyorum!

    Münir Nurettin Selçuk söylüyor.

    - - İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar.

    cızırtı. gramofon. yağmur. aşk. birlikte. ha ne dersin kız?

    feylesof, 16 Mayıs, 2014
  • Bazen Hatice'nin yüreğini dinledim, minnet gördüm; bazen gülümün kalbine baktım şükür okudum.
    İskender Pala
    Sayfa 130 - Kapı Yayınları
  • Saygıyla dillendirilmiş "sen" sözünün, menfaatle söylenmiş "ben" sözünden daha değerli olduğuna şahit oldum.
    İskender Pala
    Sayfa 130 - Kapı Yayınları