• Ahmet Haşim, Kadıköy'de Bahariye'deki küçük dairesinde ölüm döşeğinde yatarken okuldan kaçıp kaçıp onu görmeye giderdim.Bir defasında, henüz tanımadığım ve daha sonraları meslektaşım ve dostum olan Ahmet Hamdi Tanpınar ile vapurda karşı karşıya oturmuşuz.Hamdi, benim kılık kıyafetime, kitap okumama bakmış, "Bu kız mutlaka Haşim'e gidiyor" demiş. Nitekim, aynı anda girdik Bahariye'deki eve.
  • -Bu bahar nerde kaldı yau?
    -Onu bilmeyecek ne var,
    Bir başka bahara kaldı bahar.
  • Eylül ayına denk gelen bir Pazar günüydü.
    Hamamda banyomu yapıp berber eliyle tıraşımı
    olup öğleden sonrası serinliğinde yürüyordum.
    Bahariye caddesinin girişinde bulunan Balkan
    Lokantasının vitrininde dönen kızarmış
    tavuklara gözüm ilişti. Nar gibi kızarmışlar, mis
    gibi kokuyorlardı. Bizim orada ölmeye üç kala
    kesilir tavuklar. O da mundar olup ziyan olmasın
    diye. Haliyle beş altı yıl boyunca yumurtlamış
    hayvanın etinin yumuşak olması beklenmiyor.
    Vay efendim köy tavuğu lezzetli olur, doğal
    beslenir, iyidir. İnanmayın böyle şeylere. Israr
    ediyorsa biri bunları size söylerken, hayatında
    köy tavuğu yememiştir. Sabahtan başlar
    kaynamaya akşam olur pişmez. Sonunda elinize
    de haşlanmış bir kamyon lastiği, dilinizde
    kurbağa boku tadı bırakır.
  • Mustafa Kutlu'nun hikaye türündeki maharetiyle tebarüz ettiği malum...
    Ancak bu kitapta kendisi okuyucuya adeta karşısında oturan misafir muamelesi yapıp, memleket dertlerini anlatmış ve tüm samimiyetiyle fikirlerini beyan etmiş bulunmakta...
    Yazar, şehir hayatına halel getiren meseleleri ele aldığı yazılarında ise realite ile istihzayı içiçe geçirmiş olmasına rağmen verilmek istenen mesajı tüm açıklığı ile gözler önüne sermekte.
    Ancak kitap bolca eskimiş bilgileri ihtiva etmesi bakımından nakıs.
    Örneğin yazar o dönemlerde kâh Piyer Loti'ye teleferik kurulacagından dolayı bölgenin uhrevi havasının bozulacağı endişesiyle kalem oynatmış kâh Bahariye Mevlevihanesi'nin metruk halinden şikayet edip aslına uygun olarak yeniden inşasını talep etmiş.
    Hülasa, yazdıklarının üzerinden çoook sular aksa dahi bu ülkeye dair çok şeyler bulacağımız, gayet akıcı ve hoş bir eser...
  • - Bu bahar nerde kaldı, yav?
    - Onu bilmeyecek ne var,
    Bir başka bahara kaldı bahar
    Can Yücel
    Sayfa 1 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Baskı, Mart 2015
  • Aşk ki İstanbul'dur |

    Yağmura şemsiye! diye bağırıyor Kadıköy rıhtımında bir satıcı. Haydarpaşa'yı, iskeleye yanaşmış vapurları, sisli bir maziyi, çığlık çığlık martıları, kederli gözlerle seyrediyorum. Simit Sarayı'nın cumbalı balkonunda, büyük bardaktaki soğumuş çayımı yudumluyorum.

    Bir kıza aşık olmuştum, onu düşünüyorum. Kimse bilmiyor. Yağmur yağıyor iskeleye, insanların üzerine, bitkin dolmuşlara, sarı renkli, siyah damalı cicili bicili otobüslere, yağmur yağıyor kızların üzerine. Bir kıza aşık olmuştum.

    Yağmura şemsiye! diye bağırıyor Kadıköy rıhtımında bir satıcı. Ve Kadıköy, bir kız oluyor. İpince dudaklarında kırmızı bir ıslık oluyor. Tel tel saçlarına yağmur suyu dokunmuş bir örgülü güzellik oluyor. Naif bakışlarında bir nihavent şarkı oluyor. Nakarat gibi dokunuyor yüreğime. Tekrar tekrar tekrar. . .

    Bir kıza tekrar tekrar aşık olmuştum. Tam şurada, denizin hayat dolu kucağında bir şeyler tasarlamıştım. Gelecek günler. Bir şiir kitabının ilk sayfasına, hiçbir şey yazılmamış bir ilk sayfasına ''bu günleri unutma'' diye yazıyordum. Unutmadım. Bir kıza aşık olmuştum.

    Kaç zamandır yazmadım. Sustu kalemim. Gömüldüm içime. Ne akordeon çalan çocuğun önüne düşen bozuk paraların sesi İş Bankası'nın köşesinde, ne de bizatihi akordeonun sesi. . Bozuldu rüya, yıkıldı hayal.

    Yağmur yağıyor. Üstelik yapayalnızım. Üstelik aşığım.

    Beş liraya ilk kez naylon, şeffaf şemsiyeden aldım. Mühürdar caddesi sırılsıklam. Bahariye'ye uzanan adımlarımız öylece takatsiz. Osman Ağa Cami terk edilmiş bir bebek gibi kendi avlusuna. Ben kendi içime terk edilmiş gibiyim.

    (- - Haydarpaşa yorgun rayları ile yine orada. Bu mısrayı hatırladın mı?)

    Tıbbiye Caddesi'nde karamsarlığıma bir çaresiz pansuman olmuş megafonlu sesleri fakülte günlerimin.

    ( Sen İstanbul'sun. Sesin, gözlerin, saçların, ayakların, bakışların bir İstanbul.)

    Parantez içine alıyorum İstanbul'umu.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Gözlerimi kırpmadan seyretmeliyim Boğaziçi'ni. Marmara açıklarını. Haliç'inden gözlerimi kırpmadan geçmeliyim.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Fethi Paşa'dan, Emirgan'dan, Mihrabat'tan, Süleymaniye'den, Yıldız'dan, Çamlıca'dan doya doya bakmalıyım güzelliğine.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Sevimli sokak isimleri arasından gülümser yürümeliyim. Her taşına, her binasına, konağına, yalısına incitmeden yaklaşmalıyım.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Kıvrılırken incelen tramvaylarında süzülmeli, vapurlarında en can alıcı noktaya ben oturmalıyım.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Saraylarıyla, korularıyla, iskeleleriyle, çeşmeleriyle, camileriyle, hengamesiyle, tarihiyle, surlarıyla, tepeleriyle, boğazıyla, sokakları ve caddeleriyle, İstanbul yalnız benim olmalı (seninle).

    Parantez içine alıyorum. Herkesten kıskanıyorum seni İstanbul!

    Yağmur başka yağıyor sende. Bu bulut başka bulut. Bu gökyüzü başka.

    Beş yıl sonra yeniden aşık oldum sana. Karşımda bir İstanbul silüetindesin kız. Onda erimiş, yok olmuş, tükenmişsin. Ne Şemsipaşa'ya doğru yürüyorsun Üsküdar'da kıyı boyunca, ne Ümraniye'desin o kalabalık çarşısında. Ne Barbaros Meydanı'ndan Beşiktaş'ta, Levent'e doğru çağırıyorsun beni, ne de Cadde-i Kebir'den sapıp Galata'ya doğru iniyorsun. Ne Tophane'de yorulmuş Kabataş tramvayına binmişsin, ne Maçka'da kendini bir türküye adamışsın. Ne her adaya sokulan bir vapurun sabırsız güvertesindesin, ne ismini ezberlemek için gözlerini yumduğun Valide-i Cedid Camisinin avlusunda güvercinleri sayıyorsun. Ne Laleli'den koşuyorsun ortasına dünyanın, ne de Anadolu Hisarı'nın eteklerinden ilk fotoğrafına, Rumeli sırtlarına bakıyorsun.

    Sen artık İstanbulsun!

    Yağmur yağıyor.

    Sana aşığım İstanbul. Ben artık müridiyim Yahya Kemal'in. Kanlıca'da okuyorum her satırını. İskelenin yanı başında Çınaraltı'nda çay içiyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Sürmeli gözlerinden bir işaret görüyorum At Meydanı'nda. Gülhane Parkı'nda Alay Köşkü'nin içinde Ahmet Hamdi'nin şiirlerine sarılıyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Eyüp Sultan'da ellerimi açıyorum. Piyer Loti'de elma çayı içinde Necip Fazıl mısraları içiyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Gözlerimi Orhan Veli ile Urumeli Hisarı'nda kapatıyorum, seni dinliyorum. Yalnız seni.

    Sana aşığım İstanbul. Çengelköy'den böyle geçiyorum. Bir nefeste Aşiyan'dayım. Karaköy'de tünele yüreğimi koyuyorum. Karacahmet'te bir medeniyetin iskeletini arıyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Saraçhane'de gözlerin bana böyle bakıyor. Fatih'te bu gözlere avlanıyorum. Dudakların alnıma en sıcak öpücüğü yapıştırıyor Ortaköy'de. Sirkeci'den ellerini uzatıyorsun. Saçların bir o yana, bir bu yana dalgalanıyor Kız Kulesi'nden.

    Sana aşığım.

    Abdülhak Şinasi Hisar'ın Boğaziçi Mehtaplarını seninle birlikte okuyup bitiriyorum. Musiki kesiliyor mu? Sükut devri bitiyor mu? Dağılışta mıyız? Seni unutmak mümkün mü ki?

    Sen İstanbulsun, ben sadece seni seviyorum!

    Münir Nurettin Selçuk söylüyor.

    - - İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar.

    cızırtı. gramofon. yağmur. aşk. birlikte. ha ne dersin kız?

    feylesof, 16 Mayıs, 2014
  • Bazen Hatice'nin yüreğini dinledim, minnet gördüm; bazen gülümün kalbine baktım şükür okudum.
    İskender Pala
    Sayfa 130 - Kapı Yayınları
  • Saygıyla dillendirilmiş "sen" sözünün, menfaatle söylenmiş "ben" sözünden daha değerli olduğuna şahit oldum.
    İskender Pala
    Sayfa 130 - Kapı Yayınları
  • Pencere önünde duran ve dört gün evvel ev sahibesinin hediye ettiği küçük saksıdaki sümbüle doğru eğildi. Onu kokladı... İrkildi... Çekildi. Düşündü... Ağlayarak tekrar saksının üstüne kapandı... kaldı. Sağ avucuyla çiçeği yüzüne, gözüne çekti, sürdü. Yine kokladı, kokladı. Dimağında bir baygınlık, gönlünde bir aşk, bir secde istiğrakı vardı... Kendisini kaybetti.

    Bu sırada kapı vurulmuştu. Dudakları çiçeğin kıvrımları arasında olduğu halde mecalsiz "gel!" dedi. Karşısında Mehmed Siyavuş'u buldu. Hemen saksıyı kavradı.

    -Şunu kokla, kokla Mehmed!
    Dedi. Mehmed Siyavuş arkadaşının perişanlığından, heyecanından ürkmüştü. Yavaşça içini çekti.

    -Hayır, iyi kokla! Derin kokla! Gözlerini kapayarak kokla! Koklarken gözlerinin önüne ne geliyor? Neresi geliyor? Söyle, Allah aşkına bütün ruhunla, bütün nefesinle kokla!...

    Arkadaşının yüzüne doğru çiçeği tutuyor, itiyordu. Mehmed Siyavuş:
    -İstanbul kokusu!
    -Değil mi? Değil mi? Fakat neden böyle?
    -Hani Mart için, Nisan, Mayısta Köprübaşı'nda, ufak köşelerinde geniş işportalar, kola takılan ince uzun sepetler içinde laleler, zerrinler, şebboylar, menekşeler "bahariye kokuları!" diye bağıran kara yağız, bıçkın kıyafetli satıcıların önünde demet demet saçılan bu rahiyalar... Beşiktaş'ın, Eyüb'ün fulya tarlaları kokuları... Ruhani bir medeniyet, kudsi bir nezaket kokuları.

    Ah! Vatan!
    "Misk gibi kokusu canlarda tüter."

    Güneşi böyle, göğü böyle kokar değil mi? Viranesi böyle, ma'muresi böyle kokar. Sarayı böyle, kulübesi böyle kokar değil mi? Fakat bu mübarek bahçe elimizden gidiyor, İstanbul'u kaybediyoruz.