Sudan Nüanslar
Kanadı rüzgarla sevişen martılar
Bilir misiniz benim gibi;
Sevmesini gökyüzünü?
Atılan her bir simit parçasında
savrulan bir ben var bilir misiniz?
Vapurun kıçı sıra satorileriniz,
hangisinde delice atar yüreğiniz?
Kayıkların kürekleri ile çekerken zamanı
Ölümün kıyılarında volta atan siz!
Bilir misiniz benim gibi;
Acıya batıp çıkmasını, nefessiz?

Şeyma Şakalar, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor

Gönül işleri Bakanlığı
Diyelim siz birine aşık oldunuz. Bakanlığın hazırladığı matbu bir form doldurarak kimlik bilgilerinizi, iletişim bilgilerinizi, sevdiğiniz kişinin adını beyan ediyor, üzerine de vesikalık fotoğrafınızı yapıştırıyorsunuz. Sıranız gelince mülakata çağrılıyorsunuz. Bakanlık Heyeti'nden seçtiğiniz bir üye ile görüşüyorsunuz. Sonra da adresinize sarı bir zarf postalanıyor. İçinden "Bakanlığımız aşkınızı maalesef onaylamamıştır." yazılı bir kağıt çıkıyor. Ya da " Allah mübarek etsin, hayırla tamamına erdirsin. İki cihanda yüzünüz gülsün" notu. Aşkınız resmen tasdik edildiği takdirde zarfta plastik bir dijital kart buluyorsunuz: Aşk Kart

Korkma Ben Varım, Murat Menteş (Sayfa 45)Korkma Ben Varım, Murat Menteş (Sayfa 45)
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Yaşamında ilk olarak, bütün gün daireye uğramadı. Ertesi gün, solmuş, daha da acıklı bir durum almış olan eski paltosuyla işe gitti. Birkaç memur, çalınan palto dolayısıyla onunla alay etmek fırsatını kaçırmadılar, ama çoğu durumuna acıdı. Hemen aralarında para toplamaya karar verdiler. Yalnızca toplanan para, pek az bir şeydi. Çünkü müdürün portresiyle, şube müdürünün önerisi üzerine, arkadaşı olan bir yazarın kitabı için memurlardan daha önce de para kesiliyordu, bu yüzden toplanan para önemsizdi. Arkadaşlarından biri acıyarak, adamcağıza hiç olmazsa iyi bir öğütle yardım etmeyi düşündü. Mahalle polisine gidip de ne yapacak, şeflerinin gözüne girmek için polis, belki paltoyu bulur, bulur ama Akakiy Akakiyeviç, yasal kanıtlarla kendisinin olduğunu kanıtlayamazsa, palto, gene poliste kalırdı. En iyisi bir büyük adama başvurmalıydı, bu büyük adam, kimlerle görüşmek gerekirse görüşür, ne yapar eder, işin yola girmesini sağlayabilirdi. Yapılacak şey yoktu. Akakiy Akakiyeviç, büyük adama gitmeye karar verdi. Bu büyük adamın görevi, hâlâ bilinemiyor. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam, sonradan büyük olmuştu. Daha önce hiç de büyük değildi. Bugünkü konumu da, başkalarının yanında pek önemli sayılmaz. Ama ötekilerin gözünde önemsiz gibi görünen bir konum, her zaman, her yerde birtakım adamların gözünde önemli görünebilirdi. Kendisi de konumunun önemini, birtakım davranışlarla artırmaya çalışmaktan geri kalmazdı. Verdiği buyruğa göre, daireye geldiği zaman, küçük memurlar, kendisini ta merdiven başında karşılayacaktı, kimse kendisine doğrudan doğruya başvurmayacaktı; her iş, sıkı bir sıra güdülerek kendisine ulaşmalıydı; kayıt memuru yazmana, yazman düzelticiye ya da birine bildirmeli, iş, ancak bu dolambaçlı yoldan geçerek kendisine gelmeliydi. Şu bizim mübarek Rusya’da, her insanda bir yansılama hastalığı vardır. Memur, ille müdürüme benzeyeyim, diye tutturur. Anlattıklarına göre, bir düzeltici parçası, bilmem nerede, küçük bir dairenin müdürü olunca, ilk iş olarak, kendisine bir kabul odası ayırtmış; kapıya sırmalı, kırmızı yakalı uşaklar dikmiş. Bunlar kapının tokmağını tutarlar, her gireni içeri alırlarmış. Oysa bu kabul odasına şöyle böyle bir yazı masası bile güç sığıyormuş. Büyük adamın yöntem ve alışkanlıkları gösterişli, ciddî, ama oldukça basitçeydi. Çalışma düzeni disipline dayanırdı, ikide bir ‘Disiplin, disiplin, gene disiplin,’ der dururdu. Sözünü bitirirken karşısındakinin yüzüne şöyle yüksekten bir bakardı. Hoş, böyle bakmasına da gerek yoktu ya. Çünkü daire makinesini işleten on memurunu adamakıllı yıldırmıştı. Onu uzaktan gördüler mi, memurlar, işi gücü bırakıp elpençe divan dururlar, müdürün geçmesini beklerlerdi. Yanındaki küçük memurlarla hep sert sert konuşurdu. Konuşması hemen hemen şu üç cümleyi geçmezdi: ‘Bu ne cüret! Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz?’ Ama neme gerek, gene de iyi bir adamdı; arkadaşlarına karşı iyi davranırdı, iyiliği severdi. Yalnızca general rütbesi onu büsbütün şaşırtmıştı. Ne oldum delisi olmuş, kendisini yitirmişti. Nasıl davranacağını bir türlü kestiremiyordu. Kendi dengiyle konuşurken, hiç de aptal olmayan, çok kibar bir adam gibi bile davranırdı. Ama ondan bir rütbe bile aşağı olanların arasında saçma bir adam olur, asık yüzlü durumu, insanda acıma duygusu uyandırırdı. Kendisi de, orada zamanını çok daha iyi geçirebileceğinin ayrımındaydı. Kimi zaman hoş bir konuşmaya, bir gruba katılmaya karşı içinde güçlü bir istek belirirdi. Ama bu, kendisine yaraşmayan bir davranış olmasın, senli benliliğe kaçmasın, sakın saygınlığını sarsmasın düşüncesi, onu birdenbire durdururdu. Bu gibi düşünceler yüzünden her zaman bir köşede sessiz kalır, ancak arada bir tek heceli birtakım sesler çıkarırdı, bundan dolayı da, her yerde pek sıkıcı bir adam diye tanınmıştı. İşte Akakiy Akakiyeviç, böyle bir büyük adama başvurmuştu. Hem de kendisi için uygunsuz, ama büyük adam için pek elverişli bir zamanda. Büyük adam, o sırada çalışma odasındaydı. Yeni gelmiş, birkaç yıldır görmediği bir eski dostuyla, bir çocukluk arkadaşıyla neşeli neşeli konuşuyordu. Kendisine bir İskarpinoğlu’nun geldiğini haber verdiler. Birdenbire, sert bir sesle, “Kimmiş o?” dedi. “Memurun biri,” karşılığını verdiler. Büyük adam, “Beklesin, şimdi sırası değil,” dedi. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam düpedüz yalan söylüyordu. Vakti vardı, arkadaşıyla epey zamandan beri her şeyi konuşmuşlardı. Epey zamandan beri de konuşmaya sık sık ara veriyorlardı. Arada bir hafifçe birbirlerinin dizlerine vurup, “İşte böyle İvan Abramoviç; ya böyle demek Stepan Varlamoviç,” demekten başka söz bulamıyorlardı. Ama büyük adam, gene de memurun beklemesini buyurdu. Böylece epey zaman önce hizmetten ayrılıp köyünde yaşayan arkadaşına, memurların kendisini nasıl uzun süre beklediğini göstermek istiyordu. Sonunda uzun uzun konuştuktan, daha doğrusu bol bol sustuktan, koltuklara rahat rahat yaslanıp purolarını tüttürdükten sonra, büyük adam, sanki birdenbire anımsamış gibi, kapının önünde elindeki evrakla bekleyen yazmanına, “Orada bir memur bekliyor sanırım,” dedi, “Söyleyin, gelebilir.” İskarpinoğlu’nun gösterişsiz görünümünü, eski püskü üniformasını görünce, general rütbesini, bugünkü konumunu almadan bir hafta önce, ayna karşısında tek başına konuştuğu o sert, o kesik sesiyle, “Ne istiyorsunuz?” dedi. Akakiy Akakiyeviç, hemen o gerekli olan çekingenliğini takınmış, oldukça da şaşırmıştı. Elinden geldiği, dilinin döndüğünce, her zamandan daha çok ‘şey, şey’ diyerek anlattı: yepyeni bir paltosu varmış. Sırtından insafsızca almışlar. Kendisine ricaya gelmiş, emniyet müdürüyle ya da başka biriyle görüşüp etsin de paltosunu bulsunlar. Bu dilek, generale nedense pek garip göründü. Kesik sesiyle:

– Bayım, siz yol yordam nedir bilmez misiniz? dedi. Ne diye bana geldiniz? İşler nasıl izlenir, bilmiyor musunuz? Bu iş için önce dilekçe verilecekti; dilekçe düzelticiye, düzelticiden şube müdürüne, şube müdüründen yazmanıma gidecek, yazman da bana verecekti.

Akakiy Akakiyeviç, baştan aşağı kan ter içinde kalmıştı; büsbütün kırılmak üzere olan cesaretini toplamaya çalıştı:

Ben, ekselans, şey, sizi rahatsız etmeye yeltendim, çünkü, yazmanlara, şey, pek güvenilmez de…

Büyük adam:

– Vay, bu ne cesaret! diye kükredi. Bu düşünceleri size kim aşıladı. Gençler arasında üstlerine, yüksek adamlara karşı böyle saygısızca duygular nasıl olup da yayılıyor?

Büyük adam, Akakiy Akakiyeviç’in elliyi aşkın olduğunu anlamamış olacaktı. Çünkü Akakiy Akakiyeviç’e ancak karşılaştırma yoluyla, yani 70 yaşına varan bir kimse yanında genç denebilirdi.

– Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz? Anlıyor musunuz, size söylüyorum?

Bunları söylerken öyle tepinmeye başlamış, sesi de öyle yüksek, öyle güçlü bir tona çıkmıştı ki, Akakiy Akakiyeviç değil, kim olsa korkuya düşmekten kendini alamazdı. Akakiy Akakiyeviç, yıldırımla vurulmuşa döndü, sendeledi; vücudu baştan aşağı titremeye başladı, ayakta duramıyordu. Hademeler yetişip kendini tutmasalardı, kesinlikle yere düşecekti; onu kıpırtısız olarak dışarı çıkardılar. Büyük adamsa sözlerinin umduğundan çok etkili, bir insanı bayıltacak güçte olduğunu düşünerek büsbütün kendisinden geçmişti. Bu işi nasıl karşıladığını anlamak için göz ucuyla arkadaşına baktı, sevinçle gördü ki, arkadaşı da pek tuhaf bir ruh durumu içindeydi, onun da biraz korkmaya başladığını hoşnutlukla gördü.

Akakiy Akakiyeviç, merdiveni nasıl indiğini, sokağa nasıl çıktığını anımsamıyor, elleri ayakları tutmuyordu. Hiçbir zaman bir generalden böyle bir papara yememişti, hem de yabancı bir generalden. Sokaklarda rüzgâr esiyordu. Akakiy Akakiyeviç, rüzgârda ağzı açık, kaldırımlardan ine çıka yürüyordu. Rüzgâr, – Petersburg’da böyledir – her yandan, her sokak başından, üzerine doğru esiyordu. Bir an, boğazına bir şey tıkanır gibi oldu. Bir söz söylemeye gücü yoktu, kendisini eve dar attı. Her yanı şişmişti, yatağa düştü. İşte kimi zaman gerekli paylamalar, böyle etkili oluyor. Ertesi gün ateşi yükseldi. Hastalık, Petersburg ikliminin cömert yardımıyla, beklendiğinden daha da çabuk ilerledi. Doktor, gelip nabzını saydıktan sonra, yakı salık vermekten başka umar göremedi. O da, hasta hekimliğin yüksek yardımından yoksun kalmasın diye. Ayrıca da ekledi: “Bir buçuk gün ya yaşar, ya yaşamaz, sonra tahtalı köyü boylayacaktır. Siz de hanımcığım, zaman yitirmeden, onun için bir çam tabut ısmarlayın. Çünkü, meşe tabut ona göre pahalıcadır!” Akakiy Akakiyeviç, bu şom ağızlının söylediklerini işitti mi? İşittiyse bu sözler üzerinde güçlü bir etki yaptı mı? O anda üzünçle dolu yaşamının acısını duydu mu? Bilmiyoruz. Çünkü bu sırada Akakiy Akakiyeviç, boyuna sayıklıyor, ateşler içinde yanıyordu. Gözleri önünden boyuna birbirinden acayip şeyler geçiyordu. Gözlerinin önüne Petroviç geliyor, ona, içinde hırsızları yakalayacak bir tuzak bulunan bir palto ısmarlıyordu. Yatağının altına boyuna hırsızlar giriyordu. Akakiy Akakiyeviç, battaniye altından tutup hırsızları çıkarması için durmadan ev sahibi kadını çağırıyor, gözünün önünde niçin eski paltosunun asılı durduğunu soruyor, yeni bir paltosu olduğunu söylüyordu. Kendisini generalin karşısında sanıyor, o gerekli paylamayı işitiyor, “Bağışlayın, suç bende ekselans,” diyordu.

shf: 55-65 arası

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)

Doğan Cüceloğlu.alıntı
HOCAM EMEĞİNİZE YAZIK EDİYORSUNUZ!

Geçen gün sürekli gittiğim bir mekanda çayımı içip kitabımı okurken yanıma orta yaşlarda güler yüzlü bir bey geldi selam verdi ve “Hocam izin verirseniz size bir şey söylemek istiyorum,” dedi.

Eğitim görmüş, kibar, olgun bir insan izlenimi veriyordu. Yanımdaki boş sandalyeye davet ettim, aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Anladığım kadarıyla öğretmenlikle bir kitap üzerinde çalışıyorsunuz; doğru mu?
- Evet, doğru, dedim.
- Hocam, haddim değil, ama emeğinize yazık ediyorsunuz! Bayağı rahatsız olmuştum, sandalyemde şöyle bir dikleştim ve gözlerinin içine baktım. Mahcup bir edayla hafifçe gülümsedi ve konuşmaya devam etti: “Ben kendim emekli öğretmenim; yöneticilik de yaptım.” Çok ilgimi çekmişti, gülümsemeye çalışarak sordum:
- Buyrun, siz dinliyorum. Öğretmenleri ilgilendiren bir kitap yazmakla neden emeğimi boşa harcamış oluyorum, merak ettim.
- Çünkü okunmaz hocam. Neden böyle düşündüğümü izin verirseniz açıklamak istiyorum.
- Buyrun, sizi dinliyorum.
- Öğretmenleri zihnimde iki kutuplu bir ölçek üzerinde değerlendiriyorum. Bir uçta yapacak başka hiç bir iş bulamayan ve çaresizlikten öğretmenlik yapanlar var. Ölçeğin öbür ucunda getirisi yüksek, prestijli başka işler yapabileceği halde öğretmen olmayı seçenler var.
- Şunu mu demek istiyorsunuz: Bazıları, başka hiç bir iş yapamadıkları için, çaresizlikten öğretmenlik yaparlar, bazıları ise yapacakları birçok seçenek içinden öğretmen olmayı seçerler.
- Evet, bunu demek istiyorum. Bir öğretmenle konuşurken üç dakika içinde hangi tür öğretmenle konuştuğumu bilirim.
- Peki, hangi tür öğretmenle konuştuğunu öğrencide anlar mı?
- Ben anlarım. Ama öğrencilerin de sezgileri güçlüdür, hangi tür öğretmenle konuştuğunu sezerler.

Bir süre sustuktan sonra, “Peki, neden emeğime yazık ediyorum,” diye sordum. Cevabı hazırdı: “Çünkü yazdığınız kitabı çok az öğretmen okur.” Konuşmaya devam ettim:
- Ben çok satılsın, diye kitap yazmıyorum.
- Hocam beni yanlış anlamayın, lütfen. Ben sizin iyi bir bilim insanı ve etkili bir yazar olduğunuzu düşünüyorum. Ayrıca yaşınızı da biliyorum. Artık bu yaşta sizin önceliğiniz anne babalar ve üniversite öğrencileri olmalı; onlar için kitap yazmalısınız. Öğretmen olmayı seçenlerin sayısı çok az ve onlar zaten sizin kitaplarınızı okuyor ve faydalanıyorlar. Birçok üniversiteli gencin, sizin SAVAŞÇI kitabını okuduktan sonra öğretmen olmayı seçtiğini biliyorum.
- Çok ilginç, önemli şeyler söylediniz. Kimliğiniz belirtmeden bu konuşmamızı sosyal medyada paylaşıp okurlarımın ne düşündüğünü sorabilir miyim?
- Tabii paylaşabilirsiniz; ne diyeceklerini ben de merak ediyorum.
Daha sonra izin istedi ve ayrıldı; sorularıma beni baş başa bıraktı.

Evet, şimdi siz değerli okurlarıma soruyorum:

1- Benimle konuşan emekli öğretmen beyefendinin öğretmenleri iki grupta değerlendirişini gerçekçi buluyor musunuz?

2- Ülkemizde çaresizlikten öğretmenlik yapanların sayısının öğretmenliği seçenlerden kat be kat daha yüksek olduğunu düşünüyor musunuz?

3- Siz kendiniz bir öğretmenle karşılaştığınızda onun çaresizlikten öğretmenlik yapan biri mi yoksa öğretmen olmayı seçmiş biri mi olduğunu hissedebiliyor musunuz?

4- Sizce bir öğrenci sınıfa giren öğretmenin çaresizlikten öğretmenlik yapan ya da öğretmen olmayı seçen bir olduğunu, yani bu önemli ayırımı, hissedebilir mi?

Emek ve zamanınız için teşekkür ederim.

Elif, Baba Kalbin Kanamış'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 6/10 puan

"Dokuz sekizlik deli deme bana, dört dörtlük bir aptalım ben..."
Volkan, Bade ve Mustafa küçüklükten beri çok yakın arkadaşlar.. Bade, Volkan'ın sınıf arkadaşı. Küçük yaşta anne babasını kaybedince amcası tarafından büyütülmüş. Mustafa ise Volkan'ın mahalleden arkadaşı. Ama arkadaşın hası... Her daim birbirlerine arka çıkmışlar. Bade'nin de aynı sokağa taşınmasıyla Volkan'ın ayrı ayrı yürüttüğü dostluklar birleşmiş bir bütün olmuş. Birlikte büyümüşler, tüm sıkıntılarını paylaşmışlar. Ama daha okul sıralarındayken Volkan'ın yüreğinde Bade'ye karşı arkadaşlıktan öte duygular belirmiş. Arkadaşlığını kaybetmeyi göze almamış, açılamamış Bade'ye.. Yıllar sonra Volkan, basarili bir yazar olmuş. Yazdığı kitap sinemaya uyarlanmış ve izleyicinin çok beğendiği bir film olmuş...
Artık şimdiki zamana dönebilirim; Volkan, dostlarıyla bu filmi izlemeye gittiğinde yapımcılar tekrar arıyor ve yeni bir projenin müjdesini veriyor. Volkan'a yine yazmak düşüyor. O da yeni hikayesi için düşüyor yollara.. Aslında onu yollara atan başka olaylar da var ama orasını siz okumalısınız anlatmamalıyım diye düşünüyorum :) Velhasıl ana karakterimiz Volkan, soluğu Bodrum'da alıyor. Gümüşlük'te bir ev kiralıyor. Bir çay bahçesinde yolunun kesiştiği kemancıyı yazmaya başlıyor. Ama ne yazmak!... Kemancının hikâyesi cidden çok güzeldi ^^ Okurken biraz içim burkulsa da sondaki sürpriz çok hoş oldu. Ben kitabı sevdim, beklentimin üstünde güzeldi

Şeyma Şakalar, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okuyor

Kader mekanizmasını çözmek imkansız. An geliyor, fânilik fikri, evreni bir karambol kumkuması (çanağı), insanı bir fiyasko figüranı, hayatı bir skandal silsilesi gibi algılamamıza neden oluyor. Ya da içimizi derin bir şükran duygusu ve yaşama sevinci kaplıyor... Çok acayip. Siz bana bakmayın. Artık bütün tembihleri unutmuş, kapılarını teselliye kapatmış, basireti kördüğüm olmuş biriyim.

Korkma Ben Varım, Murat Menteş (Sayfa 43 - İletişim)Korkma Ben Varım, Murat Menteş (Sayfa 43 - İletişim)

Bir Şey Dikkatimi Celbetti!!
Bir günde okudığumuz kitabı aynı günün sonuna doğru bitirdiğimizde iki gün olarak kayda geçiyor. Yani ben anlamadım bir gün ve bir gece mi sayılıyor? Nedir bunun ölçüsü? Siz sistemi biliyorsanız söz sizde...

Şimdi siz duygular altında ezilmeye mahkumken ben çayımdan bir yudum daha alıyor olacağım.