• Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski bütün filmlerinde insanın görünmeyen içlerine doğru bakar. Ölüm yaşlılık kaygı ve nefret duygularının gündelik yaşamda nasıl karşılıkları olabileceğine, insanda nasıl göründüğüne kafa yormuş bir yönetmen. Görsel dilin müzik eşliğinde bir şölene dönüştüğü bir filminden söz edeceğim; ‘‘Üç Renk Üçlemesi’’nin (Three Colors Trilogy) kimilerine göre en iyi bölümü olan Mavi filmi (1993). Bir kadının yalnızlıkla nasıl baş edebileceğine dair öznel bir çıkarsama. Bir trafik kazasında çok sevdiği, aynı zamanda dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan eşini ve kızını kaybeden Julie, bu dayanılmaz kaybın ardından yaşama nasıl tutunacaktır?
    Filmin renginin neden mavi olduğunu hissedebiliyor insan. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir hayatta, gökyüzü ve su gibi akan bir özgürlük de, kuşku ve yalnızlıkta insan için. Kazadan önce ilkin küçük kızın mavi renkli mendili uçar arka camdan. Film boyunca rengin mavi olması sıcaklıktan çok gerçekliğin duygusunu vermek için olabilir. Kaykayla yolda kayan bir genç direksiyon hâkimiyetini şu ya da bu sebeple kaybedip bütün gücüyle ağaca çarpan ve un ufak olan arabayı görmüş ve sadece kadının sağ kaldığını anlamıştır. Fakat iyi bir eş ve baba olan müzisyenimizin son sözlerini de işitir, ailesini eğlendirmek için anlattığı bir fıkrayı tamamlamaktadır son nefesini verirken. Julie’nin yaşamındaki çölleşmeyi, arzunun çekilip gidişini, dünyaya yabancılaşmayı, zaman ve mekânın erimesini tek bir diyalog olmadan hissettirmek… Sinemanın manası da sihri de bu olsa gerek. Fakat Julie, ilk bakışta bize oldukça uzak, acıyı içine atıp tırnaklarını kalbine batıran bir kadın profiline alışkın olan kültürümüz için yadırgatıcı. Bağırıp çağıran hastanenin camlarını kıran birine o kadar da aşina değiliz. Hapların hepsini yutmaya kalkışmak da intiharın ağır dinî sorumluluğu yüzünden pek olası değil bu diyarlarda. Arkadaş ya da akraba tek bir yakınının yanında olmayışı ise tek başınalık nimetini öne çıkaran modernliğin zalimane külfeti olarak görülebilir.
    Mavi dipsiz yalnızlık
    Kadının özgürleşmesi ile eşinden kalacak hiçbir mülke müdanasının olmaması arasında kuvvetli ilişki var. Özgürlük, çalışmadan yaşamını sürdürme lüksüne sahip kadınların işi yönetmene göre. Bir de inkâr ve kabullenme salınımında acıyı gizleme ve hiçbir insanla paylaşmama hâli var ki bunun ancak yüzme havuzunda dışa vurulabilmesi de yalnızlığın modern bertarafı.
    Julie cenaze törenini hastane yatağında izleyebiliyordu ancak. Dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan büyük müzisyen elim bir kazayla hayatını kaybetmiş, hiç kimse böyle bir ölümü kolayca kabul edemez mealli tören cümleleriyle defnedilmekte. Patrice AB’nin ortak marşı olarak kullanılmak üzere çok büyük bir proje müziğini bestelemiş ve son rötuşlarını yapmakta iken hayat bitivermiştir. Bugüne kadar bestelediği müziklerin çoğunda Julie’nin desteği vardır hatta bizzat bestelemektedir kimi müzik çevrelerine göre. Bu konuda gazetecilerin sorularını cevaplamaz Julie.
    Kocaman eve bir başına döndüğünde bir karşılayan vardır elbet; özgürlük sosuna bulanmış mavi, dipsiz bir yalnızlık. Burada da Julie genel geçer davranış kalıplarından ayrılır. Böyle durumlarda kadınlar bütün anıları eşyaları izleri titizlikle saklayıp bir sandığın içine özenle yerleştirirler. Julie ise şömineyi yakar ama ısınmak için değil. Kızının bütün eşyalarını, birlikte yaptıkları son resimler ve doğum gününde alınmış bebekler de dâhil, her şeyi ateşe atar. Kocasının izlerini siler yaşamından, kendisine teslim edilen Avrupa’nın beklediği o büyük bestenin yazılı olduğu kâğıtlar da dâhil.
    Geçmişe tutunmanın boşluğu yerine önü arkası görünmeyen sonsuz bir yalnızlığı deneyimlemeye hazırdır. Bu durum Iraklı sanatçı Talal Mahmud’un bronz heykelini hatırlattı bana; geçmiş ve anılar keskin paslı fakat eğimli bir bıçak gibi yukarı doğru uzanırken, her yönüyle büyük tehlikeler içerirken, acıtacağı kesin olmasına rağmen, insanın kendini çarmıha gerer gibi ona boylu boyunca sarılışı. Filmde ise tam tersi var. Yaşanmış her şeye arkanı dönüp gitmek… Peki geçmiş, ondan geçip gitmekle geçip gider mi? Bu kadar kolay mıdır geçmişin defterini dürüp arkana bakmadan yürümek?
    Herkes zerre zerre yine yalnız
    Gözünden bir damla yaş çıkmadı Julie’nin. Evin işlerini gören yılların emekçisi Marie bu yüzden çok ağladığını söyler, o ağlamadığı için. Avrupa filmlerinde bizdekinin aksine ağlamaz, dövünmez insanlar, gözyaşı çok azdır ve insanlar serinkanlılıkla karşılamış gibi görünür yaşananları. Kalpler, duygular sürekli kontrol altına alınmış ve aklın denetimine verilmiştir sanki. Jülie avukatına, hizmetçi ve bahçıvana ömür boyu yetecek bir hesap açtıktan sonra geri kalan yaşadıkları ev de dâhil bütün gayrimenkulü satması talimatı verir. Ne var ki kiraya çıktığı küçük apartman dairesinin kilerinde onu karşılayan bir fare ailesi hiçbir şeyin kolay olmayacağının ilk sinyalidir. İşte en çok burada başlıyor benzerliğimiz. Kadınların yalnız yaşarken baş etmede en çok zorlandıkları şeylerin başında gelir fareler ve haşereler. Hırsızlarla, yalnızlıklardan yararlanmaya çalışan gelişmemiş erkek taifesi de ayrı bir evrensel kâbus. Bu heyulalar hemen her kültürde belli dozlarda sıkıntı, kaygı, tereddüt ve acı vermeye devam ediyor.
    Julie’nin hayatına girip çıkan insanlar, avukatı, kocasının yakın arkadaşlarından biri, aynı apartmanda yaşayan ve eve erkek arkadaş getirip durduğu için komşular tarafından imza toplanarak atılmak istenen bir kız ve evin sokağında flüt çalan evsiz. Sonra tek başına gidilen kafeler, yapayalnız içilen kahveler, telefonla gelen, paketi haşır haşır açılıp hüzünle yenen yemekler arasında tam bir Avrupa hüznü.
    Ne iş yapıyorsunuz sorusuna “hiçbir şey” diyen ve artık yaşamın anlamını kaybetmiş gibi görünen Julie, tesadüfen öğrendiği gerçekle yeni bir aydınlanma yaşar. Kocasının yıllardır bir sevgilisi olduğunu öğrendiğinde yükselttiği üzüntü ve acı kulesi tuhaf biçimde yıkılır. Bu insan insanın hem şifası hem de cehennemidir, önermesini haklı çıkaran bir parıltı. Neredeyse Necip Fazıl’ın dizelerine ulaşır Julie: “Bütün insanlığı dövsen havanda/ Herkes zerre zerre yine yalnız.”Didem Madak ona şöyle derdi belki Ah’lar Ağacı’ndan Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Sevgili bir avukatın yanında çalışan sekreterdir ve dünyaca ünlü müzisyenden hamiledir. “Seni seviyor muydu?” sorusuna aldığı olumlu cevap hürmetine evin satışını durdurup kadına bağışlar. Öyle ya kimi seviyorsa evi de onun olsun. Başkasını seven adamın bir eşyası değip dokunmasın ona. Ünlü müzisyen, sevgilisine karısının çok iyi bir kadın olduğunu, ona sonsuz güvendiğini hatta kendisinin bile ona güvenmesi gerektiğini söylerken yanılmamış. Julie için gerçek arınma da gerçek özgürlük de bir insana bağlı mutluluğun üzerindedir artık.
    Artık her insanı, her mekânı, her eşyayı görecek gözü ve zamanı var. Önünden geçip gittiğimiz bir evsize neyiniz var, diyebilir. Daha önce durup dönüp bakamayacağı nice şey… Gerçi bazı yalnızlar daha da nemrutlaşır. İnsana, özellikle de acize yoksuna iyice kapatır kendini, korunma adına. “Daima tutunacak bir şey bulmak lazım” dedi evsiz adam ona. O müziğe ve flütüne tutunmuştu. Bir seferinde kahvesini içerken yaşlı, şık fakat kemiklerindeki erime yüzünden artık neredeyse çöp kutusuna yetişemeyecek kadar küçülmüş yaşlı kadının bir cam şişeyi yerine atma çabasına tanık oluruz uzun süre. Kimse yardım etmez, çünkü herkesin acelesi vardır bu şehirde.
    Julie annesini en iyi huzurevine yerleştirir ve ziyaretine gittikçe onun hafızasının kızından hızla uzaklaşmasına tanık olur. Yalnızlaşmanın bir veçhesi de unutmaktır. İki ucu keskin bıçak gibidir bazı oluşlar, unutuşun hem nimet hem bela oluşu gibi. Unuttukça  ıssızlaşırız. Yerinden hiç kalkmayan annenin dünyaları ayağıma getiriyor dediği televizyonda, en çok kalbin zor dayanacağı aksiyon programlarını izlemesi de insan yaşamındaki zıtlıklara özlem ve arzulara güzel bir gönderme. Hiç kıpırdamayan insanın hayallerinin uzanabileceği yerlere göz kırpmak. Çok yükseklerde yürüyen ip cambazları, uçaklardan atlayan maceracılar, esnek iplere bağlı olarak uçurumlardan düşenler… Ölmüş kocasına selam yollayıp duran anneyle dertleşme ve durumunu idrak etmesini bekleme ihtimali de kalmamıştır artık.
    Yıllardır platonik olarak Julie’yi seven Patrice’in yakın müzisyen arkadaşı aşkını itiraf eder. Bestenin bir nüshasını saklamıştır. Julie yarım kalan eserin bitirilmesine yardım eder. Sevgiyle başlanmış her şeyi tamamlamıştır böylelikle. Evi vermiş, konçertoyu hitama erdirmiştir. Sevmediği ama sevgisini ve emeğini takdir ettiği adama istediğini vermeye gelmiştir sıra. Burada Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki benim hiç onaylamadığım maşeri vicdan çıkar karşımıza; sevgi emektir. Filmin bitiş şarkısını herkes istediği gibi onaylayıp reddetmekte serbest elbette:
    Sevgi sabırlıdır
    Sevgi her şeye inanır
    Sevgi şefkatlidir
    Sevgi asla son bulmaz
    Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırlara
    ve bilgiye sahip olsam
    Eğer dağları yerinden oynatacak kadar inancım
    olsa ama sevgim olmasa
    Bir hiçim
    Ama peygamberlik ortadan kalkacak
    Bilgi sona erecek
    Bilgi ortadan kalkacak
    İşte böylece kalıcı olan iman ümit ve sevgidir
    Yıldız Ramazanoğlu, ‘’Yalnızlığın Mavi Yüzü’’, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.
  • Bir Ölünün Anıları, Bulgakov’un diğer romanlarındaki rejim eleştirilerine geniş boyut kazandıran bir roman. Üstat ile Margarita ve Köpek Kalbi’nin sayfalarına sinen faşizm, rejim despotluğu, dikta olmuş halk kitleleri ve korku gibi kavramların ne derece okura geçirdiği hususunda BÖA, hiç de azımsanacak boyutta değil, ki geri planda kalmış olması da oldukça şaşırtıcı bir durum. 225 sayfalık romanın salt bu eleştirilerle donanmış olması kurguya ket vursa da, Bulgakov’un dünyasına adım atmış olanlar için bir sorun oluşmayacaktır.

    Bir Ölünün Anıları, Bulgakov’dan okuduğum üçüncü kitap oldu. Sergey Leontiyeviç Maksudov’un günlüğü bir özyaşamöyküsel niteliğinde. Giriş bölümünde karakterimiz vedasından önce defterini en yakın dostu Bulgakov’a gönderiyor. Bulgakov ise bölüm başlıklarını belirleyip imla hatalarını düzeltmek dışında metne dokunmadığını telkin eden bir girizgah atıyor ve sonra bu küçük oyuna inanmış gibi esere başlamamız isteniyor...

    Gazeteci Leontoyeviç Maksudov bir kitap yazmaktadır, kitabının tenkitlerle güçleneceği düşüncesiyle sürekli dostlarıyla bir araya gelmek ister ve bu konuda yanlışları süzgeçten geçireceğini düşünür. Ama düşündüğü gibi midir? Kitap kimin elinden geçtiyse basılmaması gerektiğe dair öğütler alır. Roman içten içe beğenilir. Maksudov, tenkitlere ve baskılara kulak tıkayıp, giriştiği işinde pes etmeyecek, soluğu yayınevlerinin kapısında alacaktır. Yaşamı Martin Eden’ın ilk basamakları gibidir; arkadaşlarından, çevresinden, yayın kuruluşlarından sürekli olumsuz cevaplar alır, ama sonsuz tutkusu bunun önüne geçmek için mücadeleye hazırdır; ta ki değişmez aynılık beynini oymaya başladığı ana kadar.

    "Her şey kesinlikle aynı ve her şey kesinlikle doğru,' dedim sert bir biçimde!"

    Bazen cümlelerin çözüm getirmediğini anladığımızda veya yeni günün bir önceki günden farklı olmadığını hissettiğimizde bu cümlenin benzerlerini dile getiririz. Lakin sindirilmenin veya kaçmanın telkin ettiği bir cümle değildir bu. Keza alışkanlıklara, savaş çığırtkanlığına, diktaya, erişilmez olana, kıskançlığa, korkaklığa, zorbalığa, küstahlığa, algı sınırlarına ve monotonluğa en somut karşı koyma biçimidir. Bir nevi düz ağızla “sen de haklısın” demektir, var olan enerjinin daha doğru zemine saklanmasıdır, katı ve değişmez kurallara protestodur, kitlenin karşı konulamaz baskısıyla popüler olmanın özendirildiği ve bunun için her şeyi yapabilecek vasıfsızlara karşı en etkili ket vurma biçimidir. Çünkü o, ne kadar mükemmel cümleler kurarsa kursun, kendisini ne kadar doğru biçimde ifade ederse etsin hep mağlup ayrılacaktır. “her şey kesinlikle doğru…..” demeyi gerektiren en doğru anlar, böylesi çıkmaz durumlardır işte!

    -Spoi olabilir- Kitabın son bölümlerine girdiyseniz kendinizi kara mizahın içinde bulabilirsiniz. Ana karakterimiz sonunda kitabını bastırmak için uygun zemini bulur. Daha doğrusu kötü ruh-kendisinin tabiriyle- karşısına çıkar ve romanın basılacağını söyler. Az bir miktara ruhunu sattığına inanan Maksudov için her şey çıkmaza girmiş, kendisine verilen vaatlerin yerine getirilmemesi ve bürokrasinin işin içine katılması Maksudov’u buhrana ve umutsuzluğun pençesine bırakmıştır...

    Bulgakov okurun karşısına yine sürrealist bir ortam çıkarır, hayal ile gerçeği girift durumlarda yerden yere vurur. Bürokrasi alayını trajikomikleştirerek Ekim devrimine büyük eleştiri getirir, ki bu tüm sayfalara siner haldedir.
    Bir Ölünün Anıları, tiyatro kulisleri ve onun sözde eleştirmenlerine karşı kaleme alınan bir roman olmakla beraber, sanat, mizah gibi unsurları ince bir yergi ve hiciv ile 'sahneye' taşır. Bulgakov, Köpek Kalbi ve Usta ve Margarita kitaplarında olan satirik öğeler ve gerçeküstücü tonu bu eserle devam ettirdiğini söylemek mümkün. ÜİM’de Stalin ve faşist Sovyetler’i yeren Bulgakov, evvelinde karşı olduğu bir diğer sisteme, yani Lenin’e, sınıf çatışmalarına, bürokrasiye, onun baskıcı ve ölümcül yöntemlerine nasıl karşı durduğunun teatral bir göstergesi niteliğindedir bu günce.

    Keyifli okumalar dilerim...
  • CAHİT Sıtkı askerliğini yaparken başından geçen bu ilginç öyküyü 1944 yılında bir gazeteciye anlatmış. Oda Cumhuriyet Gazetesi’ne yazmış.

    Karşıyaka Lisesi eski edebiyat öğretmeni Yücel İzmirlide bana göndermiş. 

    Yıl 1941... Cahit Sıtkı Edremit Burhaniye’de yedek subay. 

    Göreve gittiği gün bölük yazıcısından künye defterini ister. Defteri tararken Abbas oğlu Abbas adı dikkatini çeker. 

    Eli sakat olduğu için çürüğe ayrılmış bir erdir Abbas...

    Askeri çağırtır. İçeri yiğit bir er girer, selam çakıp "Abbas oğlu Abbas, emret komutan!" der.

    - Nerelisin Abbas?

    - Memleket Mardin, kaza Midyat komutan.

    - Abbas benim emir erim olur musun?

    - Sen bilir komutan!

    Abbas, Cahit Asteğmen’in evinin altındaki boş odaya taşınır ve kısa zamanda zekası ve sıcakkanlığıyla komutanını etkiler. 

    Sabahları erkenden kalkar, kahvaltısını hazırlar, kıyafetlerini ütüler, evin temizliğini yapar, yemeğini pişirir. 

    * * *

    Akşam olunca çilingir sofrasını kurar, güzel mezeler yapar. 

    Komutan zamanla bu saf ve temiz Anadolu çocuğunu çok sever. 

    Akşamları demlenirken onunla dertleşir. 

    Böyle bir keyif gecesinde Abbas’a şöyle bir soru yöneltir: 

    - Sen İstanbul’u bilir misin Abbas?

    - Bilir komutan.

    - Orda bir Beşiktaş var bilir misin?

    - Bilir komutan. Ben orda acemi birlikteydim.

    - Orda benim bir sevgilim var... Sen bana kaçırıp onu getirir misin?

    - Elbet komutan.

    Sabah olur, Cahit Sıtkı bakar Abbas yeni asker kıyafetlerini giymiş, tıraş olmuş, sorar:

    - Hayırdır Abbas, neden böyle hazırlık yaptın?

    - Ben İstanbul’a gidecek komutan.

    - Ne yapacaksın İstanbul’da?

    - Sen söyledi. Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek!

    Şair duygulanır. Gözyaşlarını gizlemek için arkasını dönüp evden çıkar.

    * * *

    Akşam eve dönünce rakı sofrasını kurdurur ve Abbas’ı karşısına oturtur.

    Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı alır kelemi káğıdı eline o sofrada ünlü şiirini yazar:

    Haydi Abbas, vakit tamam;

    Akşam diyordun işte oldu akşam.

    Kur bakalım çilingir soframızı;

    Dinsin artık bu kalp ağrısı.

    Şu ağacın gölgesinde olsun;

    Tam kenarında havuzun.

    Aya haber sal çıksın bu gece;

    Görünsün şöyle gönlümce.

    Bas kırbacı sihirli seccadeye,

    Göster hükmettiğini mesafeye

    Ve zamana.

    Katıp tozu dumanı,

    Var git,

    Böyle ferman etti Cahit,

    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;

    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
  • Kötü bir sözü herkesin söylemesi, o söze gerçeklik kazandırmaz.Çıkar defterini.Yalnız, gerçeğin tanımını vereceğiz, matrağın değil.
  • 7 Şubat 1904 tarihinde İstanbul'un Çatalca ilçesinde dünyaya gelen ve Bayrak şiiriyle bilinen Türk şair, öğretmen ve siyasetçidir.

    Henüz bebekken babası veba hastalığından ölmüştür ve annesi de yeni bir evlilik yapıp Filistin'e gitmiştir. Annesiz ve babasız kalan Arif Nihat Asya, akrabaları tarafından büyütülmüştür.

    Eğitim hayatını sırasıyla Örçünlü Köy Mektebi, Gülşen-i Maarif Rüştiyesi, Darü'l-Muallimin-i Aliye okullarından mezun olarak tamamlamıştır.

    1928'de mezuniyetinin ardından edebiyat öğretmeni göreviyle Adana'ya tayini çıkmış, Adana Kız ve Erkek Lisesi'nde bir süre öğretmenlik ve idarecilik yapmıştır.

    1933'te Adana'da Ahmet Remzi Akyürek ile tanışarak Mevlevilikte şeyhlik makamına kadar yükselerek tasavvufi şiirler kaleme aldı. 1940 yılında Adana'nın düşman işgalinen kurtuluşunun kutlandığı tören için Bayrak şiirini yayınlamıştı ve kendisinin tüm Türkiye tarafından tanınmasını sağlamıştı.

    Malatya Lisesi'ne müdür olarak atanan Arif Nihat Asya, müdürlük görevi esnasında Hasan Ali Yücel ile sert bir tartışma yaşamıştır ve bunun üzerine huzursuz olarak edebiyat öğretmeni olarak Adana Erkek Lisesi'ne dönüş yapmıştır.

    1950'deki Türkiye seçimlerinde Demokrat Parti'den aday oldu ve seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi. Bir dönem sürdürdüğü milletvekilliği görevini dönem sonu bırakarak politika defterini kapadı ve yeniden edebiyat öğretmenliğine döndü.

    Eskişehir Lisesi'nde bir süre öğretmenlik yaptı ve ardından 1955'te Ankara Gazi Lisesi'ne geçiş yaptı. Aynı zamanda iki yıl boyunca Kıbrıs'ta Lefkoşa Erkek Lisesi'nde görev aldı. 1962'de Ankara'ya dönen Arif Nihat Asya, Gazi Lisesi'nden emekli oldu.

    Emekliliğinin ardından İstanbul'da Yeni İstanbul ve Babıali'de Sabah adlı gazetelerde yazılar yazdı. 1974 yılının Aralık ayı sonunda hastalandı ve hastaneye yatırıldı. Tedavi gördüğü sırada 5 Ocak 1975'te hayata gözlerini yumdu.

    BAYRAK ŞİİRİ

    Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, 
    Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, 
    Işık ışık, dalga dalga bayrağım! 
    Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. 

    Sana benim gözümle bakmayanın 
    Mezarını kazacağım. 
    Seni selâmlamadan uçan kuşun 
    Yuvasını bozacağım. 

    Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder... 
    Gölgende bana da, bana da yer ver. 
    Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar: 
    Yurda ay yıldızının ışığı yeter. 

    Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün 
    Kızıllığında ısındık; 
    Dağlardan çöllere düştüğümüz gün 
    Gölgene sığındık. 

    Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; 
    Barışın güvercini, savaşın kartalı 
    Yüksek yerlerde açan çiçeğim. 
    Senin altında doğdum. 
    Senin altında öleceğim. 

    Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: 
    Yer yüzünde yer beğen! 
    Nereye dikilmek istersen, 
    Söyle, seni oraya dikeyim!

    AĞIT ŞİİRİ

    Ağlayın, parmakları nur 
    Sularından kınalı kızlarım 
    Ağlasın Meraga göklerinden 
    Meraga'ya bakıp yıldızlarım 

    Yollara Kürşadlar uzanmış ölü 
    Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü 
    Yiğitlerim uyur gurbet ellerde 
    Kimi Semerkant'ta bekler beni 
    Kimi Caber'de 

    Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok 
    Ben nasıl varım? 
    Ağla ey Tanrı dağlarından 
    İndirilmiş Tanrım 

    Şu yakın suların 
    Kolu neden bükülmez 
    Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin 
    Benden doğar, bana dökülmez? 

    Ben ki ateşle konuşurdum.selle konuşurdum 
    İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum 
    ''Sangaryos''u ''Sakarya'' yapan 
    ''İkonyom''u ''Konya'' yapan 
    Dille konuşurdum

    ANNE ŞİİRİ

    İlk kundağın 
    Ben oldum, yavrum; 
    İlk oyuncağın 
    Ben oldum. 

    Acı nedir 
    Tatlı nedir... bilmezdin 
    Dilin damağın 
    Ben oldum. 
    Elinin ermediği 
    Dilinin dönmediği 
    Çağlarda, yavrum 
    Kolun kanadın 
    Ben oldum 
    Dilin dudağın 
    Ben oldum. 

    Belki kıskanırlar diye 
    Gördüklerini 
    Sakladım gözlerden 
    Gülücüklerini... 
    Tülün duvağın 
    Ben oldum! 

    Artık isterlerse adımı 
    Söylemesinler bana 
    'Onun Annesi' diyorlar... 
    Bu yeter sevgilim bu yeter bana! 

    Bir dediğini 
    İki etmiyeyim diye 
    Öyle çırpındım ki 
    Ve seni öyle sevdim sana 
    O kadar ısındım ki 
    Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim 
    Gün oldu kırdın... 
    İncinmedim; 
    İlk oyuncağın 
    Ben oldum.. Yavrum 
    Son oyuncağın 
    Ben oldum... 

    Layık değildim 
    Layık gördüler 
    Annen oldum yavrum 
    Annen oldum!
  • «...üç yanı denizlerle çevrilmiş olan ülkemizin...» «İki buçuk yanıdır, oğlum Salim.» Salim, iki numara tıraşlı kocaman başını kaldırdı: «O ne demek oluyor Hikmet amca?» «Güney sınırlarımızın yarısı karadır da ondan.» «Yapma Hikmet amca; öğretmen kızar böyle şeylere.» «Kızmaz oğlum; gerçeklere kızılmaz.» Salim, kafasında beyaz çizgiler gibi duran eski yara izlerinden birini kaşıdı: «Gerçek nedir, Hikmet amca?» «Alıştırma defterini çıkar da yazdıralım; gerçekler havada kaybolmasın.» Salim, Hikmet'in yüzüne bakarak, bu garip amcanın ciddiyet derecesini ölçmeğe çalıştı. «Matrak geçmiyorsun ya Hikmet amca?» «Bu terbiyesiz sözü de nereden öğrendin bakalım?» «Hangi terbiyesiz?» «Matrak terbiyesiz.» Salim, kalemi ağzına soktu: «Herkes söylüyor.» Hikmet, yuvarlak fırça kafaya hafifçe vurdu: «Kötü bir sözü herkesin söylemesi, o söze bir gerçeklik kazandırmaz. Çıkar defterini. Yalnız, gerçeğin tanımını vereceğiz, matrağın değil.»
  • Yıl 1941… Cahit Sıtkı Edremit-Ilıca, Sahil Muhafaza Taburunda yedek subay olarak başlar askerliğine. O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya bir emir eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini isteyen Cahit Sıtkı, kendisine emir eri seçmek için sırayla isimlere bakarken birden bir isim dikkatini çeker. Abbas oğlu Abbas… Bu isim şairimizi çocukluk günlerine götürür ve büyükannesinden dinlediği bir masalı anımsatır. Askerliği bittikten sonra 1944 yılında Cumhuriyet Gazetesine yazdığı bir yazı, Türk şiirinde efsane olacak şiirinin yani “Haydi Abbas” şiirinin özüdür aslında. Çocukken büyükannesinden dinlediği bir masaldan söz ederek başlar yazı: “Vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza aşık olur ve sevgilisini bulmak ümidiyle yollara düşer. Bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felâketler gelecektir, pek tabii değil mi? Aşk demek imtihan demektir. Ancak serden geçip yardan geçmeyen muradına nail olur. Bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. Bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeğe uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. Buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki: Oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap çıkar karşına! Korkmayasın. Adı Abbas’tır. Karnın mı acıkmış; Abbas, demen kafi. Derhal sana mükellef bir sofra kurar. Yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? Abbas’tan başka kimse kurtaramaz seni. Uykusuz gecelerde yârin hicranı ile mi yanıyorsun? Abbas ne güne duruyor? Sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder. Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selâmete çıkacaksı
    Cahit Sıtkı, büyükannesinden dinlediği ve etkilendiği bu masalı hiç unutmamıştır. Olayın devamını gazetedeki yazısında şöyle anlatır şairimiz: “Bölüğü içtima ettirip gözüme kestirdiğimi seçmeğe gönlüm razı olmadı. Bölük yazıcısından künye defterini istedim. Şu Anadolu’muz ne zengin memleket yarabbi! Pötürgeli Hasanlar, Aksekili Ömerler, Akçaabatlı Hakkılar, Malatyalı Osmanlar, Erzincanlı Mehmetler, neler de neler! Kim bilir, bu Anadolu uşaklarının her birinde ne cevherler vardır! Yaprakları çevirmeğe devam ederken, Abbas oğlu Abbas ismi gözüme ilişti. Durdum, bu sahifeye daha muhabbetle eğildim. 331 doğumlu, Midyat’ın Cobin köyünden. Masaldaki Abbas aklıma geldi. İçimden: “Acaba?” dedim ve kendi kendime gülümsedim. Vakit öğleydi. Bölük talimden dönmüş olmalıydı. Nöbetçi çavuşu çağırttım, yemekten sonra, Abbas oğlu Abbas’ı bana göndermesini tembih ettim.”Öğle saatlerinde kapı çalınır. Karşısında civan mert, yiğit biri selam çakıp, “Abbas oğlu Abbas, emret komutan!” der. Aslında sakat eli yüzünden çürüğe ayrılmış bir askerdir Abbas. Aralarında söyle bir konuşma geçer:
    -Nerelisin?
    -Memleket Mardin, kaza Midyat komutan.
    -Sen benim emir erim olur musun?
    -Sen bilir komutan!
    Askere eşyalarını toplamasını ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını söyleyen şairimiz, zamanla Midyatlı bu askerin zekiliği ve sıcaklığından etkilenir. Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı’nın tüm ihtiyaçlarını ondan herhangi bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir. Zamanla aralarında komutan-asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur Cahit Sıtkı’yla Abbas’ın. Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten çok etkilenen Cahit Sıtkı zaman zaman karşısına alıp dertleşir onunla ve bu Anadolu çocuğunun ruhundaki gizli şeyleri keşfeder. Akşamları rakı sofrasını kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas komutanına. Aralarındaki duygu bağları iyice güçlenir. Yıldızlı bir yaz gecesinin bir keyif sofrasında, çakır keyif Cahit Sıtkı’nın aklına önce İstanbul, sonra da Beşiktaşlı sevgilisi düşer.
    -Sen İstanbul’u bilir misin Abbas?
    -Bilir komutan.
    -Orada bir Beşiktaş var bilir misin?
    -Bilir komutan! Ben orada acemi birlikteydim.
    -Orada benim bir sevgilim var. Sen bana kaçırıp onu getirir misin?
    -Elbet komutan!
    Bu arada şairin “Bu meltemli geceler/Su sesi, ay ışığı/Uzayan türküleri/Cırcır böceklerinin,
    Bu cümbüş, bu muhabbet/Bu tatlı uykusuzluk/Hep senin şerefine/Esmer güzeli yârim…” dediği
    Beşiktaşlı sevgiliden de bahsedelim: Cahit Sıtkı’nın “Beşiktaşlı sevgili” dediği, şiirindeki sevgilinin de yazdığı aşk mektupları gibi hayali olduğu söylenir. Ancak Cahit Sıtkı’nın teyzesinin oğlu, Avukat Reşid İskenderoğlu 1993 yılında yayımladığı anılar kitabında, yıllar sonra ‘Beşiktaşlı Sevgili’nin izini bulduğunu, kendisi ile görüşmek istediğini, ancak olumsuz yanıt aldığını anlatır. 2004 yılında 93 yaşında hayata gözlerini yuman, anne tarafından şairin akrabası olan Vedat Günyol’un anlattığına göreyse Cahit’in yıllarca gönlünde bir sır gibi sakladığı Beşiktaşlı sevgili meğerse kendisinin kız kardeşi Mihrimah Hanım imiş… Bunu, yıllar sonra, bir gün birlikte Paris’te dolaşırlarken Cahit Sıtkı bizzat Vedat Günyol’a itiraf etmiş. Vedat Günyol o gün çok hayıflanmış; “Ah Cahit, keşke o zaman söyleseydin, seni kız kardeşimle evlendirmeye çalışırdım…” demiş. Biz tekrar Cahit Sıtkı ile Abbas’a dönelim, o keyif akşamının ertesi güne… Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki Abbas yeni asker kıyafetleri giymiş, tıraş olmuş hazırlanmış. Cahit Sıtkı sorar:
    -Hayırdır Abbas neden böyle hazırlık yaptın?
    -Ben İstanbul’a gidecek komutan!
    -Ne yapacaksın sen İstanbul’da?
    -Sen söyledi bana. Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek! Gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı. Fakat bu mert askerin, yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanır. Akşam olur. Ağaç altında rakı sofrası kurdurur yine ve Abbas’ı karşısına oturtur. Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kağıda döker!
    Haydi Abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalp ağrısı.

    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.

    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumana.

    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan…