• Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu... Bir ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liya­kat. Mabede bayağılar giremez. Diriler naziktir, ölümsüzler ti­tiz. Gerçekten severseniz konuşurlar sizinle. Bir kitabı okurken 'ne güzel kitap' deriz, yazar da tıpkı benim gibi düşünmüş. Yanlış, şöyle dememiz gerekirdi: 'Bunu daha önce hiç düşünmemiştim ama, galiba doğru.' yahut 'Belki şimdi anlaya­mıyorum, birkaç gün sonra anlarım.' Önce teslimiyet, anla­mak cehdi. Sonra hüküm. Yazarın gerçekten değeri varsa, düşüncesini, bir hamlede kavrayamazsınız. Söylemek istedik­lerini bütün ile söyleyemez yazar, söylemek de istemez. Giz­ler, istiarelere başvurur..
  • İSLÂM GENÇLİĞİNİN ŞUUR KALESİNİ İÇTEN YIKAN BİR MÜLHİD: ALİ ŞERİATİ

    Ulemanın vaz ettiği menhecten yoksun oldukları için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”

    Meselenin tartışmaya açıldığı ve netice itibarıyla düğümlendiği nokta da burası zaten. Zira bir yandan, eserlerini okuyup fikirlerinden etkilenenler size, Ali Şeriatî okumanın faydalarını –hatta zaruretini- anlatırken diğer yandan muhalif ses gibi yansıtılan ulema ise “bu adamı okumamalısın” diyor ısrarla? Öyleyse ortada bir tartışma var belli ki. Kuru gürültülerle ve anlamsız tartışmalarla halledemeyeceğimiz bir tartışma bu. Aramızdaki anlaşmazlıkları Kur’an’a ve Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a götürmemiz gerektiğini öğütleyen âyet-i kerimeye kulak vermeliyiz öyleyse. Ve meseleyi Kitap, sünnet ve bunların şerhi mesabesindeki ulemanın ölçülerine göre halletmeliyiz. Zira, Müslüman olduğunu söyleyen herkesin teslimiyet göstermekle mükellef olduğu dayanaklardır bunlar.

    [Kâr- Zarar Dengesi]

    İslâmî meselelere, mücadeleye, cihada ve harekete meraklı gençlerimizin bir hayli hemhal oldukları bu zatın bir kısım bozuk fikirlerini deşifre etmek boynumuzun borcu oldu bu vesileyle. Bozuk fikirleriyle kastımız, dinin asıllarına uymayan, hiçbir şekilde tevil götürmez herzeler elbette. Bu herzeler, her bir kötünün bir veya birçok güzelliği de barındırabileceği düşüncesinden hareketle normalleştirilemez. Hiçbir Müslüman meseleye bu yönden bakmamalıdır.

    Zira kötülüğün zararı büyük olduğunda barındırdığı iyiliği almamızla bize bu zararı verecekse mezkur kötülükten uzak durmalıyız. Çünkü biz, içinde birçok faydalar olduğunu açıkça söylemesine rağmen zararlarının daha çok olmasından ötürü şarabı yasaklayan bir Kur’an’a iman etmişiz. O halde, vermiş olduğu zarar açısından hayatımızın anlamı olan imanımıza zarar verecek nitelikte olan kötülüklerden uzak durmalıyız.

    [Doğrular Yanlış, Yanlışlar Doğru]

    Bu bağlamda meşhur bir söylem olarak dillendirilen bir iddiaya da değinmeden geçmeyelim: Ali Şeriati gibi –birazdan serdedeceğimiz üzere- bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilecek seviyede herhangi bir altyapıya sahip olmadıkları için yanlışlarını doğru surette algılayıp kabullenebilmektedirler.

    [Entelektüellik Çabaları, Aydın Olma Gayretleri]

    Husûsen bizim coğrafyadaki Ali Şeriati okumalarının İslâmcı denilen çevredeki “entelektüelleşme” hissiyatından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu düşünceyle seksenli yıllarda ivme kazandığını söyleyebileceğimiz tercüme faaliyetleri günümüzde de aynı hızıyla devam ediyor. Bu toprakların hamurunu mayalayan itikat ve istikametten uzaklaşarak ehl-i bidatın ithal fikirlerini tercüme ederek bir şey yaptığını zanneden İslamcı gençliğe çok sevdikleri Ali Şeriati şöyle sesleniyor:

    “Neredesiniz ey aydınlar, nerede? Tercüme yapmakla bir düşünce hakkında hüküm verilmez ki! Avrupalı kendi dini hakkında hangi aşamalardan sonra bu yargıya vardı? Üç yüz yıl mücadele etti, uğraştı, okudu ve araştırdı. Öyle ki Hristiyanlığın Avrupa’nın başına ne belalar getirdiğini kavrayana kadar didindi. “Ne güzel işte, onlar tercüme ettiler, biz de bu çevirilere dayanarak konuşuyoruz.!” Böyle aydın ol(un)maz. Tercüme edilmiş bir düşünceyle aydın olunmaz. Bu olsa olsa tercüme aydını olur!” [1]

    [Düşüncelerinin Bidatleri Yıktığının Savunulması]

    Ali Şeriati’yi okuyanlara yabancı olmayan bir husus da İslami ilimlerde hiçbir altyapı sahibi olmamasına rağmen dini mevzularda serbest bir dil kullanabiliyor olmasıdır. Bunun yanı sıra kullandığı iddialı dil de onda dikkat çeken hususlardan bir diğeridir. Kavram olarak ilmî alanla taalluk eden bidat terimini alıp kendi anlayışına göre anlamlandırması bahsini yaptığımız serbestlik ve iddialı duruşa bir örnektir.

    Görüşleri incelendiğinde ümmet nazarında bidat sayılabilecek söylemlere sahip olmasına rağmen onu okuyan kimseler, alışkanlık edindikleri savunma refleksiyle Şeriati’nin görüşlerinin bidatleri yıkmasından dolayı Müslümanlara rahatsızlık verdiğini savunmaktadırlar. Şu ifadeler Şeriati’nin kitabına düşülen yayıncı notudur: “Çünkü onun düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hurafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabi bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam’ın kendisine yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu.” [2]

    Büyük bir ihtirasla Şeriatî’nin eserlerini tercüme ettirip basan yayıncımız için onun bidat fikirleri, başta Allah hakkında ve sair İslâm büyükleri hakkındaki pervasız ifâdeleri hiçbir şey ifade etmiyor belli ki. Kulağa hoş gelen cümlelerin hakikat halini aldığı ve İslam’ın temel esaslarına aykırı olup olmadığının sorgulanmadığı bir cehaletle karşı karşıyayız.

    [“Benim Anladığım Din” Söylemi]

    Ali Şeriati, muhtelif eserlerinde aynı asırda yaşadığı Müslümanların mevcut din algısından rahatsızlığını dile getirir. Bu bağlamda farklı tenkitler yapar. Bu yüzden onun kitaplarının slogan cümlesi “Sizi rahatsız etmeye geldim” ifadesi olmuştur. Çok cedelci olan insanoğlunun fıtrî yapısında bulunan eleştiricilik vasfı Şeriati’ de daha bir ölçüsüzdür. Zaten onu ba husus aykırı tavırlı genç kardeşlerimizin çok tutmasındaki ana sebep de budur. Ancak ne yazık ki bu ölçüsüzlük dinin ana kaidelerine karşı da uygulanınca tahammül edilemez bir hal almaktadır. Zira ortada iman meselesi vardır.

    Şeriati’nin akideye, fıkha ve bilumum İslamî kaynaklara ters düşen görüşlerini sırf güzel sosyolojik tahliller içerdiği için beğenmek bir Müslüman açısından tehlikelidir. Daha da açıkçası bu şuurlu bir mümin tavrı değildir. Şeriati’nin tercüme eserlerini alıp okuyan kaç kardeşimiz yeterli bir akide bilgisine sahiptir? Böyle bir altyapıya sahip olmadan onun imanî noktada tehlike arz eden ifadelerini nasıl ayıklayabileceklerdir? Yahut şöyle soralım: Bu kardeşlerimiz Şeriati’de buldukları neyi bizim kaynaklarımızda bulamadılar ki onu olmazsa olmazlar listesine eklediler. Esasında onları bu hale getiren bulamadıkları şeyler değil aramamaları yahut yanlış yerlerde aramaya kanalize edilmeleriydi.

    Ölçüsüz tenkitçilik Şeriati’yi bir takım hadsiz ifadeler kullanmaya da sevk etmektedir kimi yerlerde. Müşahhas bir misal için şu ifadelere bir göz atalım: “Demek istiyorum ki: Benim inandığım İslam, bireysel kurtuluş, ölümden sonraki bireysel kurtuluş için riyazet, cefa ve yoksulluğu öneren bir din değildir. Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [3]

    Sırf İslam adına indî görüşünü öne sürebilmek için sahabenin din anlayışını sorgulayabilme yetkisini kendinde görebilmek nasıl bir cürettir? Kur’an’ın, bütünüyle Allah (azze ve celle)’ın kendilerinden razı olduğunu bildirdiği bir topluluğun belli fertleri için “o-benim dini inancım onlarla bir değil” demek nasıl bir sapkınlıktır? Bu ümmetin ulemasıyla, avamıyla asr-ı saadetten bugüne sahabeye nasıl baktığını ve onlara karşı duruşumuzun nasıl olması gerektiğini bilmeyen gençlerimiz şu heyecanlı endazesiz sözlerden hoşlanacaklar tabi. Zira ortada tam da şeytan ve nefsin işine yarayacak bir hadsizlik var.

    [Allah (azze ve celle) Hakkında Ölçüsüz Sözler]

    Ağzından çıkan ve kalemine dökülen sözlerin Kur’an’a, Sünnet’e ve ümmetin akidesine uygunluğunu hiç mi hiç gözetmeyen Şeriati, bu ölçüsüzlüğünü Allah (azze ve celle) hakkında konuşurken de devam ettiriyor. Ölçüsüzlüğün tespiti için öncelikle ölçünün tespit edilmesi gerektiğinden hareketle Kur’an ve Sünnet’in bu konuda oluşturduğu çerçeveyi ortaya koymak gerekmektedir. Zira doğrunun tam anlamıyla tespit edilmediği yerlerde yanlış doğrunun öğrenilmesine engel olacaktır. Şu halde biz Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bu noktada tayin ettiği çizgiyi ortaya koyalım. Allah (azze ve celle) Kur’an-ı Hakim’de “Hiçbir şey onun misli değildir” [4]buyurarak zatı hakkında bu şekilde itikatta bulunmamızı emir buyurmaktadır.

    Buna göre bir Müslüman itikaden Cenab-ı Hakk’ın cevher olmadığı, araz olmadığı, bölünebilen bir nesne olmadığı, cisim olmadığına inanması farzdır. Bunun dışındaki bir itikat insanı uhrevi anlamda kurtuluşa erdirmez. Bu yüzden ulemamız, bu hususları akide metinlerimizde tahrir etmişler ve güzelce zapt etmemiz için telkinlerde bulunmuşlardır. Allah (azze ve celle)’ı mahlukatına benzetmek “tecsim ve teşbih” cürmüne düşmek anlamına gelir ki bu da büyük bir bidattir. Bu nokta üzerinde hassasiyetle durulması gereken ve zerre kadar esneme payı bulunmayan bir noktadır. Bu sınırı aşan bir Müslümanın ifade etmek istediği meramın hiçbir kıymeti yoktur.

    Şeriati ise akaid ilminin ibtida kitaplarında yer alan Allah Teâlâ ile, Hz. Peygamber veya sahabe ile ilgili durmamız gereken noktanın sınırlarını devamlı aşmaktadır. Ümmet-i İslam, mahlukatına benzeme olmasın diye Allah (azze ve celle)’a “suret” kelimesini dahi izafe etmekten sakınmışlar ve bunu söylemenin Allah (azze ve celle) ’a cismiyet isnat etmek anlamına geleceğini savunmuşlardır.

    Hal böyleyken, Ali Şeriatî’nin süslü cümleler kurmak veya toplumun sosyolojik sıkıntılarını dillendirmek maksadıyla kalemine yansıttığı hezeyanlarına nasıl sükut edilebilir? Şahıslara duyulan hayranlığın ve tarafgirliğin Allah (azze ve celle) ’tan yana olmaya tercih edilmesi bir cinnetten başka ne olabilir? Sözü daha fazla uzatmadan Şeriatî’nin bir cinnet eseri olarak Allah hakkında kullandığı ifadelere bir göz atalım: İslam Nedir ve Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor Şeriatî:

    [Allah Gerçek Bir Janustur]

    “İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.” [5]

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık. Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten, bu habis ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî. Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını ibtidâî bir akaid talebesi dahi bilir.

    Ne zannediyoruz? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor.

    [Teşbih ve Tecsim İfadeleri]

    Şeriati’nin Allah hakkında konuşurken kalemine döktüğü ölçüsüz sözlerin uç bir örneğini zikrettik geride. Nihâî olarak Allah ’ı bir puta benzetmeye kadar varan bu ölçüsüzlüğün bir başka veçhesi de sıkça diline doladığı tecsim ifadeleri. Şeriati, Akaid ilminden yoksun olduğu için Allah hakkında diline hoş gelen her ifadeyi kullanabilme salahiyetini kendinde görüyor olmalı ki Allah (azze ve celle) ’ın ruhu[6], kokusu[7], arşa oturması, [8] kabe tavanının altında olması, [9] Hacer’in evinde olması, [10] gölgesinin olması, [11] elinin olması, [12] yörüngesinde dolaşılması, [13] karşısında durulmasından[14] bahsedebiliyor rahatlıkla. Ayrıca bu bağlamda Allah ile diz dize oturmak, [15] Allah (azze ve celle) ile dolmak[16]gibi akidevî anlamda cinayet sayılabilecek onlarca ifadeyi serbestliğe alışmış diline dolayabilmektedir.

    Allah (azze ve celle) hakkında itikadı düzgün olmayan bir müminin sosyolojik anlamda güzel tespitler yapmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, olamaz. Zira her bir mümin nazarında öncelenmesi gereken husus itikadın düzgün olmasıdır. Bu olmadıktan sonra çürük bir temel üzerine kurulan binanın çökmeye mahkum olması gibi icra edilen faaliyetlerin hiçbir kalıcılığından bahsedilemeyecektir. Şeriati okumaları yapan günümüz gençliğine anlatmakta zorlandığımız baş mesele de budur. Zira, birçoğu akaid ilminin düsturlarını sloganik ifadeler mesabesine indirgeyip önemsemediği için onun bu herzelerine aldırış etmemektedirler. Ne var ki bu vurdum duymazlık kişiyi uhrevî vebalden asla kurtarmayacak ve hüsrana uğramasına engel olmayacaktır.

    [Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Hürmetsizlik]

    Allah hakkında endazesiz cümleler kurabilen birinden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında konuşurken ölçülü davranmasını bekleyemezsiniz elbette. Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili ifadelerinde de edep sınırlarını aşan ifadeler kullanmaktadır. Her şeyden önce Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsettiği hiçbir yerde her hangi bir aidiyet ve tazim ifadesi kullanmaması hadiseye bakış açısını göstermektedir. Bir sahiplenememe ve aidiyet hissedememe duygusundan haber veren bu tutum ziyadesiyle önemsenmesi gereken bir arızadır.

    Zira Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsederken kimi zaman mevzuyu öyle bir raddeye getirmektedir ki sıradan insanın dahi o hallere dûçar olması kendi adına ar olacaktır. Bu suruma somut bir misal olarak zındıkların uydurması olan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Zeynep bintü Cahş’a aşık olduğu hadisesini anlatmasındaki üslubu zikredilebilir. [17]
    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında kullandığı ifadelerden anlaşıldığı üzere onu tenkit etmeyi dahi göze alabilecek bir tıynette olduğu görülen Şeriati, Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor: “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebep olacaktır.

    Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” [18]

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hz. Ali (radıyallahu anh)’yi açıkça halife tayin etmemesini onun adına kusur sayan bu pervasız ifadeler başka bir yerde ise farklı bir şekilde göstermiş kendini. Şeriati, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bir arap kralı mesabesine indirgeyerek annelerimizin ondan nafakada artırma istemelerini şöyle yorumlamış kendince: “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir.” [19]

    Ne Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün zatına hürmeti ne de ehl-i beytine tazimi önemsemeyen bu tavır, okuyucularını da zamanla kendisi gibi düşünüp davranmaya sevk edecektir hiç kuşkusuz. Zira Şeriati’nin başta Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer İslam büyükleri hakkındaki serbestliğe alışmış dili muhtelif eserlerinde farklı şekillerdeki vartalarına sebep olmaktadır. Bizler akıllıya bir işaretin yeterli olacağı gerçeğinden hareketle bu örnekleri zikretmekle iktifa edeceğiz.

    [Sahâbeye Karşı Hürmetsiz İfadeler]

    Ali Şeriati’nin birçok meselede olduğu gibi kantarın topuzunun ölçüsünü kaçırdığı meselelerden biri de sahabeye karşı tutumudur. Kimi zaman sahabenin İslam anlayışını ve dindarlığını sorgulama hadsizliğine varan kimi zaman da onlar hakkında gelişigüzel ifadeler kullanmaya kadar giden bu tavır okuyucularının zihninde sahabe neslini necip bir topluluktan ziyade içerinde her türlüsünün bulunduğu bir topluluk portresi bırakmaktadır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabeye bakış açımızın ne olması gerektiğine dair beyan ve ikazlarına taban tabana zıtlık teşkil eden bu durum Müslüman açısından itikadi bir afettir.

    Allah (azze ve celle) ’ın nusretini göndererek teyit ettiği İslam tarihindeki en necip topluluklardan biri olan Bedir ashabını bakınız nasıl tasvir etmektedir: “Nasıl savaşacaktı? İntikam savaşına hazırlanmış, din ve dünyalarını tehdit eden tehlikeyi ortadan kaldırmaya karar vermiş 1000 süvarili bir orduya karşı? Çoğu ganimet ümidi ve yağma için yola çıkmış olan ve üç dört kişiye bir binek düşen bir orduyla mı?” [20]

    Şu ifadeleri okuyan birinin Bedir ashabı hakkında güzel şeyler düşünebilmesi mümkün müdür? Şeriati’den etkilenen birinin şu ifadelerden sonra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün sahabeyi tasvirde çizdiği çerçeve içinde kalabilmesi mümkün mü? Tamamen akaid meseleleriyle taalluk eden bu noktalar esneme payı olmayan ve hiçbir şekilde göreceliliğe ihtimal etmeyen hassas noktalardır. Bu sebeple kimse bizden doğrudan ümmetin itikadi istikametiyle ilgili bu hassas mevzularda tolereli bir tavır takınmamızı beklemesin. Şeriati’nin aykırı fikirlerini insanlara empoze edebilmek için kullandığı meşhur söylemi aynıyla iade edelim: “Sizi rahatsız etmeye geldim.”

    Şeriati’nin sahabeye karşı hürmetsiz ifadeleri kimi zaman sahabenin İslam anlayışını tasnif edip kendince bir safta yer almak şeklinde tezahür etmektedir. Bir yerde şöyle diyor mesela: “Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [21] Şunlar da başka ifadeleri: “Çünkü bu, Ali’nin İslâm’ı değildir. Gitmesi gereken Osman’ın İslâm’ıdır; bir makinesi de olan Osman’ın İslâm’ı. Makinesi ve arabası olan, talan eden, tüm dünyanın kaynaklarını yağmalayan, üstelik ilmi de olan bir Abdurrahman’ın İslâm’ı” [22] Şunlar da bir diğer talihsiz ifadeler: ““Osman’ı yaşayan kimse Ebu Zer için gözyaşı dökse de, bu Şia’nın dışındadır. Muhammedi imanı olduğunu iddia edip Ebu Süfyanımsı yaşayan kimse de sınırın dışındadır. Uhud’un öteki tarafındadır. Hendek’in öteki tarafındadır. Aslında hendeği yeniden kazmak gerekir.” [23]

    Bir başka yerde Hz. Osman Efendimiz için söylediklerine bakalım şimdi de : “Ömer de gidince yaşlı, mukaddesmeap, ve kifâyetsiz bir adam olan Osman, hükümeti eline aldı. İslam hükümeti sarsılmaya başladı. İslam kanunlarında yapılan değişiklikler o kadar şiddetliydi ki Muhammed’in binası kökten viran oldu. Onun zamanında hilafet, saltanata; İslâmî hakimiyet kulübesi, şahın sarayına, sadelik şatafatlı teşrifata; Muaviye ve Osman’ın yeme içme sarayına dönüştü.” [24]

    Daha nicelerini nakledebileceğimiz şu ifadeleri midesi kaldıran varsa söylenebilecek bir şey yoktur. Zira herkesin İslamî ve imani hassasiyetleri aynı seviyede değildir elbette. Ancak bir yanda “Ashabım hakkında Allah’tan korkunuz” buyurarak onları sevmenin kendisini sevmek sebebiyle olduğunu ifade buyuran Hz. Peygamber varken hadsiz bir sosyoloğu tercih edenler imanlarını kontrol etsinler. Şu ifadelere benzer sözler yakınlarımızdan bir hakkında söylense dahi tepkisel bir tutum sergileyeceğimiz bir hakikatken Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı bu kadar basitleşti mi bizim nazarımızda sahiden? Şeriati “Ebubekir ve Ömer’in Ali karşısındaki zaferi cahiliyenin İslam’a karşı zaferidir” derken hiç mi hamiyetimiz galeyana gelmiyor? Bu nasıl bir körleşme ve hissizleşmedir?

    [Darvinizm’i Kabullenebilme Vartası]

    Kur’an’a dayalı bir inanç esasımız olan “insanlar Âdemdendir, Adem İse topraktan” inancına taban tabana zıtlık teşkil eden ve zamanımızda da farklı şekillerde zihnî dünyamıza sokulmaya çalışılan “Evrim” inancının Darwinizm tarzıyla ilgili şunları söyleyebilmiş Ali Şeriati: “Son asırlarda birçok insan, evrim kanununu, özellikle “Darvinizm”i dine karşı bir hareket olarak ilan etti. Darvinizm, dine değil, kendisiyle savaşması ve onu mahkûm etmesi nedeniyle dindarlara karşıydı. Bu yüzden Darvinizm, anlatıldığı her yerde din karşıtı bir ekol olarak tanıtıldı. Hatta Müslümanlar dahi onu mürted ilan ettiler. Hâlbuki Darvin, son dönemin en dindar bilim adamlarındandı ve son derece temiz ve yüce bir dinî ruha sahibti.

    Bundan dolayı Darvinizm din karşıtı bir ekol olamaz. Çünkü hiç kimse Darvinizm’i bizzat Darvin’den daha iyi anlayamaz. Eğer din ile böyle bir çelişkisi olsaydı, bu çelişkiyi herkesten önce o kavrardı. Mevcut dini ruh, evrime ters düşer. Niçin? Çünkü dindar insan, kendi dininin, Tanrı’nın dini olması dolayısıyla dünyadaki en üstün gerçek olduğunu düşünür. Bu nedenle var olan şey, en üstün ve değişmez gerçektir. Kendi dininin asıl olduğuna inanan her dindar böyle bir çıkarımda bulunuyor ve ister istemez evrim ve değişime karşı çıkıyor. Bu tür karşı çıkışlar, gerek Avrupa’a, gerek İslam ülkelerinde olsun, topluma dindarların hakim oluğu bütün dönemlerde açıkça görülür. Fakat Kur’an’da bu evrim çeşitli şekillerde, hem tabiatta hem bitkide hem hayvanda hem insanda hem de bizzat peygamberin örnek psikolojisinde söz konusu edilmiştir.” [25]

    Günümüz evrimcilerine ciddi anlamda kaynaklık teşkil eden ve ilham kaynağı olan şu ifadeler bir Müslüman zihniyetinden kaleme dökülmüş satırlar olamaz. İslam itikadını bütün parametreleriyle zapteden kişinin kolaylıkla kavrayabileceği bu durum maalesef ki bazı gafil Müslümanlar tarafından halen idrak edilebilmiş değildir. Dini adeta bir aksesuar aracı olarak algılama ve dolgu maddesi derekesine düşürme şuursuzluğundan kaynaklanan bu tutum ahireti heba etme neticesine müncer olabilecek kadar tehlikelidir oysa. Allah ’a sığınırız.

    [Redd-i Miras Yapan bir Şii]

    Herşeyden önce Şeriati, bizim inancımızı, değerlerimizi, müktesebatımızı önemsemeyen ve hatta büyük bir kısmına karşı olan bir Şiidir. Bunu gizlemeden, saklamadan açıkça tasrih etmektedir. Geleneksel Şii itikadını yer yer tenkit eden Şeriati, bu anlamda da kendince şekillendirdiği bir şii itikadını benimsemektedir. Benimseyip tasvip ettiği Şiilikle ilgili şöyle diyor Şeriati: “Görece birkaç şeye teslim olan veya dînî usulleri, mezhebi usulleri ayrı olan ya da İslam, üç değişken ilke iken; Şia iki değişken ilke olan bin mezhep statüsü de değildir. Şia İslam’dır, başka bir şey değildir. Bence Şia İslam’ı kavramanın bir türüdür.” [26]

    Şiilik hakkında başka ifadeleri de şöyle: “Şiilik ise İslam tarihinde yüzünü ve yönünü Muhammed’in varisi, adalet ve hakikat İslam’ının sembolü olan Ali ‘nin “hayır”ıyla belirginleştirmiş olan İslam’dır. Bu, onun tarafından halife seçim şurasında aristokrasi ve maslahat İslam’ının Abdurrahman’a cevap olarak söylediği “hayır”dır. Bu “hayır” İslam tarihinde Şii hareket taraftarlığı olarak tâ Safevîler öncesinde Ehl-i beyt sevgisi ve Ali takipçiliğiyle tanınan bir grubun toplumsal, sınıfsal ve siyasal rolünün simgesiydi. Bu hizbin yapısı Kur’an ve Sünnet’e dayalıydı. Ama bu Kur’an ve Sünnet, Emevî Abbâsi, Gazneli, Selçuklu, Cengiz, Timur ve Hulagü hanedanından değil, Muhammed hanedanından gelmeliydi.

    Oysa İslam tarihi şaşırtıcı bir yol izledi. Bu öyle bir yol ki onda Peygamber’in ailesi ve gerçek imamlar değil, Arap, acem, türk, tatar ve Moğol kalın enselileri, güç sahipleriyle sülale ve hanları, İslam ümmetinin rehberliği İslam peygamberinin hilafeti hakkına sahiptiler.” [27]

    Şiiliğin temel esası olarak kabul edilen “İmamet” akidesini de şöyle anlatıyor Şeriati: “İslam’ın sosyal hedefi, ümmet oluşturmaktır. Şia’nın önemle vurguladığı imamet ıstılahı da bu kökün türevidir. İmametin görevi (risaleti), ümmetin varlık felsefesi ve manasına dikkat ile belirlenir. İmamet, ümmete, bu yolda ve nihai hedefe varışta, hidayet ve rehberlik eden bir rejimdir. Ayrıca, Kur’an’da müspet bir sıfat olarak İslam peygamberine isnat edilen “ümmi” sıfatı da bunun türevidir ve ümmet ile aynı kökü paylaşır. Kur’an, birçok kere ümmetin risalet ve yolunu açıkça ortaya koyuyor.” [28]

    [Hulasa]

    Şeriati’nin birçok eserini okumuş biri olarak onun eserlerinde yer alan vartaların bir hayli fazla olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bir makalenin hacmini ve amacını aşmayacak şekilde belli başlı bazı örnekleri serdettiğimiz bu yazıdakiler ise akıllıya işaret olması kabilindendir. Bu dinin kanun ve kaidelerini Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün vaz’ ettiği, itikadî ve amelî istikametimizi Kur’an ve Sünnet’in çizdiği çerçeveye göre belirlememiz gerektiği hiçbir Müslümanın itiraz edemeyeceği bir hakikattir. O halde bu ölçüye uymayan sözleri, fikirleri, davranış ve tutumları hiç tereddüt göstermeden reddedebilmeliyiz.

    Bu bizim inancımızın, istikametimizin ve imanımızın bir gereğidir. Çok daha fazlasını kendi müktesebâtımızda bulabileceğimiz fikirleri dışarıdan ithal edilen menbalardan almamalı ve “bizim” diyebileceğimiz kişilerden almayı öğrenmeliyiz. Aksi takdirde kuru bir özenti, yaman bir entelektüellik tekellüfü ve süslü cümleler kurma ve duyma uğruna imanımızı tehlikeye atma durumuyla karşı karşıya kalacağız Allah muhafaza. Bu denli tehlikeli hallere maruz kalmamak için, uçuruma giden yolları kapama adına gençliği Şeriatî gibilerinin eserleri, fikirleri, konuşmaları ve tutumlarından uzak tutmak eslem yoldur.

    ÖMER FARUK KORKMAZ
    --------------------------------
    [1]Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Fecr, Ankara, 2009, s. 58
    [2]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, Fecr, 2009, s. 7
    [3]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, Ay ışığı Kitapları, İstanbul, 2004, s. 60
    [4]Şûrâ, 11
    [5]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, Fecr, Ankara, 2017, s. 573-74
    [6]Ali Şeriati, Hac, Şura, Baskı: VII, s. 22,29, 61, Hatta akideten caiz olmayan bu ifadeyi tamlık ve sonsuz bir yüceliği belirtmek için en iyi kavranabilir deyim olarak nitelemektedir. Bkz. Ali Şeriati, İslam Sosyolojisi Üzerine, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, Baskı: II, s. 105-106
    [7]Ali Şeriati, Hac, s. 35
    [8]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [9]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [10]Ali Şeriati, Hac, s. 49
    [11]Ali Şeriati, Hac, s. 52
    [12]Ali Şeriati, Hac, s. 53
    [13]Ali Şeriati, Hac, s. 60
    [14]Ali Şeriati, Hac, s.64
    [15]Ali Şeriati, Hac, s. 58
    [16]Ali Şeriati, Hac, s. 39
    [17]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 514 vd.
    [18]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 147
    [19]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 508
    [20]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 146
    [21]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 60
    [22]Ali Şeriati, Kendini Devrimci Yetiştirmek, s. 42
    [23]Ali Şeriati, Kur’an’a Bakış, s. 13
    [24]Ali Şeriati, Ebuzer, 14-15
    [25]Ali Şeriai, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 70-71
    [26]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 55
    [27]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, s. 13
    [28] Ali Şeriati, Hür Düşünce Mektebi, Birleşim Yayın Dağıtım, 1989, Ankara, s. 45
  • Kitaplığımın en güzellerinden: Gülman Sumru Somer | Ma’at

    Hemen söyleyeyim; kadınlar bu kitabı seveceklerdir, güvence veriyorum; erkeklerse, “okumayı bilen erkekler”den bahsediyorum, okurken ayaklarını denk alacaklardır.
    Özellikle de, “BU ARADA HEY ERKEKLER… BİR… MESAJ VAR SİZE” diye başlayan bölümde saklanacak delik arıyorsunuz!

    Devam edelim…
    Öncelikle, nedir bu Ma’at?
    Adalet ve dürüstlük tanrıçası imiş; ben de bu kitapla öğrenmiş oluyorum.

    Kitapta çok önemli tespitler, uyarılar ve öneriler bulacağınızı hemen belirteyim. Yazarın aynı zamanda bir yaşam koçu. Bu konuya birazdan tekrar değineceğim.

    Antalya’yla başlıyoruz…
    Eğlenceli yaz tatilleri, heyecanlı çocuk oyunları, hepimizin aşina olduğu o küçük ama mutlu yaşam…
    Masumane satırlara bir örnek:
    “İlkokulda basketbolcu olmayı çok istememe rağmen boyum kısa diye beni takıma seçmemişlerdi.” ifadesi tebessüm ettiriyor size. Hele yazarın sonradan profesyonel bir basketbolcu olduğu da düşünülürse…

    İş yaşamına dair değerli anıları okuyoruz.
    Örneğin, “Seni dergiye kapak yapalım.” diyen patronumuza verilen karşılık tam anlamıyla MERTÇE idi; bunun ne olduğunu burada söylemeyeceğim.

    Hep sorarız değil mi, aşk nedir diye?
    “Aşk, iki kişinin aynı anda başlattığı ve kim önce kurtulursa diğerinin acı çektiği geçici bir his mi?” diye yanıtını da içinde barındıran harika bir soru daha… Birkaç satır sonra aşkın ve sevginin ne olduğuna dair çok hoş satırlar bulacaksınız; ne yazık ki buraya alıntılayamıyorum.

    Kadın’ın ne olduğunu ve görevini bir kadından daha iyi kim anlatabilir ki? Erkeklerle eşitlik yarışına girmek yerine doğurulup büyütülen erkeklerin eğitilmesi gerektiğine dair satırlar çok hoştu.
    Devamında yine kadın erkek eşitliğine dair çok önemli sorularla karşılaşıyoruz?
    Nedir kadınla erkeğin eşit olması?
    Erkek gibi yaşamak ya da düşünmek mi?
    Para ediyor diye bedenini satarak para kazanmak mı?
    Hemen arkasından “güçlü kadın”a şu alaycı soruyu yöneltiyor Gülman Sumru Somer:
    “…sen götürdün erkekleri, erkek gibi istediğini yaptın… ayaklarının üstünde durdun ama yalnızsın, mutsuzsun, sarılmak istediğinde bir dönüp bak bakalım, sana sarılacak kollar var mı arkanda?”
    Bir kadından bu anlamlı sözcükleri duymak, okumak çok hoş.

    Peki ya aldatmak?... Öyle ya da böyle herkesin ilgi alanına giren aldatma/aldatılma konusunda önemli satırlar, sözde gerekçeler okuyoruz. Neymiş bunlar?
    -Kocamdan intikam almak için…
    -Macera olsun diye…
    -İlgisiz kocası olduğu için…
    Gerekçeler uzayıp gidiyor, ilginizi çekecektir.

    Sayfa 77’de genç kızlara, 80’de ise genç erkeklere önemli uyarı ve öneriler okuyoruz. Bir örnek kızlar için gelsin:
    “ ’Benle beraber olmuyorsun, ben gidip başkalarıyla mı olmak zorunda kalayım?’ diyen bir erkeğin peşinden koşmayın, salın gitsin.’ ”

    95’inci sayfadan itibaren çocuk ve anne babalık kavramıyla ilgili güzel satırlar okuyoruz. Özellikle “çocuklar nankördür” sözleri düşündürücü ve güzeldi.

    Bir annenin çocuğuna ve o çocuğun onlarca yıl sonra annesine cevaben yazdığı harika iki mektup da buluyoruz sayfalarda.

    Yeterince uzun bir tanıtım oldu ama birkaç güzel alıntı daha yapacağım:
    “İstediğiniz insana, istemediğiniz insana davrandığınız gibi davranın.”
    “…boşanmalarda erkekler daha kötü oluyor ve daha zor atlatıyor.”
    “Gözyaşları kelime baloncuklarına benzer, içleri doludur onların.”
    “Sizi mutsuz eden her kimse, bir an evvel hayatınızdan çıkarmaya çalışın.” (Öfkelendirenler için de geçerli mi bu?)

    Kadın erkek eşitliği/eşitsizliği, aldatmak/aldatılmak, anne babalık kavramı, çocuk, aşk gibi evrensel ve temel konulara değinmesiyle, yazarın söyleminin aksine her kesime hitap edebilecek bir kitap olduğu şüphesiz. Bazen duygulanıyor, tebessüm ediyor ya da kızıyorsunuz, elbette kitabın yazarıyla birlikte.
    Gülman Sumru Somer kimdir?
    Spor spikeri
    Türkiye 3. güzeli
    Dans ya da spor eğitmeni ya da ikisi de (emin değilim)
    Yaşam koçu
    Basketbolcu
    Yazar
    Kaç etti? 6! ;) Liste uzayıp gitti, yetsin bu kadar. Gülman Sumru Somer kim değildir demem gerekirdi sanırım!

    Sonuç olarak, daha önce de söylediğim gibi, bu kitabın dokusunu, kokusunu ve konusunu sevdim. İyi tanıdığımı sandığım ama yanıldığım onca kişi arasında seni tanımak, kitabınla tanışmak güzeldi, sevgili Gülman Sumru Somer. Ha, Puding’i de unutmamak lazım tabii. ;)
    Evet, Kitap’sızlar, siz de bu özel kadının kitabıyla mutlaka tanışın.

    Bu son satırlar da doğrudan sana gelsin istiyorum Gülman Sumru Somer.
    Şu sözcükler ilgimi ayrıca çekti: “Ve ‘Güzellik Kraliçesi’ olması gereken yere gelemedi, figüran kalmak istedi ama o da olmadı.”
    Peki söyle bana, kim olması gereken yere geldi? “Parmak arası terlik” mi! : )
    Herkesin kendini asil, ahlaklı, kısacası erdemli sandığı bu “soytarılar” diyarında bırak, bazıları da “figüran” olarak bile kalmasın.
    Güzel bir yaşam dileklerimle…
  • 217 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    #göbeğinideğilkitabınıerit
    yaz için elimde olan kitapları nasıl eritebilirim’in üzerine durup hem kitapları okumaya hem de yorumlamaya çalıştığım etiket olacak kendisi. daha önce şöyle bir şeyler yazmıştım. nasıl’ı görmek için,
    https://kargadankadindi.tumblr.com/...ğilkitabınıerit

    üç gün önce okuyup ancak yorumunu yapabildiğim kitap:

    Thomas More- Utopia. (1516)

    kitap üç kahramanın konuşması etrafında dönüyor. bunlar anlatıcı, peter giles ve raphael hytloday. anlatıcının tanıdığı ve çok sevdiği peter giles, bir gün yanında yabancı biriyle çıkagelir. anlatıcı ile bu beyin muhakkak tanışmasını ister. karşıdan gemici gibi görünen bey seyyahtır. böyle olunca ilgi birden artar. hytloday’in anlatacakları merak edilir. ama burada önemli olan çeşitli yaratıklar, canavarlar değildir. bunları herkes anlatabiilr. önemli olan dünyada iyi, mutlu bir düzeni kuran bir devlet olup olmamasıdır.

    iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde zamanın düzeni açıkça eleştirilirken -kitap aslında genel olarak ingiliz düzeninden bahsetse de diğer ülkelerden verilmiş olan örneklerde görülür ki toptan bir eleştiridir- ikinci bölümde raphael tüm bu sorunları aşmış olan, mükemmel düzendeki utopia ülkesinden söz eder. ölüm cezası, köleliğin gerektiği koşullar, dini özgürlük, dünya denilen gezegende bazı taşlara göre az bulunduğu için neredeyse tapınılan, yerlere göklere sığamayıp boyunlara, bileklere geçirilen değerli(!) taşlar, çalışma saatleri, iş bölümü gibi birçok konu üzerinde durulur. ütopya kavramını bize kazandıran kitap, aynı zamanda ilk sosyalist kitap olma özelliğini de taşıyor. anlatılan düzen, bilimsel sosyalizmle tamamen eşitlik göstermese de sosyalist bir düzen önerisi olduğu açık.

    aslında kitapla ilgili konuşacak pek çok şey var, fakat ben kitabı iş bankası kültür yayınları’ndan okudum ve kitabın içinde aynı zamanda mina urgan’ın bir incelemesi de yer alıyordu. o nedenle burada fazla incelemeye girmeyeceğim. benim altını çizip muhakkak bir şeyler söylemem gerek, dediğim kısımlara zaten incelemede dikkat çekilmiş. şimdi bahsetmek istediğim şeyler biraz daha hem kitapta hem de incelemede katılmadığım düşünceler olacak.

    ilk olarak, mina urgan incelemesinde more’un kadın-erkek eşitliğine verdiği önemi ballandıra ballandıra anlatıyor. dönemine göre çok daha ilerde bir anlayışa sahip de olsa bana göre more kendini kadına eşitliği bağışlayan bir bağışçı olarak görmekten kurtulamamış. yani esas olan kadın-erkek eşitliği değil de, erkeğin kadına kendiyle aynı hakları bahşetmesi gibi duruyor. bunu da bir bayram sabahı tasvirinden anlıyoruz. more’a göre bayram sabahları insanlar kiliseye gitmeden önce günahlarını açıklamak, oraya temiz gitmek isterler. bunun sonucunda çocuklar ebeveynlerinin, kadınlar kocalarının ayaklarına kapanıp günah çıkarır. burada iki önemli sorun var: bir, kadınların kocalarının ayaklarına kapanması kocaların üstünlüğünü belirtmiyor mu? iki, kocaların hiç günahı yok mu? eğer varsa onlar niye kadınlarının ayaklarına kapanıp bunu açıklamıyorlar. kocaların kimsenin ayağına kapanmaması ya günahtan arındırılmış olduklarını ya da günahı aile dışında başka bir mecliste açıkladıklarını gösteriyor. ki her ikisi de kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği gözler önüne seriyor. ilk olasılıkta günah işlemeyecek kadar mükemmel varlıklar olarak görülen erkekler ikinci varsayımda da ailenin en üst mevkii olarak hesabını daha üst bir otoriteye veriyor. bu da aslında onları ailenin değil, üst makamın bir üyesi; ailenin ise koruyucusu(?) yapıyor. bu kafa yapısında ise eşitlik değil, en iyi ihtimalle eşit yasal haklar söz konusu olabilir.

    ikinci olarak bahsetmek istediğim konu ise kölelik ve askerlik. utopialılar köleliğe neredeyse karşılar. ama neredeyse. savaşa kesinlikle karşı olan bu toplum karşısındaki düşmanı da kırmak istemediği, ona da insan olarak baktığı için savaş sırasında ellerinde silahlarla yakaladığı askerleri öldürmek yerine onları esir alıyor, köleleştiriyor. yahut büyük suçlar işleyen özgür insanlar ceza olarak köleliğe çarptırılıyor. ne olursa olsun insanın insan üstünde bu denli hakimiyet kurması, kişinin özgürlüğünün yanında özgür olduğu düşüncesinin bile elinden alınması bana hiç insani gelmiyor. ölüm cezasına karşı olan bir toplumda, bedenler yerine ruhlar öldürüyor. bu kölelerden bahsettikten sonra geçen askerlik mevzusu da başlı başına bir mesele. pek değerli ve düşünceli utopialılar kendi halkını da karşı tarafın askerlerini de katletmek istemediği için öncelikli olarak karşı taraftaki önemli kişilerin başlarına bir ödül koyup savaştığı ülkenin sokaklarına bu haberi yayıyor. işe yaramazsa iç savaş çıkarmaya bakıyor. o da işe yaramazsa bu defa paralı asker tutuyor. karşı taraf bu askerlere daha büyük bir para öder de askerler oraya geçerlerse, yahut işin içinden çıkamazlarsa, son çare olarak kendileri meseleye el atıyor. burada utopialıların insana verdiği değer öyle bir savunulmuş ki sanırsın kimse ölmedi. ama önemli olan -ne kadar her iki tarafın da düşünüldüğü söylense de- ne yazık ki sadece utopia halkı. bunu açık açık yazsa more’a, “bak aslında eşitlikçiyiz, insan canı falan demiş ama tam olarak öyle de değil gibi” dese mina urgan’a tek sözüm olmazdı. sonuçta savaş hali. elbette kendi ülkendeki insanları düşüneceksin. ama herkesi düşünüyoruz deyip kendi halkının kurtulması için karşı tarafı iç savaşa sürüklemek hiç de insan canına önem veren bir hareket değil.olacak olan ölecek masum ve sivil halka olacak. iç savaşlar zaten bunun en belirgin örneği değil mi? yahut sırf senin vatanını korudukları için para alıyorlar diye, öldükleri zaman zaten senden aldıkları paraları da sana kalan bir zümreyi öne sürüp kalkan olarak kullanmak, ne kadar insanca? tersi sayfalarca savunulup olumlu eleştirilere konu olsa da ben işin özünün farklı olduğunu düşünüyorum. herkes kendini aklamak ister, hele savaş gibi bir konuda. savaş üstüne kısmında yazılanlar da kulağa utopia’nın aklanma çabası gibi geliyor.

    üçüncü önemli mesele ise inanç özgürlüğü. utopialılar herkesin istediği tanrı’ya inanmasına izin veriyor. onlara göre ağır suç olan birbirlerinin dinini kötülemek. dini merkezleri de tüm dinlere açık. her gelen ibadetini yapabilsin diye bir dine özgü sembol, resim, heykel vb. şeylerden arındırılmış. onlar tüm dinlerin bir tanrı etrafında birleşmeye yaradığını düşünüyor. inanış şekillerimiz, ibadetlerimiz farklı olsa da bunlar aynı denize akan farklı kollar, diyor ve hepsine sevgiyle yaklaşıyorlar. buraya kadar her şey ne kadar mükemmel. keşke böyle kalsa, değil mi? ama kalmıyor: inançsız olmak yasak. halbuki bu da bir inanç. yaratıcı olmadığına inanç, bilime inanç, (günümüz için) evrime inanç. bunlar da kesin kanıtları olmayan ama kabul ettiğimiz şeyler değil mi tanrı gibi? tanrı’nın varlığına yüzde yüz geçerli kanıtlar gösterilebilir mi? her inanç özgür ama birleştirici bir tanrı fikrine inanıyorsan, demek biraz şeye benziyor bana kalırsa, bir dinin içinde tüm tarikat, mezhep vb. farklılaşmış kollar meşru görülürken o dinin dışında bir görüşün cezalandırılmasına. üstelik bu düşünceyi yaymak ölüm cezasından şiddetle kaçınan utopia’da ölüme götürebilecek suçlardan biri olarak görülüyor. böyle olunca buraya kadarki güzelliklerin hepsi domino taşları misali yıkılıp gidiyor gözlerimin önünde.

    dönemi için müthiş bir inceleme ve öneri kitabı olsa, öneriler genel olarak dönemin üzerinde bir anlayış taşısa bile okurken engel olamadığım düşüncelerim bunlar oldu. mina urgan gibi müthiş bir pozitiflikle yaklaşamadım maalesef. fakat yine de incelemeyi okumak benim için çok çok faydalı oldu. sosyolojik yönünü kendim çıkarımsayabildiysem de more hakkında pek çok bilgi edindim. özellikle yaşamı ve kişiliği hakkında öyle güzel şeyler var ki. mesela bunca olumsuz yorumdan sonra hala more’u sevebiliyorum. gerçekten güzel bir insan tanımak için bile okuyabilirsiniz. onun dışında bu zamandan çok önce yazılmış olan platon’un devlet’i ile karşılaştırılan bir bölüm ve ütopyanın bir tür olup günümüze kadarki gelişimini anlatan, önemli ütopya ve distopya kitaplarına yer verilen bir bölüm de var kitapta. biri tavsiye istese kesinlikle bir türe ismini vermiş olan bu kitabı incelemesiyle okumasını tavsiye ederdim

    ------

    “(savaş üzerine) bense bu sanattan ne anlarım ne de anlamak isterim.”

    belki çok normal bir cümle gibi görünüyor fakat benim kendimi bulduğum ve farklı bir tonla defalarca okuduğum cümlelerden biriydi. ne de anlamak isterim. her şeyi merak eden, öğrenmek isteyen bir insan için bunu söylemek, vurucu bir şey söylemek oluyor. “ne anlarım, ne de anlamak isterim.” müthiş.



    “insan çok kez öne sürdüğü düşünceden vazgeçmeyi kendine yediremez. yanıldığını açığa vuramaz. kendi ününü kurtarmak için halkın yararını feda eder.”

    “halkın yararını” kısmını “herhangi bir şeyi” olarak değiştirirsek herkesin düşünmesi, sonra da aklında tutması gereken satırlar. eğer “ben düşüncelerimin esiri değil, sahibiyim” gibi bir mottom olmasa sanırım buradan türerdi.



    “en soylu, en insanca erdem başkalarının acılarını dindirmekte, onlara umut ve yaşama sevinci vermekte, bir başka deyimle, dünyanın tadına varmalarını sağlamaktadır.
    peki ama başkalarına ettiğimiz iyiliği kendimize niçin etmeyelim? tabiata aykırı gitmek değil mi bu? çünkü iki yoldan birini tutmak gerek: hoş yaşamak, dünyanın tadını çıkarmak ya iyi bir şeydir ya kötü bir şey. kötü bir şeyse başkalarına onu sağlamak şöyle dursun, kimde varsa elinden almak, herkesi ondan korumak gerekir. iyi bir şeyse onu hem kendimiz için hem de başkaları için isteyebiliriz, istemeliyiz de. niçin başkalarına acıdığımız kadar kendimize de acımayalım? kardeşlerimize iyilik etme eğilimini içimize sokan tabiat niçin kendimize karşı insafsız, zalim olmamızı istesin?”


    (mina urgan incelemesinden, john ball’un dizeleri)
    “adem toprağı belleyip havva yün eğirirken
    bey kimdi, efendi kim?”
  • 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu sefer eğlenceli ve gerilim dolu bir kitaba hazır mısınız diyerek başlayacağım. El yazısının nereden geldiğinden başlayarak, satır yönü, satır boşluğu, kelime ve harf aralıkları, harflerin hangi yöne doğru meylettiği, yazımızın boyutları, açılar, hız, kalemimizin baskısı, gariptir ki bir R harfi ki unutmazsam onu açıklayacağım detaylıca. Tabi kör olmazsam. :)
    Bunun yanında Sayılar, İmza, hatta suçluların el yazısı örnekleri ve Ünlülerin yazılarının analizi ve tabi böyle bir yazıya güzel bir son olması açısından ‘Kendinizi Test Edin’ bölümü. Bu son bölümde, kitabın bölümleri arasındaki soruların cevaplarını görüyoruz. Eh o halde hoş geldiniz diyorum. Hatta size bir şey diyeceğim, aramızda kalsın. :)
    Hoş ve Geldiniz birleşik değil ayrı yazılıyormuş. Alıştık paspaslardan, dükkanda evde kapıya koyduklarımızdan falan, meğer ne yanlış biliyor muşum. Tabii ki de rezil falan olmadım onu da nereden çıkarıyorsunuz? :)))))
    Şimdi ben kendimi analiz etmeyi denedim. Hatta elimden geldiğince meraklısına da yardımcı olurum. Yalan olmasın diye buraya birkaç el yazımı da bırakıcam. Bakalım ben neymişim? :)
    https://i.hizliresim.com/NZzBN5.jpg
    https://i.hizliresim.com/azVQp5.jpg
    https://i.hizliresim.com/YgYLpl.jpg
    Şimdi başlayalım tahlillere. “Marjlar” konusundan başlıyoruz. Yani yazı yazdığımız kağıtta bıraktığımız boşluklar ve doldurduğumuz satırlar ve sayfa düzenimiz. Günlük yaşamda geçmişin etkisinde kalmak, geçmişten uzaklaşmaya çalışıp bu etkide devam etmek, gelecek planlarına bir an önce ulaşmaya çalışmak, bu planları gerçekleştirirken diğer yandan da bir emin olamama durumunu ifade ettiğimi görüyoruz hep birlikte. Tamam hepten yerlerde sürünmüyorum, empati yeteneğim çok gelişmiş, moralim düzeldi!
    Şimdi sıra “Satır Yönümüze” geldi. Burada çizgisiz kağıt kullanmanın önemine vurgu yapılıyor ki şansa bakın senelerdir çizgisiz kağıt kullanıyorum. Bakalım burada nasıl yerden yere vurulcam. Hadi başlayalım. Hayata düz bir çizgiden bakmak, gereksiz yere triplere (!) girmemek, olumlu düşüncelere sahip olmak, yaşam enerjisi yüksek kişilik en belirgin özellikler.
    “Satır Aralığı” ise, normal olduğu için plan ve organizasyon yeteneği olarak ortalamayı karşılayacak bir düzey olarak girilmiş. Tamam, iyiyim henüz kalp krizi geçirmedim ve bir elektrik direğine göre daha iyi durumdayım.
    “Kelime Aralıklarına” bakacak olduğumuzda bu türü aslında insanlarla yakın veya uzak ilişki kurmamıza bağlıyor ve buna göre seçenek sunuyor. Burada benim kelime aralıklarımın bazen normal bazen de dar olduğunu hesaba katarsak ortaya karışık hem iyi hem kötü bir iletişime sahip olduğumu söyleyebiliyorum.
    “Harf Aralıkları” kısmına geldik. Burada kişinin özgüveni ele alınıyor. Gördüğünüz gibi harf aralıklarım ve harf boyutlarım ‘Devasa buçuk’ denilebilecek cinsten. Burada kişinin (yani benim) negatif ve pozitif yönlerinin bilincinde olduğu anlamı çıkıyor. (ben, kendimden neden ‘Kişi’ diye bahsettim şimdi?)
    “Harflerin Meyil Yönü” bir sonraki tanımımız. Kişinin duygusallık ve akli dengesini hedef alan bir yaklaşım olduğu için ben hangi taraftayım seçim sizin. :) Alınan kararların etkilerini düşünmek ve yüksek motivasyon en belirgin özelliğimmiş!
    “Yazının Boyutu” konusu çok tatlı bir konu gibi gelebilir ama değil. Neymiş efendim, büyük yazı sahipleri kendini anlatma çabasındaymış, yok canım daha neler! :) Kendilerini ortaya koymaktan ve fark edilmekten hoşlanan kişilerin yazısı büyük olurmuş.
    “Yazının Bölgesel Boyutu” ise bizlerin yazdığı yazıların sayfa üzerinde dağılımını gösteriyor. Mesela benim ‘İ’ harfim dikkatinizi çekti mi bilmem ama üstteki noktası alttaki çizgiden daha büyük, hatta nokta değil yuvarlak. İşte bu iki boyut arasındaki farka göre yorum yapılıyor bu kısımda. Yaşam ve sosyal ilişkilerim ortalama, zihinsel potansiyelim de normal. İyi çok da zararlı kapatmadık. Bir TEDAŞ olamasak da zarar etmemek de önemliydi.
    Hadi “Harflerin Bağları” konusuna da bakalım. Bu konu Türkiye için geçerli olmayabilirmiş. Bize öğretilen ve sonradan ayrıca kazandırılmaya çalışan el yazısı konusu için esneklik verilmiş. Bakıldığı zaman burada kişinin aklı ve mantığı, yaratıcılık ve önsezi ile birleştirdiğini görüyoruz. Bazı harfler bağlı bazıları bağsız başlığı altında incelediğimizde çıkan sonuç bu.
    “Açılar ve Kemerler” başlığında ise kişinin ekip çalışmalarına uyumu, pozisyonu, planlama becerisi ve sonuç odaklı çalışıp çalışmadığı değerlendiriliyor. En azından açılı değil de kemerli yazdığımı gördüm ve bunun özellikleri aile ve dostlarıma değer verdiğim, rahat ve arkadaş canlısı olduğum, sıcak ve çevremle uyumlu biri olduğumdan bahsedilmiş. Teşekkür ediyorum, ne diyebilirim ki? Kendim yazsam aynı cümlede kendimi bu kadar övemezdim. :)
    “Hız” konusuna geldiğimizde de Yazma Hızı olarak bir tahlil yapıyoruz. Yazarın burada tahlili ters düşmüş. Bu sefer %80 dışında kaldım. Yavaş yazıyorum ama kitap okumam hızlı. Nokta yerine yuvarlak yazdığım harfler de var noktalı kullandıklarım da var ama yazımın yavaş olması sayfa 108’de belirtilen kitap okuma hızımın da yavaş olduğunu göstermiyor. Eh buna kimse karşı gelmez herhâlde? Ben ve yavaş kitap okumak.
    “Kalemin Baskısı” konusu kişinin baskın olma ve vurgu yeteneğini gösteriyor. Bunu nasıl anlıyoruz. Yazdığımız yazının arkasına bakıyoruz. Kağıt elimize böyle dümdüz değil de kabartma harita gibi geliyorsa (ki benim yazı) bu kişinin çok aşırı ısrarcı olduğu (inanmayan varsa yengenize sorun len falan) ve agresif olduğu gözlemlenmiştir. Ancak burada verilen bu durum sadece yapılması gereken iş üzerinden değerlendiriliyor. Hayatın her anında böyle olunduğu anlamına gelmiyor.
    “R Harfi” ise 29 harf (yanlışsa da benim alfabem o kadar) içerisinden seçilmiş. Bunun özelliğiyse kelime arasında bile bu harfi büyük yazanların farkındalığı. Ben de yok ama olmasını ister miydim? Şurada yazılanları gördükten sonra EVET.
    “Dikkat” konusunda ise bir yazı yazılacağında kelimelerin seçimi ve noktalama işaretlerini doğru kullanmak konu ediniliyor. Bunun seçimini de sizlere bırakmayı uygun buldum. Nasılsa en başta 3 tane resim ile yazılarımı paylaşmıştım.
    “İmza” ise kişinin kimliği için en büyük ipucu olarak veriliyor. Afedersiniz ama genellikle imzamı ‘Hayvan Gibi’ tanımlayanlar olduğu için bunun rahatlığında yazacağım. İmzam da okunaklı ancak sıkıntı çıkmaması için imzamı buraya atmıyorum. El yazımdan daha büyük bir imza sahibi olduğum için orada yazan cümlenin özetini vereceğim. Bulunduğum konumdan daha yükseği hedeflediğim görülüyormuş. İçimde büyük işler başarma yeteneğim varmış. Zaten bunlar olmazsa neden hayattayım ki? Hep daha iyiye ulaşmak için yaşamıyor muyuz hepimiz? Bunda bir gariplik göremiyorum açıkçası. Tabi bunun yanında özellikle İsimden Oluşan İmza diye başlık açıldığı ve orada da kişinin hayatta kendisini ön plana koyduğu ve kişisel bir konuda kendi kararlarının daha önemli olduğunu düşündüğü tespiti verilmiş. Güzel tespit. Bu konuda da ardından ünlülerin imzaları geliyor.
    “Sayılar” konusuna da değiniyor ama burada bir açılım yok. Sadece genel tanımlar yapılıyor. Kısaca sağa yatıksa duygusal, dikse mantık ve duygusal denge kurulmuş, sola yatıksa da alınan kararların geçmişe göre alındığını söyleniyor desek özet geçmiş oluruz sanırım.
    Kitabın özelliklerine göre elimden geldiğince hem tanıtımını yapmak hem de kendimi değerlendirmek oldukça faydalı oldu kanımca. Kitap oldukça hoş ve üstüne düşülecek bir eser. Açıkçası bana göre çok güzel bir başlangıç kitabı. Geçen sene bir abimin verdiği -El Falı mı neydi- kitaba göre daha anlaşılır olduğu kesin. Bakıldığında polislik hayali olan hatta polis olan arkadaşlar için bile bir nevi kültür kitabı desek abartmış olmayız.
    Bugün artık gerçekten bu kitapla son diyorum. Fena yorgunum. Cümleten iyi geceler. Keyifli okumalar. Yarın görüşmek üzere..