• Küçücüktü, sadece dört  yaşında,
    Allnında bukleleri olan, küçük oğlan.
    Yorgun düşmüştü kırmızı benekli kelebeği kovalamaktan.
    Nihayet yakaladı, bir kutuya kapadı.
    Aniden bir ses duydu, kelebek konuşuyordu.
    "Bırak beni ne olur? Gitmeliyim, işim var."
    Çocuk biraz düşündü,
    " Sana zarar vermem, bırakacağım, azıcık daha kalıver."
     Kelebek telaş içinde dedi:
    "Benim çok zamanım yok.
     Sadece 24 saatim var.
     Kelebek olduktan sonra, ömrümüz bu kadar."
    Salıvermem için seni, uyduruyorsun bu düzmeceleri."
    Ümitsizdi kelebek, boşa gitmişti bunca emek. Yine de denemeliydi,
    Özgürlüğünü kolay vermemeliydi.
    Ve Can'ını görmeliydi.
    "Ben küçük bir tırtıldım, dut yaprağının üstünde,
    Yeni bir yaprak arıyordum,onu gördüğümde,
    Taptaze yaprağını bana verdi.
    Gözlerime bakarak güldü.
    Birbirimizi çok sevdik.
    O bana Sevgi, ben ona Can Adını verdik. Bilemeden ürettiğimiz ipeklerle kendimize birer hapishane ördük.
    Kozaları toplarken sahibimiz,
    "Can!" diye bağırdı.
    Kozanı del ve çık!
    Ben yaşayamam sensiz, yani Sevgi'siz.
    Günlerdir uğraştım, kozamı deldim.
    Güzel olayım diye, kırmızı benekli kanatlar giydim.
    Uçtum, aşkımızı yaşadığımız bu yere geldim.
    Can'ı arıyorum, ömrümüz çok kısa,
    Eğer kavuşamazsak, biz değil, bütün âşık kelebekler girecek yasa."
    Çocuk, yaptığına pişman, ağlayarak sordu.
    " Neden beneklerin kırmızı senin?
    Böyle kanatları yok başka kelebeklerin."
    Ben âşık bir kelebeğim,
    Hasretim ve aşkım dışıman vurdu.
    Ve beneklerim kırmızı oldu."
    Çocuk çaresiz kutuyu açtı
    Ve kelebek hızla kaçtı.
    Çevredeki tüm bahçelere, nergislere, güllere hatta hatta dikenlere uçtu.
    Acele etmeliydi, zamanı azdı.
    Sonra Can'ı bulamazdı.
    Can çok çabalamıştı,
    Kurtulamamıştı tutsaklıktan, kozadan.
    Acılar içindeydi.
    Sevgisine kavuşamadan,
    Ayrılmıştı bu vefasız dünyadan.
    Sevgi, yorgun ve ümitsiz,
    Kırmızı benekleri soluyordu,
    İpek kanatları düşüyordu.
    Ve âşık kelebek, çok üşüyordu.
    Gözlerini kapadı, içindeki yaşla.
    Bir daha bulamadı ne Can'la ne de aşkla!.
    Küçük çocuk o gün bu gün kelebeklere dokunmadı.
     Belki de onların da aradıkları bir Can'ı vardı.
  • Tartışsak bile kısa bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi davranabilmeyi çok seviyorum, sevginin hırstan ve kibirden üstün oluşunu çok seviyorum.
  • Hayat, zamana bırakmak için çok kısa.
  • Patrick onu öpmeyi bırakıp, yatağa doğru götürdü. Kendini ağır gitmeye, içindeki canavarı yavaşlatmaya zorladı. Her zamanki kıyafetleri yerine, yelek, gömlek ve bot giyiyor olmasına küfür ederek, üzerindekileri çıkarıp yanına uzandı.

    Lizzie’nin yumuşak bedeni, dayanmasını güçleştiriyordu. Ona sarılmak, tüm yumuşaklığını hissetmek istiyordu. Ellerini bir saniye daha ondan uzak tutamazdı. Avucunu, Lizzie’nin beline ve kalçasına doğru götürdü ve ince kumaşın üzerinden onu okşadı.

    Eline bir oda dolusu şeker verilmiş bir çocuk gibi hissediyordu kendisini. Nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu ama tamamını yiyecekti. Lizzie, dilinin üzerinde eriyecek miydi? Tatlı bir şurup gibi çözünecek miydi?

    Patrick, Lizzie’nin göğüslerini avucunun içine aldı. Parmaklarının arasındaki diri göğüsler, hayallerindekinden çok daha hoşuna gitti —gece yarılan kasıklarındaki huzursuzluk dayanılmaz olduğu zamanlarda bunu sık sık hayal etmişti.

    Lizzie de kendi kendine dokunup Patrick’i hayal etmiş miydi? Patrick, Lizzie’yi seyrettiği sırada, kendi kendine dokunduğunu hayal edip, çenesini iyice sıktı.

    Lizzie’nin dudaklarına, boynuna öpücükler kondurdu. Teni krema kadar pürüzsüz ve tatlıydı. “Tanrım, mükemmelsin,” diye mırıldandı ve dilini elbisesinin açık kısımlarında gezdirdi. “Her yerini tatmak istiyorum.” Lizzie’nin göğüslerini yüzüne doğru götürüp, kadınsı kokusunu içine çekti. Başparmağını kıyafetinin kabarık kısımlarında dolaştırdı. “Küçük ve sert meme uçlarının da...” Arzuyla gözlerine baktı. “Baldırının üst tarafındaki yumuşak kısımların da...”

    Lizzie’nin gözlerinde şaşkınlık vardı. Ardından şaşkınlığın yerini daha tehlikeli olan merak aldı. Lizzie, onun aklını başından alabilirdi.

    Lizzie, kollarında hafifçe kıvrandı. Sabırsızlığı Patrick’i daha da heyecanlandırıyordu.

    Patrick, elbisesinin iplerini gevşetip, omuzlarından indirdi. Elbise yere indiğinde göğüslerini seyretmeye başladı.

    Derin bir nefes aldı ve ardından zorlukla kısa bir nefes verdi. Patrick kadın göğsünden hoşlanırdı —büyük, küçük, orta boylarda olanlardan— ama Elizabeth’in göğüsleri mükemmeldi. Aklını başından alabilecek kadar. Yüzünü oraya gömüp, bir daha da kaldırmamak istiyordu. Bu göğüsler, her erkeğin erotik rüyalarını süsleyecek türdendi. Dolgun, yuvarlak, sıkı ve kalkık. Dudaklarının pembeliğiyle aynı renkte küçük meme uçlan... “Çok güzelsin,” diyerek inledi Patrick.

    Neredeyse ona dokunmak istemeyecekti. Porseleni andıran teni pürüzsüzdü —Patrick’in iri ve kaba elleri için fazla hassastı. Ama Patrick ona karşı koyamıyordu. Göğüslerini avcu-nun içine aldı ve ipeksi tenini nasırlı avucunda hissedince bir kez daha inledi.

    Lizzie ürperdi. Parmaklarını ısrarcı bir şekilde Patrick’in saçlarında gezdirdi. Patrick onu başta kibarca öptü. Dudakları pürüzsüz ve duru teninde hafifçe dolanıyor, onun tadını çıkarıyordu. Dilini, meme uçlarında gezdirip, nefesiyle, Lizzie’nin arzularını doruğa çıkardı. Lizzie’nin bedeni kasıldı. Pembe meme uçlarının rengi koyulaşıyordu.

    Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Tanrım, sadece ona bakarak bile çıldırabilirdi.

    Daha fazla bekleyemedi ve pembe inciyi dişleri ile dilinin arasına aldı. Lizzie inledi. Kısık ve derin sesi Patrick’i daha da çıldırttı. Tanrım, çok diriydi. Isırmamak için kendini zorladığı sulu bir şeftali gibiydi.

    Patrick, onu daha çok somurdu. Daha derine aldı. Dilini meme ucunun çevresinde gezdiriyor, eliyle de eteğinin ucunu kaldırıyordu.

    Lizzie de ona karşılık veriyordu. Patrick, elini Lizzie’nin baldırına doğru itti. Çok yumuşaktı. Parmağı, kasıklarına değince, irkildi. Tüm bedeni bu ıslaklığı arzuluyordu. Tamamen hazırdı.

    Lizzie’yi tamamen soymak ve ona sahip olmak için sabırsızlanıyordu. Dudaklarını ve dilini, onu inletene kadar kullanmak istiyordu. Ama bunun biraz beklemesi gerekiyordu; birbirlerinin tutkularını keşfetmek için önlerinde uzun bir ömür vardı. Lizzie, kapının demir çubuğunu indirmiş olsa da, Patrick’in adamları ya da herhangi biri her an gelebilirdi.

    Patrick, parmaklarını üzerinde gezdirdi. Hafif iniltileri iyice yükselene kadar. Lizzie’nin elleri, Patrick’in omuzlarında ve kollarında dolanıyordu. Kaslarını tutuyor, yalvarırcasına onu kendisine çekiyordu.

    Çıldıracaktı.

    Ah, evet. Patrick iyice sertleşmişti.

    Meme uçlarını bir kez daha yaladı ve Lizzie’nin boşalacağını hissettiği anda onu, daha çok somurmaya başlayıp, parmağını en hassas noktasına götürdü. Lizzie çığlık attı ve bedeni kasılırken, ona doğru iyice yaklaştı.

    Patrick, gözlerini ondan ayıramıyordu. Bu haldeyken çok güzeldi. Patrick’in göğüs kafesinin daralmasına neden olacak kadar güzeldi. Başını arkaya atmıştı. Yanakları kıpkırmızı ve dudakları aralıktı. Tutkulu görüntüsü, Patrick’i de tetikliyordu.

    Bir dakika daha bekleyemedi. Lizzie’nin içine girmesi gerekiyordu.

    Pantolonunu çözdü. Sertliği serbest kalmıştı. Lizzie’nin gözleri kocaman açıldı.

    Lizzie hiçbir tepki veremeden, Patrick ona doğru gitti ve Lizzie’nin kasıklarına değdi. Lizzie’nin inlemesi, Patrick’in tüm bedenini sarstı. Dişlerini sıkıp, içine girmemek için kendini zor tuttu. Bu inanılmaz baskıya bir son vermek istiyordu. Lizzie o kadar ıslaktı ki Patrick’in yavaş olması çok zordu. Bunu çok uzun zamandır bekliyordu.

    “Lütfen,” diye fısıldadı Lizzie, Patrick’in zihnini okur gibi gözlerine bakarak. “Şu anda sana ihtiyacım var.”

    Bu istek, Patrick’e daha önce hiç hissetmediği duygular yaşatıyordu. İçinde farklı bir şeyler hissediyordu. Hiç tanımadığı duygular. Bunu nasıl adlandırması gerektiğini bilmiyordu. Ama bu kadına olan ihtiyacının arzu ile bir ilgisi olmadığını biliyordu. Lizzie, ölmekte olan bir adama umut olmuştu.

    Patrick, kollarını Lizzie’nin bacaklannın altına doğru itti ve içine girmek için hazırlandı. Yavaş yavaş ilerledi.

    Büyük bir zevk dalgasıyla inledi. Lizzie onu kadife bir eldiven gibi sarıyordu. “Tanrım, inanılmazsın.” İçine daha çok girmek, daha derine gitmek istiyordu.

    Ama onun masumiyetine dikkat etmesi gerekliydi. Gerçi Lizzie’nin ona verdiği tepkiler buna pek de gerek olmadığını söylüyor gibiydi. Bir bakirenin yaşayacağı şoku hissetmiyordu. Gözlerinde korku ya da acı yoktu.

    Lizzie, onu daha derine almak için kalçasını itti. Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Patrick çok iriydi ve Lizzie de çok küçüktü. Ama ifadesinden canının yanmadığı anlaşılıyordu. Lizzie gözlerini tutkuyla hafifçe kapattı.

    “Seni incitmek istemiyorum.”

    Lizzie gözlerini açıp, Patrick’in gözlerine baktı. Patrick, yüzünde bir kaygı ifadesi olduğunu sezdi. “Beni incitmeyeceksin Patrick.”

    Sesinde bir şeyler vardı... Patrick içine ağır ağır girdi. Ta ki geri dönemeyecek kadar derine ulaşana dek. Orada durdu ve ardından içine doğru girip, çıktı. Lizzie’nin bedeni, ona karşı koymuyor, sadece uyum sağlıyordu.

    Lizzie’nin çığlığı acı değil, tatmin doluydu.

    Patrick bir an için şaşırarak duraksadı ama Lizzie kalçasıyla daireler çizmeye başladığı sırada, içine girdiği zevk girdabından başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.

    Lizzie’nin bedeni güçsüz düşmüştü. Patrick’in yetenekli parmakları ve dili, aklını başından almıştı. Göğüslerinin bu kadar hassas olduğunu daha önce hiç fark etmemişti. Patrick dilini, meme uçlarında gezdirmeye başladığında, tüm bedeninde bir zevk dalgası hissetmişti.

    Ama içine girdiğinde aldığı zevk, hiçbir şeyle kıyaslana-mazdı.

    Patrick, pantolonunu indirdiği anda, bir anlık bir tereddüt yaşadığını kabul etmesi gerekirdi. Patrick iri bir adamdı. Jo-hn’dan da iri...

    John. Ona söylemeliydi...

    Ama Patrick’in hassas tenine değdiğini hissettiği anda, tüm düşünceler unutulmuştu. Onu içine almak istiyordu. Onu sevmek istiyordu. Ona zevk vermek ve zevk almak istiyordu.

    Bedeni sırılsıklamdı. Patrick, kasıklarına değdiği anda, tüm bedeni alev alev yanmaya başladı.

    Ta ki bedeni arzu ve istekle kasılana kadar.

    Patrick’in işkencesine bir dakika daha dayanamayacağını düşündüğü anda, içine ağır ağır girmeye başladığını fark etti. Adeta onu tamamlıyordu.

    Son bir hareketle, bir oldular.

    Lizzie’nin bedeni rahatlamıştı. Sanki hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi.

    Belki de öyleydi.

    Tanrım, onu hissedebiliyordu. İçinde zonklayan sertlikle birlikte tüm bedeni ürperiyordu. Tüm bedeni duygu yüklenmişti. Arzu ve tutku dolu bir rüzgâra kapılmaya hazırdı.

    Sonra Patrick birden durdu.

    Biliyordu.

    Lizzie, ona söylemeyi hep istemişti ama bunun için uygun bir zaman bulamamıştı. Birden panikledi. Patrick, onu istemezse ne olacaktı? Gözleri buluştu ve Lizzie, onun gözlerindeki şaşkınlığı gördü. O, sessiz soruyu. Ama suçlama yoktu. Öfke yoktu.

    Lizzie, o anda rahatladı. Patrick bunu kabullenmişti. Aralarındaki son engel de yok olmuştu. Lizzie, artık kendisini sevişmelerinin gücüne bırakabilirdi.

    Kalçasıyla daireler çizmeye başladı. Patrick de giderek daha derinlere girdi. Başta yavaştı. Uzun ve sakince hareket ediyordu.

    Patrick, onu bir kez daha öptü. Dudaklarını. Göğüslerini. Meme uçlarından birini ağzına alıp, dişlerinin arasına götürdü. Lizzie, Patrick’in ipeksi dudaklarını hissettiği anda, inlemesine engel olamadı. Dili ve dudaktan, Lizzie’nin aklını başından alıyordu. Daha önce hiç bilmediği bir doruğa doğru çıkmasına neden oluyordu.

    Lizzie, ona asla gitmesine izin vermeyecekmiş gibi sarıldı. Elleri, sıcak teninde, kolunun ve göğsünün sert kaslannda dolanıyordu. Parmak uçlannın altında, içinde... tüm bedeninde onu hissediyordu.

    Patrick inanılmazdı. Omuzları çok geniş ve güçlüydü. Her hareketi, kamındaki sert kasların belirmesine neden oluyordu. Sadece ona bakmak bile Lizzie’yi zayıf düşürüyordu. Koyu renk ipeksi saçlan yakışıklı yüzünün üzerine düşüyordu.

    Lizzie, onun kendisine olan ihtiyacını, ruhunun derinliklerini görmek istiyordu. Onu tamamen istiyordu.

    “Daha sert,” dedi. “Durma.”

    Patrick’in gözleri tutkuluydu. “Yapamam. Seni incitirim.”

    “İncitmeyeceksin.” Lizzie, onu sıkıca tuttu ve kendisine doğru çekip, kalça hareketleriyle daha derine girmesini sağladı. “Lütfen...”

    Patrick’in tek ihtiyacı olan şey, cesaretti. Kendini bıraktı ve Lizzie de onu büyük bir sevgi ve kabullenmeyle karşıladı.

    Patrick, Lizzie’nin gözlerine bakarak en derinlerine girdi. Tekrar tekrar. Daha büyük bir hızla ve daha sert bir şekilde.

    Mükemmeldi. Tüm gücünü ve şiddetini içinde hissedebiliyordu.

    Lizzie, ona sımsıkı tutundu. Ta ki arzu, dayanılmaz bir doruk noktasına ulaşana kadar. Ta ki bu inanılmaz adama karşı duyduğu sevgi, şehvetli bir coşkuyla birleşene kadar.

    Bu, sihir gibiydi.

    Bu, aşktı. John Montgomery ile yaşananlar, Patrick’in kollarında hissettikleri ile kıyaslanınca solup gidiyordu. Sadece zevk almıyordu. Paylaştıkları yakınlıkları da aklını başından alıyordu. Duygusal bağları, her şeyi daha güçlü hissetmesine neden oluyordu. Her dokunuşu. Her öpüşü. Her bir darbe, söndürülmesi güç bir ateş gibiydi. Lizzie, kalbinin sevgi dolduğunu hissediyordu. Korunduğunu, sevildiğini hissediyordu.

    Ve o kusursuz anda —Lizzie, kalbinin durduğunu ve bedeninin kasıldığını hissettiği anda— ikisi birlikte cennete gitmişler gibiydi.

    İkisinin iniltileri birbirine karışmıştı.

    Patrick’in kasılmaları, onunkine karışmıştı.

    Gözleri buluştu ve öylece kaldı —bedenleri son kez titrerken bile birbirlerine bakıyorlardı. Ve Patrick’in gözlerinde gördüğü şey Lizzie’nin ruhuna dokundu.
  • Franz Kafka bu eserinde böcek meteforunu kullanmıştır. Kahramanın dünyayı, hayatını, insanları ne kadar çok sorguladığını, isyanını, dışlanmışlığını anlatmıştır. Kısa bir kitaptır. Yarım saatte bitirilebilecek bir kitaptır. Fakat kitapta anlatılan sıradan bir hikaye değildir. Okurken hem anlamak hem de düşünmek gerekir. Kafka eserleri zordur. Fakat bu eseri diğer eserlerine nazaran en hafif kalanlarındandır. Anlaması, yorum yapılması diğer eserlerine göre daha kolaydır.
  • Kapıldım gidiyordum öylece sahil boyunca.Basamaklardan asağıya doğru inerek kaldığım yerden yürümeye
    burada devam etmek ,denizle daha bir yakınlaşmak istiyordum.Denizin enginliginde kaybolmak belki de.İcimin ağırlıklarını ,sandal misali sulara emanet edip denizde yüzdürmek, çırpınışları yüreğimi boğmadan ama.O kadar yorgunum ki mahmur bakışlarım,güneşin baskısı altında can cekişmekte adeta.
    Üst kısımda banklarda oturan insan kalabalıklıkları.İlerleyen adımlarımla
    meraklı bakışların tacizi altindaydim.Kimin
    önünden gecersem geçeyim, baştan aşağı beni süzen bakışların kafesindeydim.Rahatsizlik veriyordu bu durum bana.Sanki göz göze gelirsek aklımdan geçenleri okuyacaklarmiş,yasadiklarima şahit olacaklarmis gibi bir his uyaniyordu içimde.Kacirdim gözlerimi.Yönümü sadece denize çevirdim.Sadece deniz bilsin,bana rahatsızlık veren düşüncelerimi alsın götürsün istiyordum.

    Yürüdüğüm güzergahta da mesafelerce sıra sıra dizilmiş balıkçı amcalar.Mevsimi gelmiş demek ki.Balik tutmaya gelenler iskemlelerine oturdukları yerden oltalarına takılacak olan bir kıpırdayışın sabırla bekleyişine koyulmuşlar bile.Ah şu bekleyişler ,gelecek olan gelemese bile bekleyislerde ayak direttigimiz ısrarlar...
    Yeşillensin diye umudumuz ,soldurdugumuz an'larımız bekleyislerin gün batımında ...


    Sanki içine çekildiğim dünya da beklediklerime ayarliydi.Gelmemislerdi ya gelecek olan, kalbim duraklatmisti bir süre hayallerini,nesesini, ışığını...Umut denen o tatlı hissin kıskıvrak kancasina takilmayi bekliyordu.Gelecek olan,beklemekte olanı neden çok bekletirdi ki ? Çay bile çok bekleyince koyulaşır ve acırmış ya eskilerin deyimiyle.Yüreğim bekleyişlerin en koyu demindeydi oysaki.Birikmis günlerin özlemi acılaştı yakıyor bağrımı.Gelecek olan,şayet gelecekse neden elini çabuk tutmuyordu ? Gelecek olan gelince ya bulamazsa ,ya yetişemezse...

    Yürümeye devam ediyordum yüreğimin sancılı
    çığlıklarını adimlayarak.Denizin şefkatiyle kucak açmasını bekliyordum,kalbimin kırık sesine ses olmasını.Degil mi ki sefkat iyilestiricidir.Bir ara duraksadim ,deniz bugün çarşaf gibi dingindi.Sukunetle üstünü örtmüstü,derinliklerinde neler saklı bilinmez.Tıpkı insan gibi.Gece boyunca boğuştuğum ağrılardan kimin haberi vardı ki , tüm karanlıkları kalbime gömüp yalancı bir fecr misali doğuyordum her yeni güne.

    Ötelerde, denize doğru yarı batık sekilde demir alan limandaki paslanmış gemi gibi eksiliyordum yavaş yavaş yaşamdan.Ayrilik vakti geliyordu.Batmamak için direnişlerim ondan.Gözümden istemsizce süzülmeye başladı yaşlar.Elimde değildi ki.Gözyaslarim paslı vücudumu parıldatmaya yetmiyordu bir türlü.Tedaviye bir türlü cevap vermiyordu bünyem.Kemoterapiler oldukca yormustu bedenimi.Kan kanseriydim.Ömrüm elimden sessiz sedasız kayıp gidiyordu.

    Özlemini duyduğumuz şeylere, elimizi uzattığımızda neden ulasamiyoruz ki.

    Her şeyin son demindeydim..
    İçtiğim bardağın son yudumunda ,dostlarim ve komsularimla son muhabbetimiz,son bulusmamizmiş gibi garip bir his.Söylenmesi gereken tüm cümleler kurulmaliydi,can vermeden kelimelerim ölümün o soğuk nefesinde.Geminin güvertesinde ayakta dikilerek ,dışarıdaki hayata el sallayan kelimeleri boğazına düğümlenmiş yolcu gibiydim.Gökyüzünde küme küme birikmiş bulutların gözlerinden akan son damlaydim...Bedenim şimdilik veda etmese bile ,kalbim sahip olduklarına veda etmenin provasını gerçekleştiriyordu.

    Oltasını sırtına yüklemiş yaşlı bir amca bana doğru yaklaşıyordu.Ellerimle hızlıca silmeye başladım gözümün yaşlarını fark etmesin diye.İnsan gözyaşlarını neden saklar ki ? İçinin incileri bir başkasını daha yakmasın,bir başkasını daha incitmesin diye mi ?Kim bilir ..Amca yanıma oturmak için müsaade istedi.Buyrun amca oturabilirsiniz tabiki dedim.

    -Nasil gidiyor işler peki ,tutabildiniz mi balıkları ?

    Amca;
    - Tutunduklarimizi tutmak bizim elimizde kızım,dedi.

    Nasıl yani amca dedim, anlamlandırmaya çalışarak ...

    - Evladım ,ben balık tutmaya gelmedim ki.O elbet gelir mutlaka.Nasil hayal edersem, o da o şekilde vücut bulacak.Buna inanirim ben senelerdir.Ben rızkımı aldım bugün Hüda'dan.Sükürler olsun.
    Bugün de oltama sen misafir oldun be kızım.Deminden beri seni gözlemliyorum.Biliyor musun ben bir hayal tamircisiyim..

    ~~Hayal tamircisi mi diye sormaya kalmadan ,amca başladı anlatmaya.Zaten konuşacak takati yoktu suskun yüregimin.

    Her gün sabahin ilk ışıklarında yola koyularak,şuracıkta iskemleme oturup,oltama tutunma ihtiyacı olanların 'imdat' çığlıklarını işitip duyguların girdabından çekip kurtarırım onları.Sinelerin figanını işitip de yardımlarına nasıl koşmayayım?Hayaller,kalbe iyi gelir kızım.Kalbine menfaatsizse hizmet eder.İyiligini düşünür velhasıl.Çoğusunu,sıkıntılarının ve imtihanlarinin pençesine kendilerini bile isteye bırakır şekilde bulurum.

    Bak ,şu ötedeki bankta oturan sırt çantalı yeşil kıyafetli genç kız var ya bu yıl girdiği sınavda üçüncü kez yine istediği yeri kazanamamış.İntihari düşünür halde darağacına hayallerini,sevdiklerini,
    tutunduklarını , geleceğini asarken yakaladım onu.Yüreğimle dinliyordum onu. Şu ileride annesinin koluna girerek gezinti yapan âmâ bir kızın gözlerinin her renginde dolaştırdım onu.Tefekkür etti genç kız.Cok geçmeden üniversiteyi kazanmak her şey değilmiş demek ki.Herkes meslek sahibi olacak diye bir şey de yokmuş,diye körelttigi basiretine yeni bir ışık yaktı.

    O âmâ kızın sahip olduğu güzelliklerle bezeli bakışa sahip olmamasının utancını yaşadı bir an.Çünkü hayalleri o kadar güzeldi ki gökkuşağı renginde bir yaşam doluluguna sahipti âmâ kız.Âmâ kız ,burada göremediklerim, hayallerimdeki bir fırça darbesiyle boyanarak doyumsuz bir lezzet yaşatıyordu zaten bana.Hem burada yitirdiklerim,ötelerde daha bir canlılık kazanıp,ete kemiğe büründürmeyecek miydi sahip olduğum birçok seyi,dusuncesindeydi.

    İste intihari düşünen genç kızın,bir başka varlıkta seyrettiği hayaller onun sahip olup da farkında olmadığı yeteneklerine birer lamba yakmıştı.Yaşam kitabının son sayfasını kapatmayı düşünürken,duygularını içine bastırıp taşlaştırdığı bir esnada satır aralarında açıklamalar yapan anlatıcının yolunu kaybetmişe yol göstermesi misali kaldığı yerden yepyeni bir sayfa açarak tutunmustu sahip olduklarına şükrederek yeşil elbiseli genç kız.

    Hayaller,hayatın ağrısız,konforlu,rengarenk bir yolculuğu be kızım.Hayallerinin hafifliginde gezinmeyen,dünyanın tüm yüklerini üzerine alır taşıyamayacağını bile bile. Ağırlığının altında ezilir,vaveyla eder,herkesi çirkin görür.Senin neyin var be kızım.İçin için gözyaşlarını,
    denizlere emanet ederek tamire başladım bile.Buharlastırsın bulut hüznünü ,yağmurlar yağdırsın acılarına,imtihanına içli icli.Söndürsün yangınlarını ,geçici olduğunu fisildasin.

    Amcaya kan kanseri olduğumu ,hastaligimin son evresinde olduğumu,hiçbir tedaviye cevap vermedigimi ve ömrümün son demlerini yasamakta olduğumu söyleyemeden; amca parmaklarını dudaklarına götürüp "Suss" işaretiyle son kelimenin çıkmasına müsaade etmedi.Evladım dinle beni.Sanslısın ki o hastalık seni yoklamaya gelmiş.Hatırını sormaya.Yani kisa bir süreliğine misafirlik edip,vazifesini bitirdikten sonra gidecek.

    Ah be kizim neden zaten hasta olan misafirini;somurtarak, yüzünü burusturarak, istemediğini hissettirerek ,kadrini kıymetini bilmeyerek daha da kötüleştiriyorsun,mahcup ediyorsun ki.

    Hem daha güzel bir hayat için cektiklerin için üzülmeye değer mi? Faniliğini hatırlatan kıymetli bir misafire hürmet etmeye bak kızım.

    Haydi seninle hayalen bir terziye gidelim.Cok sevdiğin mürdüm renkli, sade ve şık bir elbise diktirdiğini düşünelim boydan boya.Terzinin senin vücut ölçülerini alması,elbisenin kumaşını kesip biçmesi o elbiseyi heder ettiği başka bir ifadeyle ziyan ettiği anlamına elbette ki gelmez.Oysaki güzel bir elbisenin mevcudiyeti için bunlar şart değil midir kızım? Terzinin kumaşa sapladığı her bir iğne elbisenin güzelleşmesi için tırmanılması gereken birer yokuş gibidir.İste senin de
    bu hastalığın,kalbinin güzelleşmesi ,hasletlerine parlaklık kazandırılması adına nakışlanman için şart.Cektiğin acılar ,sancılar rehnedar olan bakışının restorasyonuyla ;dış yüzü ekşi hadiselerin üzerine tebessümle gitmesini bilerek yepyeni bir dünyanın kapısını aralayabiliriz.

    Partallaştırdığım,donuklastırdığım
    ,eskittiğim ömrüme güzellikleri yama yaparak neticesi ölüm bile olsa hayatımın en nefis fotoğraflarından albümler hazırlayan hayallerimin çağırdığı yolculuğa dahil olarak ufacık bir tamirle ,yorgun gözlerle hecelediğim dünyanın rengi birdenbire değişmişti.Yeryuzu benim için matemhane olmaktan çıkmıştı.Ve ruhumu saran o kapkaranlık atmosferin bir gün yağmur bulutlarına dönüşeceği ümidiyle amcayla vedalaşıp ayrıldım o sahilden hayatıma ve kiymetli misafirime hürmetle,tebessümle ...
  • Prof. Dr. Cağfer Karadaş

    Bir ara uzaktan görmüştü. Bir sohbetine kısa süreliğine şahit olmuştu. Yüzünü hayal meyal hatırlıyordu. Anlat deseler hiçbir şey söyleyemezdi. Bir gün arkadaşının ısrarı üzerine “haydi gidelim” dedi.  

    Gitti, edeple oturdu herkes gibi bir köşeye. Dinledi dinledi… Dinledikçe içi ısındı. Sevdi vallahi… Çıkışta arkadaşı “Nasıl buldun?” diye sordu. “Çok iyi, içim ısındı” diyebildi. Daha fazla üstelese söyleyecek bir şeyi yoktu. “Gel katıl bize” dedi arkadaşı. “Katıl, sen de burada yerini al.” Bu sözler de sıcak geldi. “Olur” dedi. Düşünmedi, arkadaşıyla birlikte daldı içeri. Önüne birlikte oturdular. Arkadaşı, “Efendim, bu kardeşimiz sizden ders almak arzusundalar” diye takdim etti. İçinde bir kopma, bir kıpırdama bir dalgalanma oldu ama aldırış etmedi. 


    “Emin misin? Evladım!” dedi. Bu soruyu beklemiyordu. Emin miydi gerçekten? Ama oturmuştu bir kez oraya, ne diyebilirdi? Emin olduğunu söyledi. Kimden emindi, neden emindi, nasıl emindi, emin olmak nasıl bir şeydi? Bunlar zihninden bir anda ses hızıyla geçti. Geçti, çünkü bu sorulara verecek cevabı da yoktu.

    “Peki evladım, bugün güzel bir uyu, yarın gel bize gördüklerini anlatırsın…”

    İlk ders miydi bu? Bu nasıl dersti? Nasıl olur, uykumda gördüklerimi nasıl anlatırım? Garip bir durumdu ama girmişti bir kez. Devam etmeliyim dedi. Arkadaşına da sormadı. Dışarı çıktığında bir an her şey zihninden boşalmıştı. Sormak dahi aklına gelmemişti. 

    Gitti, eve girdi sanki emre itaat ediyormuş gibi derhal yatağa yattı. Hemen de uyudu. Sabah uyandığında kafası çok karışıktı. Bir sürü rüya görmüştü ama bir tanesini çok net hatırlıyordu. Dün gördüğü zat, bütün berraklığı ile rüyasındaydı. Bütün detaylar zihnindeydi. Orada kısa bir süre oturduğunu düşünmüştü ama bütün detayları zihnine almıştı. Sabırsızlıkla akşamı bekledi. Arkadaşını buldu, “Gidelim” dedi. 

    Dinledi, anlatan gencin heyecanlı anlatışını. Anlattı, anlattı ve bitti. Koca bir aferin alacağını düşünüyordu. Onu görmüş, ta kendisini görmüştü. Ana şimdi de aynı zatla karşı karşıya idi. Fakat o sukut ediyor, bir şey söylemiyordu. Yüzünde ne memnuniyet ne de memnuniyetsizlik ifadesi vardı. Anlatmaya başladığı yüz ifadesi ile bitirdiğindeki yüz ifadesi aynı idi. Anlattığının hiçbir tesiri olmamıştı. İçinde garip duygular oluştu. 

    “Evladım, senin içini masiva kaplamış. Derhal bundan kurtulman lazım. Bu masiva yüküyle bu yolda yürüyemezsin… Yorulursun, yorulduğunla kalırsın…”

    Dondu kaldı. Bir şey diyemedi. Ne diyeceğini de bilmiyordu. Masiva neydi, yük de ne oluyordu, yol neresiydi? Sorular sordu kendine cevabını bulamadı. Kalbinden geçti bütün sorular, bu yüzden kimse kendini duyamadı. 

    “Evladım, önce kalbine seni yaratan Allah’ın girmesi lazım. O’nun olmadığı yer karanlıktır. Orayı aydınlatmak lazım. Sonra seni gereksiz masiva yükünden kurtarmak lazım. Bugünden itibaren her gün yüz kere Allahdiyeceksin.” 

    Allahdiyeceğim. Diyeceğim de ne zaman, nasıl, yemekten önce mi sonra mı, uykuya varmadan mı, yoksa sabah kalktığımda mı? Ufff, ne çok soru var kafamda. Hay bu kafama!

    Çıktılar… “Bu senin dersin” dedi arkadaşı. Dersini almıştı. Allahdiyecekti. Sabah aydınlığında, akşam karanlığında, yemekten önce, yemekten sonra; işte, evde okulda… Ve özellikle her namaz vaktinde… Eeee… Allahdemenin yeri ve zamanı mı olurdu? Dışından söylemezsen içinden söylerdin… Yüz kere mi demişti, hiç saymamıştı. Ama yüz kereyi birkaç kez geçtiğini kendisi de biliyordu. Olsun dedi, fazlası göz çıkarmaz.

    Günler günleri kovaladı…

    Vardı huzura. İçinde huzur da vardı doğrusu. Daha bir sevinçliydi. Onu görmüştü gene rüyasında. Yüzüne büyük bir ışık vurmuş, aydınlık pırıl pırıldı mübareğin yüzü…

    “Anlat bakalım” dedi. O zaten anlatmaya dünden hazırdı. Kalbi pıt pıt ederek, dili damağına dolaşarak anlattı anlattı… Fakat onun yüz ifadesinde yine bir değişiklik olmamıştı. Eyvah dedi içinden, bu da olmadı, bugün de olmadı.

    “Evladım, içindeki masiva gün gibi açığa çıkmış. Onu oradan atmak lazım. Allah’tan başka kalpte bir şey bırakmamak lazım.”

    Ne yapacaktı, nasıl yapacaktı. Hiçbir şey bilmiyordu. Çaresiz boynunu büktü, teslim oldu. Çekip gitmek istiyordu. Ama yapamıyordu. Bir gelgit hali, bir fırtına kopuyordu içinde…

    “Evladım, bugünden itibaren yüz kere lâ ilahe illallahdiyeceksin. Bu yükle gidemezsin. Yorulur, yolda kalırsın… Yükünü hafifletmen lazım. Hele masiva yükünden tümden kurtulman lazım. Zaten varacağın yerde ona hiç ihtiyaç yok. Atacağın yükü taşımayacaksın. İhtiyacın olanı al, gerisini bırak.”

    Lâ ilahe illallah… Söyledi. Sabah akşam, her namaz vakti. Hiç sektirmedi. Yüz, yüz elli, iki yüz... Arada unuttuğu da oluyordu. Eh, unutmak insandandı. Takmadı, devam etti. İçinde bir ferahlık hissetti, ferahladı. Ama anlatılacak gibi değildi. Zaten anlatmak da istemiyordu. O ferahlığın kendisinde, sadece kendi içinde kalmasını istiyordu. En mahrem yerinde kalbinin ta derininde…

    Arkadaşı sordu. Hiçbir şey demedi. Diyemezdi, dememeliydi. Mahremini kimseye açmamalıydı. 

    Yine günler günleri kovaladı. Bel ki de aylar oldu… Hesap, kitap tutmuyordu. Zaten bu işler hesaba, kitaba gelmezdi. 

    Vardı tekrar huzura, içi huzur dolu. Anlattı, anlattı. Ne çok anlatmıştı ya da öyle zannediyordu. Ama aslında hiçbir şey anlatmamıştı. Ne ağzı açılmış, ne dili dönmüş, ne de bir ses duyulmuştu. 

    “Tamam evladım” dedi. 

    “Yol senin yolun. Gidebilirsin. Yolda işaretçiler göreceksin. Onlara takılma. Sadece işaret ettikleri istikamete yönel. Çeldiriciler de olur. Onlara da aldırma. Ayağını sağlam bas, kalbini ferah tut. Rampaları çıkarken de inerken de hızını bozma. Heyecana kapılma. Hızlı gideni de yavaş gideni de görürsün. Sen kendi kalbinin ibresine bak. Ona uy. Hırsına yenilme, sabırsızlık etme, istikametini bozma. Arada bir mola ver, takva ve taat azığını al. Sağdan soldan gelecek yaramaz fısıltılara kulak asma. Sana güzel muştularda bulunan biri sağında biri solunda iki arkadaşın olacak. Sen onları göremezsin ama onlar seni görür. Onları dikkatle dinle. Onlar son durakta seni bekleyenlere teslim edecektir. Gönül huzuru ile teslim ol… Bizi de duandan unutma… Ne de olsa biz de henüz yoldayız… Buluşmak üzere evladım… Yüce sancağın gölgesinde, büyük havuzun serinliğinde…”  

    *

    Hatırlatma kabilinden:

    Masiva: Allah’tan başka her şey. Gereksiz yük. Son durakta atılacak meta…

    Lâ ilahe illallah: Allah’tan başka tanrı yoktur. O’ndan başkası boş. Başkasına takılma, aldırma, sadece O’na git. 

    Takva: Günaha düşmekten korkma hali. Endişe kalkanı. Günahtan uzak durmanın kazandırdığı sıfat. Duyguların gazına karşı, aklın freni…

    Taat: İbadet. Yolda gerekli olan azık. Ümit azığı… Sadece O’na boğun bükme ve sadece O’ndan dilekte bulunma hali… Takva taate götürür, taat takvayı getirir… Ancak bu ikisiyle O’na gidilir… Başvuracağın O’ndan başkası yok zaten…

    02.07.2018

    Fethiye / Bursa