• Adem Aleyhisselam

    Bütün insanların ilk babası ve ilk Peygamberi Adem aleyhisselâm'dır. Şöyle ki: Yüce Allah, bu âlemi yoktan var etmiş, birçok devirler geçtikten sonra da yeryüzünde insan cinsinin ilk babası olmak üzere büyük kudret ile Hazret-i Âdem'in cesedini topraktan yaratmış ve onu ruhla, ilimle seçkin kılmış ve ona eş olmak için de Hazret-i Havva'yı yaratmıştır.
    Bütün melekler Hazret-i Allah'ın emri ile Âdem'e secde ettiler, yalnız meleklerin arasında yaşayan ve aslında cinlerden bulunan İblis (Şeytan), kendisinin ateşten yaratılmakla Âdem'den daha üstün olduğunu söyleyerek büyüklenmiş ve secde etmekten kaçınmıştı. Bunun cezası olarak da melekler arasından kovulmuş ve lanete uğramıştır.
    Yüce Allah özel bir ikram olarak Âdem ile Havva'yı Cennet'e koymuş ve hikmeti gereği olarak cennette bulunan bir ağacın meyvesinden yemelerini kendilerine yasaklamıştı. Oysa ki, Şeytan, bir yolunu bularak Cennet'e girmiş ve bunlara kuşku vermiş. Demiş ki: Bu meyveden yerseniz, devamlı olarak burada kalırsınız. Hem de onlara bunu yemin ederek söylemişti. Âdem ve Havva yasak durumu unutarak o meyveden yemişler. Bunun üzerine Cennet'den çıkırılarak tekrar yeyüzüne indirilmişlerdir. Rivayete göre Âdem aleyhisselâm Serendib adasına, Hazret-i Havva da Cidde'ye indirilmiş. Sonradan Mekke civarında "Müzdelife" denilen yerde buluşmuşlardır.
    Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva hemen pişman oldular, tevbe edip istiğfarda bulundular. Yüce Allah tevbelerini kabul buyurmuş ve Adem'i kendi evlâd ve torunlarına Peygamber yapmıştır. Kendisine on sayfalık bir kitab vermiştir.
    Rivayete göre Âdem aleyhisselâm bin sene veya dokuz yüz otuz sene yaşamıştır. Vefat edince, Serendip adasında veya Mekke-i Mükerrem'de Ebû'l Kubeys dağında gömülmüştür. Nuh aleyhisselâm tarafından gemiye alınmış olan mübarek cesedlerinin sonradan Beyt-i Makdis'de gömülmüş olduğu da rivayet edilmiştir.
    Hazret-i Âdem'den bir sene sonra da, Hazret-i Havva vefat edip Cidde'de veya Hazret-i Âdem'in yanında gömülmüştür.
    Bilindiği gibi, Yüce Allah kudret ve hikmet sahibidir, dilediğini dilediği şekilde yaratır. Onun için Âdem aleyhisselâm'ı insanların ilk babası olmak üzere mükemmel bir halde yaratmıştır, yoksa başka bir yaratıktan tekâmül yolu ile meydana getirmiş değildir. Buna aykırı olan sözler, birer kuru görüşten ibarettir. İnsanların kadrini ve şanını bozduğu ve din bilgilerine aykırı bulunduğu için, bizce hiç bir önemi yoktur.
    Âdem aleyhisselâm'dam, sonra peygamberlik, Allah tarafından Hazret-i Şît'e verilmiştir. Şit aleyhisselâm, Hazret-i Âdem'in en güzel ve en sevgili oğludur. Rivayete göre, Hazret-i Âdem'in yaratılışından yüz yirmi sene sonra doğmuş ve 912 yıl yaşamıştır. Ölünce Ebû Kubeys dağında Hazret-i Âdem'in yanına gömülmüştür.
    Hazret-i Şît'e peygamberlik, tevhid ve tesbih esaslarını kapsayan, elli sayfalık bir kitab verilmiş ve Hazret-i Âdem'in vasiyeti üzerine kadeşlerinin reisi bulunmuştur. Bir rivayete göre Kâbe-i Muazzama'yı Hazret-i Âdem, diğer bir rivayete göre de Hazret-i Şît ilk kez olarak taştan bina etmiştir. Şît'in anlamı "Hibetullah (Allah'ın bağışı)" dır. Hazret-i Âdem'e Kabil tarafından şehid edilen Habil'e bedel olarak Allah tarafından ihsan buyurulmuş demektir. Bu zata "Şiş" de denilmektedir.

    İdris Aleyhisselam

    Hazret-i İdris büyük bir peygamberdir. Hazret-i Şît'den sonra peygamber olmuştur. Birçok ilimlere, hikmetlere, göklerin esrarına dair bilgisi vardı. Bir rivayete göre ilk yazı yazan ve ilk elbise giyen Hazret-i İdris'dir. Yeryüzünde üç yüz altmış sene yaşadığı rivayet edilir. Sonunda Hak Teâlâ tarafından yüksek bir makama kaldırılmıştır.

    Nuh Aleyhisselam

    Hazret-i Âdem'den sonra insanlar çoğalmış, bir çok yerleri imar etmiş; fakat Allah'ın birliğine dayanan gerçek tevhid dinini bırakıp putlara tapınmaya başlamışlardı. Kendilerine kırk veya elli yaşında bulunan Hazret-i Nuh aleyhisselâm peygamber gönderildi. Bu muhterem peygamberin dokuz yüz elli sene süren öğütlerini dinlemediler. Sonunda Hazret-i Nuh, Yüce Allah'ın emri ile gemi yaptı. Bu gemi tamamlandıktan sonra gökten yağmurlar yağmaya, yerden sular fışkırmaya, denizler kaynayıp taşmaya başladı, sular bütün yeryüzünü kapladı. Dağların tepelerini bile aştı. Buna "Tufan" olayı denir ki, rivayete göre Hazret-i Âdem'in yaratılışından "2242" sene sonra olmuş, beş veya yedi ay devam etmiştir.

    Nuh aleyhisselâm, Sam, Ham, Ham ve Yafes adındaki üç oğlu ile diğer mü'minleri ve uygun gördüğü hayvanlardan birer çifti gemiye almış, bunun dışında kalanlar suların içinde boğulup gitmişlerdir. Hazret-i Nuh'un Yam veya Ken'an adındaki oğlu da kendisine inanmayıp bu günahkâr kavim arasında boğulup gitmiştir.

    Daha sonra yağmurlar kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, Hazret-i Nuh'un gemisi de, Musul civarında "Cudî" denilen dağın üzerine Muharrem'in onuna raslayan "Aşura" gününde oturmuştu. Rivayete göre kırkı erkek kırkı dişi olmak üzere seksen kişiden ibaret bulunan gemi halkı karaya çıkmış, Yüce Allah'ın dinine bağlı kaldıkları için selâmete ermişlerdi.

    Hazret-i Nuh'a ikinci Âdem denir. Çünkü yeryüzündeki insanlar Tufan'dan sonra bütün onun neslinden türeyip yeryüzüne dağılmış, aralarında başka başka diller meydana gelmiştir.

    Rivayete göre Hazret-i Nuh'un oğlu bulunan Sam, Arabların, Parsların, Rumların, Ham Sudan kavminin, Yafes de Türklerin ilk babasıdır.

    Hazret-i Nuh Tufan'dan sonra altmış sene veya üç yüz elli sene kadar daha yaşamıştır.

    Nuh aleyhisselâm ve diğer kimselerin çok uzun seneler yaşamış oldukları çok görülemez. Yüce Allah ilk insanları, hikmeti gereği çok yaşatmıştır. Allah'ın kudretine göre güçlük yoktur. Zaten varlığımızın her anı onun kudreti ile ayaktadır. Yoksa bir an bile yaşamak mümkün değildir. Onun için Yüce Allah dilediğini uzun ömre kavuşturur. Artık bu seneleri ay ve mevsimlere çevirmeye gerek yoktur.

    Tufan olayına gelince, bu alimlerin çoğunluğuna göre genel olmuştur. Bütün yeryüzünü kapsamıştır. En yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri de bunu kuvvetlendiriyor. Bazı alimlere göre de, özel bir bölgede olmuştur. Yalnız Hazret-i Nuh'un bulunduğu Babil bölgesine ve etrafına aittir. Gerçeğini Allahü Teâlâ Hazretleri bilir.

    Hud Aleyhisselam

    Hazret-i Hud, Yemen'de Hadremut civarında "Ahkaf denilen yerde yaşayan "Ad" kavmine peygamber gönderilmiştir. Şöyle ki: İnsanlar, Tufan felâketinden sonra yine azıtmışlar, yollarını sapıtmışlar, Allah'ın dinine aykırı işlere sarılmışlardı. Bunlardan bir kısmı da "Ad" kavmi idi. Bunlar, birçok nimetlere ve kuvvetlere kavuşmuş muhteşem binalar yapmış; fakat Yüce Allah'ın birliğini inkâr ederek putlara tapınmakta bulunmuşlardı. Kendilerine Hud aleyhisselâm gönderildi. Bu muhterem peygamber, birçok mucizeler gösterdi. Fakat inanmadılar. Nihayet yedi gün sekiz gün devam eden şiddetli bir rüzgâr ile helak oldular. Hazret-i Hud da, kendisine iman edenlerle beraber çıkıp başka tarafa gitti. Yüz elli sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme'de veya Hadremut'ta gömüldüğü rivayet edilmiştir.

    Salih Aleyhisselam

    Hazret-i Salih, Şam ile Hicaz arasında "HİCR" denilen yerde yaşayan "Semud" kavmine peygamber gönderilmiştir. Bu kavim de dağları delmiş, taşları oymuş, kendilerine pek sağlam binalar yapmışlardı. Fakat, bunlar da doğru yoldan çıkmış bulunuyorlardı. Hazret-i Salih'in yirmi sene devam eden emirlerine ve öğütlerine muhalefet ettiler. "Bu deveye dokunmayınız" dediği ve bir mucize olarak taştan Allah'ın emri ile çıkardığı hayvanı boğazladılar. Nihayet şiddetli bir gürültü ile yerlere serilip helak oldular. Salih peygamber de, kendisine iman edenlerle beraber çıkıp önce Şam'a, Filistin'e, sonra da Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Seksen beş sene veya iki yüz sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme'de rükün ile makam arasında gömüldüğü rivayet edilir.

    İbrahim Aleyhisselâm

    Hazret-i İbrahim "Ulü'l-Azm (azm sahibleri)" denilen büyük peygamberlerden biridir. Bunlar, bizim Peygamberimiz Hazret-i Muhammed aleyhisselâm, Nuh aleyhisselâm, Musa aleyhisselâm ve İsa aleyhisselâm olmak üzere beş peygamberdir.

    Nuh peygamberin çocukları yeryüzüne dağıldıktan sonra Ham'ın soyundan "Nemrud" adında bir adam, birçok kabileleri başına toplayarak Babil'de, şimdiki Musul şehrinin bulunduğu yerlerde Babil hükümetini kurmuştu. Babil ülkesine "Geldanistan" denildiği gibi, hükümdarlarına da "Nemrud" denilir.

    Babil halkı arasında "Saibe" denilen sapık bir din türemişti. Bunlar, güneşe, aya, yıldızlara, putlara ve hükümdarlara tapmakta idiler. Yüce Allah, Nemrud İbni Ken'an zamanında Babil halkına İbrahim aleyhisselâm'ı peygamber olarak gönderdi. O'na on sayfalık kitab verdi.

    Hazret-i İbrahim, Babil halkına gerçek dini bildirmeye başladı, onları hak dine çağırdı. Doğup batan, sönüp giden şeylerin tapılmaya uygun bulunmadıklarını onlara söyledi. Fakat onlar aldırmadılar. Bir yortu günü insanlar şehir dışına çıkmışlardı. İbrahim aleyhisselâm şehirde kaldı. Putların bulunduğu yere giderek bir kısım putları kırdı. Elindeki baltayı da büyük bir putun boynuna astı. İnsanlar şehire dönüp bu durumu görünce, bunu Hazret-i İbrahim'in yaptığını anladılar.

    Hazret-i İbrahim de:

    Eğer söyleyebilirse sorunuz; bunu bu büyük put yapmıştır!" dedi. Dediler ki:

    "Hiç cansız olan bir put böyle bir şey yapabilir mi?" Hazret-i İbrahim de:

    "Madem ki bunlar cansız, ellerinden bir şey gelmez şeylerdir; artık niçin bunlara tapıyorsunuz?" dedi.

    İbrahim aleyhisselâm bu cahil kavme, ne kadar sapıklık ve anlayışlık içinde kaldıklarını bu hareketi ile anlatmak istemişti. Bunun üzerine hepsi de biraz sustular, cahilliklerini anlar gibi oldular. Ne yazık ki, cehalet gururları tekrar baş gösterdi. Sapıklıklarında ısrar ettiler. Hazret-i İbrahim'i, yaktıkları büyük bir ateş içine attılar. Fakat ateş, Yüce Allah'ın emri ile gül bahçesi kesildi, O'nu yakmadı. Bu Allah'ın büyük bir mucizesi idi. Bunu görenlerden bazıları iman ettiler. Hazret-i İbrahim de bu iman edenleri ve kendi aile halkını yanına alarak Şam memleketine hicret etti. Bir aralık kıtlık olunca Mısır'a gitti. Sonra da dönüp Ken'an ilinde (Beyt-i Makdis) çevresinde bulundu.

    İbrahim aleyhisselâm rivayete göre, Âdem aleyhisselâm'ın yaratılışından üç bin üç yüz otuz yedi sene sonra Babil'de doğmuş ve yüz yetmiş beş veya iki yüz sene yaşamıştır. Kudüs'e bağlı "Halilürrahman" kasabasında bir mağara içinde zevcesi Sare ile beraber gömülmüştür.

    Hazret-i İbrahim'e "Halilullah" denir. Ona bütün milletler saygı gösterir. Son derece misafirsever idi. Minberde hutbe okumak, misvak kullanmak, sünnet olmak, tırnak kesmek işleri, Hazret-i İbrahim'in bazı sünnetlerindendir. Kâbe-i Muazzama'yı, oğlu İsmail aleyhisselâm ile ilk olarak veya yenileyerek inşa etmiştir.

    Lut Aleyhisselam

    Hazret-i Lût, İbrahim aleyhisselâm'ın kardeşi Haran'ın oğludur. Onunla beraber Şam'a hicret etmişti. Sonra Sedum memleketine peygamber gönderildi. Buranın halkı dinden çıkmış ve o zamana kadar hiç bir kavmin yapmadığı fenalıklara atılmışlardı. Hazret-i Lut'un öğütlerini dinlemediler. Sonunda başlarına taşlar yağdı, gönderilen meleklerle yurdları altüst oldu.

    Lût aleyhisselâm da çıkıp İbrahim aleyhisselâm'ın yanına gitti. O da Halilürrahman kasabasında gömülüdür.

    İsmail Aleyhisselam

    Hazret-i İsmail, İbrahim aleyhisselâm'ın oğludur. Hacer adındaki zevcesinden dünyaya gelmiştir. Bu muhterem Hacer bir cariye idi. Bunu Mısır Hükümdarı, İbrahim peygamberin zevcesi "Sare"ye bağışlamıştı. Sare de, bunu kocası, İbrahim aleyhisselâm'a vermişti. Sahih görülen bir rivayete göre, Hacer, Sare'den önce vefat etmiştir.

    İbrahim aleyhisselâm, Allah'ın emri ile Hacer'i ve oğlu İsmail'i alıp Hicaz'da Kabe'nin bulunduğu yere kadar götürdü. Onları orada bıraktı. Yemen'den gelmekte olan "Cürhüm" kabileleri de bunlara arkadaşlık ettiler. O zamana kadar ıssız ve susuz bulunan Mekke vadisini bunlar imar ettiler. Bunların ayakları bereketiyle "Zemzem" denilen su meydana çıktı. Artık oralar şenlenmiştir.

    Hazret-i İbrahim, bir aralık bir rüya gördü. Bu, Yüce Allah'ın bir vahyi idi. Ona, oğlu İsmail'i kurban etmesi emrolunmuştu. Bunun üzerine henüz on iki yaşında bulunan oğlu Hazret-i İsmail'i, Mekke'de Sebîr dağının eteğinde tenha bir yere götürdü. Onu, Allah rızası için kurban etmek istiyordu. Bu sevgili yavru da: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşallah beni sabredenlerden bulursun," diyordu. Bu, Allah yolunda olan fedâkârlığın en yüksek bir nişanı idi. Fakat Yüce Allah lütfetti. Baba ile oğlun şu teslimiyetine mükâfat olarak Hazret-i İsmail yerine kurban edilecek bir koç ihsan etti. Böylece bu masum yavru, kurban edilmekten kurtuldu.

    İsmail aleyhisselâm, büyüdü ye Cürhüm kabilesinden bir kızla evlendi. On iki çocuğu oldu. İbrahim aleyhisselâm ara sıra gelir, oğlunu görürdü. Sonra Hazret-i İsmail'in oğulları ve torunları çoğalıp etrafa hakim olmuşlardı.

    Hazret-i İsmail, babası Hazret-i İbrahim'in şeriatı (dini) ile amel etmek üzere Yemen kabilelerine ve "Amalika" denilen eski bir kavme peygamber gönderilmişti. Hazret-i İbrahim'den kırk sene sonra yüz otuz yedi yaşında vefat ettiği ve anası Hacer'in "Hicr"deki kabri civarına gömüldüğü rivayet edilir.

    İshak Aleyhisselam

    Hazret-i İshak, İbrahim aleyhisselâm'in ikinci oğludur. Sare'nin çocuğu olmuyordu. Hazret-i İsmail doğduğu zaman, buna üzülmüştü. Yüce Allah lütfederek Sare'ye de ihtiyarlığı zamanında Hazret-i İshak'ı verdi. İshak aleyhisselâm, daha Hazret-i İbrahim hayatta iken Şam halkına Allah tarafından peygamber gönderildi. İbrahim aleyhisselâm'ın vefatından sonra onun yerine geçti. Soyundan birçok peygamberler gelip geçti.

    Bazı rivayetlere göre, İbrahim aleyhisselâm, Hazret-i İsmail'i değil, Hazret-i İshak'ı kurban etmekle emredilmişti.

    İshak aleyhisselâm, rivayete göre altmış yaşında iken vefat etmiştir. Hazret-i İbrahim'in yattığı mağarada gömülmüştür. Annesi Sare de yüz yirmi yedi yaşında Şam'da vefat etmiştir

    Yakub Aleyhisselam

    Hazret-i Yakub, İshak aleyhisselâm'ın oğludur. Lâkabı "İsrail" olduğundan oğullarına ve torunlarına "Beni İsrail (İsrail Oğulları)" denmiştir.

    Hazret-i İshak'dan sonra, yerine peygamber olarak Kenan ilinde kalmıştı. Sonradan Mısır'a gitmiş ve orada vefat etmiştir. Oradan da vasiyeti üzerine, dedesi, Hazret-i İbrahim'in gömülü bulunduğu "Halilürrahman" kasabasındaki mağaraya taşınmıştır.

    Yusuf Aleyhisselam

    Hazret-i Yûsuf, Yakub aleyhisselâm'ın oğludur. Hazreti Yakub'un on iki oğlu vardı. Fakat hepsinden çok Hazret-i Yusuf'u severdi. Onda başka bir güzellik, başka bir zekâ ve kabiliyet belirtisi vardı. Daha on iki yaşında iken, bir gece rüyasında, on bir yıldız ile güneşin ve ayın kendisine secde ettiklerini görmüştü. Bu rüyasını babası Hazret-i Yakub'a söyledi. O da, kıskançlık doğurmasın diye:
    - "Çocuğum! Bu rüyayı kardeşlerine söyleme," dedi.
    Hazret-i Yusuf'un kardeşleri, babalarının Yusuf hakkındaki sevgisini kıskanıyorlardı. Nihayet bir gün onu eğlence maksadı ile kıra götürüp kör bir kuyuya bıraktılar. Sonra gelip kuyudan çıkaran bir kafileye, kölemizdir diyerek sattılar. Eve döndükleri zaman da, babalarına:
    - "Yusuf'u kurt yedi" diye yalan söylediler.
    Kafile, henüz on yedi yaşında bulunan Hazret-i Yusuf'u alıp Mısır'a götürdü. Orada Mısır'ın Azizi'ne (Maliye bakanı Kıtfır'a) sattı.
    Yusuf aleyhisselâm çok güzeldi. Yüzünden-gözünden nurlar akardı. Kendisine önce hikmet ilmi, sonra da peygamberlik verilmiştir. Aziz'in zevcesi Zeliha'nın kendisine olan meylini, son derece iffet ve temizliğinden dolayı kabul etmemişti. Bunun üzerine iftiraya uğrayarak yedi sene zindanda kaldı. Sonra suçsuzluğu anlaşılarak zindandan çıkarıldı. Mısır'a Maliye Bakanı oldu. İffet ve temizliğinin mükâfatına kavuştu.
    Hazret-i Yusuf zindanda iken, Amalika kavminden olan Reyyan İbni Velid adındaki Firavun'un (Mısır hükümdarının) aşçısı ile şerbetçisi de zindana atılmışlardı. Bunlar gördükleri birer rüyayı Hazret-i Yusuf'a anlatarak yorumlamasını istediler. Hazret-i Yusuf da bunlara, önce biraz öğüt verdi. Sonra da rüyalarını yorumladı. Bunlar bir zaman sonra Hazret-i Yusuf'un yorumuna uygun olarak zindandan çıkarıldılar. Biri, Firavun'a yine şerbetçi oldu. Diğeri de asıldı. Hazret-i Yusuf bir müddet daha zindanda kaldı. Sonra Mısır Hükümdarı da bir rüya gördü. Bunu kimse yorumlayamadı. Şerbetçinin uyarması üzerine Hazret-i Yusuf'a başvuruldu. Bu rüyaya göre, yeryüzünde yedi yıl bolluk, ondan sonra yedi yıl kıtlık olacak. Sonra da bir yıl halk pek ziyade varlık görecekti.
    Hazret-i Yusuf'u zindandan çıkardılar. Mısır'ın Aziz'i vefat etmişti. Hazret-i Yusuf'u Mısır'a Maliye Bakanı tayin ettiler. Zeliha'yı da ona nikahladılar. Rivayete göre bu Hükümdar, Hazret-i Yusuf'a iman etmiştir.
    Yusuf aleyhisselâm'ın emriyle bolluk senelerindeki fazla ekinler, başakları ile beraber ambarlarda biriktirildi. Sonra kıtlık yılları başladı. Artık insanlar bu ambarlara koşup duruyorlardı. Hazret-i Yusuf bu kıtlık günlerinde bazan aç kalırdı. Ona:
    "Elinin altında bu kadar yiyecek bulunduğu halde, neden aç kalıyorsun?" denildiği zaman şu cevabı veriyordu:
    "Aç kalanların hallerini anlayabilmek için!.."
    Yusuf aleyhisselâm'ın kardeşleri de zahire almak için bir iki kez Kenan ilinden çıkıp Mısır'a geldiler. Sonunda Hazret-i Yusuf kendisini kardeşlerine tanıttı ve onlara şöyle söyledi:
    "Yüce Allah, merhamet edenlerin en merhametlisidir, sizi bağışlar. Bana yapmış olduğunuz işden dolayı siz bugün kınanmayacaksınız." Böylece onlara büyük bir ikramda bulundu. Muhterem babası Yakub aleyhisselâm ile annesini ve bütün kardeşlerini Mısır'a davet etti.
    35- Yakub aleyhisselâm'ın artık sevgili oğluna kavuşması zamanı gelmişti. Zevcesi ve oğulları ile beraber Mısır'a şeref verdiler. Hazret-i Yusuf'un sarayında hepsi şükür secdesine kapandılar. Yusuf aleyhisselâm'ın evvelce görmüş olduğu rüya da böylece gerçekleşmiş oldu. Bu tarihten başlayarak İsrail oğulları Mısır'da yerleşip kaldılar.
    Rivayete göre, Hazret-i Yakub Mısır'da on yedi sene kadar kalmıştır. Hazret-i Yusuf da, muhterem babasından sonra elli dört yıl daha yaşayıp yüz on yaşında vefat etmiştir. Daha sonra Hazret-i Musa, Mısır'dan çıkarken Hazret-i Yusuf'un mermer tabut içinde bulunan mübarek naşını da beraber çıkarıp götürmüştü. Kabri Hazret-i İbrahim'in gömülü bulunduğu mağaradadır.

    Eyyub Aleyhisselam

    Hazret-i Eyyub, İshak aleyhisselâm'ın "lys" adındaki oğlunun soyundan olup Hazret-i Yusuf'la aynı asırda yaşamış büyük bir peygamberdir. Çok sayıda çocukları ve Şam çevresinde birçok malları vardı. Yüce Allah tarafından bir imtihan olarak bütün malları elinden çıkmış ve çocukları da ölmüştü. Kendisi de ağır bir hastalığa tutulmuştu. Zevcesi Rahme veya Liyya ona bakıyordu. Rivayete göre Rahme, Yakub aleyhisselâm'ın kızıdır. Liyya da, Yusuf aleyhisselâm'ın oğlu Efrayim'in kızıdır.
    Eyyub aleyhisselâm, bütün musibetlere sabretti. Sonunda Yüce Allah ona şifa verdi. Yeniden birçok mala ve evlâda kavuştu.
    Hazret-i Eyyüb'ün doksan üç yaşında vefat ettiği ve kendisinden sonra "Bişr" adındaki oğlunun da Şam'da peygamber olduğu rivayet edilir. Bu peygambere "Zülkifl" denilmiştir.
    Eyyüb aleyhisselâm'ın hastalığı, insanların kendisinden kaçınacağı şekilde değildi. Bazı tarihçilerin bu konudaki sözleri gerçeğe aykırıdır. Bütün peygamberler, insanların kendilerinden kaçınmalarını gerektirecek hallerden korunmuşlardır. Taşıdıkları peygamberlik görevi bunu gerekli kılar.

    Şuayb Aleyhisselam

    Hazret-i Şuayb, İbrahim aleyhisselâm'ın torunlarından veya onunla beraber Şam diyarına hicret etmiş olan bir kabiledendir. Büyük annesi Lût aleyhisselâm'ın kızıdır. Kendisi Medyen ve Eyke şehirlerinin putlara tapan halkına peygamber gönderilmişti. Bunlara çok dokunaklı, çok güzel öğütler vermişti. Fakat dinsiz, ahlâksız, hırsız bulunan bu insanlar verilen öğütleri dinlemediler. Kötü davranışlarını bırakmadılar. Sonunda Eyke halkı, yedi gün süren şiddetli bir sıcak arkasından üzerlerine bir buluttan yağan ateş yağmuru ile yok oldular. Medyen halkı da bir azabın gürültüsü ile, bir yer sarsıntısı ile helak oldu.
    Şuayb aleyhisselâm Arabça konuşurdu. Fesahat ve belagat sahibi idi. Çok etkileyici olan hikmetli konuşmalar yapardı. Bundan dolayı Peygamberimiz ona "Hatibu'l-Enbiya" ünvanını vermiştir.
    Hazret-i Şuayb'ın Mekke'ye hicret ettiği ve üç yüz yaşında vefat ettiği, Rükn ile Makam arasında (Kabe önünde) gömüldüğü rivayet edilmiştir.

    Musa Aleyhisselam

    Hazret-i Musa, Beni İsrail'den (İsraîl Oğullarından) İmran adındaki bir şahsın oğludur, Mısır'da doğmuştur. İsraîl Oğulları Mısır'da çoğalarak on iki kabileye ayrılmışlardı. Bunlara "Beni İsraîl Esbatı (İsraîl oğullarının torunları)" denirdi. Bunların böyle çoğalmaları, Mısır'ın eski halkı olan Kıptî'lerin hoşuna gitmiyordu. Onun için bunlara eziyet ediyorlardı.
    Bir gün Mısır kâhinlerinden biri, Firavun'a (Kabus ibni Mus'ab adlı hükümdara) şöyle bir haber vermişti: "İsraîl Oğullarından gelecek bir çocuk, Mısır devletinin batmasına sebeb olacak." Firavunda, İsraîl Oğullarının yeni doğan çocuklarını öldürmeye başlamıştı. İşte bu sırada Hazret-i Musa doğdu. Annesi, onu, Firavun tarafından öldürülmesin diye bir sandık içine koyarak Nil nehrine atmayı uygun buldu. Nil nehrinin kenara attığı bu sandığı Firavun'un zevcesi Asiye ele geçirip açtı. İçinden çıkan pek sevimli ve nurlu çocuğu çok sevdi ve onu kendisine evlâd edindi. Hazret-i Musa'nın annesi de, bir yolunu bularak, kendisini bu seçkin çocuğa süt anne tayin ettirdi.
    Hazret-i Musa, kendisine düşman olacak Firavun'un sarayında besleniyordu. Bu, Yüce Allah'ın ibret alınacak pek büyük bir hikmeti idi.
    Hazret-i Musa büyüdü. Bir gün İsraîl Oğullarından biri ile sokakta kavga eden bir Kıptî'ye bir tokat attı. Kıptî yere düşüp can verdi. Hazret-i Musa yaptığına pişman oldu. Firavun'dan korkarak Medyen şehrine çıkıp gitti. Orada Şuayb aleyhisselâm'ın kızı "Safura" ile evlendi. Bir süre sonra Mısır'a dönüp gitmek üzere zevcesi ile beraber yola çıktı. Giderken Tûr dağına uğradı. Orada Yüce Allah'ın hitabına kavuştu, kendisine peygamberlik verildi. Büyük kardeşi Harun'la Firavun'u dine çağırmaya Allah tarafından görevli kılındılar.
    Hazret-i Musa'nın eli ay gibi parladı. Elindeki asa da, dilediği vakit büyük bir ejderha oluverirdi. Bunlar birer mucize idi. O zaman Mısır çevresinde büyücülük çok ilerlemişti. Firavun bu mucizeleri birer sihir (büyü) sanmıştı. Büyücüleri topladı. Bunlar Hazret-i Musa'ya meydan okudular. Fakat Hazret-i Musa'nın asa mucizesini görünce, büyücülerin hepsi iman ettiler. Bunun bir büyü olmadığını hemen anladılar. Çünkü bu asa bir ejderha kesilerek büyücülerin ortaya atmış olduğu hünerlerin hepsini yutmuştu. Eğer Hazret-i Musa'nın gösterdiği şey, bir gözbağcılık olsaydı, böyle yok etme üstünlüğü meydana gelemezdi.
    Çekinmeden Rab olma davasında bulunan Firavun ile Mısır'ın eski halkı Kıptî'ler, Hazret-i Musa'nın bu mucezisini gördükleri halde, ne yazık ki, iman etmediler. Daha sonra bir gece, Musa aleyhisselâm İsraîl Oğullarını alıp Mısır'dan çıktı. Süveyş denizi bir mucize olarak yarıldı. On iki yola ayrıldı. İsraîl Oğullarının on iki kabilesi bu yollardan karşı yakaya geçtiler. Bunları izleyen Firavun ile onun ordusu suların tekrar kapanması üzerine boğulup gittiler. Yalnız Firavun'un cesedi, suların çarpması ile sahile atılmıştı. Kendi ölümlü varlığına güvenerek yaradanını unutmuş, Tanrılık davasında bulunmuştu. İşte böyle büyük bir gaflet içine düşen bir şahsın akıbeti büyük bir ibret levhası olmuştu.
    Musa aleyhisselâm artık Firavun'dan kurtulmuş, İsraîl Oğulları ile beraber selâmetle denizi geçerek Tiyh sahrasına gelmişti. Onları burada bırakarak "Tur-i Sîna" denilen Tûr dağına gitti. Orada kırk gün kadar Yüce Allah'a ibadette ve yalvarışta bulundu. Mekândan ve zamandan münezzeh olan Yüce Allah'ın hitabına kavuştu. Kendisine Tevrat kitabı verildi.
    Hazret-i Musa, Tur-i Sîna'dan Tiyh sahrasına dönünce, kavminin bir kısmını, Samirî adında birinin altından yapmış olduğu bir buzağıya tapar halde buldu. Buna çok üzülmüştü. Bunlar Harun peygamberin öğütlerini dinlemeyerek böyle bir sapıklık içine düşmüşlerdi. Sonra tevbe edip yaptıklarına pişman oldular.
    Musa aleyhisselâm, Ken'an topraklarını, Arz-ı Mukaddes'i almak için Amalika ile savaşmak istiyordu. İsrail Oğulları ise savaştan kaçındılar. Böylece o mübarek peygemberin bedduasına uğrayarak kırk sene Tiyh sahrasında kaldılar. Aradan bir hayli zaman geçti. İsrail Oğullan arasında çölde büyümüş yiğitler yetişti. Hazret-i Musa bunları alıp Lût denizinin güney taraflarına götürdü. Daha ileriye giderek Amalika'dan Avc ibn Unk adındaki hükümdara savaş açtı. Şeria nehrinin doğu taraflarındaki beldeleri elde etti.
    Hazret-i Musa, bir aralık gidip İbrahim aleyhisselâm'ın zamanından beri yaşayan veya Hazret-i İbrahim ile hicret eden kimselerin soyundan olan Hızır aleyhisselâm ile görüşmüş, ona verilen "Ledün ilmine (Allah'ın verdiği özel ilme)" şahid olmuştu.
    Hızır aleyhisselâm'ın bir peygamber olduğunu ve kıyamete kadar yaşayacağını söyleyenler vardır. Zülkarneyn ile yolculukta bulunmuş, hayat kaynağına varıp ab-ı hayattan (ölmezlik suyundan) içmekle böyle uzun bir ömre kavuşmuş olduğu söylenmektedir. Bir kısım alimlere göre de, ölmüş bulunmaktadır. Zaten bu gibi büyük şahsiyetlerin ölümleri ile hayatları birdir. Onlar sonsuz ve yüksek bir hayata kavuşmuşlardır.
    Musa aleyhisselâm rivayete göre, Kenan ili hududuna yakın bir yerde yüz yirmi yaşında olduğu halde vefat etmiştir. Hazret-i Âdem devrinin üç bin sekiz yüz altmış sekizinci yılına ve Mısır'dan çıkışlarının kırkıncı yılına raslar.
    Hazret-i Musa'ya "Kelimullah" denir. (Yüce Allah, kendisi ile arada bir vasıta bulunmaksızın, niteliği bilinemeyen bir şekilde doğrudan doğruya konuştuğu için bu ismi almıştır.) Pek büyük bir peygamberdir. Dağınık bir halde yaşayan İsrail Oğullarını bir araya toplamış, onları esaret hayatından kurtarmış ve özgürlüğe kavuşturmuştu. Ne yazık ki, İsrail oğulları daha sonra zaman zaman yoldan çıkmış, gerçek dinlerini yitirmiş, tekrar esaretten esarete düşmüşlerdir.

    Harun Aleyhisselam

    Hazret-i Harun, Musa aleyhisselâm'ın ana-baba bir kardeşi ve peygamberlik görevlerinde yardımcı (veziri) idi. Çok güzel ve beyaz yüzü, konuşması açık-seçik, yumuşak huylu bir zat idi. Hazret-i Musa Tûr'a gittiği zaman Harun aleyhisselâm İsrail Oğullarının başında bulunmuş ve buzağıya tapanlara: "Siz bu yüzden fitneye düşmüş bulunuyorsunuz. Sizin Rabbiniz Rahman ve Rahîm olan Yüce Allah'dır. Bana uyunuz, benim sözümü dinleyiniz. Samirî gibi bir münafıkın sözüne bakmayınız," diyerek onlara etkili öğütler vermişse de, kabul etmediklerinden bir tarafa çekilerek Hazret-i Musa'nın dönüşünü beklemiştir. İsrail Oğulları bölünüp iki kısma ayrılmasınlar ve birbirleriyle mücadele etmesinler diye, Hazret-i Harun daha ileriye gitmemişti.
    Rivayete göre Harun aleyhisselâm, Hazret-i Musa'dan yedi ay önce veya üç sene önce, yüz yirmi üç yaşında olduğu halde Tiyh sahrasında ölmüştür. Tûr-i Sîna civarında "Mürran" dağındaki bir mağaraya gömülmüştür. Kabri meşhurdur.
    Her ikisine selâm olsun, Musa ile Harun'dan sonra, Hazret-i Musa'nın halifesi bulunan ve sonradan kendisine peygamberlik verilen Yuşa aleyhisselâm, İsrail Oğullarını alıp çölden çıkarmış ve Kenan ilini Kenanî'lerden almış, Şam diyarını fethetmiştir.
    Yuşa aleyhisselâm yirmi sekiz sene kadar İsrail Oğullarına hakim olup yüz on yaşında vefat etmiştir. Kendisinden sonra, on altı kadar hakim daha gelip İsrail Oğullarına reislik yapmışlardır. Bunlann sonuncusu "İşmuil" aleyhisselâmdır. Bu zatların idareleri (493) sene kadar sürmüştür. Bu zamana "Harimler devri" denilir. Sonra İsrail Oğulları, kendilerine "Talût" adındaki bir zatı hükümdar tayin ettiler. Bu tarihten sonra da, İsrail Oğulları arasında "Melikler Devri" başlamıştı.

    Davud Aleyhisselam

    Hazret-i Davud, Yakub aleyhisselâm'ın oğlu Yehuda'nın soyundandır. İsmail aleyhisselâm'ın vefatından sonra, kendisine peygamberlik verilmiş ve kayınpederi Talut'un ölümünden sonra da İsrail Oğullarına hükümdar olmuştur.
    Hazret-i Davud'a verilen "Zebur" adlı kitab, hep öğütlerden, iman esaslarından ve dualardan ibarettir. Şeriata ait hükümleri kapsamıyordu. Kendisi de, Musa aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel etmiştir.
    Davud aleyhisselâm'ın çok hoş bir sesi vardı. Zebur'u okudukça, dinleyenler pek ruhanî zevklere dalardı. Bir mucize olmak üzere, mübarek elleri ile demiri mum gibi yumuşatır ve demirden zırh yapardı. Kendi elinin emeği ile yiyeceğini kazanırdı. Devlet hazinesinden para almak istemezdi. İnsanlara daima öğütler verir, adaletle hüküm vermeye çalışır dururdu. Kudüs şehrini fethederek hükümet merkezi yapmıştı. Umman beldelerini, Halep'i, Nusaybin'i, Ermenistanı ele geçirmişti. Kırk sene hükümette bulunduktan sonra yetmiş yaşında vefat etmiştir.

    Süleyman Aleyhisselam

    Hazret-i Süleyman, Davud aleyhisselâm'ın oğludur. Onun ölümünden sonra on üç yaşında olarak yerine geçmiş. Sonra kendisine peygamberlik de verilmiştir. Bu bakımdan, babası gibi peygamberlikle hükümet etme görevlerini bir arada toplamıştır.
    Hazret-i Süleyman'a doğuda ve batıda olan hükümdarlar itaat ederek kıymetli hediyeler göndermişler. Yemen Melikesi, Belkıs dahi, kendisi ile görüşmeye gelmişti. Kızıl denizinde hazırlattığı donanmayı Okyanus sahillerine yollamıştı. Tetmür ve Balebek şehirlerini ve yedi senede de Mescid-i Aksa'yı yaptırıp tamamlamıştı.
    Süleyman aleyhisselâm, bir mucize olmak üzere kuşların dillerini ve maksadlarını anlarlardı. Onun hükmü insanlara ve cinlere, hatta rüzgârlara geçerdi. Ahlâk ve hikmete dair yazıları vardır. Kırk yıl pek muhteşem bir hüküm sürdükten sonra elli üç veya altmış yaşında vefat etmiştir.
    Hazret-i Süleyman'dan sonra İsrail Oğulları iki devlete ayrıldı. Bunlardan biri "Yehuda" devletidir ki, hükümet merkezi Kudüs şehri idi. Bu devlet insanlar arasında daha çok itibar kazanmıştı. Diğeri de "İsraîl" devleti idi. İdare merkezi de Nablus ve daha sonra Samire şehri olmuştu.
    Bu devletler, sonradan doğru yoldan çıktılar. İsrail Devleti, Asûrî'ler tarafından yok edildi. Yehuda Devleti de, "Buhti Nassar'ın saldırısına uğradı. Yahudilerin birçoğu Babil esaretine düştü. Daha sonraları İsraîl Oğulları, İranlıların, Yunanlıların ve Romalıların hakimiyetleri altına düşerek kendi hakimiyetlerini elden çıkardılar.
    Buhti Nassar, Kudüs'ü ele geçirdiği zaman Beyt-i Makdis'i yıkmış, Tevrat nüshalarını yakmıştı. Üzeyr aleyhisselâm ile Daniyel aleyhisselâm'ı da diğer İsraîl alimleri ile beraber Babil'e götürmüştü. Daha sonra İran'daki Kiyaniyan Hükümeti Babil'i ele geçirip Geldaniye hükümetini yok edince, İsraîl Oğulları esaretten kurtularak vatanlarına dönmüşler ve Beyt-i Makdis'i yeniden inşa etmişlerdi. Hazret-i Uzeyir de, Tevrat'ı ezber okuyup yeniden yazdırmış ve böylece çoktan beri unutulmuş olan Musa peygamberin şeriatı yeniden meydana çıkmış oldu.
    Kur'ân-ı Kerîm, Hazret-i Üzeyr'e dair bilgi vermektedir. Fakat peygamber olup olmadığını açıklamamaktadır. İslâm alimlerden bir kısmına göre, Hazret-i Uzeyir bir peygamber değildir, velilerden büyük bir zattır. Önceleri Yahudilerden bazıları Hazret-i Üzeyr için "Allah'ın oğludur" diyerek şirke saplanmışlardı.
    Kur'ân-ı Kerîm'de isimleri anılan Zülkarneyn ile Lokman'ın peygamberliğinde de ihtilâf vardır. Zülkarneyn'in adı, bir rivayete göre "Mus'ab"dır. İbrahim aleyhisselâm'ın zamanında yaşadığı rivayet edilir. Dünyanın doğusuna ve batısına gitmiş, Ye'cüc ve Me'cüc denilen bir kabileye karşı bir sed (engel) yapmış, pek büyük başarılar elde etmiştir. Her halde Yunanlıların İskender'inden başkasıdır. Bunun hayatı bizce tamamen bilinmemektedir.
    Hazeret-i Lokman'a gelince, bu da rivayete göre Davut aleyhisselâm'ın zamanında yaşamış ve ona kavuşmuştur. Salih ve hikmet sahibi bir zattır. Yunus aleyhisselâm'ın zamanına kadar yaşamış olduğu rivayet edilir. Oğluna olan çok önemli öğütleri Kur'ân-ı Kerîm'de anılmıştır.

    İlyas Aleyhisselam

    Hazret-i İlyas, İsrail Oğullarına gönderilmiş mübarek bir peygamberdir. İsraîl Oğulları, Hazret-i Süleyman'dan sonra ayrılığa düşmüşler. İçlerinden bazıları, Belebek Hakiminin yaptırmış olduğu "Ba'l" adındaki puta tapmaya başlamışlardı. Kendilerine Allah tarafından bir lütuf olarak gönderilen peygamber Hazret-i İlyas'ın öğütlerini dinlemediler. Bu peygamberi beldelerinden çıkardılar. Fakat bunun üzerine pek fena bir kıtlığa tutuldular, yaptıklarına pişman oldular. İlyas aleyhisselâm'ı arayıp buldular. Bir süre onun öğütlerini dinledilerse de, sonra yine isyana başladılar. Hazret-i İlyas da onların arasından çekilerek bir yerde kutsal bir şekilde yalnızca yaşamayı tercih etti.

    Elyasa' Aleyhisselam

    Hazret-i Elyasa, Beni İsraîl peygamberlerindendir. İsraîl Oğulları İlyas aleyhisselâm'dan sonra bu peygamberin de öğütlerini kabul etmediler. Hazret-i Musa'nın şeriatını bırakarak birbirleri ile uğraştılar. Sonunda üzerlerine Asuriye Devleti musallat oldu, hakimiyet kurdu.
    Hazret-i Elyasa, İsraîl Oğullarının bu yolsuz hareketlerinden usanarak hilâfeti Zülkifl aleyhisselâma bıraktı ve arkasından vefat etti.

    Zülkifl Aleyhisselam

    Hazret-i Zülkifl muhterem bir peygamberdir. Elyasa' hazretlerine halife olduktan sonra peygamberliğe kavuşmuştur. Kavmini tevhid dinine çağırmış, kendilerine birçok etkili öğütler vermiştir. Bitlis şehri yakınında gömülü bulunduğu rivayet edilir. Şam ve başka yerlerde makamları vardır.

    Yunus Aleyhisselam

    Hazret-i Yunus, İsrail Oğullarından gelen mübarek bir peygamberdir. Annesine nisbetle "Yunus ibni Metta" diye anılır. Asuriye Devletinin hükümet merkezi olan bugünkü Musul şehrinin karşısında harabesi görülen "Ninova" halkına peygamber gönderilmiştir. Putlara tapmakta olan Ninova halkı, Hazret-i Yunus'un otuz üç sene devam eden öğütlerini dinlemediler. Hazreti Yunus da, Allah tarafından kendisine izin verilmeden Ninova'yı terk etti. Dicle kenarına gitti. Bir gemiye binerek bir tarafa gitmek istedi. Fakat gemi yürümedi, içinde bulunanlar: "Aramızda bir suçlu var," demeye ve suçluyu bulmak için kur'a atmaya başladılar. Hazret-i Yunus, "O suçlu kul benim. Rabbimden izin almadan kavmimi bıraktım," diyerek kendisini suya attı. Hemen büyük bir balık tarafından yutuldu. Bereket versin ki, hemen tevbe ve istiğfara başlamış oldu. "La ilahe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzalimîn = Senden başka hiçbir İlâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Hiç şüphesiz ben, böyle yapmakla zalimlerden oldum," diyerek Allah'ı tesbihe devam etti. Bir süre sonra balık kendisini çıkarıp sahile attı.
    Yunus aleyhisselâm'dan sonra Ninova şehrini korkunç bir kara duman sarmıştı. Oranın halkı hemen Allah Teâlâ'ya yalvararak tevbe ettiler. Yaptıklarına pişman oldular. O duman da üzerlerinden açılıp gitti. Başlarına gelecek belâlardan kurtulmuş oldular.
    Hazret-i Yunus tekrar Ninova'ya gelip bir süre daha kutsal görevine devam etmeye çalıştı. Sonra bu şehri bırakarak yalnızlık köşesine çekildi ve orada vefat etti.
    Asurî Devleti sonradan yıkılmıştır. Şöyle ki: Medye hükümdarı ile Babil valisi, Ninova şehrini çembere alarak yakıp yıktılar. Asurîlerin son hükümdarı bu duruma çok üzüldü. Ailesi halkı ile beraber yaktırdığı büyük bir ateşin içine atılarak yanıp gittiler. Bu şekilde sona eren Asurî Devleti'nin yerinde "Medye ve Geldan Devletleri" kuruldu.

    Zekeriyya Aleyhisselam

    Hazret-i Zekeriyya, Süleyman aleyhisselâm'ın soyundan pek büyük bir peygamberdir. Beytü'l-Makdis'de Reis idi. Kendisine peygamberlik ihsan edilmiştir. Hazret-i Zekeriyya'nın zevcesi "İşa'ın kız kardeşi olan Hanne, kocası İmran'dan Meryem adında bir kız doğurmuştu. Daha önce yapmış olduğu adağa dayanarak bu kızını Beyt-i Makdis'in hizmetine bağlamıştı. Zekeriyya teyzesinin yanında büyüdükten sonra, Beytü'l-Makdis'de kendisine özel olarak ayrılan bir odada ibadetle meşgul oluyordu. Bu pek temiz ve iffetli kız, koca yüzü görmediği halde, Yüce Allah'ın bir kudret ve hikmet eseri olarak gebe kaldı. Hazret-i İsa'yı doğurdu.
    Hazret-i İsa'nın babasız olarak doğmasından dolayı, Yahudiler şüpheye düştüler. Babasız çocuk olmaz diyorlardı. Oysa ki Âdem aleyhiselâm'ın hem babasız, hem de anasız yaratılmış olduğuna inanmıyorlardı. Hazret-i İsa'nın da bir mucize çocuk olduğunu görüp duruyorlardı. Sonunda Zekeriyya aleyhisselâm gibi şanı pek yüksek bir peygambere iftira ederek yaşlı halinde onu şehid ettiler.
    Bir rivayete göre, Zekeriyya aleyhisselâm, oğlu Yahya aleyhisselâm'ın şehid edilişinden sonra şehid edilmiştir.

    Yahya Aleyhisselâm

    Hazret-i Yahya, Zekeriyya aleyhisselâm`ın oğludur. Babası yaşlı iken annesi İşa`dan doğmuştur. Yüce Allah`ın azabından son derece korkar, günleri ah ve inilti ile geçerdi. Daha genç yaşta kendisine peygamberlik ihsan edildi. Rivayete göre, Hazret-i İsa`dan üç sene veya altı ay önce doğmuştur. İlk önce Hazret-i Musa`nın şeriatı ile amel ederdi. Sonra İncil`in Hazret-i İsa`ya verilmesi üzerine, İsa aleyhisselâm`ın şeriatı ile amel etmekle görevlendirildi.

    Yahya aleyhisselâm, Hazret-i İsa`nın şeriatı ile amele başladığı bir anda idi ki, İsrail Oğullarının Reisi "Hiredus". Musa peygamberin şeriatı üzere kendi kardeşinin kızını almak istedi. Fakat Hazret-i Yahya, İsa peygamberin şeriatına dayanarak, artık bu nikâhın caiz olamayacağını bildirdi. Bunun üzerine hırsa kapılan Reis, O masum peygamberi henüz otuz yaşlarında iken şehid etti. Bu şehid edilişi, rivayete göre, göğe yükseltilmesinden bir yıl önce meydana gelmiştir. Bu cinayeti işleyenler, bunun cezasını çekmiştir. Yurdları harab olmuş, nesilleri kesilip gitmiştir. Ahirette görecekleri azab ise, çok daha korkunçtur.

    İsa Aleyhisselâm

    İsa aleyhisselâm, Hazret-i Meryem`in oğludur. Onun doğuşu büyük bir mucize olmuştur. Yahudiler bunu anlayamadılar. Kötü zanna düşerek Hazret-i Meryem`i cezalandırmak istediler. Fakat Hazret-i İsa daha beşikte yatan bir çocuk iken, Yüce Allah`ın kudreti ile konuşmaya başladı: "Ben Allah`ın kuluyum, bana kitab verdi, bana peygamberlik verdi. Beni, her nerede bulunursam bulunayım mübarek kıldı," dedi. Bu mucizeyi gören Yahudiler, Hazret-i Meryem`i cezalandırmaktan el çektiler.

    Rivayete göre Hazret-i İsa, Beyt-i Makdis`e birkaç kilometre uzaklıkta bulunan "Beyt-i Lahm" köyünde aralık ayının yirmi dördüne raslayan çarşamba gecesi doğmuştur.

    Hazret-i Meryem kocaya varmamış olan ve melekler kadar temiz ve iffetli bir halde bulunan bir hal içinde yaşarken, sadece Allah`ın kudreti ile İsa`ya gebe kalmıştı. Kur`ân-ı Kerîm bunu açıkça beyan buyurmaktadır. Bütün rnüslümanlar bu inancı taşımaktadır. Yüce Allah`ımızın büyük kudretini düşünenler, O`nun nice mucizeler gösterdiğini hatırlayanlar, Hazret-i Âdem`in anasız-babasız yaratıldığını düşünenler, artık Hazret-i İsa`nın bu yaratılışını uzak göremezler. Bunu hiç bir zaman inkâr edemezler. Hazret-i İsa`nın böyle bir mucize olarak yaratılışını inkâr etmek, Kur`ân-ı Kerîm`in şahidliğini yalanlamak demektir. Bunu ise, hiç bir mü`min yapamaz; çünkü imandan çıkmış olur.

    Hazret-i İsa`nın öyle babasız yaratılmış olduğunu inkâr etmek, Yüce Allah`ın kudretini hudutlandırmak, Kur`ân`ın açık ifadesini değiştirmek, milyonlarca müslümanın asırlardan beri devam eden gerçek inancını bozmak demektir ki, böyle yanlış bir düşünceden Yüce Allah`a sığınırız.

    İsa aleyhisselâm otuz yaşına erince, mübarek İncil`e ve peygamberlik görevine kavuştu. Yahudileri doğru yola çağırdı, kendilerine güzel öğütler verdi. Onlara büyük mucizeler gösterdi. Fakat kendisine pek az insan iman etmişti. Onlara "Havarî`ler" denilir. Rivayete göre bunlar on iki kişiden ibaretti.

    Hazret-i İsa, bir süre annesi ile beraber Ürdün`e bağlı "Nasıre" köyünde oturdu. Bundan dolayı kendisine bağlı olanlara "Nasara" ve dinlerine de "Nasraniyet" denilmiştir. Böyle rivayet edilmektedir.

    Yahudiler nihayet Hazret-i İsa`yı öldürmeye karar verdiler. Ona benzettikleri bir adamı tutup Kudüs`de siyaset meydanında darağacına astılar. İsa aleyhisselâm ise, Allah`ın emri ve kudreti ile göğe yükseltildi. Orada melek şekline büründü. Kendisine "Ruhullah" denir. Babasız olarak bir kudret ilhamı ile meydana gelmiş olduğu için bu seçkin ünvana sahib olmuştur.

    Nasara`nın inançlarına göre Hazret-i İsa, İskender`in Babil`e üstün gelmesinden üç yüz altmış sene sonra doğmuştur. Hazret-i İsa doğduğunda annesi Meryem henüz on üçon beş veya yirmi yaşında bulunuyordu. Hazret-i İsa otuz yaşında peygamber olmuş, doğduğundan otuz iki sene ve birkaç gün sonra göğe kaldırılmıştır. Hazret-i Meryem de, bundan sonra altı yıl daha yaşamıştır.

    Fakat İslâm âlimlerinden bir kısmına göre, İsa aleyhisselâm kırk yaşında iken peygamber olmuş, yüz yirmi yaşında iken de göğe yükselmiştir.

    Hazret-i İsa`yı öldürmek isteyen Yahudiler, sonradan cezalarını çektiler. Şöyle ki: Roma`lılar Kudüs şehrini ele geçirerek Beyt-i Makdis`i yıktılar, kitabları yaktılar. Yahudilerin bir kısmını öldürdüler, bir kısmını da esir ettiler. Bunun sonunda ne gerçek Musevîlikten, ne de gerçek İsevilikten eser kalmadı.

    Gerçekten Hazret-i Musa dini gibi, Hazret-i İsa`nın dini de asıl halini yitirmiş, hiç de yeryüzüne yayılamamıştır.

    Şu da bir gerçek ki, Hazret-i İsa`nın vasiyeti üzerine Havarilerden bazıları öteye beriye dağılıp Hazret-i İsa`nın dinini yaymaya çalışmak istediler. Fakat o zaman dünyanın her tarafı cehalet, küfür ve şirk içinde kalmış bulunuyordu. Yahudilerle putperest olan Romalılar da, Hazret-i İsa`ya bağlı olanların azılı düşmanları idiler. İsa dinini kabul edenler, dinlerini gizliyor, gizlice ibadet ediyorlardı. Bundan dolayı Nasraniyet üç yüz sene kadar genişleyemedi. Bu süre içinde de asıl özelliğini yitirmiş İlâhî bir din olmaktan çıkmıştı.

    Yahudiler Hazret-i İsa`nın hayatına kasdettikleri gibi, tebliğ ettiği dine de pek çok saldırılarda bulunmuşlar. İçlerinden bazıları Hazret-i İsa dinini görünüşte kabul ederek dostluk kurmuş ve halkın bilgisizliğinden faydalanarak Hazret-i İsa`nın tebliğlerini değiştirmişlerdir. Hıristiyanlığı akıl ve hikmete aykırı bir hale sokmuşlardı.

    Romalılar ise, Hazret-i İsa dinine karşı açık bir düşman kesilmişlerdi. Fakat ne olursa olsun, din duygusu yaratılışta vardır. Bundan kalbleri büsbütün yoksun bırakacak bir kuvvet yoktur. Romalılar görünüşte üstün bir durumda iken, Hazret-i İsa dinine manen yenildiler. Söndürmek istedikleri bir dini parlatmaya hizmet ettiler. Ancak gerçek bir din yerine, onun adını taşıyan, hıristiyanlık da denilen aslını yitirmiş ve değiştirilmiş bir din yerleşmiş oldu.

    Roma imparatoru Konstantin, Hazret-i İsa`nın doğuşundan üç yüz on sene sonra, siyasî bir maksada dayanarak Hazret-i İsa`ya nisbet edilmiş olan muharref dini kabul etti. Bayraklarına hac işareti koydu. Yenilen ordusuna güç kazandırmak istedi. Hıristiyanlığın yayılması için de birçok gayretler gösterdi.

    Konstantin, eski Bizans kasabasının bulunduğu yerde Konstantiniye (İstanbul) şehrini kurdu. Hükümet merkezini de, Roma`dan buraya nakletmişti. Bu tarihe kadar Mukaddes İncil`in asıl nüshaları kaybolmuş, İncil adına Havarî`lerle onların talebeleri tarafından birçok risaleler ve tarih kitabları yazılmıştı. Bundan dolayı Hıristiyanlar arasında pek çok ayrılık vardı. Konstantin`in emri ile "İznik" şehrinde bir din meclisi toplandı. Bu meclisin binden fazla üyesi vardı. Birçoğu birbirinin dilini anlamıyordu. Yüzlerce risale ve kitablardan yalnız dördü, hem de üyelerin sadece bir kısmı tarafından seçilerek İncil adı sadece bunlara verildi.

    Roma İmparatorluğu daha sonra, doğu ve batı imparatorluğu adıyla ikiye ayrılmıştır. Bu devletler birbirini kıskanıyordu. Nihayet mezheb bakımından da ikiye bölündüler. Roma`da "Rimpapa"ya bağlı kalanlara "Katolik" denildi. İstanbul patriğine bağlı kalanlara da "Ortodoks" denildi. Daha sonra, bir de "Protestanlık" meydana çıkmıştır. Buna göre, bugün Hazret-i İsa`ya bağlı olanların başlıca mezhebleri üçtür. Bunların da birtakım dalları vardır.

    Sonuç: İsa aleyhisselâm`ın bildirmiş olduğu "Tevhid inancına" dayanan bir din, sonradan aslını yitirmiş, şekilden şekile girmiştir. Bu dine bağlı olanlar, Hazret-i İsa`ya ve diğer yaratıklara ulûhiyet makamı vermişler, mabedlerini resim ve haçlarla doldurmuşlar, böylece müşriklerin mabedlerine benzer bir hale getirmişlerdir.

    Milâttan itibaren altı asır geçmiş, cihanın her tarafı cehalet ve sapıklık içinde kalmıştı. Gerek Roma Hükümeti, gerek İran`daki "Sasaniyan" devleti ahlâk bozukluğu yüzünden çözülmeye yüz tutmuştu. Bütün milletler arasında dinsizlik ve ahlâksızlık başta geliyordu. Bu bir fetret (boşluk) devri idi. Artık dünyayı hak ve hakikata çağırmak, dünyayı düzeltmek için, en büyük ve en son peygamberin gelmesine ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Yüce Allah beşeriyete ihsanda bulunarak onlara en büyük peygamberi ve peygamberlerin sonuncusu Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi gönderdi. Artık insanlık ufuklarını yeni bir hidayet nuru, o ana kadar görülmemiş bir azamet ve letafetle aydınlatmaya başlamış oldu.

    Hakkın en parlak nuru ortaya çıktı;

    Doğdu Kur`ân güneşi, karanlık gece bitti...

    Hazret-i Muhammed Mustafa (salallahu aleyhi ve sellem)

    Yüce Allah'ın bütün insanlara son Peygamberi olan Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Arabistan'da Mekke-i Mükerreme şehrinde milâdın beş yüz yetmiş birinci yılında dünyayı şereflendirmişlerdir. İslâm'ın ilk yayıldığı yer Arabistan'dır. Buraya Ceziretü'l Arab (Arab yarımadası)'da denir. Burası Asya Kıt'asının güney batısında büyük bir yarımadadır. Hicaz, Yemen, Umman, Hadremut, Necd bölgelerine ayrılır. İşte Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere şehirleri, bu araziden olan Hicaz bölgesindedir. 77- Arabistan'da oturanlar, öteden beri Arab kabileleridir. Bunlar şu dört kısma ayrılmıştır: 1) Arab-ı Baide: Bunlar Arabistan'ın en eski halkıdır. Ad ve Semud kavimleri bunlardandır. Bunların tarihleri bilinmemektedir. Onlar sönüp gitmişlerdir. 2) Arab-ı Aribe (Mütearribe): Bunlar, Yemen'de hükümet kurmuş olan Kahtan'a mensubdurlar. Kahtan'm asıl dili, Süryanî idi. Bunların evlâdı, Arab-ı Baide'ye karıştığından, bu Arab-ı Aribe türemiş ve Arabça konuşmaya başlamışlardır. Cürhüm kabilesi bunlardandı. Bu arabların da nesilleri kesilip gitmişlerdir. 3) Arab-ı Müstaribe: Bunlar, İsmail aleyhisselâm'a mensubdurlar. Hazret-i İsmail'in evladı, Arab-ı Aribe arasına karışmış olduğundan, bu Arab-ı Müsta'ribe meydana gelmiştir. Hazret-i İsmail'in asıl dili, İbranî iken, Cürhüm kabilesi arasında yaşamakla Arabça konuşmuş ve bu dili evlâdına iletmiştir. Arab-ı Müstaribe, birçok kabilelere ayrılmıştır. Peygamberimizin zamanında Arabistan halkı da bu Arab-ı Müstarebeden ibaretti. Bu kabilelerin en seçkini Kureyş kabilesidir. 4) Arab-ı Müsta'cime: Bunlar, İslâmiyet'in ortaya çıkışından sonra, İslâmiyeti kabul edip Arablaşmış olan kavimlerdir. Suriye, Irak, Mısır ve Mağrib halkı bunlardandır. Bunlar da kendi dillerini bırakarak Arabça konuşmaya başlamışlardır.
  • Adem'in canı sıkılıyordu çünkü yalnızdı, ve Havva yaratıldı. (O andan itibaren)" can sıkıntısı dünyaya adımını attı ve nüfusun çoğalma­sıyla birlikte can sıkıntısı da çoğaldı. Adem tek başınayken canı sıkılıyordu; daha sonra Adem ile Havva'nın birlikte canı sıkıldı; daha sonra Adem, Havva, Habil ve Kabil ailecek sıkıldılar; daha sonra dünyanın nüfusu çoğaldı ve insanlar kitleler hakinde sıkıl­maya başladı. Kendilerini oyalamak için göklere ulaşabilecek ka­dar yüksek bir kule yapma fikrini tasarladılar. Kule yükseldikçe bu fikir daha da can sıkıcı olmaya başladı ve bu, can sıkıntısının nasıl da her şeye üstün geldiğinin korkunç bir kanıtı oldu . . .
  • %56 (77/139)
    ·1/10
    Yazarı herkes Körlük adlı kitabından tanıyordur. Ben de o kitabı bayıla bayıla okumuştum. Neyse şimdi o kitabı bırakalım buna gelelim.

    Az kalsın bu kitabı satın alacaktım parama baya baya yazık olacaktı. Sonra epub buldum okudum. Açıkçası kitabın isminden dolayı merak ettim.
    Kitap hz. Adem ve hz. Havva'nın yaratılmasından, cennetten kovulması, Kabil'in Habil'i öldürmesi daha sonra Kabil üzerinden devam etmesi... Sonunu bilmiyorum ne oldu çünkü yarıda bıraktım nedeni ise beynim bu saçmalıklara daha fazla dayanamadı :D

    Hz. Havva ile Ademe erotik olarak gösterme, Tanrı'yı gerizekalı göstermek, şeytan desen ortada yok, Kabil' i baya baya övmüş, peygamberlere hakaret havada uçuşuyor.

    #80416308
    #80416237

    Başta kitabı gülerek okudum çünkü mantık dışıydı. Şunu belirtmeliyim ki bu kitaba başlamadan önce ve başlayınca tüm ön yargılarımı attım, sayfa 77'ye kadar geldim daha ne olsun :D

    Ateistlerin büyük bir keyifli okuyacağı kesin çünkü onların beyni saçmalığa hayır demez, hayır dese ateist olmaz.

    Hristiyan, Yahudi, Müslüman fark etmez inançlı ve aklı başında hiç kimseye tavsiye etmiyorum.

    Okumayın :D
  • 57 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Belki Bir Miktar Spoi! Sonuna kadar okuyana teşekkürler:)
    Okuyacaklarımda duran bu kitabı tesadüfen almış bulundum. Zaten okuyacaktım bir okuyalım bakalım dedim. Yazarımızın ilk okumuş olduğum kitabıdır kendisi. Baktım kapağına çocuk kitabı(!), içine baktım aa resimler var, gerçekten çocuklar için ne güzel düşünülmüş dedirten bir kitap. Tabii benim için çocuk kitabı, bu kitabı veya büyükler çocuk kitabı mı okurmuş diye bir durum yok. Söyle tasavvur edelim: Çocuk bir hamurdur. Malzemeleri karıştırıp yoğururuz. Ta ki istediğimiz kıvama gelene kadar. Sonra şekiller veririz. En sonunda pişiririz. Çocuk da böyledir. Hamuru sevgidir, merhamettir, doğru bilgidir, iyi olan her şeydir. Yavaş yavaş güzel şeyleri, insan olmayı ve gerçekleri öğretiriz. Ağaç yaş iken eğilir misali. Çocuk da çiçek gibidir, fidan gibidir; ne verirsen onu biçersin. Niye bunları söylüyorum çünkü bu tarz kitapları çocuk kitabıdır, bizim için basit kalır gibi düşünmemiz gerektiği için bunları dile getirdim. Tıpkı yazarımızın yaptığı gibi eşitliği, sevgiyi, emeği, gayreti ve sabrı bu güzel kitaplarla, hikayelerle ve masallarla kazandıyoruz.
    Biraz kitaptan bahsetmek istiyorum:
    Ah benim güzel çocuklarım, ah benim zavallı Ali'm ah benim güzel yürekli Polat'ım. E bir de sadık bir şeftalimiz var unutmamak lazım. Ah bir de o zalimler yok mu o zalimler. Kendini her şeyin en şereflilerine layık bulan şeref yoksunu ağalar. Ağır oldu belki bu itham ama çocukların bir ekmek için, bir şeftali için ağladığı bu dünyada hiçbir itham ağır değildir bana göre.
    Bir şeftalinin ağzından dinliyoruz öyküyü. Her şeyin en şereflisine kendini layık gören ağamız köyün en verimli topraklarını kendine layık etmeyi tabii ki ihmal etmemiş. Biçare köylülere ne mi kalmış; toprak demeye bin şahit yerler. Hasrettir burda çocuklar meyvelere, hasrettir burda çocuklar en basit gördüğümüz ama onlar için zor bela aşırdıkları, bir lokmayla tadına varmaya çalıştıkları şeylere. Ah çocuklar dedim değil mi? Ağanın kızı bu çocuklar tabirinin içerisinde değil tabii ki. Ağa kızıdır o en güzel şeylere layıktır. Uzak diyarlardan meyveler feda olsun ağanın kızına. Bu öyle bir düzen değil midir ki taa Habil ile Kabil'den gelmesin. Her şeyin en iyisine babasının Habil'e feda etmesini kendine onu düşman belleten Kabil'den günümüze gelmesin. Sözüm ona adı dünya düzeniymiş bu eşitsizlik. Bunca düzensizliğin adına düzen demişiz, dünya buymuş. Ah işte Şeftali'm bunu kendine yedirememiş. Zavallılarım da nasibini alamadılar dostları şeftaliden. Hayalini kurdular, ektiler, beslediler, büyüdü ama yiyemediler. Beni yoksul çocuklar yesin demişti benim Şeftali'm. Yedirtmedi kendini, kendisini saklandığı yerden bulan ağanın bahçıvanın hevesini de kursağında bıraktı. Keserim dedi, vazgeçmedi. Kessenizde meyve vermeyeceğim dedi. Onların hakkı mıydı sanki. Uğruna ölen zavallı Ali'm dururken, bu acıya dayanamayıp köyünü bırakan Polat'ım dururken bunların mı hakkıydı yani. Olmadı, hakkını yedirtmedi benim sadık Şeftali'm.
    Biz de birer Şeftali'yiz aslında. Tıpkı Behrengi'nin şeftalisi gibi. Bilsek de bu düzen böyle devam edecek yine de çocuklarımıza) anlatacağız;haktır, hukuktur, merhamettir, mutluluktur düzen. Çocukların ağladığı, ağlatıldığı, hor görüldüğü, yoksun bırakıldığı düzen, düzen değildir. Dar bir pencereden bakınca sıradandır ama özünü kavrayınca pek masumane pek çocukça değildir aslında bu güzel kitap. Selam olsun bu düzenin kurbanı Behrengi'ye. Çocukların bizim onları yetiştirmemize ihtiyacı var, güzel yetiştirelim onları, bu güzel kitaplar da vesile olsun buna. Teşekkür ederim sonuna kadar okuduğunuz için, kitapla ve sağlıcakla kalın:)
  • Kur'an'da ve Tevrat'ta anlatılan Âdem'in iki oğlu (Kayin - Evel ya da Kabil - Habil) kıssası, bir kardeşin diğerini öldürmesi ile sonuçlanır. Mevcut Kitab-ı Mukaddes Şirketi (Protestan) çevirisi ile Kur'an mealleri arasında bazı kavramlar bakımından farklılıklar bulunur.

    Yahudi Tora ve Aftara çevirisini okuduğumda ilgili pasajda Kitab-ı Mukaddes Şirketi çevirisine göre bir farklılık gördüm. Akabinde Kur'an'ın Maide suresindeki ilgili kıssayı kontrol ettim. Maalesef Kur'an meallerinde de ilgili bölümde görüşüme göre hatalı çeviriler olduğunu fark ettim. Fark ettiğim kısım düzeltildiğinde Tora ve Aftara çevirisi ile olam uyumunu siz de göreceksiniz.
    Bu yazıda Tevrat'taki yalnızca Başlangıç (Bereşit-Yaratılış) 4/8 ayeti ile Kur'an Maide suresi 27-30 ayetlerini karşılaştıracağım.

    Öncelikle Kitab-ı Mukaddes Şirketi çevirisini yazıp daha sonra Yahudi Tora çevirisini ve ilgili açıklamalarını sunacağım.

    Kayin kardeşi Habil’e, “Haydi, tarlaya gidelim” dedi. Tarlada birlikteyken kardeşine saldırıp onu öldürdü. (Yaratılış-Bereşit 4/8, Kitab-ı Mukaddes Şirketi çevirisi)

    Kayin, kardeşi Evel'e [bir şey] söyledi. Sonra, kırdayken Kayin, kardeşi Evel'e karşı kalktı ve onu öldürdü. (Yaratılış-Bereşit 4/8, Tora ve Aftara çevirisi)

    Görüldüğü üzere son kısımda bir farklılık var. İlkinde "saldırıp öldürdü", ikincisinde "-'e karşı kalktı ve onu öldürdü" denilmektedir. Çevirinin İngilizce Kral James versiyonu şu şekildedir:
    "And Cain spoke unto Abel his brother. And it came to pass, when they were in the field, that Cain rose up against Abel his brother, and slew him."
    "Rose up", tam da Tora ve Aftara'daki gibi "kalktı" manasına geliyor. Burada Kitab-ı Mukaddes Şirketi çevirisinde kelimesi kelimesine çeviri yerine muhtemelen bağlama göre fiilin "saldırmak" olduğunu düşünülerek çeviri yapılmış olmalı.

    Tora ve Aftara'nın dipnotu şu şekildedir:
    Evel, Kayin'den daha kuvvetlidir. "Kalktı" ifadesi, Kayin'in önce yerde olduğunu ve Evel'in altında kaldığını öğretmektedir. Evel kendisine saldıran Kayin'i önce alt etmiştir, ancak Kayin merhamet dileyerek "Dünyada sadece biz iki oğul varız. Beni öldürürsen Baba'ya ne cevap vereceksin?" der. Bu sözler üzerine Evel merhamete gelmiş ve Kayin'i bırakmıştır. Ancak hemen ardından, Kayin "kalktı ve onu öldürdü" (Midraş)

    Konuyu anlatan Kur'an Maide suresi 27-30 ayetleri şu şekildedir:
    (27) Onlara, iki Âdem oğlunun gerçek öyküsünü anlat: İkisi de birer kurban sundular. Birisininki kabul olundu, diğerininki ise kabul olunmadı. Dedi ki: "Yemin olsun seni öldüreceğim.". Dedi ki: "Allah, yalnız takva sahiplerinden kabul eder.".
    (28) "Yemin olsun ki! Beni öldürmek istesen de ben sana elimi kaldırmayacağım. Ben alemlerin Rabb'i olan Allah'a karşı gelmekten korkarım.".
    (29) "Dilerim ki, benim günahımla birlikte kendi günahını da yüklenerek Ateş'e gidenlerden olursun. Çünkü zalimlerin cezası budur.".
    (30) Nefsi, kardeşini öldürmeye ona karşı "güç yetirdi". Onu öldürdü. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.

    27-29 ayetlere geçmeden önce "güç yetirdi" diye çevirdiğim kısmı açıklamam gerekiyor. Kelimenin latin harfli Arapça orijinali "TAVVEAT"tır. Bu kelime için birçok meal yazarı "itti, kışkırttı, kolaylaştırdı, sürükledi, sevk etti, ısındırdı, çağırdı" gibi çeviriler yapmışlar. Her meal yazarının bu kelimeye farklı farklı meal vermesi açıkçası kafa karıştırıcı görünüyor. Kelimenin kökü "Ta-Vav-Ayn"dır, tam karşılığı "boyun eğdirmek"tir. Ragıp El İsfahani'ni Müfredat isimli Kur'an Kavramları Sözlüğüne göre aynı kökten "istitâa" kelimesi, "güç yetirme" manasına geliyor. Esasen kök kelimenin karşılığı olan "boyun eğdirme" ya da "güç yetirme" manasının kullanılması âyet bağlamı için kâfi görünüyor.

    Tora ve Aftara dipnotuna göre Evel (Habil), güçlü olan taraf. Kendisine saldıran Kayin'i (Kabil'i) önce alt ediyor. Alttaki kardeş Kayin, üstteki kardeş Evel'i kandırarak Evel'in üstüne kalkıyor ve onu öldürüyor.

    Kur'an ise bize bu olayın diyalogunu veriyor:

    Kayin: "Yemin olsun seni öldüreceğim."
    Evel: "Allah, yalnız takva sahiplerinden kabul eder." dedi.
    Kayin, Evel'e saldırıyor ve Evel, Kayin'i altına alıyor...
    Evel: "Yemin olsun ki! Beni öldürmek istesen de ben sana elimi kaldırmayacağım. Ben alemlerin Rabb'i olan Allah'a karşı gelmekten korkarım.".
    Evel: "Dilerim ki, benim günahımla birlikte kendi günahını da yüklenerek Ateş'e gidenlerden olursun. Çünkü zalimlerin cezası budur.".

    Kendisine saldıran Kayin'i alt eden Evel, son iki sözü söylüyor. Kayin'i altına aldıktan sonra onu öldürmek istemediğini söylüyor. Ancak yine de Kayin'in, kendisini öldürme niyeti devam ediyorsa ateş-cehennem cezası ile karşılaşmasını temenni ediyor. Kayin'in burada Evel'e söylediği bir söz bulunmamakla birlikte ortamı yumuşatmaya çalışan Evel'i alt ettiği Maide suresi 30'uncu ayetteki "tavveat" eylemiyle anlaşılıyor.

    -Nefsi, kardeşini öldürmeye ona karşı "güç yetirdi". Onu öldürdü. (Kur'an)
    -Kayin, kardeşi Evel'e karşı "kalktı" ve onu öldürdü. (Tevrat)

    Sonuç olarak, birbirleriyle aykırı gibi görünse de eski kutsal metinler ile Kur'an arasındaki uyuşmazlıkların genelinin çeviri yanlışlığından ileri geldiğini söyleyebilirim. Bu uyuşmazlıkları en aza indirmek için metinleri bağlamlarıyla ve kelime kelime tetkik ederek araştırmak, öğrenmek gerekiyor.
  • 448 syf.
    ·9 günde·7/10
    Jordan Peterson ile tanışmam, bir ay kadar önce, milyonlarca kez izlenmiş youtube videolarına denk gelmem ile oldu. Kendisi Kanadalı bir klinik psikolog, onu ünlü yapan yönü ise, politik doğruculuk ve feminizm konularındaki “genel eğilime” ters görüşleri. Günümüz toplumunda erkeklerin kendi doğal hallerinden utanacakları şekilde yetiştirildiklerini söylüyor. Baskınlık mücadelesi, agresiflik gibi özelliklerin erkeğin yapısında olduğunu, yani yetiştirme ve kültür nedeniyle değil biyolojik nedenlerle böyle davrandığımızı düşünüyor. Ataerkillik karşıtı görüşlerin erkeklerin doğal özelliklerini de lanetlediğini bu nedenle de erkeklerin kendilerinden utanacakları şekilde hissetmelerine neden olunduğunu söylüyor. Cinsiyetler arası meslek ve gelir farklarının tek sebebinin ataerkillik olmadığını, bunun daha farklı birçok nedenden dolayı böyle olduğunu söylüyor.

    Bu kitaba gelecek olursak, burada kendi şahsi görüşlerine dayanarak 12 başlık altında tavsiyelerde bulunmuş.
    Örneğin birinci kuralda, insan da dâhil hiyerarşik düzene sahip birçok hayvan topluluğunda baskın hayvanların daha dik durduğunu, yenilenlerin ise daha kambur ve boynu bükük durduğunu söylüyor. Dik durmanın vücutta daha fazla serotonin salgılanmasına neden olacağını ve bizim hiyerarşi içindeki statümüze faydasının olacağını söylüyor. Veya dördüncü kuralda, kendimizi başkaları ile değil kendi geçmiş halimizle kıyaslamamızı tavsiye ediyor. Çünkü herkesin yaşantısı farklı, bu nedenle sağlıklı kıyaslama yapmak zor. İş yerinde sizden daha iyi olan birinin aile hayatı berbat olabilir, ve sizin mutlu bir evliliğiniz olabilir. Kim daha iyi durumda?

    Bu 12 tavsiyeyi verirken bol bol İncil’deki hikâyelerden örnekler veriyor. Aynı zamanda ünlü roman ve çizgi filmlerden de örnekler veriyor. Tabi psikolog olarak yaşadığı tecrübeleri de paylaşıyor.

    Sonuç olarak kendi yaşam tecrübelerini bizimle paylaşmış. Ben şahsen her görüşüne katılmasam da kendisini samimi buluyorum. Kitapları ve fikirlerinin alıcısı büyük çoğunlukla hayatı anlayamamış genç erkekler. Bunu söylüyorum çünkü sadece bu kitaptan bir milyon dolardan fazla kazandığını kabaca hesaplarsak (basıldığı yılın en çok satan 20 kitabından biri olmuş) bu konuşmaları ve kitapları kendi çıkarı için mi yayınladığı şüphesi doğar. Bence bu adam samimi, evet bu ün ile büyük kazançlar elde etmiş olabilir ama ben fikirlerini sırf kazançlı olduğu için değil, gerçekten bunlara inandığı için anlattığını düşünüyorum. Kanada’da çıkan bir yasa sonrası ifade özgürlüğü ile alakalı aldığı tutum bunun bir örneği, kariyerini riske attığı söyleniyor fikirleri uğruna. Aslında, şu an yazarken aklıma geldi, kitabındaki 7.kural da bir bakıma bu konu ile ilgili.

    Genelde hem youtube konuşmalarında hem kitabında benzer cümleler var. Aynı şeyleri, aynı örnekleri vererek anlatıyor.

    Sonuç olarak, Herkesin kendi yaşına ve hayat tecrübesine göre, belki az belki çok alabileceği bir şeyler var bu kitaptan.
    ---- İnceleme Sonu-----


    ---- Kendime Notlar-----

    1- STAND UP STRAIGHT WITH YOUR SHOULDERS BACK

    Istakozlar üstünlük hiyerarşisine sahiptir. En güçlü erkekler en iyi yerleri kapar, en iyi ve en çok besine ulaşır, en çok dişiyi döller. İki erkek ıstakoz karşı karşıya geldiğinde birbirleriyle boy ölçüşürler. Çeşitli taktiklerle dövüşmeye gerek kalmadan birinin diğerinin üstünlüğünü kabul etmesine uğraşırlar. Mecbur kalırlarsa da dövüşürler. Üstün gelen ıstakoz daha çok serotonin salgılar, bu nedenle de daha dik durur ve kendine güveni yüksektir. Yenilen ıstakoz ise daha az serotonin salgılar, daha kambur ve boyun eğici durur. Bu durum hiyerarşiye sahip tüm hayvan topluluklarında benzerdir.
    Biz insanlar da hiyerarşik hayvanlarız. Bu nedenle bizim içinde benzer durumlar geçerlidir. Hiyerarşinin üst seviyesinde bir erkekseniz, en iyi yerlerde yaşar, en kaliteli yiyeceklerle beslenir ve sizinle cinsel ilişki için kadınlar sıraya girer. Hiyerarşinin üst seviyelerinde bir kadınsanız da en kaliteli erkekleri eş olarak seçebilirsiniz.
    Eğer düşük seviyeli biri iseniz, kötü yerlerde yaşar ve kötü beslenirsiniz. Hem fiziksel hem ruhsal durumunuz kötüdür. Cinsel açıdan arzulanır biri değilsinizdir. Daha çok hastalanır ve daha erken ölürsünüz.
    Beyninizde antik zamanlardan kalma bir sayaç vardır ve bu sayaç başkalarının size nasıl davrandığına bakarak sizin hiyerarşideki seviyenizi saptar. Eğer akranlarınız size değersizmişsiniz gibi davranıyorsa sayaç serotonin salgılanma seviyelerini düşürür. Bu da sizde duygu uyandıracak her türlü duruma karşı hassas olmanıza neden olur, özellikle de negatif duygularsa. Bu hassaslığa ihtiyacınız var. Çünkü hiyerarşinin aşağı seviyelerinde acil durumlar sık gerçekleşir ve hazır olmanız gerekir.
    Ancak bu sürekli tetikte olma haline stres diyoruz ve stres çok fazla enerji tüketir. Hiyerarşinin altlarındaysanız, beyninizdeki bu sayaç en küçük bir beklenmedik engeli, kontrol edilemez sorunlar zincirinin başlangıcı sayar. Böylece aslında gelecek için saklayabileceğiniz enerji ve kaynaklarınızı tetikte olmakla ve panik hareketler yapmakla heba edersiniz. Eğer ne yapılacağını bilmiyorsanız, her şeyi yapmaya hazır olursunuz. Bu da sizi oldukça dürtüsel ve dikkatsiz biri yapar. Sağlıklı kararlar veremez, muhtemel zevk ve fırsatlara balıklama atlayabilirsiniz. Bu acil durumlara hazır olma hali sizi her açıdan tüketir.
    Diğer taraftan eğer yüksek statülü iseniz sayacınız soğuktur. Sürüngen öncesi beyin parçanız yaşadığınız bölgeyi güvenli bir yer olarak kabul eder. Size zarar verebilecek bir şeyler olma olasılığını düşük görür. Genellikle fırsatlarla karşılaşırsınız, felaketlerle değil. Bolca serotonin salgılandığı için kendine güvenen, sakin biri olursunuz. Bölgeniz emniyette olduğu için uzun vadeli planlar yapabilirsiniz.
    Rutin gereklidir. Her gün yaptığımız işlemler otomatikleşmelidir. Böylece kararlı ve güvenilir alışkanlıklara dönüşürler.
    Anksiyete ve depresyon, eğer hastanın günlük rutinleri yoksa kolay tedavi edilemez. Her gün aynı saatte uyanmak bir gerekliliktir. Sabahları yağ ve protein ağırlıklı bir kahvaltı yapma alışkanlığı da faydalıdır.
    Eğer birisi bir travma sonucu incinmişse, üstünlük sayacı, sonradan olabilecek olaylarda incinmenin muhtemel olacağı şekilde dönüşüm geçirir. Bu özellikle çocukluğunda veya gençliğinde zorbalık görmüş kişilerde olur. Kolay hayal kırıklığına uğrayan ve endişeli bir hale gelirler. Savunmacı bir pozisyonda yaşar ve üstünlük rekabeti anlamına gelecek doğrudan göz temasından kaçınırlar.
    Bazen insanlar zorbalık görürler çünkü karşı koyamaz, direnemezler (can’t fight back). Örneğin altı yaşındaki bir çocuk ne kadar sıkı olursa olsun dokuz yaşındaki bir çocukla baş edemez ve büyükleri tarafından kendisine zorbalık yapılabilir. Ancak yetişkinlikle birlikte bu farklar kaybolur.
    Ancak aynı sıklıkta, insanlar zorbalık görürler çünkü direnmez, karşı koymaz, savaşmazlar (won’t fight back). Bu, sıklıkla sevecen ve fedakâr mizaçlı insanlara olur. Bu ayrıca her türlü saldırganlığı hatta öfkeyi yanlış bulan insanlara da olur. Bu insanlar sıklıkla babaları öfkeli ve kontrolcü tipler olurlar.
    Saldırganlık kapasitesi çok dar bir ahlak ile kısıtlanmış, merhametli ve fedakâr (ve saf ve sömürülebilir) bu kişiler kendilerini korumak için gerekli olan gerçekten haklı ve uygun kişisel koruyucu öfkeyi gösteremezler. Eğer ısırabiliyorsan genellikle ısırmak zorunda kalmazsın. Ustaca benimsendiğinde saldırganlık ve şiddetle karşılık verme yeteneği, gerekli olduğunda gerçekten saldırma ihtimalini düşürür. Size karşı yapılmaya başlanan saldırganlığın ilk aşamalarında, eğer hayır diyebiliyorsanız ve bunu kastederek söylerseniz (yani reddedişinizi kesin terimlerle ifade eder ve arkasında durursanız) baskıcı için baskı alanı sınırlı kalacaktır. Yetersizlik veya güç dengesizliği nedeniyle kendi haklarının arkasında durmayan insanlar kadar, bölgesini koruyucu tepkiler vermeyi reddeden insanlar da sömürüye açıktırlar.
    Saf, zararsız (naive, harmless) insanlar genellikle eylemlerini ve fikirlerini birkaç aksiyoma dayandırır: insanlar temelde iyidir, kimse kimseyi gerçekten incitmek istemez, güç kullanmak yanlıştır… Bu aksiyomlar kötü niyetli (malevolent) bireylerin varlığında çöker. Hatta çökmekten de kötüsü, bu düşünceler sömürüye davet anlamına gelir. Çünkü zarar verme niyetindeki insanlar tam da bu tür naif insanları av olarak görür. Dolayısıyla bu zararsızlık aksiyomları yeniden şekillendirilmelidir.
    Saf insanlar içlerindeki öfke kapasitesini keşfettiklerinde ciddi anlamda şaşırırlar. Bunun örneğini travma sonrası stres bozukluğu yaşayan yeni askerlerde görüyoruz. Nedeni de sıklıkla kendilerine yapılan değil kendi yaptıkları şeylerden dolayı oluyor. Çatışma yerlerinde yaptıkları canavarlıklardan dolayı. Belki o zamana kadar dünyada kötülük yapanların kendilerinden tamamen farklı türde insanlar olduklarını düşünüyorlardı. Belki kendilerindeki zulmetme kapasitesini görmemişlerdi.
    Uyanma gerçekleştiğinde – Naif insan kendindeki kötülük tohumlarını ve canavarlık potansiyelini gördüğünde ve kendini tehlikeli olarak gördüğünde korkuları azalır. Kendine saygısı artar. Sonra belki baskıya karşılık vermeye başlar.
    Güçlü bir karakter ile yıkım kapasitesi arasında çok az fark vardır. Bu hayatın en zor derslerinden biridir.
    Eğer etrafta yenilmiş ıstakozun durduğu gibi (boynu bükük, kambur, omuzlar önde ve düşük, göz temasından kaçınan) dolanırsanız insanlar sizi düşük statülü olarak görür ve kendi beyniniz de sizi düşük statülü olarak kabul eder. O zaman da fazla serotonin salgılanmaz: Bu sizi daha az mutlu, daha endişeli ve hakkınızı savunmanız gereken durumlarda boyun eğmeye daha yatkın yapar. Ayrıca daha iyi yerlerde yaşama, iyi beslenme ve iyi eşler bulma şansımızı da azaltır. Alkol uyuşturucu gibi keyif verici maddelere daha meyilli yapar. Kısacası yenilen ıstakozun durduğu gibi durmak kötü bir şeydir.
    Ancak durumlar değişir, öyleyse siz de değişebilirsiniz. Positive feedback loops sizi dibe çekebildiği gibi ileri de götürebilir. Beden dilindeki değişimler buna önemli bir örnek teşkil eder. Gülümserseniz daha mutlu hissedersiniz. Mutlu hissederseniz de gülümsersiniz.
    Eğer duruşunuz bozuksa, başkaları sizi zayıf biri olarak görür ve siz de kendinizi zayıf görürsünüz. İnsanlar da ıstakozlar gibi birbirlerini tartarlar. Eğer dik durursanız size ona göre davranırlar.
    Dik ve omuzlar geride durmak sadece fiziksel bir şey değildir. Ayrıca metafizikseldir. Dik durmak var olma yükünü/sorumluluğunu gönüllü olarak kabul etmek demektir. Hayatın gerçekleri ile gönüllü olarak yüzleşirseniz sinir sisteminiz de ona göre davranır. Bir felaket beklemek yerine bir meydan okumaya karşılık verirsiniz.
    Dik durarak hiyerarşideki yerinizi almak için adım atmış oluyorsunuz. Bölgenizi işgal etmiş ve onu savunma ve genişletme niyetinde olduğunuzu ilan etmiş oluyorsunuz.
    Dik ve omuzlar geride durmak hayatın korkunç sorumluluklarını kabul etmek demektir.
    Yani duruşunuza çok dikkat edin. Dik yürüyün ve ileri bakın. Tehlikeli olmaya cesaret edin. Serotoninin vücudunuzda bolca dolanmasını teşvik edin. Kendiniz de dâhil herkes sizin yetkin ve yeterli biri olduğunuzu varsaymaya başlayacak ( en azından daha ilk bakışta sizi zayıf göremeyecek). Aldığınız olumlu tepkilerin verdiği cesaretle de daha az endişeli biri olmaya başlayacaksınız.
    Böylece, güçlenmiş olarak, sevdiğiniz birinin ölümcül hastalığında veya anne babanızın ölümün halinde bile dik durabileceksiniz ve diğer insanların aksi halde umutsuzluğa boğulacakken, sizin yanınızda sizden güç bulmalarına izin verebileceksiniz.

    RULE 2 – TREAT YOURSELF LIKE SOMEONE YOU RESPONSIBLE FOR HELP

    İnsanlar evcil hayvanlarının ilaçlarına ve tedavilerine kendi ilaçlarını almaya dikkat ettiklerinden daha çok dikkat ederler.
    Deneyimlerimiz bilimsel açıklamalardan çok bir film sahnesi, bir roman gibidir. Babamızın ölümü hastane listesindeki bir kayıttan daha fazlasıdır.
    Maddenin bilimsel dünyası atom, molekül gibi temel elementlere ayrılabilir. Deneyim dünyasının da aynı şekilde temel elementleri vardır. Biri kaos ve diğeri de düzendir. Üçüncüsü ise ilk ikisinin arasında bir denge kurma süreci, modern insanın bilinç dediği şeydir.
    Kaos bilinmeyendir. Düzen ise aksine bilinen şeydir.
    Biz milyonlarca yılda yoğunlukla sosyal olarak evrildik. Yani bizim çevremiz sadece objelerden oluşmaz, aynı zamanda kişiliklerden de oluşur. Beyinlerimiz de bu sosyalliğe göre şekillenmiştir. Aklımız insanlıktan çok daha eskidir. Aklımızdaki kategoriler de kendi türümüzden çok daha eskidir. En temel kategorimiz: erkek ve dişi.
    Sadece düzenin alanında kalırsak yeni şeyler öğrenemeyiz. Sadece kaos içinde kalırsak da bilinmezlik içinde boğuluruz. Bir ayağımız düzende yere sağlam basarken diğer ayağımızla kaosu keşfedersen kendimizi kaybetmeden gelişebiliriz.
    Adem ve Havva hikayesinde yılanın cennette bulunuyor olmasının nedenini çok düşündüm. Belki de yılan kaosu ve cennet de düzeni temsil ediyor. Ayrıca şu şekilde de yorumlanabilir: Ne kadar korunaklı bir düzen kursanız da kaos bir yerlerden ortaya çıkabilir.
    Düzeni abartarak potansiyel tüm tehditleri ortadan kaldırdığınızda başka bir tehlike ortaya çıkar: Çocuksu bir insanlık ve mutlak bir boşunalık. Buradan da anne babalara şu soru sorulabilir: Çocuğunuzu emniyet içinde tutmak mı yoksa onun güçlü olmasını mı istiyorsunuz? Çünkü ikisi birbirine zıt şeyler.
    Yılan Havva’ya yasak meyveyi yerse ölmeyeceğini aksine iyi ile kötünün bilgisine sahip olacağını söyledi. Havva da meyveyi yedi ve uyandı/bilgilendi. Bilinçli bir kadının bilinçsiz bir adama hiçbir zaman katlanmayacağı üzere meyveyi Adem’le paylaştı. Böylece o da bilinçlendi/farkında oldu. Zamanın başlangıcından beri kadınlar erkekleri bilinçlendirmekte/olgunlaştırmaktadır. Bunu öncelikle onları reddederek yaparlar. Bazen de onları sorumlu davranmazlarsa utandırarak yaparlar. Kadınlar üreyip çoğalmanın yükünü taşımaktadır.
    Meyveyi yedikleri zaman Âdem ve Havva farkındalığa sahip olunca, kendilerinin çıplak olduklarını fark ettiler. Ve bundan utandılar. Tanrı geldiğinde Âdem’i göremeyince ona nerede olduğunu sordu. Âdem “Çıplaktım, o yüzden saklandım” dedi, çalıların arasından. Tanrı “Kim sana çıplak olduğunu söyledi? Yoksa cennette yememen gereken bir şeyi mi yedin” diye sordu. Âdem Havva’yı işaret ederek “Kadın bana onu verdi” dedi… Böylece ilk kadın ilk erkeği uyandırmış/bilinçlendirmiş oldu. İlk erkek önce kadına sonra, tanrıya lanet etti. Bu o zamandan beri tüm erkeklerin hissettiği şeydir.
    Önce sevdiği kadının potansiyeli karşısından kendini küçük hisseder. Ardından Tanrıya küfreder, kadınları böyle şirret, kendisini böyle işe yaramaz ve varlığı da derinden kusurlu yaptığı için. Ardından intikam almayı düşünür. Ne kadar aşağılıkça ve ne kadar da anlaşılır. En azından kadın yılana lanet etti. VE görüyoruz ki yılan şeytanın kendisi. Yani aldatıcıların en iyisi tarafından aldatıldı kadın. Ama Âdem? Onu kimse zorlamadı.
    Tanrı önce yılanı lanetledi ve onu bacaksız yaptı. Böylece daima kızgın insanlar tarafından ezilme tehlikesi ile yaşayacak. Sonra kadına üzüntülü çocuklar dünyaya getirme ve onları büyütmekte değersiz ve bazen de kızgın erkeklere dayanma zorunluluğu verdi..
    Erkeğe ise ileri görüşlülük verildi. Böylece gelecek için şu anı feda etmesi gerekecekti. Emniyet için zevki kenara bırakması gerekecekti. Kısacası çalışmak zorunda olacak ve bu zor bir çalışma olacaktı.
    Böylece bölümün başındaki soruya dönebiliriz, insan evcil hayvanına kendisine baktığından daha dikkatli bakıyor çünkü insan kendi kötülüğünü, kusurlarını biliyor ve hataları için kendini cezalandırabiliyor. Ancak köpek kendisi gibi uyanmış değil, o masum.
    Eğer bu ikna edici değilse diğer hikayeye geçebiliriz.
    Bizim aksimize köpekler veya kediler kendi zayıflıklarını bilmezler. Bizler kesinlikle nerede ve nasıl zarar görebileceğimizi biliriz. Bu bilinçliliğin (selfconsciousness) iyi bir tanımıdır. Bizler kendi savunmasızlığımızın, sınırlarımızın ve ölümlülüğümüzün farkındayız.
    Bizler bilinçli olduğumuz için diğer insanlara dehşet verebilir. Onlara işkence edip, aşağılayabiliriz. Bu köpeklerin avlanmasından çok başka bir şeydir. Bu iyi ve kötünün bilgisine sahip olmaktır.
    Eğer kendimize düzgün bir şekilde bakmak istiyorsak kendimize saygı duymalıyız – ama duymayız. Çünkü biz cennetten kovulmuş yaratıklarız.
    Eğer doğrulukla yaşar ve doğruyu konuşursak tekrar Tanrı ile birlikte yürümeye başlar kendimize ve dünyaya saygı duymaya başlayabiliriz. Böylece kendimize de baktığımız canlılara baktığımız gibi bakabiliriz.
    Carl Jung’dan iki önemli ders öğrendim. Birincisi “Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran” ve “Komşunu kendini sevdiğin gibi sev” cümlelerinde hiçbir iyi ahlakın olmadığı gerçeğiydi. İkincisi ise ben birinin arkadaşı, sevdiği vs isem benim kendi adıma onun da kendi adına pazarlık yapması ahlaki zorunluluktur. Eğer böyle olmazsa durum birinin diğerinin kölesi olmasına gider. Bunda ne tür biri iyilik var? Tarafların ikisinin de güçlü olduğu bir ilişki daha iyidir.
    Kliniğimde danışanlarıma kendilerine başkalarına değer verdikleri gibi değer vermelerini söylüyorum.
    Kendinize bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın. Bu sizi ne mutlu ediyorsa onu yapın demek değil. Bir çocuğa tatlı bir şeyler verdiğinizde çocuk mutlu olur. Ancak bu çocuğu sürekli şekerle beslemelisiniz demek değildir. Mutlu ile iyi aynı şeyler değildir. Çocuğun dişlerini fırçalamasını da sağlamalısınız. Kışın dışarı çıkarken kalın giyinmesini de sağlamalısınız, kendisi itiraz etse bile. Bir çocuğun erdemli, sorumlu, farkındalık sahibi biri olmasına yardım etmelisiniz. Aynı bakış açısını kendinize neden uygulamayasınız?
    Geleceğinizi düşünün ve “kendime düzgün bakarsam hayatım nasıl olur” sorusunu sorun. Boş zamanım olursa kendimi, sağlığımı ve bilgimi nasıl geliştirebilirim diye sormalısınız kendinize.
    Rotanızı çizmek için şu an nerede olduğunuzu bilmeniz gerekir. Kim olduğunuzu bilmeli hem silahlarınızı hem de zayıflıklarınızı anlamalı ve kendi sınırlarınıza saygı duymalısınız.
    Nereye gideceğinize karar vermelisiniz. Böylece kendi çıkarınız adına pazarlık yapabilirsiniz. Kendi prensiplerinizi açıkça belirlemelisiniz böylece sizden faydalanmak isteyenlere karşı kendinizi savunabilirsiniz.
    Kendinizi dikkatli bir şekilde disipline etmelisiniz. Kendinize verdiğiniz sözleri tutmalı, tuttukça kendinizi ödüllendirmelisiniz. Böylece kendinize güvenir ve motive olursunuz. Friedrich Nietzche’nin dediği gibi “Kimin hayatında bir ‘neden’ vardır o kişi her türlü ‘nasıl’ ile başedebilir.”
    Dünyayı bir parça daha iyi bir yer yapmak herkes için iyidir. Cennete biraz daha yakın cehennemden biraz daha uzak bir yer yapmak. Kendi cehenneminizi de inceleyin. Böylece ondan uzaklaşmayı amaç edinebilirsiniz. Hatta hayatınızı buna adayabilirsiniz.
    Kendinize, bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın.

    RULE 3 – MAKE FRIENDS WITH PEOPLE WHO WANT THE BEST FOR YOU

    Yaşadığım kasabadan birkaç çocukluk arkadaşım vardı. Akıllı, meraklı, yetenekli çocuklardı. Gençlik yıllarında üniversite döneminde farklılaşmaya başladık. Onlar esrara takıldılar. O tip insanlarla arkadaş oldular. Ben kendi yolumda gittim. Sonraları onların çok kötü hayatları olduğunu, berbat işlerde çalışıp kötü yerlerde yaşadıklarını öğrendim. Neden insanlar kendileri için iyi olmayan kişileri arkadaş seçerler?
    Bazen, kendilerini değersiz gören insanlar, değişim için bir şey yapmazlar. Bazen de geçmişten ders almayanlar aynı hataları yapmaya devam ederler. Belki biraz kader; biraz yetersizlik, öğrenme isteksizliği..
    İnsanlar başka nedenlerle de kötü arkadaşlar edinirler. Bazen birisini kurtarmak istedikleri için onunla arkadaş kalırlar. Bunu genelde saf kişiler yapar. Yardım etmenin erdem olduğunu söylerler. Ancak yardıma edilenlerin ne hepsi kurbandır, ne de hepsi kurtulmak ister.
    Gerçekten yardıma ihtiyacı olup da yardım isteyen biri ile sizi kullanmak/sömürmek isteyen birini ayırt etmek zordur. Kurtarmak istediğiniz kişinin, hayatın gerçek sorumluluklarını yüklenmekten kaçtığı için, amaçsız ve sefil hayatına devam edip etmediğinden emin misiniz?
    Birine yardım etmeden önce onun neden o durumda olduğunu anlamanız gerekir. Hemen onun bahtsız bir kurban olduğunu düşünmemelisiniz.
    Dipte yaşamak, tembellik, yarını düşünmeden yaşamak kolaydır. Zor olan sorumluluk alıp dik durmaktır. Yardıma ihtiyacı olduğunu sandığınız kişinin kolaya kaçmadığından emin misiniz?
    Kız kardeşinizle, babanızla veya oğlunuzla arkadaş olmasını istemeyeceğiniz birinin sizinle de arkadaş olmasına izin vermeyin. Arkadaşlık karşılıklıdır. Dünyaya bir hayrı olmayan birine yardım etmek gibi bir ahlaki zorunluluğunuz yoktur.
    Eğer etrafınız sizin ileri gitmenizi destekleyecek insanlardan oluşursa, sizin dağıtıp dibe vurmanıza hoşgörü göstermezler. Kendiniz için iyi şeyler yaptığınızda sizi teşvik ederler, aksini yaptığınızda ise sizden uzaklaşarak sizi cezalandırırlar. Bu da sizi doğru yolda olmaya zorlar. Kaliteli bir hayat yaşamak istemeyen arkadaşlar ise tersini yapar. Sigarayı bırakırsanız, size sigara uzatırlar. Sizin de onlar gibi alt seviyelerde kalmanızı isterler.
    Sizin için en iyisini isteyen insanlarla arkadaş olun.

    RULE 4 – COMPARE YOURSELF TO WHO YOU WERE YESTERDAY, NOT TO WHO SOMEONE ELSE TODAY

    Eğer küçük bir kırsal yerleşim yerinde yaşıyorsanız, bir şeylerde iyi olma ihtimaliniz yüksektir. Köyün en hızlı koşan çocuğu siz olabilirsiniz veya en güzel kızı, eğer hepsi beş kız varsa köyde. En güzel sesi olanı, en iyi börek yapanı vs. olabilir ve serotonin ile dolmuş halde keyiflenebilirsiniz.
    Şimdilerde milyonda bir görülen bir yeteneğiniz bile olsa bu, sadece İstanbul’da sizin gibi 15 kişi daha var demektir. Ayrıca artık sanal dünya ile birbirimize bağlı olduğumuza göre bunu yedi milyar insanla hesaplayın.
    Bu da şu sonucu doğurur. Her hangi bir konuda ne kadar iyi olursanız olun, bir yerlerde sizden daha iyisinin olma ihtimali çok yüksek.
    Bu can sıkıcı gerçeklere karşı iyi hissetmemizi sağlayacak bir şeyler var mıdır? Bir nesil psikolog, kendinizi iyi hissettirecek olumlu hayallerin ruh sağlığı için güvenli bir yöntem olduğunu düşünmüşlerdir. Bu aslında çok karamsar bir felsefedir ve şu kapıya çıkar: Hayatın gerçekleri korkunçtur ve sadece hayaller bizim sağlıklı kalmamızı sağlayabilir.
    Kıyaslamalar aslında gereksiz değildir. Eğer şu an yaptığınız bir şeyin alternatif şeylere göre daha iyi olduğunu düşünmüyorsanız, o şeyi yapmamalısınız. Bir şey bir şekilde yapılabiliyorsa, o şey daha iyi veya daha kötü bir şekilde de yapılabilir. Eğer daha iyi veya kötü diye bir şey yoksa yapmaya değer bir şey de yoktur. O halde bir değer de yoktur ve bir anlamda. Eğer bir şeyi yaparak bir ilerleme elde etmeyeceksek o şeyi neden yapalım ki? Anlamın kendisi daha iyi ve kötü arasındaki farka gereksinim duyar. Peki, kıyaslamalar gerekli ise bu can sıkıcı düşüncelerden nasıl kurtulacağız?
    Öncelikle başarılı veya başarısız olunacak tek bir alanın olmadığını görmek gerekir. Birçok alan var ve bu alanlardan bazıları size uygun olabilir. Doktor olmak ayrı bir hayat yoludur; tesisatçı, fırıncı, bankacı, mühendis olmak da. Var olmanın bir çok yolu var. Ayrıca eğer birinde başarısız olursanız başka bir alanı deneyebilme ihtimaliniz var.
    İkincisi aynı anda sadece bir alanda mücadele etmiyorsunuz. Birçok alan var. Yaptığını iş bir alan, arkadaş çevreniz de öyle ve aileniz de. Birindi vasatken diğerinde iyi olabilirsiniz.
    Son olarak mücadele ettiğiniz alandaki kıstasların çok çok özel olduğunu ve bu nedenle kendinizi başkaları ile kıyaslamanız, kısaca uygunsuzdur. Hepimizin ailesi var ancak hepimizin ailesi birbirinden farklı. Eşlerimiz ve çocuklarımız birbirinden farklı. İş arkadaşınız sizden daha iyi olabilir ancak berbat bir ailesi var, buna karşılık sizin mutlu bir evlilik hayatınız var. Kim daha iyi? Hayran olduğunuz ünlü aynı zamanda alkolik ve yobaz. Onun hayatı daha mı tercih edilesi?
    Kendinizi tanıyın. Ne istediğinizi ve kim olduğunuzu kendinize sorun.
    İçerlendiğiniz, kızdığınız şeyleri inceleyin. İçerlenme aydınlatıcı bir duygudur. Çok zararlı olan kötü üçlünün bir üyesidir: kibir, hilekârlık ve içerlenme. Ancak içerlenme iki türlü olur. Birincisi olgunlaşmamış kişinin yaptığı çocukça içerlenmedir. Ki bu durumda mızmızlanmayı bırakıp susmanız gerekir. İkincisi ise gerçek bir zorbalığın/tiranlığın sonucudur ve bu durumda ses çıkarmak ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü sessiz kalmanın sonuçları daha kötü olur. Konuşmanız gereken yerde susmak da bir yalandır. Ve zorbalık yalandan beslenir. Ne zaman tehlikesine rağmen baskıya karşı çıkmalısınız? İntikam hakkında hayaller kurmaya, hayatınız zehirlenmeye ve yakıp yok etme hayalleri ile zihniniz dolmaya başladığında.
    Başarısız olduğunu söyleyip durarak üzdüğünüz kendi benliğiniz ile barışın. Kendinize şu hedefi belirleyin: Günün sonunda hayatımın, küçücük bir parça olsa bile, sabahki halinden daha iyi olmasını istiyorum. Bu küçücük şey ne olabilir düşünün ve o şeyi yapın. Yaptığınızda da kendinizi ödüllendirin. İşte şimdi sıcak bir kahveyi hak ettiniz. Belki bunun saçma olduğunu düşünüyorsunuz. Yine de yapın. Ertesi gün de aynı soruyu sorun ve yine küçük bir ilerleme yaratın. Ve her geçen gün kendinizi eski halinizle kıyasladığınıza fark büyümüş olacak. Bunu üç yıl boyunca yaparsanız hayatınız tamamen değişmiş olacak.
    Görme eylemi vücut için çok karmaşık ve pahalı bir eylemdir. Bir şeyleri yüksek çözünürlükte görmek beyin için bir yüktür. Bu denenle etrafımızdaki şeyleri düşük bir çözünürlükte görürken sadece odaklandığımız şeyleri yüksek çözünürlükte görürüz. Bu nedenle neyi görmek, neye odaklanmak istediğimizi dikkatlice seçmeliyiz.
    Mutsuz biri olduğunuzu düşünün. İhtiyacınız olan şeyleri elde edemiyorsunuz. Bunun nedeni belki de istediğiniz şeylerin kendisidir. Arzularınız sizi kör etmiş olabilir. Belki de ihtiyacınız olan şey tam önünüzde duruyor ama siz başka bir şeye odaklandığınız için göremiyorsunuz. Odaklandığınız şeyler sizin hayata bakışınızı biçimlendirir. Ve kolay kolay değiştirmeleri zordur. Ancak zor da olsa bazen parçaları değiştirmek gerekir. Başka bir değişle belki de problem hayatta değil sizdedir. Hayatınız iyi gitmiyorsa belki bu sizin hayat hakkındaki yetersiz bilginizdendir, hayatın kendisinden değil. Hayatınızı daha iyi yapmak sorumluluk üstlenmek anlamına gelir ve bunu yapmak aptalca yaşayıp, kıskançlık ve kızgınlık hisleri ile dolmaktan daha çok emek ister.

    RULE 5 – DO NOT LET YOUR CHILDREN DO SOMETHING THAT YOU DISLIKE THEM
    RULE 6 – SET YOUR HOUSE IN PERFECT ORDER BEFORE YOU CRITIZE THE WORLD

    Hayatta trajik olaylar olur. Bazıları bu olayları yaşadıklarında hayatın adaletsizliğine, kötülüğüne kinlenir, kızgınlık ve mutsuzluk içinde yaşar. Bazıları ise bu olaylardan ders alır ve hem kendilerini hem de başkaları başka trajediler yaşamasın diye eyleme geçer. Birinci yol mutsuzluk ve acı getirirken, ikinci yol anlamlı şeyler yapmanıza vesile olur.
    Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir soru var. Yaşadığınız trajedi kaçınılabilir miydi? Kaçınılabilir bir şeydi ve siz önlem almak yerine kaderi suçladıysanız bir kez daha düşünmelisiniz.
    Öce kendi durumunuzu düşünün. Kendi kariyeriniz için yeterince sıkı çalışıyor musunuz? Yoksa başkalarının başarılarına kin, kıskanma duygularıyla mı karşılık veriyorsunuz? Ailenizle ilişkilerinize dikkat ediyor musunuz? Sağlığınızı veya hayatınızı olumsuz etkileyen kötü alışkanlıklarınız var mı? Kısaca hayatınızı toparlayıp, düzene sokabildiniz mi? Eğer cevabınız hayır ise öncelikle yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri yapmayı durdurarak işe başlayabilirsiniz.
    Dünyaya, kapitalizme, devlete, adaletsizliklere lanet etmeyi bırakın. Kendi aile sorunlarınıza çözüm bulamazken, devletin sorunlarına çözüm bulduğunuzu nasıl düşünüyorsunuz? Hayatınızı gereksiz yere zorlaştırmayı bırakın. Önce kendi hayatınızı düzene sokarsanız, belki de var olmanın aslında iyi bir şey olduğunu görecek ve tüm savunmasızlığınıza rağmen bunun kutlanacak bir şey olduğuna karar vereceksiniz.
    Dünyayı eleştirmeden önce kendi hayatınızı düzene sokun.

    RULE 7 – PURSUE WHAT IS MEANINGFULL (NOT WHAT IS EXPEDIENT)

    Hayat acı verir. Bu doğrudur. Bunu Âdem ve Havva’nın cennetten kovuluş hikâyesinde ve yine Habil ve Kabil’in hikâyesinde görüyoruz. Âdem ve Havva neden cennetten kovuldu?
    Anlamlı olan yerine o an canlarının istediği şeyi yaptıkları için. Dürtülerine uydukları, sadece anı yaşamayı düşündükleri için.
    Descartes’ın her şeyden şüphe ettiği gibi ben de her şeyden şüphe ederek gerçeği bulmaya çalıştım. Şüphe edemeyeceğim ne vardı? Acının gerçekten var olduğu. Acı kesinlikle gerçektir ve acı çektirmek de kesinlikle kötüdür. Bu benim ahlak anlayışımın temel taşlarından biri oldu. Her insanın çok büyük bir kötülük kapasitesine sahip olduğunu gördüm. Temel ahlaki çıkarımlarımı da buna göre yaptım. Bir şeyleri hedefleyin. Düzeltebileceğiniz şeyleri düzeltin. Kendi yetersizliğinizin, korkaklığınızın, kötü niyetinizin ve içerlenmelerinizin farkında olun. Birilerini suçlamadan önce kendi caniliğinizi göz önüne alın.
    Gereksiz acıyı hafifleten her şeyi iyi olarak düşünün. Anlam düzen ve kaos arasındaki dengededir.
    Anlamlı şeyler yapın, çıkarınıza uygun şeyler değil.

    RULE 8 – TELL THE TRUTH – OR AT LEAST DON’T LIE

    Dünyayı manipüle etmek için kelimelerle oynayabilirsiniz. Buna politik konuşmak denir. Bu pazarlamacıların, satıcıların, reklamcıların ve psikopatların bir özelliğidir.
    Hayatı böyle yaşamak, bazı hastalıklı arzulara sahip olmak ve sonra bu arzuları gerçekleştirmek için uygun görünen bir şekilde konuşmak ve davranmak demektir. Tipik olarak da elde edilmesi beklenen şey şunlardır: “ideolojik inançlarımı dayatmak”, “haklı olduğumu göstermek”, “sorumluluktan kaçınmak”, “herkesin beni sevmesini sağlamak”, “naifliğimi sürdürmek”. Tüm bunlar, Alfred Adler’in “hayat yalanları” dediği şeylerdir.
    Başkalarını rahatsız edecek olsa de her zaman doğruyu söylemek önemlidir. Hayır demeniz gereken yerde diyemiyorsanız karakterinizi zayıflatıyorsunuz demektir.
    Güç düşkünü biri işyerinizde yeni bir kural koydu. Gereksiz bir kural; zarar veren, rahatsız edici bir şey. Ama siz kendinize “boş ver” dediniz. Söylenip durmayayım dediniz. Böylece aynı hatayı yapmış oldunuz. Olay anında tepki vermek yerine, böyle şeylerin olması için izin verdiniz. Artık daha az cesur birisiniz. O kişi ise, karşı çıkan olmadığı için daha güçlü.
    Eğer doğru bildiğiniz şeyleri çekinmeden söyleyerek yaparsanız var olmanın getirdiği sorunlarla yüzleşebilirsiniz. Bunu yaptıkça daha olgun ve daha sorumlu biri olursunuz.
    Hayatınız olması gerektiği gibi değilse, doğru bildiğinizi konuşmayı deneyin. Eğer zayıf, reddedilmiş, umutsuz, kafası karışmış hissediyorsanız, doğruyu konuşun. Cennette herkes doğruyu konuşur, orayı cennet yapan da budur.
    RULE 9 - ASSUME THAT THE PERSON YOU ARE LISTENİNG TO MIGHT KNOW SOMETHİNG YOU DON'T
    RULE 10 - BE PRECISE IN YOUR SPEECH

    RULE 11 – DO NOT BOTHER CHILDREN WHEN THEY ARE SKATEBOARDING
    Erkek çocukları kız çocuklarından farklıdır. Erkek çocukları tehlikeli oyunlar oynayarak kendi yeteneklerini, sınırlarını, başkalarının sınırlarını öğrenirler. Genç erkekler araçları ile yarış, patinaj, drift gibi şeyler yaparak kendi araçlarının limitlerini, kendi sürücülük yeteneklerini, kontrolü kaybettiklerinde neler yaşayacaklarını test ederler. Öğretmenlerine söylendiklerinde aslında otoritenin gerçekten var olup olmadığını test ederler.
    Eğer sağlıklılarsa, kadınlar çocuk gibi davranan erkek istemezler. Adam olmuş erkek isterler. Mücadele edebilecekleri birilerini isterler. Eğer kadın sağlam ise, daha sağlam birisini arar. Eğer kadın zeki ise, daha zeki bir erkek ister. Kendilerinin yapamadığı bir şeyleri yapabilecek bir erkek isterler. Dayanıklı, zeki ve çekici kadınlar bu nedenle kendilerine uygun erkek bulmakta zorlanırlar. Çünkü kadın ne kadar başarılı ise kendisinden başarılı erkek de o derece daha az sayıda olacaktır.
    Erkeksi özelliklerin kötü olarak gösterilmesi yanlıştır. Günümüz toplumunda erkekler kendi yapılarından utanmaları gerekiyormuş gibi yetiştiriliyor. Bu çok yanlış bir düşüncedir.
    RULE 12 – PET A CAT WHEN YOU ENCOUNTER ONE ON THE STREET
    Hayat acı vericidir. Hepimizin sorunları var. Bunlar da hayatın gerçekleri. Bütün bu mücadelenin içinde bazen kendimizi kaybedebiliyoruz. Nihayetinde kısa bir var olma döneminin ardından sonsuza kadar yok olacak mahlûklarız. İş ve aile hayatımızın koşuşturmacalarına boğulmuş haldeyken karşımıza çıkan bir kedi bize bu gerçeği hatırlatır. Var olmanın saçmalığını bize gösterir. Koşuşturmacaya devam etmeden önce o kediye bir bakın. Aynı şekilde, dikkatsizce yanından geçtiğiniz insanlara, binalara, küçük ayrıntılara. Eğer yeterince dikkat ederseniz, kötü bir gününüzde bile olsanız, böyle küçük fırsatları yakalayabilirsiniz. Belki küçük bir kızı sokakta dans ederken göreceksiniz. Belki vaktinizin on veya yirmi dakikasını kafanızı dağıtacak komik bir şeye vereceksiniz . Şahsen ben Simpsons bölümlerini 1.5 kat hızlı oynatarak izlemeyi seviyorum.
  • NEML 27/65

    De ki: "Allah’tan başka göklerde olsun yerde olsun hiç kimse gaybı bilemez." Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

    Kitabın ilk çıktığı aylarda hemen İstanbul’daki bir arkadaşımdan kitap fuarına gidip bana bu kitabı imzalatmasını istemiştim. Sağ olsun oda şahsıma bu kitabı imzalatmıştı. Korona günlükleri sayesinde kitabı tekrar okuma ve özet çıkarma fırsatım oldu. Bunu sizlerle de paylaşmak isterimJ
    Kitap tam bir makale veya tez statüsünde bir çalışma olmuş. Konuyla alakalı her yön ve yöntem kaleme alınmış. Gerçekten hiç bir soru işareti kalmayacak şekilde izah edilmiş. Mehöet Okuyan kitapta her görüşe farklı alimler tarafından deliller getirmiş ve pasaj sonlarında kendi delilleri ile fikirlerini savunmuştur.
    Ölüm sonrası ne olacak? Kabirde hayat var mıdır? Buna inanmak imanın gereği midir? Sorgu ve yargılama kabirde mi yapılacak? Kabir azabı varsa beden mi, ruh mu yoksa her ikisi de çekecek mi? Bu sorulara Kur’an-ı Kerim çerçevesinde cevaplar arayacağız. Tümdengelim yani bilinenden bilinmeyene doğru bir yöntem ile bu soruları ve daha fazlalarını cevaplandıracağız. Kitapta verilerin değerlendirilmesi ise Tümevarım ile yapılmıştır.
    482 sayfalık bu kitabı özetlemek biraz zor olacak fakat elimden geleni yapacağım. Kitap şu minvalde konuları ele almış:
    1. FARKLI İNANÇLARDA KABİR HAYATINA NASIL İNANILMIŞ?
    Sümerlilerin mezarlarına eşyaları ile gömülmesi, Eski Babil ve Asur inanışında ve Eski Mezopotamya’da tekrardan dünyaya gelme inanışının bulunduğunu görüyoruz. Bu konuda Morgan Freeman ‘ın İnancın Gölgesinde adlı belgeselini sizlere öneriyorum.
    Eski mısır inanışlarında ölenlerin mezarlarının yanına yiyecek ve içecek konulması da buna örnektir. Eski Mısırlıların bu inanıcının kabirde bedenle birlikte ruhunda yaşadığına inandıklarını anlıyoruz. Mezarlarına yanına kopya amaçlı ölü kitapları konulur. Ölülerini uzak bir ülkede ikamet ettiklerine bir merdivenle göğe çıkıp orada yaşadıklarına inanılar. Bu konuda da Coco isimli bir animasyon filmini sizlere önerebilirim. Hatta Okuyan Miraç olayının Mısır inanışından bizlere kadar ulaştığını düşünmektedir.
    Eski Yunan, Roma Ve Slav inançlarına geldiğimizde ise; mezarları evlerin yanına yaparak ailelerle birlikte yaşandığına inanılmıştır. Onları yaşayan gölgeler olarak nitelendirmişler, iyiliği ve kötülüğü onlardan bilmişlerdir.
    Sabililikte ise; İslam’a yakın bir anlayış ile ölüm bir yokluk değil yeryüzünden ayrılış ve yeni bir hayata başlangıç olarak nitelendirilir. Kıyamet günü anlayışı vardır ve hesap günü o gün olacaktır.
    Yahudilikte ise: diriliş fiziki olacaktır. Ayrıca ölülerini pis kirli olarak et yığını olarak görürler. Hatta ona okunan biri 7 gün mundar olacaktır. İslam’da böyle bir huşu yoktur. Ölü mundar değildir hatta cesede hürmet vardır. Hatta ölünün temiz olması için yıkanıp kefene sarılması söz konusudur. Burada da İslam’a benzer bir durum şudur ki; ruh bedenden ayrılır ve kabirde sadece beden vardır ve ıstırap çekeceği düşünülmez. Ölüler dirilecek, yattığı yerden kalkacak ve hesap verecektir.
    Hristiyanlıkta ise: doğduklarında ilk insanın günahı ile doğarlar, ölüm ise bu günaha bir kefarettir. Kabirde günahın bedelini temsil eder. Kur’an’da sorumluluk ferdidir. Herkes yaptığının karşılığını görür, kimse kimsenin günahını üstelenemez. Yuhanna’da onlar mezarlarından çıkacak ve iyilik yapmış olanlar ve kötülük yapmış olanlar yargılanmak üzere diriltilecekler yazar. Bu hususta İslam’la benzeyen kısımlar ise tekrar diriltilip hesaba çekilme mevzusudur.
    Aslında genel Hristiyan görüşünde iki yargılamadan bahsedilir. Birincisi özel yargılama Mesih İsa’nın öldükten hemen sonra insan ruhunun karşısına çıkması ile olur. Daha sonra 3 ayrı yere gidilir; Araf, Cehennem ve Cennet. Araf konusunu daha çok İslam temelli olduğuna inanmaktayız fakat görüldüğü üzere bu mevzu Hristiyanlık temelli bir kavramdır. Araf’ta kalış süresi herkesin günahlarına bağlıdır. Günahlarından arındıktan sonra cennete geçebilirler. Burada İslam’da olduğuna inanılan ama Kur’an’da hiç bir delili olamayan Münker-Nekir meleklerinin sorguya çekmesi Mesih İsa’nın kabirde ilk sorguya çekmesi ile benzemektedir. Kuranda dayanağı olan berzah ile Hristiyan esasına dayanan Araf’ın da benzerlik içerdiğini görmekteyiz.
    Eski Arap inançları ve Cahiliye döneminde ise: katili belli olan ancak intikamı alınamayan kişilerin ruhunun büründüğü mezarları üzerinde uçan Hamme kuşu inanışı vardır. Bu kuş, geceleri ölen kişinin mezarının üstünde uçar ve su ister. İntikam alınana kadar bu böyle devam eder. Mezarların sulanması, ağaç ve fidanların ekilmesi bu dönemden gelen bir inanıştır.
    2. KABİR HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN KELİMELER:
    Bu başlıkta ilk olarak Kabr kelimesinin anlamı üzerinde durulmuştur. Ayrıca kabirdekilerin dünyadakilerle dünyadakilerinde kabirdekilerle iletişiminin olamayacağını vurgular. (Fatr22)
    Kabir anlamına gelen diğer kelimeler içinde Meşhed kelimesi ilgimi çekti. İran’da bir şehrin ismi olan Meşhed: İmam Rızanın türbesini bulundurmaktadır. Hatta İranlılar hac ibadetlerini burada eda etmektedirler. Kelime olarak özel kişileri türbesi anlamına gelmektedir.
    Maide 31’de Habil ile Kabil olayını anlatmaktadır. İnsanoğlu ölüyü gömmeyi bu olayda öğrenmiştir.
    İkinci önemli kelime ise: BERZAH’ tır... Ölümle başlayıp mahşerdeki dirilişle sona erecek olan yer. Set veya engel olarak da anlayabiliriz.
    3. ASIL KONUMUZ OLAN ÖLÜM SONRASI RUHUN DURUMU:
    Ruh canlılara hayat veren özdür. Ruhun mahiyeti bilinebilir ve bilinemez diye iki grup görüş vardır. Bilinemez diyen kesim İsra 36. Ayeti delil gösterir. Diğer gurupta ruh hakkında çok az bilgiye sahiptir. Asıl olan kabul: beden ile ruh ölünce birbirinden ayrılır ve ruh kıyamet günü kabirden dirilecek olan insanlara üflenir.
    4. ÖLDÜKTEN SONRA RUH NEREDEDİR?
    Bu hususta çok fazla yorum vardır. Kitapta ilgimi çeken bazı yorumları sizinle paylaşmak isterim.
    İbn Hazm azabın bedene yönelik değil de ruha yönelik olacağını savunur.
    İbn Kayyim El Cevziyye 11 farklı görüş ileri sürmüştür. Bunlardan bazıları: şehit olsun olmasın bütün iman edenlerin cennete gideceğini söyler. Ruhları cennette değil kapısının önündedir. Meyvelerin kokusu alırlar ve yerler diyor. Öldükten sonra 7 gün içinde kabirleri etrafında ruhlar dolaşır. Bir başka görüşünde ise: müminlerin ruh Zemzem, kâfirlerinki ise Berhut kuyusundadır. Müminlerinruhları 7 kat gökte, kafirlerin ruhları 7 kat alttadır.
    Gazali’ye göre ise ölen kişinin ruhu kabirdedir. Hatta öldüğü andan itibaren her şeyi görür. Kabirde ölülerle konuşur.
    Bu konuda kur’an-i kerim de geçen bazı ayetler gösterebiliriz; En’am 93, Enfal 50-51, Nahl 27, Muhammed 27,Ali imran 169, Zümer 42, Mü!minun 99-100… bu ayetlerde alimlerin söylediklerine temel oluşturacak bir husus bulunmamaktadır.
    5. KABİRDE SORGU VAR MIIDR VARSA NASILDIR?
    Bu bölümde Münker ve Nekir kelimelerinin kökeni ele
    alındığında çirinlik, azap, kötü gibi anlamlara gelmektedir. Kitapta uzun uzun kelime kökenine girmektedir. Merak edip bireysel olarak kur’an da ismi geçen meleklere baktım… 2 Kiramen-katibin (Kaf 18), Cebrail, Mikail, Azrail, Harut ve Marut olmak üzere 7 meleğin ismi geçmektedir. Kur’anda cehennem zebanileri yani görevlilerinden bahsederken, sorgu meleklerinden hiçbir şekilde bahsedilmemektedir.
    Gazali’nin kabir azabının bedensel olacağını iddia ettiği içn sorgu meleklerinide o şekilde düşünmektedir. Sırf kabir azabının bedensel bir azap olduğunu ispat etmek için meleklerin sorularını sesli mi yoksa sesszizmi sorduklarından tutunda ölülerin sevaplarının nasıl olacaağına kadar detay verilmiştir.
    Yunus suresi 28-30 ayetlerinden anlayacağımız gibi insanların dünyada yaptıklarının karşılığı ahiret alemindedir. Mehmet Okuyan kitabında bu konu ile ilgili aksini tezlerde sunan tam 2 sayfalık rivayete yer vermiştir.
    Kabir sorgusuna delil gösterilen tek ayet İbrahim 27 ayettir fakat sağlam bir yorum bulunmamaktadır. Beni en etkileyen yorum ise: Fatiha suresinin 4. Ayetinde ise ‘’hesap gününün sahibi’’ denmektedir. ‘’Hesap günlerinin sahibi ‘’denmemektedir!
    Kur’anda Allah yolunda şehit olanların müjdesi pek çok ayette verilmiştir. Şehitlerin rızıkları ise manevi anlamdadır ve Allah katında diridirler. Ali-imran 169-171 de şehitlerin özelliklerine yer verilmektedir.
    Tekvir 12. Ayette: ‘’cehennemin faaliyet zamanı mahşerdir…’’ Ayetinde de azabın zamanının kabirde olmadığını kanıtlamaktadır.
    Azap konusuna da çok fazla alimin görüşüne kitapta yer verilmektedir. Benim bazı seçtiğim görüşler şu şekildedir; Eşari’nin görüşüne göre kabir sorgusu ve azap vardır derken, Taftazabani gaybı bilmeden cok fazla yorum yaparak naslara ve hadslere dayalı azaptan bahsetmektedir. Gazali’ye gelince kabirde bedensel ve ruhsal zaptan bahseder. İbn Teymiyye ise kabirde bedensel azaptan bahseder.ibn Kayyim de aynı İbn Teymiyye gibi kabri olsun ya da olmasın şnsan kabir azabını berzah azabı olarak yaşar. Ruh ise bedene geri döner diyor. İmam Suyuti tamamen maddi yani somut bir azap inanışına sahiptir.
    6. GENEL DEĞERLENDİRME
    Kabir konusu gaybi bir mevzudur. Kuranda dünya ve ahiret olmak üzere iki hayattan bahsedilirken üçüncü bir hayattan bahsedilmemektedir. Kabir azabı olsaydır mutlaka bahsedilirdi. Mahşerde dirilme, toplanma, Allah’a sunulmanın olacağı yer ahirettir.
    Genel olarak kitaba baktığımızda: girişte kabir azabı meselesini doğru kavramak için metotlardan bahsedilmiştir. Birinci bölümde ise kabr ve berzah kelimelerininn kökeninden bahsedilmiştir. Ruhun mahiyeti ve sonraki durumundan da burada bahsedilmiştir.İkinci bölümde Münker ve Nekr isimli meleklerinin kur’an’dan delillenmediğine değinilmiştir. Ayrıca bu kısımda şehitlerin allah katındaki konumlarından bahsedimiştir.
    Eğer kabir azabı varsa, şu sorunun cevabı önemlidir: ilk insan nesli hala azap görürken kıyamete yakın zamanda ölen kişilerin azap süresi daha az olmaz mı? Buradaki adaletsizliği nasıl açıklayacağız. Bir başka yanıtsız soru ise: kabirde azap olsaydı yargısız infaz olmuş olmaz mıydı? Kabirde azap yoktur çünkü ruhlar yoktur. Ruhlar Allah katındadır.
    Bu konuda çok fazla batıl, hayatımıza girmiştir. Eğer kabirde azap olsaydı tebliğin bir parçası olmazmıydı? Eğer ölülerin sesi özellikle geceleri mezarlıklardan duyuluyor olsaydı insanlar bu sesleri duyup islamı benimsemezlermiydi? Fatır 22. ve meryem 98. ayetlerinde ölülerin duymayacağından bahsedilir…
    Toplum tarafından inanılan, idrar sıçramasının kabir azabına sebep olacağı, mezara ağaç dalı koymanın azabı dindireceği gibi batıl inanışlar yaygındır. Fakat bunlar kur’an’la çelişen inanışlardır.
    Ayetlere göre hayatın beş aşaması vardır: bedenin can ve ruhtan yoksun olduğu ilk dönem, dünya hayatı, ölüm, dirilme ve Allah’a dönmedir. Kur’an’a göre sorgulama sadece mahşerde olacaktır.
    Gerçeği elbette yanlızca Allah bilir. Mehmet Okuyan Kur'an'a Göre Kabir Azabı Ayşenur ören
  • 104 syf.
    Hepimiz her şeyde aşağı yukarıyız.

    Düş gücü fazlalığı ya da eksikliği ikisinden birine sahip olmanın verdiği kıvanç, yok kıvanç olmadı. İç rahatlığı? Haah bu biraz daha anlam bütünlüğüne yakıştı. Anlam bütünlüğü daima önemlidir. İnsanların dinlememek, dinlese de anlamamak gibi naçiz yetenekleri büyüdü, gelişti son zamanlarda ancak anlam bütünlüğüne olan bağları daima sıkı kaldı. Ne demiştik son zamanlarda gelişen bir anlamama, dinlememe sorunsalı. Hangi son zamanlarda şöyle Adem'den beridir diyebilir miyiz? Habil - Kabil düellosuna kadar uzanır hani bu anlamamazlık. Ne diyordum ben? Ya da ne dememeliyim? Kelimeleri özenle seçip, elekten, süzgeçten, fikir haznesinden geçirdiniz mi bayım? Evet, aslında hayır aklımın düzgün kelimeler seçebileceğine inanıyorum. Fazlasıyla güvenli, ama birtakım eksiklikler doğuran cinsten. Ama üzülme, ne demiştik iç rahatlığının verdiği kıvanç. Öyle dememiştik, ne demiştik biz. Ne dediğimizin biz de farkında değiliz albayım. Albayım'ı unut, tehlikeli oyunlardan çıkalı çok oldu. Gel şöyle Fransız kıyılarına. Hitler de ne zalim adammış doğrusu. Cehennem - ahiret döngüsünün sırf o adama has doğru olmasını dilerdim. Doğru olmadığını nereden biliyorsun, ben mi? Ben bir şey bilmem. Sokrates'in torunuyum, her cevaba bir neden ararım. İyi o halde Antik Yunan'dan Hesiodos'un ruhu şad olsun. İyi adam diyorlar. Ben şahsen Homeros'un sanatının kölesi olurum. Hesiodos'un ozanlığını ayaktakımı okur ancak. Antik Yunan'dan da çıkalım bayım. Ha bayım ha albayım, ne fark eder? Fark eder, çok fark eder. Burası Fransa, sanatın başkentidir. Eyfelden tüm dünyayı görürsün. Gerçekleri de görür müyüz bayım? Hangi gerçekler olduğuna bağlı tabii, rasyonel gerçekler mi? yoksa sürreal gerçekler mi? Şahsen ben gerçeğin ölçüsü olması gerektiğini düşünüyorum. Yalanın bir miktar rahatlatıcı tarafı yok mu sence de, yalanın olmadığı bir evren hayal edemiyorum. Onu bir kıyafet gibi düşünüyorum, üzerine giydiğinde iyi ya da kötü tüm kusurları gizleyen ayıpörter oluveriyor.

    Aşağı yukarı iyi insanlarız, aşağı yukarı giyimimizle toplumda sırıtmayan, dikkat çekmeyen tipleriz. Aşağı yukarıda yaşımız neyse onu gösteriyoruz, kimse sınırlarından dışarı çıkıp 4 5 yaş genç ya da yaşlı görünmüyor. Sınırlarımızdan mutlak suretle ayrılmıyoruz, resmen cephelerde savaşan askerler gibiyiz, cephe mi? Aşağı yukarı iyi insan olma ihtimalimizi de bu cephede olma durumu ortadan kaldırıyor. Yani aşağıda olan yukarı çıkıyor. Şehir sakinleri olarak aşağı yukarı mutluyuzdur değil mi?

    Size bir sorum olacak dine inanır mısınız? İnanıyorsunuz, güzel. Peki iyilik yapma alışkanlığına sahip misiniz? Bugün Allah için ne yaptın emekçilerinden değilsiniz belli ki, çünkü sorumdan sonra bir duraksama yaşadınız. Utanmayın, bunda utanılacak ne var. Elhamdüllillah deyin geçer. Sizin ve benim arama koyulan çizginin saçmalığını incelemek, irdelemek ister miydiniz? Aşağı yukarı evet dediğinizi duyar gibiyim. Yoksa hayır mı? Ben de öyle tahmin etmiştim. Duyumsanan çoğu olgunun duyulmuş haliyle derdimiz vardır. Milyonlarca insandan biri olduğunuza, eylemlerin bir sürü psikolojisinin takibine uğradığına, cebinizle gönlünüz arasına müthiş bir köprü kurulduğuna, varolmanın dayanılmaz hafifliğine kapıldığınıza, bir yanılsamanın geleceğini oluşturduğunuza kati suretle eminim. Ancak yine de Sokrates'in torunu olduğumdan bunu es geçip bilmiyorum diyeceğim. Neden diye sormak da gelmedi içimden. Çünkü bağlı bulunduğunuz sürünün ve hafif suretle kapıldığınızı sandığınız varoluşunuzu etinden tırnağına kadar bilirim. Bak yine emin konuştum ah benim şu Sokratesbilmez davranışlarım. Özür ey atam!

    Sorgulayan gözlerinizle beni hedef aldığınızın farkındayım bayım. Hep kınayan, eleştiren insanların o konularda başrol olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak ben sizi eleştirmiyor ya da kınamıyorum. Bu söylediklerimi ''ben bilirim''le izaha kalkışmayınız. Şu oturduğum koltuğun üstündeki ağırlığım aslında düşünce dünyamda başka yerde olmamla anlamsız hale geliyor. Sürekli bir düşünce halindeyim. Bir istikametin yokluğundan değil varamayışım, istikamet çokluğundan. İnsanların milyonlarca sav ileri sürmesi değil yine beni rahatsız eden donuk gözlerle bir robotu andırmaları. Odessa'nın hizmetçileri gibi olmaları. Kayıtsız, şartsız efendileri olan hayata bağlılık. Hayatın içindeki rollere, insanlara. Her sabah dışarı çıkışımla birlikte ilk doğayı selamlarım bayım, içten ve naziktir. Sonra her adımım da ayrı bir müziği içimde hissederim. Müzik benim şifahanemdir. İşyerine vardığımda kapıdaki görevlileri daima selamlarım. Tebessümü sadaka niyetine değil kendi ruhumu ihya adına salarım ortaya. İnsanlar arasında sevildiğimi de zannederim. Zannetmek, ne güzel düş! İnsan zannettiği kadardır değil mi? Koskoca evren nasıl gördüğümüzle sınırlı ise arkamızı döndüğümüz an arkası aslında yok ise zannettiğimizden ötesi de yoktur bayım. Şu an beni gördüğünüz kadarıyla anlayabilirsiniz, daha doğrusu zannettiğiniz kadarıyla. Ötesini sizden istemeye belki de hakkım yok. Niyetim de yok pekala. O sebeple ben ılımlı bir şüpheciyim. Kuşku kanıtlarla bir kuş olur uçar kucağımdan. Zihnim parlak bir yıldızdır nedenlerimin arasında, hiç kimsenin bir şey bilmediği dünyada onların ardına düşerek cevapların izini sürerim. Geçelim bunu.

    İnsan belli bir yere kadar ölümü düşünür bayım, sonra da onu düşlemeye başlar. Düşüşlerin mevsiminde gizlidir ölüm isteği. Düşüşlerden sonra gelir. Ben adamakıllı hiç düşemediğimden hep düşüncelerimde kaldı ölüm. Belki de zamanım gelmemiştir, bilemiyorum. Buz dağının görünen kısmıyla aram iyi. Yani umrumun dışında olan şeyler sanki yaşanmamış gibi, düş gibi, tabii bunu bir de yaşayana sormak lazım. Yaşayana dek kendime sormayacağım sorular var. Nefes adildir bayım. Soylu, soysuz, iyi ya da kötü ayırt etmeksizin kendini hizmete sunar. Bundandır ki nefesin değeri de vermekte güçlük çekebildiğimiz kadarıyla ölçülebilir. İnsanlar bayım, insanları kalpleri yönetir sanırsınız öyle değil mi? Bana kalırsa durum sandığınız gibi değil. İnsanlar mideleri kadardır. Midelerinin kaldırabildiği kadarının yaşanmasına izin verir ya da isterler. Benim de midemin kaldıramadığı milyon adet bulantı var. Sartre'nin Roquentin'inden daha samimi bulantılar. İçten içe solan bir çiçek gibi olduğumu zannediyordum. Sonra anladım ki bayım, ben hiç açmamışım. Yalnızca silüetim şereflendirmiş dünyayı. Bedenim kalıntılarıyla dünya için bir enerji kaynağı olacak. Ne demişti kader ortağım Camus ''Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.'' Evet, sanıyorum ki, her şey o zaman başladı. Burada kader ortağımla yollarımız ayrılıveriyordu. O zamanında açmış ancak söndüğünü hissediyordu.

    Albert Camus, Düşüş ve ...

    Bir yazar, bir kitap, milyonlarca düşüş, beraberinde bir düşüş, Albert Camus'nün dünyası: dışavurumculuk bir çığlık olup kimlik kazanır. Yukarıda yazılanlar hayal ürünüdür demeliyim, çünkü dünya hayalden ibaret. Belki de Albert Camus hiç nobel almadı, belki de şu an bunları okumuyorsun, tüm şüphelerin Pyrrhon'un bağrından kopup bugünlerde aklımızı işgal etmesi. Korkunç.

    Birisi hayranlığını nasıl dile getirebilir. Hem de hayran olduğu kişi ölmüş ise bu uzaktan imkansız gibi görünür. Öyledir de, yapılacak tek iş içsel anlamda protokoldür. Yani kişiyle düşünceler arasında kurulabilecek bir bağ. Camus'nün yaşamını, eserlerini okurken ''aa bu ben, kesinlikle evet, beni anlatıyor'' gibi ifadelerin ilk kez dışına çıkabildim sanırım. Madem içseldi kurabileceğimiz bağ çelenkler gönderiyordum Fransa'ya. İnsan yönü ile yazar yönü arasında kalmış tüm duvarların yıkıldığını da bizzat dile getirebilirdi mesela. Bunun için fazlasıyla kanıt var elimde. Örneğin Düşüş. Camus diğer yazarlar gibi (Dostoyevski, Hakan Günday, Celine, Orhan Pamuk) kendini aleni ortaya koymuyor. Ama biliyorsun. O Camus. Anlatılan, çekilen çileyi ağlamadan, sızlamadan nasıl da sıkıştırıyor cümlelerin içine. Sonra bazı cümleleri okurken ''ee bunu herkes dile getirebilir, yazarın kattığı büyü nerede'' durumları oluşuyor, utancın boynu vuruluyor diğer sayfalarda. Çünkü haz almak için açtıysan bu sayfanın kapağını girişte yazan düşüşün kralını da bulacaksın tahtında. Öyle zehirleyici satırlar vardır ki yazarların kaleminden çıkan keşke dersin keşke suya yazsaydın, rüzgara emanet etseydin sözünü. Etmemişler işte varoluş sancılarını nesiller boyu sürecek bir şekilde aktarmışlar yazıya.

    Gözlerinizle dinlemek, kulaklarınızla görmek, zihninizle dokunmak vb. şeyler. Burası Camus'ün dünyası. İyi okumalar.

    https://youtu.be/RBtlPT23PTM
  • Matematiğin Özelliği

    Malumdur ki ele alınan her konunun yani objenin, olgunun, sürecin bir biçimi bir de içeriği vardır Aynı şey matematik için de geçerlidir. Onun biçimini geometri, içeriğini aritmetikte buluruz. Buna göre geometri hareket, süreklilik, değişirlik, zamanlılıktır. Buna karşılık aritmetik durallık, süreksizlik, değişmezlik, mekânlılıktır.

    Platon biçimi, hareketi, sürekliliği, değişirliği, zamanlılığı esas aldığından kendi okuluna gireceklerin geometri bilmesini zorunlu kılmıştır.

    Buna karşılık Pythagoras matematiğin içeriğini esas aldığından aritmetiği öne almıştır. Bu suretle matematik yani geometri ve aritmetik bir arada düşünülürse bunlar bir çelişkiyi taşırlar. Zaman mekân, süreklilik sürgitsizlik, devingenlik durallık, değişirlik değişmezliktir.

    Bu durumda ya geometri aritmetiği ayrı ayrı almak, ya da ikisini bir arada alarak çelişkiyi ortadan kaldırmak gerekir. Bu çatışkan durumların bir arada alınıp çözümlenmesine dichotomique yöntem diyeceğiz.

    Uzun zamanlar bunlar birbirinden ayrı çelişir şeyler olarak ele alındı. Oysa geometriyi aritmetiğe, aritmetiği geometriye dönüştürme, diğer bir deyimle, bunları özdeşleştirme konusu ortaya çıktı. Bunu Descartes Kartezyen Koordinat Sistemi’yle gerçekleştirdi. Bu suretle bunları birbirine dönüştürdü. Matematikte ilk devrim böylece gerçekleşmiş oldu.

    Artık geometri ile aritmetik arasında bir çelişkiden söz etmek anlamsızlaştı. Geometride hiç bir emek harcamadan aritmetikteki ilerlemelerin geometriye, yine aritmetikte hiç bir emek harcamadan geometride elde edilecek sonuçlan aritmetiğe uygulamak mümkün hale geliyordu. Böylelikle aritmetik-geometri çatışması da ortadan kalkıyordu.

    Ben bunlardan aritmetiğe (hesap, cebir, analiz) öncelik ve üstünlük tanıdım. Geometriyi ihmal ettim. Aşağı yukarı yakın arkadaşlarım da bu yolu seçtiler. Geometriyi ya da aritmetiği esas alınca artık çatışkanlık ilk bakışta ortadan kalkmış oluyordu. Gerek aritmetik ve gerekse geometri kendi içinde tutarlı idi. Oysa gerek geometri ve gerekse aritmetik ayrı ayrı, kendi içinde de çelişkili idi. Geometride yapılan çalışmalarda görünürde birbirleriyle çatışır çeşitli geometriler ortaya çıktı. Bu birbiriyle çatışan geometriler kendi içlerinde tutarlı fakat birbirleriyle tutarsızdılar. Örneğin bir üçgenin iç açılan toplamı Öklit geometrisinde 180°, Luboçevski, Riemann geometrilerinde 180°’den farklıdır. Şimdi sorun biz bu üç farklı geometrilerden hangisini esas alacağız ve bu çatışkanlığı nasıl çözümleyeceğiz?

    Bu çatışkanlığı Poincare Fucheen fonksiyonlarıyla çözdü. Bu suretle Öklit geometrisini diğerlerine, diğerlerini de Öklit geometrisine dönüştürdü. Bu suretle Descartes’m aritmetiği geometriye, geometriyi aritmetiğe dönüştürme işinin bir başka şeklini Poincare Öklit geometrisini diğer geometrilere, diğer geometrileri de Öklit geometrisine dönüştürmekle gerçekleştirdi. Bu suretle geometriler arasındaki çatışkanlık ortadan kalktı. Böylelikle Poincare matematikte ikinci devrimi gerçekleştirmiş oluyordu.

    Geometride görülen çatışkanlığın benzeri aritmetikte de vardı. Şimdi bunu ele alalım.

    Malumdur ki iki tür sayı vardır: 1— 1,2,3... vb gibi niceliği değerlemeyi gösteren kardinal sayı, 2 — l 2., 3., vb... gibi şurayı yani değerlendirmeyi gösteren ordinal sayı. Bunlardan birincisi durallıkta (mekân) soyutlamada, İkincisi devingenlikte (zaman) soyutla madadır. Zaman ve mekân çelişkisi burada tekrar ortaya çıkar. Öte yandan niceliksel sayılar yapılan işlemler yani toplama çıkarma, çarpma, bölmeler ile sıra sayıları üzerinde yapılan işlemler özdeş tutulmakta ve bu suretle aritmetikte iki çeşit, bir bakıma çelişki, bir bakıma çatışkanlık ortaya çıkar. Gerek niceliksel ve gerekse de sıra sayıları sonsuza kadar gidebilir. Çünkü belli bir niceliğe bir tane daha eklenirse bu mümkündür. O halde ortaya matematikte sonlu ile sonsuz sayılar çelişkisi çıkar. İkincisi matematikte soyutlamalar yapılırken e! de edilen sayılar üzerindeki işlemde sayıların soyutlandıkları cinsler önem taşır. Bu cinslere göre işlemler yapılır. Yani üç elma ile beş karpuz toplanmaz. İşleme konmaz. Ancak üç elma ile beş elma arasında işlem yapılır. Şimdi çeşitli cinsten unsurlan işlem yapabilecek şekilde matematiği geliştirmek gerekir

    Aritmetikte beliren sonlu ve sonsuz çelişkisini meta-matematik, aksiyomatik yolla ortadan kaldırmıştır. Bunu yapanların başmda Hilbert gelir. İkinci bunalımı yani üç elma ile beş karpuz arasında işlem yapmayı cümle teorisi sağlamıştır. Bunun kurucusu da Cantor’dur. Ben aritmetikte çalışmalara başlarken bu Hilbert ve Cantor’un çalışmalarını esas aldım ve o doğrultuda çalışmalara başladım. Bu yolla «süreç»in sürekli ligi ve süreçte bir aşamadan diğer bir aşamaya kuvantum sıçraması ile geçilebileceği görüşüne vardım. Bu suretle sürekli devrim görüşüne geldim. Bu konuyu bir başka incelemede ele alacağım Şimdi, sosyal çabalarıma geleyim.



    * Öğrenci Dernekleri ve Öğrenci Olayları

    1908 Meşrutiyet devriminden sonra öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları almış yürümüştür. 1908’den sonraki öğrenci dernekleri ve olayları kesin olarak ya İttihat ve Terakki niteliğini ya da Türk Ocağı niteliğini taşırlar. İttihat ve Terakki niteliğini taşıyanlar ya Hürriyet ve İtilaf fırkasına karşı olma ya da Büyük Kabine’yi devirme doğrultusunda çaba göstermişlerdir. Buna karşılık, Türk Ocağı doğrultusunda olan öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları, yine İttihat ve Terakkici olma nitelikleri mahfuz kalma şartıyla Türkçü, Turancılardır. Hürriyet ve İtilaf doğrultusunda olan öğrenci demekleri ve öğrenci eylemleri yok gibidir. Ancak, Hasan Fehmi’nin öldürülmesini protesto niteliğinde cereyan eden öğrenci olaylarında, ileride Hürriyet ve İtilafçı nitelik kazanacak gençler, önemli roller oynamışlardır. Fakat bu nevi olaylar pek azdır. Esas itibariyle öğrenci demekleri ve öğrenci olayları hep İttihat ve Terakki damgasını taşırlar.

    Mütareke yıllarındaki öğrenci olayları ve öğrenci dernekleri ya doğrudan doğruya ya da Türk Ocağı yoluyla İttihat ve Terakkî’ye bağlı idiler. Cumhuriyet Türkiye’sinde de öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları CHP ile bağlantılıdır. Ancak, CHP içinde İsmet Paşa-Rauf bey çatışmasında öğrencilerin ve öğrenci derneklerinin mühim bir kısmı Rauf beyden yana olmuşlardır. İsmet Paşa, CHP’ye hâkim olunca Rauf beyden yana olan gençler ve dernekler mimlenmiş, gelişmeleri önlenmiştir. Diğer taraftan Türk Ocağına bağlı öğrenci dernekleri de İsmet Paşanın tutmadığı derneklerdi. Çünkü bunlar Turancı idiler. Oysa İsmet Paşa, Turancılığın karşısında idi. Bütün bu nedenler CHP’yi öğrenci demekleriyle ilgilenmeye, onlara el koymaya itiyordu. Benim Yüksek Mühendis Mektebine girdiğim yıl (1928) CHP öğrenci derneklerine ve MTTB’ne el attı. Gerek MTTB’nin ve gerekse öğrenci derneklerinin idare heyetine gireceklerin CHP üyesi olmalarını önerdi. O tarihte öğrenci, idare heyeti üyesi ise, CHP’li olmasa da, CHP otomatik olarak parti üyesi sayıyordu. Yine o tarihlerle MTTB’nin milli eğitimden, Fakülte Talebe Cemiyetlerinin de üniversiteden bir ödenekleri vardı. CHP’nin isteklerine muhalefet halinde derneklerin bu ödeneklerinin kesilmesi ihtimali de vardı. Gerek MTTB ve gerekse öğrenci dernekleri CHP’nin demek yöneticilerini seçmek isteğine olumlu karşılık verdiler. O tarihlerde MTTB idare heyetinde bulunanlar arasında Tahsin Bekir Balta (CHP Çalışma Bakanı), İbrahim Öktem (CHP Milli Eğitim Bakanı) ...vb. bulunuyorlardı.

    Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti idare heyeti de CHP’nin isteklerine olumlu karşılık vermişti. Bu durum beni çok üzmüştü. Özgürlüksüzlüklere karşı, tek başıma mücadele edeceğime dair, vicdanıma karşı verdiğim sözü hatırladım. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini, CHP’nin hegemonyasından kurtarmak, ona özgürlük sağlamak benim için bir namus borcu idi. Peki, bunu nasıl sağlayacaktım?

    Bunun için elimde tek imkân, Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini olağanüstü bir kongreye götürmek, bu kongrede idare heyeti kararını iptal ettirmekti. Ben, okulun birinci sınıf öğrencisi idim. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini olağanüstü kongreye götürmek oldukça zordu. Yakın arkadaşlarıma görüşlerimi açtım; kuvvetli bir taraftar kitlesi olduğunu gördüm. Talebe Cemiyeti üye sayısının beşte birini sağlayacağıma kanaat getirdim. Yakın arkadaşlarımla, olağanüstü kongre için imza kampanyasına geçtik. Gerekli imza sayısını topladık. Takriri idare heyetine verdim. İdare heyeti anlayış gösterdi. Verdiği karardan döndü; durumu MTTB ve CHP’nin ilgililerine bildirdi. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin bu kararından sonra diğer öğrenci cemiyetleri de aynı doğrultuda kararlar aldılar. Talebe cemiyetleri konfederasyonu niteliğinde olan MTTB aynı doğrultuda yer aldı. Bu suretle öğrenci dernekleri ve MTTB CHP’ nin vesayeti altına girmedi. Dikkate şayandır ki, bu olaylar karşısında CHP’nin esaslı bir reaksiyonu olmadı. Ancak, o tarihe kadar öğrenci dernekleri, parasız olarak CHP lokallerinde olağan ve olağanüstü kongrelerini yapıyorlardı. Talebe Cemiyetlerinin olağan kongreleri tarihleri gelip çattığında, CHP, lokallerini derneklerin emrine vermedi. Dernekler, bu sefer kongreleri için toplantı salonlarını kiralama yoluna gittiler. Hiç bir salon sahibi kongre için salonunu öğrenci derneklerine kiralamadı. Bu durumda Talebe Cemiyetlerinin idare heyetlerini seçemediklerinden hali acze düştüler. T. Medenî Kanunu’na göre hukuken şahsiyetlerini yitirdiler, yıllık olağan kongresini akdetme imkânını Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti de bulamadı. Cemiyetin hukuken kapanması gerekiyordu. Bu durumda kongre aktedmeden, kapanmayı önleme imkânları olup olmadığını araştırmaya başladım. Türk Medeni Kanunu’nda bir cemiyet üyelerinin yazılı olarak ittifak ettikleri hususun kongre kararı niteliğinde olduğu hükmünü gördüm. Bu durum da ittifakla ve yazılı olarak bir idare heyeti kişileri üzerinde mutabakata varılmasıyla, Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin hukuken kapanmasını önleme imkânı vardı. Bu yolda yakın arkadaşlarımla konuşmalar yaptım. Görüşmelerim sonunda bunun çıkar bir yol olmadığı kanısına vardım. Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti de diğer talebe cemiyetleri gibi kapandı.

    Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşuna kadar öğrenci dernekleri CHP’nin kontrolünü kabul etmediklerinden kanunen değil fiilen kapandılar. MTTB de öğrenci derneklerinin birleşmesinden meydana geldiği için o da dolaylı olarak kapanmıştı. Hukukî nedenlerini bilmiyorum. MTTB’nin parası İş Bankasında bloke edildi, eşyası da «Muallimler Birliği»nin şimdi Çevri Kalfa İlkokulu olan binada bir odaya dolduruldu, yed-i emine verildi.

    MTTB kapanmadan önce, milli eğitim bütçesinden bir ödenek alıyordu. Bu paranın kullanım hakkı tamamıyle idare heyetinin elinde idi. Ayrıca her yıl Uluslararası Talebe Birliği Kongresine idare heyetinden sivrilen kimseler katılıyordu: Bu kişiler de CHP kadrolarına alınıyor, CHP’nin müstakbel milletvekili adayı durumuna geliyorlardı. Genel olarak MTTB genel başkanlığı ve idare heyetini ele geçirmede Tıp’la Hukuk fakülteleri mücadele halindeydi. MTTB’nin kapanmasına rastlayan dönemde, idare heyetinde hukuk fakültesi egemen durumdaydı. Başkan da, Demokrat Parti iktidarı döneminde kurulan Hürriyet Partisi’nin kurucularından Ferruh’du. Tıp fakültesi muhalefeti temsil ediyordu. Muhalefet grubu MTTB idare heyetini yani hukukçuları solculukla itham ediyordu. O tarihlerde bir de «Türk Ocağı» vardı.

    Türk Ocakları CHP’ye karşı, milliyetçi, Turancı bir kuruluştu. Bu kuruluş MTTB’nin tıbbiyeliler grubuyla birlikte hareket ediyordu. MTTB’nin, talebe cemiyetlerinin hal-i acze düşmesi dolayısıyla kongresini yapamadığı bu tarihlerde Türk Ocakları gençlik üzerinde vesayet kurmuş gibiydi. Türk Ocağı salonlarında zaman zaman üniversite gençliği adına toplantılar yapılır, solculuk tel’in edilirdi. Hemen şunu belirtelim ki bu hareketlerin hiç birine katılmadım ve bunların anlamını kavrayamadım.

    Serbest Fırka’nın kurulmasıyla öğrenci derneklerinin kongre akdi imkânı belirdi. Bu durumda Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin kurulması imkânı doğdu. Bende bu cemiyetin idare heyetini ele geçirme isteği belirdi. O dönemlerde, şimdiki fikir kulüplerinin ilkel biçimi olan musahabe kulüpleri vardı. Bu kulüpler yalnız Y. Mühendis Mektebinde ve Robert Kolejde vardı. Musahabe kulüplerine öğrenciler pek rağbet etmiyorlardı. Bu itibarla kolaylıkla musahabe kulübü idare heyetini ele geçirdik, ben de kulübün sivrilmiş kişisi durumuna geldim. Musahabe kulübünün sivrilmiş bir kişisi olmam dolayısıyla «Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti» idare heyetine de kolayca seçildim. Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti idare heyetinde sıradan bir kişiydim. İdare heyetinde yüksek sınıfta olan arkadaşların sözü daha çok geçiyordu. Aynı dönemde, diğer fakülte ve yüksek okullarda da talebe cemiyetleri kuruldu. Talebe cemiyetlerinin kuruluşundan sonra MTTB’nin kurulması konusu ortaya çıktı, MTTB’nin genel başkanlığına, genel sekreterliğine göz dikmiş olan Tıbbiye, Hukuk, Mülkiye, Edebiyat talebe cemiyetleri ayrı ayrı MTTB’ nin kurulması için harekete geçtiler. Bu yerlerde gözü olmayan talebe cemiyetlerini kendilerinden yana çevirmeye çabaladılar; özel toplantılar yapmaya başladılar, özel toplantıları genel toplantılar izledi. Bu genel toplantılara «Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti»ni de çağırdılar. YMMTC idare heyeti, bu bu toplantılara önem vermiyor, genellikle beni yolluyordu. Buna karşılık, genel başkanlıkta, genel sekreterlikte gözü olan talebe cemiyetleri bu toplantılara özel bir itina gösteriyorlar, temayüz etmeye çalışıyorlardı. Bu toplantılarda, ilk önce MTTB’nin hukukî-kanunî durumu ele alınmıştı. Bu konuda Hukuk ve Mülkiye farklı görüşte idiler. Hemen şunu söyleyeyim ki. Mülkiye hazırlıklı gelmişti. Bana Mülkiye’nin görüşü daha tutarlı geliyordu. Mülkiyelilerin tezi özetle şöyle idi: Herhangi bir cemiyet kanunî süresinde organlarını kuramaz, çalışamaz hale gelirse, Medenî Kanuna göre o dernek fesholmuş sayılır. MTTB de kanunî süresinde idare heyetini seçemediği için fesholmuştur. İşte bundan ötürü MTTB’nin mal ve eşyaları da «Muallimler Birliği» emanetine verilmiştir. Bu itibarla MTTB’yi biz yeniden kurmalıyız diyorlardı. Buna karşılık Hukukçular, dernek kendini feshetmedikçe hal-i acizde şahsiyetini muhafaza eder, fesholmuş sayılmaz diyorlardı. Bu itibarla yeniden MTTB’yi kurmaya gitmeye gerek yoktur. (MTTB) ’nin son idare heyeti, bizi olağan ya da olağanüstü bir kongreye çağırır, idare heyetimizi seçer, çalışmalarımıza başlarız tezini savunuyorlardı.

    Mülkiye’nin ve Hukuk’un tezlerinin pratikte yansıması şu idi:

    Mülkiyenin tezi benimsenecek olursa, MTTB’nin bankadaki parasına, yed-i emindeki eşyalarına el sürmememiz gerekecektir.

    Hukukçuların tezi benimsenecek olursa, MTTB’nin kurulması için eski idare heyetinin MTTB’ni harekete geçirmesi gerekecektir.

    Kısacası Mülkiye ve Hukuk tezlerinin yansıması, fesholmuş dernek ile, görev yapamaz duruma düşmüş dernek statülerinin pratikteki yansımasıdır.

    Mülkiyeliler, Medenî Kanunu’muza göre, fesholmuş bir derneğin mallan, aynı amaçla kurulacak yeni bir derneğe verilir, hükmünden faydalanarak. MTTB’yi yeniden kurarak, eski MTTB’nin mallarına el koyabiliriz diyorlardı.

    Konuşmalar sonucunda durum şöyle bir çözüme bağlandı. MTTB son idare heyeti, olağanüstü kongre için vilâyete müracaat edecek, şayet vilâyet bu dilekçeye olumlu cevap verirse kongre toplanıp çalışmalarına başlayacaktı. MTTB’nin son idare heyetinin olağanüstü kongre isteğine vilâyet, bu dernek münfesihtir, bu itibarla olağanüstü kongre toplayamazsınız derse, o takdirde MTTB’nin yeniden kurulması yoluna gidilmesi uygun görülmüştü. Bu durumda iş, MTTB son idare heyetini bulmaya ve onları harekete geçirmeye gelmiş dayanmıştı. Oysa ne MTTB son idare heyeti vardı ne de son idare heyeti bulunsa bile, bu heyetin böyle bir müracaat yapması ihtimali vardı.

    Bu itibarla MTTB’yi yeniden kurmaktan başka çare yoktu. Fakat, genel başkanlığı ya da genel sekreterliği garantiye almadıkça, hiç bir talebe cemiyeti bu konuda insiyatifi eline almıyordu. Neticede, MTTB son idare heyetinden Yüksek İktisad ve Ticaret Mektebinden Şahap, olağan kongre için vilâyete müracaat etti. Dilekçe olumlu karşılandı. Bu suretle MTTB olağan kongresi toplandı.

    İnsiyatifi elinde tutan talebe cemiyetleri «YMM TC» MTTB temsilcileri üyeleriyle kişisel ilişkiler kurarak bu kuruluşun oylarını kendi lehlerine kazanmaya çalıştılar ve bunda da başarılı oldular. Bu suretle Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti (YMMTC) idare heyeti üyeleri arasında çelişmeler çatışmalar başladı. Bunun doğal sonucu olarak, YMMTC idare heyeti istifa etti. Olağanüstü kongreye giderek yeni idare heyetinin seçilmesi zorunluğu belirdi. Bu tarihe kadar YMMTC’de etkisiz bir kişiydim. İnsiyatif yüksek sınıflardaki arkadaşlarımızın elindeydi. Ama idare heyetinin istifa etmesi olağanüstü kongreye gidilmesi döneminde insiyatif tamamıyle benim elime geçti. Şimdi bunun hikâyesini anlatalım:

    «Musahabe Kulübü» nün etkili bir kişisiydim. Musahabe Kulübü üyeleri de YMMTC’de etkiliydiler. «Musahabe Kulübü» arkadaşım Süfyan Özelli YMMTC ’nin idare heyetini kurma konusunda beni uyardı, kolaylıkla bir grup kurduk. Grubumuzun kurulmasında ve gelişmesinde ilk çabalar tamamıyle Süfyan Özelli’ye aittir. Süfyan’ın ciddî çalışmaları olmasaydı ne grubumuz ne YMMTC idare heyeti ve hatta ne de MTTB idare heyeti kurulamazdı. Şöyle ki: Süfyan birbiriyle anlaşabilecek, bir grup kurabilecek kişileri oldukça isabetli tespit etmiş ve ilk nüveyi kurmuştu. Bu nüvede Türkiye politika hayatına katılmış kişilerden Tevfik İleri, (rahmetli eski DP Millî Eğitim Bakanı) Şevki EErker, (eski DP Erzurum milletvekili), Cevdet San (eski DP Gaziantep milletvekili) da vardı. Grubumuza çalışma yöntemini ben şöyle teklif ettim.

    Herhangi bir seçimde seçilecek üye sayısının % 51'inin grubumuz mensuplarından, kalanının ise grubumuza mensup değil, fakat bize eğilimlilerden oluşmasını sağlayacak şekilde seçimlerde çalışmaktı. Bu suretle çalışmalarımız sırasında çalışmasını beğendiğimiz kişiyi grubumuza katabilecektik. Görüşümüze yakın

    görüşte olanları saptamada da «anket defterleri» adını verdiğimiz defterleri kullanacaktık. O tarihlerde daha çok genç kızlar arasında yaygın olan «hangi sözleri seversiniz, eşinizin boyu ne kadar olmalı» gibi soruları taşıyan «anket defterleri»ni örnek alarak sosyal sorunları kapsayan çeşitli defterler düzenledik. Bunlar arasında «hece veznini nasıl buluyorsunuz» şeklinde edebiyat sorularını içeren veya «köylünün yükselmesi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılması için ne yapılmalıdır» biçiminde sosyal soruları kapsayan «anket defterleri» de vardı ve bunları yalnızca YMM öğrencileri arasında değil, diğer fakülte ve yüksek okullara da yolladık. Bu defterleri düzenlemede iki amaç gütmüştük. Biri ankete verilen cevaplara göre bize yakın kişileri saptamak, İkincisi anket defterlerini okuyacak olanları etkilemekti. Bu etki grubumuzun mensuplarının defterlerde anket sorularına verdiği cevaplar yoluyla oluyordu. Anket defterlerimizden biri kaybolmuştu. Bu defter Tevfik İleri’nin yeni edebiyatımıza ait anket defteriydi. Defter, Tevfik’in verdiği Mülkiyeli bir öğrencide kayboldu. Bu defterdeki Tevfik’in cevabı ele geçirilerek kayboluşundan yirmi yıl sonra (1953-1954 yılları) Ulus gazetesinde Tevfik İleri’nin gençliğinde solcu olduğunu ispat etmek amacıyle yazının fotokopisi yayınlandı. İşte biz bu suretle gerek YMM’de ve gerekse diğer fakülte ve yüksek okullarda görüşlerimize yakın kişileri saptamış ve görüşlerimizi de pek çok kişilere benimsetmiştik. Bu olaylarda Süfyan’ın önemli rolü vardır. Söz sırası gelmişken biraz ondan bahsedelim: Yüksek Mimar-Mühendis olan Süfyan uzun yıllar serbest çalıştı, müteahhitlik yaptı, politikaya girmedi. 27 Mayıs 1960’dan sonra politika hayatına karışmak istedi. Metin Toker’in yayınladığı «Akis»

    dergisinde parti kurma doğrultusundaki çabaları üzerine geniş bilgiler vardır. 27 Mayıs 1960’dan sonra parti kurmada Süfyan öncülük etmiştir. O tarihlerde daha başka gruplar da ve bu arada Tahsin Demiray grubu da harekete geçmiş bulunuyorlardı. Bu gruplar birleşerek Adalet Partisi (AP) doğdu. Ancak AP’nin kapatılması halinde diğer gruplar harekete geçmek üzere yedeğe bırakıldı.

    Süfyan’m gayretiyle kurduğumuz grup YMMTC’ de en etkin gruptu, duruma tamamıyle hâkim olacağımız kanısı yaygınlaştıkça karşımızda hiç bir grup kalmadı. YMMTC olağanüstü kongresini toplamaya yetkili kişi ve organlar konuyla ilgilenmez oldular, or tada bu işi çevirecek yetkili bir tek arkadaşım vardı. Ekrem (rahmetli Ankara Bayındırlık Müdürü Ekrem Güneri. İdare heyetinden istifa etmiş olmama rağmen olağanüstü kongrenin hukukî ve idari bütün çalışmalarını Ekrem'in bana yetki vermesiyle ben yaptım. Süfyan’la beraber bir idare heyeti listesi yaptık. Süfyan görev almadı, idare heyeti başkanlığına grubumuzla ilişkisi olmayan tarafsız bir kişiyi seçtik. Bu, Nüzhet (rahmetli Mardin Bayındırlık Müdürü Nüzhet Doğan)'ti. Ben genel sekreter oldum. Tevfik de idare heyeti üyesi. Diğer arkadaşlarımız Sadık (rahmetli İller Bankası müfettişlerinden Yüksek Mühendis Sadık Taşkömür), Beşir (rahmetli Gaziantep Belediye Reisi Yüksek Mühendis Beşir Bayramoğlu) vb. idi. Bu vesileyle Talebe Cemiyetinde beraber çalıştığımız, hakkın rahmetine kavuşmuş Lâtif (rahmetli Bayındırlık Bakanlığı Yapı işleri reis muavini Lâtif Doğu), Kemal (rahmetli Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu), Mustafa (rahmetli Teknik Üniversite rektörü Mustafa İnan) arkadaşlarımı rahmetle anarım. İdare heyetimiz Arı adlı bir dergi ile bir öğrenci tüketim kooperatifi kurdu. O tarihe kadar MTTB ’nin kuruluş çalışmalarında (1928-1931) insiyatif Hukuk ve Tıbbiyede idi. Bu dönemden sonra insiyatif Mülkiye’ye geçti. Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fa kültesi) ’nin MTTB’nih kuruluşu için yaptığı ön ça lışmalara YMMTC adına ben katıldım. Fakat bu seferki katılmam, öncekilerden farklı idi. Çünkü önceki toplantılarda YMMTC’nin yürütücüleri arasında değildim. Karar verme yetkim yoktu. Oysa şimdi homojen bir idare heyetinin temsilcisi olarak bulunuyordum. İdare heyetinin ne tip kararları onaylayacağı kpnusunda kesin bir görüşüm vardı. Bu itibarla MTTB ön çalışmalarında daha atılgan hareket edebilme imkânım vardı.

    Mülkiye’nin insiyatifinde olan toplantılarda insiyatif Mülkiye’dçn Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Geçiş şöyle oldu. Mülkiye’nin tezi uygun görülüyordu. Mülkiye’de Haluk (DP bakanlarından Haluk Şaman) ’a göre MTTB mâhiyeti itibariyle talebe cemiyetleri konfederasyonudur. Oysa tüzük bir konfederasyon tüzüğü değildir. Bir birlik statüsüdür. Bu itibarla «MTTB’nin tüzüğünün konfederasyon esasına göre değiştirilmesi gerekir» tezini öne sürdü. Edebiyat Fakültesi de bu görüşe katıldılar. Edebiyat’tan Niyazi (Prof. Niyazi Berkes), Macit (Prof Macit Gökberk) de bu görüşü daha kuvvetle desteklediler. İnsiyatif Mülkiye’den Edebiyat’a böylece geçti. Bu arada Hukukçular federasyon tezini, YMMTC de union (birlik) tezini savunduk. Bizim gerekçemiz, madem ki tüzüğümüz birlik statüsü doğrultusundadır. Buna göre MTTB’nin m? hiyetini buna göre yapalım idi. Gerçekte konfederaSyon tezi en doğru tezdi. Federasyonun savunulmasına imkân yoktu. Bizim «birlik» tezimiz de aslında geçersizdi. Ama insiyatifin Mülkiye, Edebiyat ya da Hukukta kalmaması için başka bir tez atmamız zorun- luğu vardı. Bu zorunlukla federasyon ve konfederasyon tezlerine cephe aldık. «Birlik» tezini motif olarak savunduk. Toplantıda konfederasyon görüşü benimsendi ve bu konfederasyonu kurmak üzere bir kongre yapılması uygun görüldü. Kongrede Mülkiye-Edebi- yat’m konfederasyon tezine karşı Hukuk fakültesi talebe cemiyetinin federasyon ve bizim «birlik» tezlerimiz öne sürüldü. Pek doğaldır ki büyük çoğunluk mantıksal olan «konfederasyon» görüşünü benimsedi. Bu suretle bütün talebe cemiyetleri Hukuk ve YMM (Yüksek Mühendis Mektebi) hariç, konfederasyon tezinde birleştiler. Burada hukuk Fakültesi insiyatifi ta- mamıyle yitirdiğini anladı, MTTB idare heyeti seçimlerinde Hukuk fakültesinin bir üyelik alamayacağı açıktı. MTTB üyeliğinden federasyon tezi kabul edilmediği gerekçesiyle ayrıldı. Arkadan biz de «birlik» görüşü benimsenmediği gerekçesiyle ayrıldık. Bu suretle MTTB’de konfederasyon görüşü eksiksiz olarak benimsendi. Artık MTTB’de kalan talebe cemiyetleri görüş itibariyle homojen (birtürden)’diler. Ama genel başkanlık, genel sekreterlik konusunda anlaşmazlığa düştüler. Tıbbiye’den Muzaffer (rahmetli CHP Gaziantep milletvekili Muzaffer Canbolatl’in listesi ile Mülkiye’den Haluk’un listesi seçime girdi. Sonuçta her iki listenin oylan da eşit çıktı Bu suretle MTTB’ne mensup on talebe demeğinden beşi bir yanda, beşi bir yanda idi. Hukuk veya biz MTTB’ne dönersek oyumuz idare heyetinin hangi gruptan olacağını tayin edecekti. Hukukun MTTB’ne dönmesi olamazdı. Çünkü genel başkanlığa oynuyorlardı. Oysa bizim böylE bir iddiamız yoktu. Bu itibarla bizim «birlik» tezimize ödün verilmesi halinde bizim MTTB’de yerimizi almamız mümkündü. Mülkiye - Edebiyat grubu ile birlik konfederasyon konusunda çeliştiğimiz için onların bize bir ödün vermesi mümkün değildi. Buna karşılık Tıbbiye ile herhangi bir çelişkimiz olmamıştı. Tıbbiye federasyon, konfederasyon, birlik konularında hiç konuşmamış, bizimle bir anlaşmazlığa düşmemişti. Bu itibarla bize bir ödün verebilirdi. Üstelik Tıb Temsilcisi M. Canbolat Gaziantep’in kurtuluşunun yıldönümü dolayısıyle Gaziantepli gençlerin yaptığı toplantıda mevcut tek parti-tek şef düzenini eleştirmiş ve polisçe gözaltına alınmıştı. Bu tutumundan dolayı bizim ona sempatimiz de vardı. Muzaffer ve grubunun genel başkan vekili Necmi (rahmetli DP İstanbul milletvekili Necmi Ateş) bizimle konuşarak MTTB tüzüğünün bizim savunduğumuz «birlik» esaslarına göre düzenlenmesini kabul ettiklerini ve bu programı gelecek kongreye kadar hazırlayıp, kongreye sunmayı vaat ettiler. Bizim de MTTB’deki yerimizi almamızı dilediler. Biz de MTTB’deki yerimizi aldık. MTTB idare heyetine arkadaşımız Sadık (Taşkömür)’ı seçtirdik. Bu suretle 5’e karşı 6 oyla Muzaffer’in listesi kazanmış oldu. Mülkiye-Edebiyat grubu seçimi kaybettiklerini anlayınca bu sefer bu talebe demekleri MTTB ’den çekildiler. Bu suretle daha önce çekilmiş Hukuk Fakültesini de katarsak altı talebe cemiyeti MTTB içinde altı talebe cemiyeti de MTTB dışında kalıyordu. Artık MTTB’nin yüksek tahsil öğrencilerini temsil edip etmediği bir tartışma konusu olabilecek nitelikteydi. Muzaffer’in temsil ettiği idare heyeti MTTB’nin «Muallimler Birliği» ndeki eşyaları ve bankada dondurulmuş bulunan paralarını kurtardı. Aklımda kaldığına göre bu para on bir lira dolayındaydı. Bu idare heyetinin başarılarından biri de MTTB adına bir heye,tin Anadolu’yu (Balıkesir, Eskişehir, Kütahya, Ankara, Sivas vb.) dolaşmasıdır. Bu dolaşmanın da Devlet Demiryollarında bedava olmasını ve yatılı o kulların bulunduğu yerlerde yatıp içmeyi CHP Istanbul il başkanı Cevdet Kerim İncedayı sağlamıştır. Bu heyete ben de katıldım, heyet arkadaşlarımdan hatırlayabildiklerim Muslih (Sadi Irmak kabinesinde Devlet Bakanı Muslih Fer), Perihan (Prof. Perihan Çambel’dır. Bu seyahati düzenlemede Muzaffer Canbolat ile Necmi Ateş’in hizmetleri büyüktü. Ancak seyaha tin düzenlenmesi Türkiye halkıyla üniversite gençliği arasında bir bağ kurma noktasında yetersizdi. Biz Muzaffer Necmi ekibiyle yukarıda belirttiğimiz gibi aynı doğrultuda değildik. Bu itibarla seyahatte rastlanan aksaklıkları saptamak ve kongrede bu ekibe karşı kullanmak yöntemini güdüyorduk. Ancak kongreyi beklemeden de bu eleştirilerimizi kamuoyuna sunmada bir imkân doğdu, o da o tarihlerde (1931) yeni yayınlanmaya başlanan Türkçü köycü «Atsız> adlı dergiydi. Bu derginin öne sürdüğü tezleri bizler de· benimsemiş MTTB’ne o doğrultuda bir yön vermek istemiştik. Konuya açıklık getirmek için Atsız Mecmuası üzerinde durmak gerekir.

    * Atsız Mecmuası

    Bu mecmua kendini Türkçü ve köycü olarak tanıtıyordu. Ama ne Türkçülükten ne de köycülükten ne anladığını açıklamıyordu. CHP’ye karşıt idi. Derginin Türkçülükten köycülükten ne anladığını açık lamamış olması bir bakıma CHP’ye karşıt olan gençlerin bu dergiye yakınlık göstermesini sağlıyordu. Ben

    de Tevfik de bu derginin doğrultusunda yer almıştık. Dergi CHP karşıtı (CHP’nin gerek sağında ve gerek solunda) olanları sinesinde toplamıştı. Benim ilk yazım «Atsız»da çıktı. Tevfik’in birinci yazısı «Arı»da, ikinci yazısı da «Atsız»da çıktı. Bu yazılarında T İleri Hemşinli takma adını kullandı. «Atsız»da yanılmıyorsam eğer Sabahattin Ali’nin, Pertev Naili Boratav’ın, Abdülbaki Gölpınarlı’mn da akademik olmayan yazıları ilk defa bu dergide yayınlanmıştı. Derginin Türkçülüğünü anti-emperyalistlik ve köycülüğünü de «Halkçılık» olarak anlayanlar «Atsız»ın sol kanadını teşkil ediyorlardı. Pertev Naili, Sabahattin Ali, Abdülbaki Gölpınarlı ve hatta ben bu kanattan sayılabilirim.

    «Atsız» ın Türkçülüğünü, ırkçılık, köycülüğünü de eşrafçılık, bölgecilik biçiminde anlayanlar da derginin sağ kanadını teşkil ediyorlardı. Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Safaeddin Karanakçı da bu kanattan sayılabilir. «Atsız»ın gerek sağcı ve gerek solcu kanatlarına mensup bu kişiler, bizlerden yani MTTB yürütücülerinden yaşlı idiler ve aramızda bir bağ yoktu. Biz Türkçülüğü ve köycülüğü tamamıyle bulanık bir şekilde anlıyor, Türkiye halkının saadeti biçiminde yorumluyor, CHP’nin tasfiyesi şeklinde niteliyorduk. İşte MTTB genel kongresine muhalefet grubu olarak katılan bizler doğrultumuzu bu «Atsız» mecmuadaki doğrultumuza paralel olarak getirmiştik.

    * MTTB’deki Çalışmalarım

    Eski MTTB’nin malları, yeni MTTB’nin yaşaması için gerekli maddî olanağı hazırlamış oldu.

    Bu arada MTTB’nin tüzüğünün «birlik» esaslarına göre düzenlenmesi konusunda bir komisyon kuruldu. Bu komisyonda ben raportör idim. «Birlik» esaslarına göre kongreye sunulmak üzere bir tüzük hazırladık.

    Benim esas çalışmalarım YMMTC’de oldu. Türkiye’de ilk yerli mallar mitingini 1931’in son günü biz düzenledik. Ben YMMTC idare heyetine böyle bir miting yapılmasını önerdim. İdare heyeti de uygun gördü. Diğer talebe cemiyetlerine birer mektup yazarak bu işin organize edilmesini istedik, olumlu cevaplar aldık. İşin teknik tarafını düzenleme ile ben görevlendirildim. Mitingin yapılabilmesi için kapalı bir salonun bulunması, pankartların yazılması az çok bir paraya ihtiyaç gösteriyordu. Bu işleri asgarî masrafla yapabilmek için çalışmalara başladım. «Millî İktisat Cemiyeti» başkanı Daniş beyle yerli mallar pazarı yayın ve propaganda şefi Abidin Daver beyle görüştüm. Bunlardan gerekli yardım vaadini aldım. Pankartlar için gerekli bezi ucuz bir fiyatla temin ettim. Ancak bunlar işin olumlu olabilmesi için CHP İstanbul il başkam Cevdet Kerim beyin muvafakatinin alınmasını öğütlediler. Daniş beyin tavsiyeleriyle Cevdet Kerim (İncedayı) ile görüştüm. Onun da muvafakatmı sağladım. Bu suretle Fen Fakültesi konferans salonunu temin ettik. Ayrıca millî eğitim müdürü yoluyla liseli öğrencilerin okul idareleriyle beraber bu toplantıya katılmalarını sağladık. Pankartlardaki sloganları tespit ettik. YMM öğrencileri de pankartları hazırladılar. Bizim düşüncemize göre yılın son günü Fen Fakültesi konferans salonunda kapalı bir toplantı yapılacak, Beyazıt’tan Taksim’e bir yürüyüş yapılacak, konuşmalar olacak, anıta da çelenkler konacak ve dağılacaktık. Bu mitingde biri kapalı Fen Fakültesi salonunda, diğeri Taksim’de olmak üzere her talebe cemiyetinden iki kişi konuşacaktı. Mitingin hazırlayıcısı YMMTC olması dolayısıyle ilk konuşmayı YMMTC’nin yapması, sonrakilerin de alfabetik sıraya göre olması uygun görüldü. YMMTC adına Fen Fakültesindeki konuşmayı Tevfik, Taksim anıtındaki konuşmayı da Himmet (rahmetli DP Konya milletvekili Himmet Ölçmen) yapacaktı. Yerli mallar mitingi başarıyla sonuçlandı. Özellikle Tevfik’in (İleri) konuşması büyük yankı uyandırdı, güçlü bir halk hatibi olduğu bütün incelikleriyle belirdi. Mitingdeki konuşmanın etkisiyle Cevdet Kerim Incedayı MTTB’den bir heyetin Anadolu’yu dolaşmasmı da sağlamıştı.



    Bizim YMMTC’de, Musahabe Kulübünde gösterdiğimiz başarılar kendi okulumuzun sınırlarını aşıyor, diğer okul ve fakültelerde de olumlu yankılar bırakıyordu. Bizim grubumuz genellikle Musahabeciler diye anılıyordu. Bunun nedeni Musahabe Kulübünün üyeleri olmamızdı. Anket defterleri yoluyla Yüksek Muallim Mektebinde, Edebiyat Fakültesinde, Tıbbiye’ de bize yakınlık gösteren bir arkadaşlar grubu da sağlamıştık. Bu arada Galatasaray’daki Vagon Lee şirketinde şirket müdürü orada çalışan bir Türk memura kızmış ve ona Türklüğü tahkir edici sözler söylemiş, bu durum günlük gazetelere de intikal etmişti. Yatılı okullardaki öğrenciler arasında bu haber çok fena bir tesir bırakmış, şirkete, şirket müdürüne gerekli infialin gösterilmesi uygun görülmüştü. Yatılı okullar arasında yapılan telefon görüşmeleriyle Vagon Lee’nin tahribi kararlaştırılmıştı. 1932 yılının ilk haftalarında Yüksek Mühendis Mektebi öğrencileri olmak üzere Yüksek Muallim ve Orman Fakültesi öğrencileri Galatasaray'daki Vagon Lee merkezini bastılar, polis müdürü Fehmi Kıral başta olmak üzere bi emniyet ekibi, itfaiye Vagon Lee’yi korumaya çalıştılar. Polis müdürü Fehmi Kıral bir hayli tartaklandı emniyet mensupları Vagon Lee civanndan geçenleri olayla ilişkili olup olmadığına bakmaksızın yakaladı, yakalananların sorgusunda herhangi bir ipucu elde edemedi. Bunun üzerine MTTB başkanını sorguya çekti. Gerçekten onun ve idare heyetinin ve diğer öğrenci derneklerinin bu kararla ilişkileri bile yoktu Karar demekler tarafından değil öğrenciler tarafından alınmıştı. Başkan, tahminî birtakım isimler, bu arada benim ve Tevfik’in adını verdi. Oysa hareket Yüksek Muallim Mektebinde düzenlenmiş, biz de katılmıştık. Hareketi düzenleyenlerin önde gelenlerini bugün bile bilmiyorum. Bana durumu telefonla Adnan (rahmetli millî eğitim müsteşarı Adnan Ötüken) iletmişti.

    MTTB’nin yıllık kongresi yaklaşıyordu. MTTB’den ayrılmış talebe cemiyetlerinin MTTB’ne dönmelerini sağlamak oldukça zordu. Hazırlayacağımız tüzük talebe cemiyetlerinin etkisini asgariye indirici doğrultuda olmalıydı. Tüzüğü buna göre hazırladım. MTTB üyeleri talebe cemiyetleri yani tüzel kişiler değil gerçek kişiler olmalıydı. MTTB her fakülte ve yüksek okulda üye kaydedecek, üye sayısı ne olursa olsun Yüksek Okullar ve Fakülteler MTTB’ye eşit sayıda yani 5’er delege gönderecek, bu delegeler MTTB’yi oluşturacaktı. Görülüyor ki bu işleyiş içerisinde talebe derneklerinin hiç bir fonksiyonu kalmıyor, gerçek kişilere geçiyordu, örneğin Mülkiye’de ya da Edebiyat’ta okuyup da MTTB’ne kayıtlı üye sayısı beş bile olsa kongrede fakültesini diğer fakültelere eşit haklarla bu beş kişi temsil edebilecekti. Bu tüzüğü kongreden geçirdik ve bu tüzüğe göre üye kaydı yaparak, MTTB’den ayrılmış olan Edebiyat, Mülkiye, Ticari İlimler Akademisi talebe cemiyetlerini etkisiz hale getirdik. Bu şartlarda MTTB kongresini topladık. Millî Türk Talebe Birliği idare heyetine YMM’nden biz (Tevfik, Şevki ve ben) üç kişi olarak girdik. Tevfik MTTB genel başkanı oldu. Ben ve Şevki içişleri komitesinde görev aldık.

    MTTB yeni idare heyeti CHP karşıtı olmakta ortaktılar. Ayrıca idare heyeti üyeleri billûrlaşmamış olmakla beraber hepsi de milliyetçi idiler. Esasen br tarihlerde ortada başka bir görüş de mevcut değildi ve kongrede biri bizim temsil ettiğimiz «birlikçi» görüş, diğeri de tamamıyle etkisizleşmiş mevcut yönetim kurulunca temsil edilen «konfederalist» görüş idi. Federasyon görüşü tamamen yok olmuştu. Fakat delegelerin hemen hepsi bizden, «Atsız» dergisi doğrultusunda idiler. Bunu da YMM’de (Yüksek Mühendis Mektebi) Süfyan’m kurduğu grupla gerçekleştirmiştik.

    MTTB’de ilk yapılacak işin bir dergi çıkarma olduğu kamsmdaydık. Yayın işleriyle uğraşmak üzere bir de komite kurmuştuk. Bu komitede Adnan Cahit (Ötüken), Adnan Cemil (Cemgil), Şevki (Erker), Necmi ve ben vardık. Derginin çıkarılması konusunu inceledik ve uygulamaya koyduk. Derginin adım ben «Birlik» diye teklif ettim ve komite de kabul etti. Derginin birinci sayısı aşağı yukarı doğrultu olarak «Atsız» mecmuası doğrultusunda fakat yazıların değeri bakımından onun kat kat aşağısındaydı. O tarihlerde (1933) Bulgaristan’ın Razgat şehrindeki Türk mezarlığına Bulgarların yaptığı şen’î tecavüzü protesto amacıyla bir miting düzenlemiştik. Bu olay TC sınırları dışındaki Türklerle ilişkimizin ne yönde olacağı konusunda «Birlik» mecmuası yönetim kurulu üyeleri arasında anlaşmazlık doğurdu. «Birlik» dergisinde ve MTTB’de milliyetçilik konusunun tanımlanması, incelenmesi sorununa yol açtı. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için «Razgat Mezarlığı Olayını Protesto Mitingi»ni ayrıntılı olarak anlatalım.

    Çeşitli kitap ve gazetelerde farklı şekillerde anlatılan bu mitingin gerçek hikâyesi anlatacağım şekildedir.

    * Razgat Mezarlığı Olayını Protesto Mitingi

    Bulgaristan’ın Razgat şehrinde belediye şehir yollarını genişletmeye karar vermiş, Türk mezarlığından da bir cadde geçirmiş, ölüleri başka yere nakletmeden toprak tesviyesine başlamış, ölü kemikleri de meydanda kalmış. Bu olayı «Vakit» gazetesinde çalışan Sabri Çolakof haber olarak «Vakit» gazetesinde yayınladı. Bu haber o tarihlerde az okunan Vakit’in iç sayfalarında yayınlanmış ve hiç bir yankı yapmamıştı. Daha sonra «Cumhuriyet» gazetesi de birinci sayfada büyük başlıklarla bu haberi yayınladı. Haberin Cumhuriyette çıkması yüksek öğrenim gençliği arasında büyük bir infial uyandırdı. Vagon Lee olayında gösterilen bir tepkinin gösterilmesi gençler arasında arzulanıyordu. Mevcut MTTB yönetim kurulu gençlerin teveccüh ve itimadına sahip olduğu için bu eylemin onun tarafından konması isteniyordu. Gençler arasındaki eğilimler çeşitli idi. Bir kısmı İstanbul’daki Bulgar mezarlığının tahribini, bir kısmı Bulgar Konsolosluğunun tahribini, bir kısmı da Bulgar Mezarlığına ölülere saygının nasıl olması gerektiğini göstermek üzere çelenkler konmasını öneriyordu. Üçüncü görüşü temsil edenlerin başında ben geliyordum. Gençliğin bu galeyanı döneminde PCN (bugünkü FKB) bölümünden heyecanlı bir grup YMM’de (Yüksek Mühendis Mektebi) bizi ziyaretle, eyleme geçilmesini önerdiler. Bu gelenlerden hatırlayabildiklerim Fahri (eski CHP Samsun milletvekili Fahri Kurtuluş), Lebid (CHP eski İzmir milletvekili Lebid Yurdoğlu) vb. vardı. Mezarlığa çelenk konulmasını ve Bulgar konsolosluğu önünde bir miting yapılması görüşünü önerdim. Aradaki itirazlara karşın bu görüş uygun görüldü. Olayın da 20 nisan 1933 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. Çelengi yaptırma işini ben üzerime aldım, Beyoğlu’da Çiçek Pazarı’ (bugünkü Çiçek Pasajı) nda Sabuncakis’e 12,5 liraya ısmarladım. Bu 12,5 lirayı YMM öğrencileri arasından toplayarak sağladım. Bu paranın 5 lirasını Himmet (rahmetli Konya milletvekili Himmet Ölçmen) vermişti Bu 5 lira onun aylık harçlığı idi

    Olayın MTTB’ne yahut da bize bağlanmaması için bir tedbir alma zorunluğu vardı. MTTB binasına giderek üyesi bulunduğum içişleri komitesiyle bu durumu görüşmek gerekiyordu. Komitemizden toplantıya katılanlardan hatırlayabildiklerim Şevki (Erzurum DP eski milletvekili), Lütfiye, ben ve MTTB genel sekreteri Şükrü Kaya (serbest dahiliye mütehassısı) vardı. Biz 23 nisan günü Razgat olayını kınamak üzere, Taşlık’ta bir miting yapmak için vilâyete baş vurulmasını, böylelikle 20 nisan mitingiyle ilişkimizin olamayacağını göstermek istiyorduk. Toplantı ve yürüyüşler yasasına göre böyle bir mitingin yapılabilmesi için o şehirde oturan üç kişinin sorumluluğu üstlenmesi gerekiyordu. Bu sorumluluğu ben, Şükrü, Şevki üstlenecek idik. Şevki 20 nisan’da, 23 nisan miting iznini almak için hazırladığımız dilekçeyi vilâyete götürürken ben ve arkadaşlarım da bir otomobille çelengi alıp Bulgar Konsolosluğu önüne gittik. Gittiğimizde büyük bir gençlik kitlesinin Konsolosluk önünde miting yaptığını gördük. Bizim amacımız bu kitleyi alıp çelengi Bulgar mezarlığına koymaktı. Konsolosluk önünde toplanan gençlerin çoğunluğu Bulgar Mezarlığına çelenk konulmasına karşı idi. Bu grup bize saldırdı ve çelengi parçaladı. Konsolosluğa yürümek istedi. Tevfik İleri (eski DP bakanlarından), orada parketmiş bir otomobilin üzerine çıkıp yatıştırıcı konuşmasıyle havayı yumuşattı ve öğrencilerin Bulgar mezarlığına doğru yürümesini sağladı. Yol boyu rastlayan ortaokul ve lise öğrencileri, sinemalardan çıkanlar ve geniş bir halk kitlesi de bize katıldı. Feriköy’deki Bulgar Mezarlığı önünde on binlerce insan toplandı. Güvenlik kuvvetleri Maçka’dan Feriköy’e kadar yolda çeşitli barikatlar kurmuş olmalarına karşın, kitleyi durduramadılar. Özellikle polis meçleriyle kitledeki Türk bayraklarının yırtılması kitlenin polislere saldırmasına kâfi gelmişti. Polis başarısız kalınca, askerden yardım istendi. Askerin müdahalesiyle Feriköy’den Taksim’e gelindi. Polis ve asker Beyoğlu’na girişi önlediğinden anıt önünde konuşmalar yapılıp dağılındı. Bu sırada sayısız polis ve genç yaralandı. Karakollar olayla ilişkisi olsun olmasın güvenlik kuvvetlerince yakalananlarla dolduruldu. Ertesi gün de MTTB idare heyeti üyeleri gözaltına alındılar. Sorgu hakimliği huzuruna çıkarılarak tutuklandılar. Tutuklanma kararı iki kategoriye verilmişti. Biri, bu mitingi düzenleyenler diğeri ise polisi dövenlerdi. Mitingi düzenleyenlerin hepsi tutuklanmadı. Tutuklanma kararı idare heyetinde olup ve mitinge katılanlara verildi. Bunlardan hatırlayabildiklerim Tevfik İleri, Şükrü Kaya, Adnan Cahit, Adnan Cemgil, Hüdai (Sayıştay daire emekli başkanlarından), Şevki Erker ve ben vardık. Polisi dövmekten tutuklananlann hiç birini tanımıyordum. Bunlardan Aziz (Türkiye Sosyalist Partisi kurucu üyelerinden Aziz Ziya Sıradağ), Behçet (Türkiye Sosyalist Partisi kurucu üyelerinden Behçet Atılgan)’le hapishanede tanıştım ve yakın arkadaşlığım başladı. Ben bu gösteriyi düzenleyenlerden kabul edilerek tutuklanmıştım. Tutuklananlann hemen hepsi öğrenciydi. Aramızda bir de öğrencilikle ilişkisi olmayan tanımadığımız birini de gösteriyle ilişkili gösterip onu da tutuklamışlardı. Ragıp Sipahioğlu adlı bu kişinin daha sonra Yassıada’da Winilex Olayı kahramanı olarak yargılandığını gördük. Ertesi gün gazeteler çelenk olayını geçiştirmişler, mezarlığın tahribi doğrultusunda çaba gösterildiğini, fakat devletin bunu önlediğini yazmışlardı.

    Diğer taraftan CHP İstanbul il başkanı Cevdet Kerim MTTB’nin olağanüstü bir toplantıya çağınlıp hapisteki idare heyeti üyelerinin yerine yenisinin seçilmesini, tutuklu bulunanlar hakkında devlet ve hükümet başkanlannm şefaatinin istenmesi görüşünü telkin etmeye başladı. MTTB idare heyetinin çoğunluğu hapiste olduğuna göre MTTB’nin yönetilmesi bir sorun teşkil ediyordu. Bu itibarla bir kuruluşun olağanüstü toplantısı ve hapisteki kişiler hakkında tedbirler düşünmesi normaldi. Ama Cevdet Kerim’in telkin ettiği görüş normal değildi.

    MTTB olağanüstü olarak toplandı. Kongrede delegelerden Zeki (Adana devlet hastanesi baştabibi Zeki Butur) idare heyetinin çoğunluğunun tutuklu olmasıyla yaz tatilinde idare heyeti çoğunluğunun İstanbul’da değil de Anadolu’da bulunmaları arasında MTTB’nin yönetimi açısından fiilî durum bakımından fark yoktur. Bu itibarla tutuklu bulunan idare heyeti üyeleri yerine başkalarını seçmeye gerek yoktur tezini savundu ve kongrece uygun karşılandı. Bu suretle Cevdet Kerim yenilmiş oldu.

    Diğer taraftan Cevdet Kerim’in tutuklular hakkında devlet ve hükümet başkanından şefaat dilenilmesi konusundaki telkinlere karşı delegelerden Namık (maalesef şimdi nerede olduğunu ve ne iş yaptığını bilmiyorum) Türkiye’de yargı kuvvetinin yasama ve yürütmeden bağımsız olduğunu, Türkiye’de âdil hakimlerin bulunduğunu ve yaptığımız mitingte millî menfaatimiz açısından haklı olduğumuzu, kimsenin şefaatine ihtiyacımız olmadığını, sadece vicdanımıza karşı sorumlu bulunduğumuz tezini öne sürdü. Aynı tez kongrece de uygun görüldü. Sanıyoruz ki Namık’ ın konuşmaları Büyük Atatürk’ün «Bursa Nutku» nu vermesinde etkin olmuştur. Kısa bir süre sonra yargıç karşısına çıkarıldık ve tahliye edildik. Bu sırada İstanbul Barosu’ndan ve diğer barolardan sayısız avukatlar fahrî vekâletimizi almak için müracaat ettiler. Biz tutuklular nezaket icabı fahrî vekâletimizi bize müracaat eden bütün avukatlara verdik. Bunlar arasında rahmetli İrfan Emin ve rahmetli Ethem Ruhi beyler görevlerini yerine getirdiler. Yargılama sırasında onuncu yıl affı çıktığından dava düşmüştür. Mitingi düzenleyenler affın kapsamına alındığı halde, polisi dövenler affın kapsamına alınmadılar, bunların hakkında kovuşturma devam etti. Polisi dövenler hakkında aleyhte tanıklıkta bulunacak kimseler çıkmadı. Tanık polisler de bazı arkadaşlarının dövüldüğünü, fakat dövenlerin bu sanıklar olup olmadığını bilemediklerini söylediler. O zamanın İstanbul emniyetinde yüsek rütbeli bir polis yetkilisi Kâmuran (emniyet emekli genel müdürü Kâmuran Çukruh) bu doğrultuda şahadette bulundu. Böylece polisi dövmekten sanık olanların hiç biri cezalanmadı.

    * Birlik Dergisi

    Hapisten çıktıktan sonra «Birlik» dergisine fikrî yön verme bir zorunluk oldu. Çünkü bazı arkadaşlarımız Bulgaristan’da Razgat şehrinde meydana gelen olay bizi değil Bulgar vatandaşlarını ilgilendirir. Bu Bulgaristan’ın iç işidir diyorlar, her ulusun ve bu arada Bulgaristan’ın da egemenliğine saygı göstermek gerektiği tezini savunuyorlardı. Diğer bir kısım arkadaşlarımız Razgat’ta Türklere yapılan olayın Bulgar vatandaşlarını değil, Türkiyeli Türkleri ilgilendirmesi gerektiğini söylüyorlardı. Şayet birinci görüş benimsenecek olursa bizim Razgat olayı dolayısıyle yaptığımız gösteri anlamsız oluyordu. İşte ortaya Türkiye milliyetçiliğinin tanımlanması gibi önemli bir sorun çıkmış oluyordu. Bu sorun en büyük yansımasını bizim «Birlik» dergisinde gösteriyordu. Çünkü «Birlik»e gönderilen yazılar arasında birbiriyle çelişir görüşler yer alıyordu. Örneğin Türk milliyetçiliğini Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içindeki Türklerin coğrafi kültür milliyetçiliği olarak anlayanlar olduğu gibi, siyasî sınırlar söz konusu edilmeden tarihsel ülkü birliğinde görenler de vardı. Bu görüşlerin ortaya çıkmasında özellikle Tevfik îleri’nin «Birlik» gazetesinde yayınlanmak üzere o zamanlar Atsız'a Yoldaş takma adını kullanan Fethi Tevetoğlu’nun Turancı iki şiiri vesile olmuştu. Münakaşalar bir ara şiirin Turancı içeriğini unutturmuş, Atsız Yoldaş sözcüğünde yoğunlaşmıştı. Atsız Yoldaş takma adında Atsız sözcüğü Yoldaş’ ın sıfatı niteliğinde ele alınırsa bu kişinin komünist olduğunu çağrıştırabilir. Yazı kurulumuzda bu konu bir tartışma meselesi olmuş ve Fethi Tevetoğlu’nun şiiri «Atsız’a Yoldaş» biçiminde düzeltilmişti. Fethi Tevetoğlu da uzun süre adını bu biçimiyle kullanmıştı. Esasen Fethi Tevetoğlu o zamanlar yayınını durdurmuş bulunan «Atsız Dergisi» yazı ailesinden sayılabilirdi. Aynı durumdaki kişiler arasında Alparslan Türkeş ve Tevfik İleri’yi de sayabiliriz. Bir bakıma ben de bunlar arasında sayılabilirim. Ancak bunların arasında sayılmamamı gerektiren husus fikrî bir ayrılık değil, öznel, ailevî bir ayrılıktır. Bu da o tarihlerde bu grubun lideri olan Nihal Atsız’ın ailece tanıdığım eşi Mehpare hanımdan boşanmasıydı. Benim Mehpare hanımın ailesine yakınlığım ve hürmetim Nihal Atsız’ın şahsına olan sevgimden daha fazlaydı.

    «Birlik» dergisinin beş kişilik yönetim kurulunda iki kişi (Adnan Cemgil ve Şevki Erker) coğrafi kültür milliyetçiliğini, buna karşılık üç kişi (ben, Adnan Cahit (Ötüken), Necmi) de tarihsel ülkü birliği görüşünü savunduk. Konu MTTB genel yönetim kuruluna götürüldü. Orada beşe karşı altı oyla bizim tezimiz, yani tarihte ülkü birliğinin Türk milliyetçiliğine esas olduğu görüşü benimsendi. Bunun üzerine Cemgil ve Erker yönetim kurulundan istifa ettiler. Bu boşalmalar nedeniyle kısa bir süre sonra ben de MTTB genel sekreteri oldum. Gerek «Birlik» dergisi ve gerekse MTTB Türk milliyetçiliğini «Tarihte ülkü birliği» olarak anlayanların görüşünü yansıtır bir nitelik kazandılar

    Bunun üzerine şehir tiyatrosunda Türkiyeli olsun olmasın bütün Türklerin temsil edildiği bir «Türk Gecesi» düzenledik. Burada Kınm, Azerbaycan, İdil, Ural, Türkistan ve Anadolu Türkleri bölgesel ve ulusal, tarihsel, geleneksel giyim, şarkı, türkü ve oyunlarını sergiledik. Ayrıca «Birlik» in her sayısında Türklerin şimdi ve geçmişte yaşadıkları ülkeleri tanıtmaya yönelik bir yazı dizisine başladık.

    Bu arada o zamanlar Bulgaristan’daki Türklere ait avukat Halil Yaver adında bir kişinin kitapları çıkmaya başlamıştı. Ben bu kişi ile tanışmak ve dergimizde Bulgaristan Türklerine ait ondan yazılar almak gereğini duydum, rahmetli avukat Halil Yaver beyi buldum, konuşmalarımızda Halil Yaver’in kitapları kendisinin yazmadığını kitapların kendisine ait olmayıp Habil Adem’e (Naci İsmail Pelister) ait olduğunu öğrendim. Halil Yaver beni Habil Adem’le tanıştırdı. Hiç tereddütsüzce diyebilirim ki Habil Adem, tanıdığım en zeki insanlardan biridir. Ne yazık ki zekâsını hatalı yollarda harcamıştır. 1932’ de tanıdığım Habil Adem’le 1936-1939 arasında yakın ilişkim oldu.

    Bu suretle MTTB ve «Birlik» dergisi bir bakıma «Atsız» dergisinin devamı niteliğini kazandı. Bu suretle ben bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek Turancılık, Türkçülük derken İrredantist (ilk defa İtalya’da kendini gösteren coğrafi sınırlar söz konusu edilmeden bir ırkın mensuplarını bir araya getirme) bir milliyetçi oldum. Oysa bu görüşlerin temel temsilcisi olan Ziya Gökalp’ı o yıllar daha okumuş değildim. Bu yıllarda «önsöz»de adından söz ettiğim Azeri Ali Aran arkadaşımla bu konulan tartıştım. Bu konuda ilk bilgiyi ondan aldım.

    Akımlar, Kişiler, Olaylar

    Türkçülük — Turancılık — Anadoluculuk

    Komünistlik

    Azerî Ali, bilinçli bir Azerî milliyetçisi idi; Turancılığa, Türkçülüğe, irredantizm’e karşı idi. Aynca sosyalizmin de amansız düşmanıydı. Onun yoluyla birçok Türkiye dışı siyasîlerle tanıştım. Bunların çoğu Azerbaycan Müsavat Partisi üyeleri idi. Bunların hemen hepsi Türkçülüğün, Turancılığın, irredantizmin karşısında idiler. Hatta bir gün Resulzade Mehmet Ali beyle bu konuları görüşürken bana partilerinin (Ademi Merkeziyetçi Müsavat Partisi) adında adem i merkeziyetçi sıfatı bulunmasına karşın merkeziyetçi olduğunu ademi-merkeziyetin dışa yani Türk dünyasına yönelik bulunduğunu söylemişti. Resulzade Mehmet Ali bey Azerbaycan Cumhurbaşkanı Resulzade Mehmet Emin beyin küçük kardeşi idi. Mehmet Ali bey ağabeysi kadar kültürlü değildi. Rusyah Türklerden yalnızca Cafer Şeydi Ahmed (Kırımer) ile M. Sadık San’an Turancı, Türkçü, irredantist idiler.

    Kırımlılar ve Türk Ocağı ile ilişkili olanlar hariç geriye kalan bütün Çarlık Rusya’sı milliyetçilerinin Türk irredantizminin karşısında, siyasi ademi-merkeziyetçiliğin yanında olduklarını gördüm: Cafer Seydahmet Beyin anlattığına .göre «Kırım İktisadî ve coğrafî durumu yönünden tek başına yaşayamaz. İslâmî bir yol izleyerek ya Ufa Müftülüğü’ne bağlı, idari ademi-merkeziyeti ya da İstanbul Şeyhülislâmlığına bağlı, siyasi ademi-merkeziyeti seçmesi gerekir. Bunlardan birini seçmemesi halinde Ukrayna’nın egemenliğine girmesi mukadderdir. Kırım Fatih Mehmet döneminde tercihini yapmıştır. Şimdi de bu tercihi devam ettirmektedir»: İsmail Gaspirenski gibi. Buna karşılık Türkistan, Azerbaycan, Başkırdistan... iktisadi ve coğrafî yönden, devletler arası statükoya dayanarak, tek başına yaşayabilir. Bundan ötürü bunlar Türk irredantizminin karşısındadırlar. Resulzade Mehmet Emin, Sadrı Maksudof, Zeki Velidiyef, Ayaz İshakof... gibi. Cafer Seydahmet Beyin bu görüşlerini, ben tutarlı buldum.

    Diğer taraftan Türk Ocaklılar, Teşkilât-ı Mahsusacılar Türk irredantizminden yana idiler. Karabey Karabekof, Osman Hocayef, Celal Korkmazof, Neriman Nerimanof, Sultan Galiyef... gibi.

    Dikkate şayandır ki, bu Türk irredantistlerinin büyük bir kısmı komünizmi seçmişlerdir. Bunun nedenini hazırlamakta olduğum «Türkiye’de Sosyalizmin Tarihi» adlı kitabımda ele alacağım.

    Sonuç olarak Rusya’dan kaçmış milliyetçi Türklerin milliyetçiliğinin, Turancı, Türkçü, irredantist bir milliyetçilik değil, Sovyetler Birliği’nden ve Anadolu Türklerinden ayrılmaya yönelik ayrılıkçı bir milliyetçilik olduğunu gördüm. Çarlık Rusyası Türklerinden Leninci-Stalinci olanların önemli bir bölümü kesin olarak Turancılığa-Türkçülüğe karşı idi. Buna karşı Troçkici-Zinovyevci olanlar Turancı-Türkçü idiler. Örneğin Leninci-Stalinci Zeki Velidi (Togan) Türkçülüğün, Turancılığın karşısında, ayrılıkçı bir Başkırtçı komünist idi. Yine hayatı boyunca Turancılığı savunmuş olan Prof. Ali Turan (Hüseyinzade) Bakû Türkiyat kongresine Türkiye Cumhuriyeti temsilcisi olarak katılmış ve Turancılığı değil ayrılıkçılığı (Türkiye Türkçülüğü) önermiştir. Buna karşılık Neriman Nerimanof gibi Sultan Galiyefçi sayılabilecek komünistler, dünya Türkçülüğünü savunmuştur. Bu tarihlerde (1932’de) Azerbaycan Müsavat Partisi’nin Gürcü ve Ermeni göçmen politikacıları aralarında anlaşarak eski rejimi canlandırmaya, bir «Kafkas Federasyonu» kurmaya çalışıyorlardı. Oysa bu hareket Türk dünyasının parçalanması niteliğini taşıyordu. Ben Azerbaycanlıların, Kırımlılar, Türkistanlılar, İdil-Urallılarla birleşmesi ve ortak bir cephe kurması eğiliminde idim. Azerbaycanlıların Gürcülerle, Ermenilerle birleşmesine karşı idim. Bu yüzden «Birlik»in ikinci sayısında «ayrılıkçı milliyetçilik»e karşı çıkmış, Türk dünyasının ortak bir yönetime yönelinmesi, irredantizmi gerçekleştirmesini öne sürmüştüm. Yazıyı yazarken birçok Rusya Türkleri dergilerinden, ayrıca da özel konuşmalardan yararlanmıştım.

    Benim bu yazım üzerine Berlin’de Türkçe ve Almanca çıkan İstiklâl-îndependanz haftalık gazetesinde bana karşı ağır bir yazı çıktı. Bu yazıda «Birlik» dergisi, «Kadro» mecmuası ve Hakimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesi komünistlikle suçlanıyor, bu görüşlerini doğrulayıcı kanıtlar öne sürüyordu. Kadro ve Ulus gazetesinin komünistlikle ilişkili olup olmadığı konusunu bir yana bırakalım. Gerçekte o tarihlerde, komünizme, daha doğrusu sosyalizme yakın yazılar, Kadro’da Hakimiyet-i Milliye’de çıkıyordu. Falih Rıfkı’nın da bu doğrultuda yazılan vardır. Falih Rıfkı, bilahare bu yazıların kendi fikri ürünü değil, CHP’nin emriyle yazıldığını itiraf etmiştir. «Birlik»in ve benim o tarihlerde sosyalistlikle, komünistlikle bir ilişkim yoktu. Ben o zamanlar irredantist bir milliyetçi idim. Ekonomik konularda da esaslı bir fikrim de yoktu. Ancak yabancı şirketlerin (tramvay, tünel, elektrik, nhtım...) beledîleştirilmesi görüşünde idim, «Birlik»te de bunun kampanyasını açmıştık. «Birlik»te tramvay şirketinin beledîleştirilmesiyle ilişkili bütün yazılan ben yazdım. Yazıların hepsi imzasızdır. Yabancı şirketlerin beledîleştirilmesi tezini savunmamız Berlin’de çıkan istiklâl dergisi tarafından komünistlikle suçlanmamız için yeterli bir neden olmuştu. Tramvay şirketinin beledîleştirilmesi konusundaki çabalanınız olumlu sonuç verdi. Durum bununla kalmadı, yabancı şirketlerin pek çoğu beledîleştirildi. Bu beledîleştirilme kampanyasında bir iki anımı aktarayım.

    «Birlik»in sayılarının birinde bu beledileştirilme işine dair yazı koymamıştık. Bunun üzerine ortaya birtakım dedikodular çıkanldı. Bu, bizim susuşumuz olarak nitelendi. Bunun üzerine mebuslara adlanıla yazılı birer mektup yolladık. Mektubun altında MTTB genel sekreteri sıfatiyle benim imzam vardı.

    Mebuslara posta ile gönderdiğim bu mektup gerekli yankıyı yaptı. Manisa milletvekili Refik Şevket İnce ilgili bakana bir soru önergesi verdi. Bu soru önergesinde Tramvay Şirketini denetlemekle görevli Belediye Meclisi üyelerinin şirketten bedava seyahat kartı taşıdıklarından denetimlerini gereği gibi yapmadıklarını, bizim mektuba dayanarak öne sürmüştü. Bunun üzerine polis müdürlüğünde sorguya çekildim. Mektupların gizliliğini öne sürerek mektubu yolladığım kişilerden bir şikâyet olmadıkça polisin harekete geçemeyeceği görüşünü savundum. Tramvay Şirketinin beledileştirilmesini istememizi polis müdürlüğü de tıpkı İstiklâl gazetesi gibi komünistlik olarak niteledi. Bunun da varit olmadığını anlattım. Polis ve İstiklâl gazetesinden başka CHP üst kademelerindeki kimseler de bizi komünistlikle itham etmeye başlamışlardı. Artık sosyalistliği-komünistliği okumam, öğrenmem bir zorunluk olmuştu.

    Ben genellikle ne sosyalizmden-komünizmden yana ne de onların karşısındaydım. Ancak açık bir şekilde tek parti-tek şef düzeninin opuskürizmine (görüşlerimize aykırı görüşlerin öğrenilmemesi gerektiği) karşıydım. Her fikrin serbestçe söylenmesi, açıklanması, kişilerin karşı oldukları fikri savunmalarının da bilerek olması gerekliliğini savunuyordum. Bunun için hangi görüşte olursa olsun, kişilerin opuskürizme karşı ortak bir cephe kurmaları ve onu ortadan kaldırmaları gerektiği görüşündeydim. Hemen şunu da hatırlatalım ki profesör Mustafa Şekip Tunç, Peyami Safa, Ahmet Hamdı Tanpınar da bu görüşte idiler. Özel konuşmalarımızda bu görüşü savunuyorduk. Bunlardan Peyami Safa işi özel konuşmalara değil genel alanlara geçirmek gerektiği görüşündeydi. Bu konuda yakın arkadaşlarımızla onun evinde iki toplantı yapmıştık. Rahmetli Peyami Safa’mn evinde yaptığımız bu toplantılara Tahsin (Millet Partisi İstanbul İl Başkanı İktisat Doktoru T. Kitapçı), Fikri (Yeni Türkiye Partisi Genel Sekreterlerinden Fikri Akurgal), Nihat (Kurucu Mecliste CHP Gümüşhane Milletvekili Nihat Sargınalp vb.) daha başka arkadaşlarımız katılmışlardı. Burada toplumu mutlu edecek yöntemler konusunda görüşlerimizi açıklamıştık. En çok konuşan ben ve İbrahim Arslan idik. Konuşmalarımız üzerine rahmetli Peyami Safa hepimize, «görüşlerinizde bir homojenlik yok. Abidin, Peker’e soldan, İbrahim de sağdan karşı çıkmaktadır. Ortak görüşleri Peker’e karşı olmadır. Peker ortadan çekildikten sonra siz birbirinize girip, birbirinizle mücadele edeceksiniz, bu arkadaşlığınız da çok sürmeyecektir. Sîzlere öğütlerim bu yakın arkadaşlık döneminde birbirinize yolladığınız mektupları hatta bayram tebrik kartlarını dahi saklayın, çünkü yarın size lâzım olacaktır,» dedi. Gerçekten de bu arkadaşların yollan birbirinden ayrıldı ama dostluklar bozulmadı.

    Bu toplantılarla ilgili bir hatıramızı daha anlatalım.

    Bizimle ne tarzda ve ne yolda arkadaşlık ettiğini hatırlayamadığım bir genç de toplantıya katılmış, toplantıya bir başkan seçilmesini ve zabıt tutulmasını önermişti. Bunun ne anlama geldiğini o zaman ben de diğer arkadaşlarım da anlamamıştık. Rahmetli Peyami Safa bizi uyardı. «Bu, bir toplantı değil, bir söyleşidir. Başkan seçmek ve zabıt tutmaya gerek yoktur.» Başkan seçilmedi ve zabıt tutulmadı, fakat bu genç özel olarak konuşmaları kaydetti. Dağılmadan evvel Peyami, tutulan zabıtların okunmasını rica etti. Zabıtlar okundu ve Peyami Safa bu zabıtlarda gerekli düzeltmeleri yaptı ve genç, zabıtları götürdü. Herhangi bir sorguya çağırılmadık. Peyami Safa'ya özel konuşmalarımızdan birinde opuskürizmin ortadan kaldırılmasında Marksistlerle bir ortak çalışmanın olup olamayacağını sordum. Peyami, «kesin olarak bu, olanaksızdır», dedi ve şöyle devam etti. «Nâzım Hikmet de Kerim Sadi de bu görüşe katılmazlar. Biz bu konuyu daha önce Nâzım’ın, Hikmet Kıvılcımlı’nın da bulunduğu bir toplantıda tartıştık. Nâzım kesin olarak bu görüşe karşı çıktı!» dedi. Peyami Safa’nın bu görüşünü ben yeterli bulmadım, bir imkân ve fırsat kolladım, Kerim Sadi ile görüştüm. Bu fikre yanaşmadığını gördüm ve Peyami’ye hak verdim. Şimdi Halil Yaver, Habil Adem, Hatay Erginlik Derneği, Ali İhsan Sabis Paşa, Cevat Rifat Atilhan, Akm gazetesi ve Halkevlerine ait anılarımızı sıralayalım.

    * Halil Yaver

    Halil Yaver’in kendi anlattığına göre özgeçmişi şöyledir:

    Halil Yaver aslen Bulgaristanlıdır. Küçük yaşta Türkiye’ye gelmiş ve II. Abdülhamid tarafından okutulmuş ve Kazasker (askeri hakim) olmuştur. Hukuk Fakültesinin ilk mezunudur. Diploma numarası «bir» dır. Bulgarcayı iyi bildiği için Türkiye’nin Bulgar istihbaratıyla ilgili seksiyonunda çalışmıştır. Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi)’de Bulgarca dersi okuttuğundan kitaplarına Prof. Avukat Halil Yaver d
  • 136 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Devletler ve devlet adamlarının anlamsız hırs ve tamahları yüzünden yaşamları ellerinden alınmış genç insanlar kadar üzücü çok az şey var dünyada. Artık tarih kitaplarını okurken ve tarihî belgeseller izlerken " Falanca sayıda insan öldü." Ifadesini duyduğumda kanım donuyor çünkü düşünüyorum,
    "Acaba kaç tane anne, hayatının baharında yitip gitmiş oğulları için ağıt yaktı? Acaba kaç tane çocuk küçücük yaşında yetim kaldı ve baba sevgisinin neye benzediğini bile bilmeden büyüdü? Acaba kaç tane kadın eşleri ya da sevdiklerinin arkasından gözyaşı döktü ve kalbi buz kesti?"
    Bunlar, insanlar öldürmeyi keşfettiğinden beri (Habil ve Kabil'den beri) yaşanıyor ve sayılarını milyonlarla bile ifâde edemeyiz, milyarlar gerek belki. Işte, kitabı bitirdiğinizde yüzünüze tokat gibi çarpan gerçek bu! Savaşlar, aslında kurallı ve sistematik, toplu cinayetlerdir ve bu hep vardı, hep de olmaya devam edecek. Varını yoğunu o obur "toplu cinayetlere" vermiş, Tolgonay gibiler hep var olmaya devam edecek çünkü "insan" denen hayvanın kanında savaşa karşı büyük bir açlık var ve bunun sonunda ortaya çıkan hiçbir acı, onun çekiciliğini yok edemiyor: Bu bir ihtiyaç.
    Aslında kitap oldukça tatlı ve güzel bir şekilde başlıyor; insanlar işinde gücünde, aileleriyle mutlu ve huzurlular, güzelce yaşayıp gidiyorlar fakat bir ulağın getirdiği savaş haberi bütün bu huzuru kana buluyor ve zamanla, artık bir haber olmaktan çok uzak bu olay huzurdan fazlasını kana buluyor. Aradan yıllar sonra, ana karakterimiz Tolgonay'ın doğa anaya anlattığı acı geçmişini okuyarak görüyoruz bütün bunları.
    Gerçekten, anlatmak istediğim daha çok şey var ama sanırım bu kadarı yeterli. Ağlayarak okuduğum muazzam bir kitaptı ve bir savaş kitabı yazmak için mutlaka cepheye giden askerlerin gözünden yazmanıza gerek yok; geride kalanların hikayesi de en az onlarınki kadar sarsıcı.
    Aslında bu kitap bir haykırış: " Insanlar savaşmadan yaşayamaz mı?"
  • 300 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Güç Mevsimi
    ...
    Kitabın konusu; Dünyaca zengin adamlardan biri olan Bay Hampton'un yürüttüğü işi yaşlandığından dolayı torunu Emma'ya devretmek istemesi ve işi kavrayabilmesi için ünlü CEO'su Daniel'i görevlendirmesiyle başlayan bir serüven. Emma güzelliği ile, Daniel ise gücü zekası ve karizmasıyla ünlüdür. Daniel Emma'yı hafife alıp ona dadıklık edeceği düşüncesine maruz kalsada kızın güzelliği onu her geçen gün cezbediyor...
    ...
    Kitabın giriş kısmı direk sizi etkiliyor zaten. Yazar, Habil ile Kabil olayından kısaca değinerek ilk katilden bahsedip ana konuya güzel bir giriş sağlamış. Ben karakterlerden en çok Bay Hampton'u sevdim. Çünkü adam hangi konuyu anlatacaksa o olayı yakından görerek ve yaşayarak onunla ilgili bağlantılı şeylerle örnek göstererek karşısındakilere aktarıyor. Ve ben görselliğe önem veren biri olarak bu tavrına bayıldım. Ayrıca Daniel gibi bir adamın kendi düşüncelerinden taviz verip bir kadına kapılıp ona değer vererek milyarlar değerinde bir yumurta satın alıp hediye etmesi çok güzel bir jestti. Yazar aynı zamanda ünlü yazarların sözleriyle kitabına renk katmış. Bense böyle tutkulu bir kitabı Ramazanda değilde, başka bir zamanda okumayı yeğlerdim. Sizi farklı şeylere sürükleyeceğinden eminim. Etkili ve sağlam bir yorum oldu sanırım.
    ...
    Alıntılar;
    "İnsanın elde ettiği güç, iktidar, para aslında onun gerçek kişiliğinin çiçek açmasını sağlayan mevsim değil miydi? İnsanın tohumu bozuksa mevsimin suçu neydi?"
    "Erkeğin varoluşunda aşk yoktur. Ona aşkı öğreten kadındır."
    "Unutma, giden kadın yoktur, elinde tutamayan erkek vardır."
    "Küllerinden daha güçlü bir şekilde yeniden doğacaksın ve sana sadece içinde gizlediğin kuvvet yol gösterecek."
  • 426 syf.
    Kendini bilmek!

    Burada kişisel bilgiden kültürel bilgiye kadar uzanan bir düşünceyi her zamanki gibi coşkulu bir anlatımla anlatır Ai Şeriati. Kendisini tanımlayan tiradı ile:

    Sizi rahatsız etmeye geldim!

    Özellikle katil çocuklarıyız dediğinde ciddi bir rahatsızlık ve farkındalıklarla düşüncelere daldığım oldu. Rahatsız etti. Kendini bil derken zaten bize gülle gelmesini beklemiyorduk, ama öyle bir çıkış ile insanın sarsılmaması elde değildir.

    “...Biz hepimiz Kabil’in çocuklarıyız; çünkü Habil evlenmeden, mutlu olamadan ölmüştür.”

    Evet, biz Kabil’in çocuklarıyız. Hırslı, öfkeli, bencil, kendisinden kısmayı sevmeyen, katil… Ne çok benzemişiz tek bir özelliğini atlamadan. Bunu üzerinden bir anlatımla başlar konuşmasına. Zaten kitapların çoşkusu buradan gelir, seminerlerinin toplamıdır eserleri. Öyle uzun uzadıya işlediği konularla değil, sohbet sohbeti açar gibi ana konu aynı ama örneklemler çoğaltılarak tarih, sosyoloji ve bugün üzerine uzun uzun anlatımlar yapar.

    “Kabil insanlık tarihinde daima yaşamaktadır. Çünkü Habil ölmüştür. Kabil de, Kabili sistem, ekonomik ve maddi hayatın özel bir topluluğa tekelleştirilmesi ve bu özel sınıf için çoğunluğun köleleştirilmesi biçiminde bir düzen kurmuştur. Bu düzen, Tevrat’ta İncil’de ve Kuran’da var olan yüzlerce belirtiye göre, bütün dönemlerde insanlık tarihini yönetmektedir. İnsan toplumları, insanlığın aşamaları, bütün zamanlarda bu şekildedir.”

    Kabil karakteriyle bir süre kaldım. Düşündüm, düşündüm… İlk kan, ilk katil.. Şimdi ne çok insan var kendi canından olana el uzatan, hayatını elinden alan. Katil anneler görüyoruz, katil babalar, eşler, çocuklar… aynı evde yaşayan yabancılaşmış insanların yansımalarını izliyoruz. Daha dün hapisten çıkan sözde baba çocuğunu döverek öldürdü. Katiller evlerden eksilmiyor. Ali Şeriati bu konu için Habil ve Kabil kıssasını anlatır, ama benim içinde bulunduğumuz zamandan kaynaklı genel odak konum oldu.

    Her kitabında bir kültür, istirham ve alim, aydın kesimler için uzun uzun fikirlerinin anlatır. Burada da genel hatlı bir kültür serüveni çizer. Çünkü kültür bir toplumun mihenk taşıdır. Onu var eden millet ve milletin yol göstericileri bu durumu daha iyi ya da kötüye çekebilir.

    Kültür denilince ne anlamalıyız?
    Bu konuda çok fazla tanım yapılabilir. Bunu kısaca belirtmek gerekirse, bir soysal grubun , bir halkın, bir milletin, kendine özgü ve kendisini diğer halk ve gruplardan ayıran inanç, düşünce ve davranışlarının mimari, müzik, yeme alışkanlıkları, adab-ı muaşeret kuralları, sosyal hayatını oluşturan sevinç, üzüntü, ölüm , mezar, ticaret,… ve daha birçok toplum temelli geleceğe miras bırakılan her şeydir.

    Bunun en önemli temeli ise tabii ki eğitimdir. Ki bu kısım kitabında temelidir. Eğitimin topluma kazandırdığı aydınlar. Ne yazık ki bu konuda özellikle son 200 yılda Ortadoğu ülkelerinin en büyük derdini oluşturmaktadır. Okumuş kesimin düşüncelerindeki bakış, duygu ve davranışları kendi ülkelerine göre değil, yabancı ülkelerin yaşam tarzına göredir. Burada Batı’dan alınan eğitimin yanlış olduğu kanısı oluşmasın, durum bu değildir. Durum aydınların doğup yaşadıkları topraklardan kopup gittikleri alemde kendi halkları ile yabancılaşmalarıdır. Aydın ve halk arasında görülen salık bir uçurum vardır. Ki bizim ülkemizde Tanzimat sonrasında Avrupai yaşam tarzı ve etkileri aydınların yazılarına kadar nüks etmişti. Tanzimat bir nebze serveti fünun halk ve aydınlar arasında uçurum olmuştu. Eğitimin kullanım şekli ve aks etme muhtevası bu bağlamda önemini göstermektedir. Kültürel çatışmalar için en kısa anlatımlı eser Ömer Seyfettin’in Harem eseriyken, uzun soluklu roman aynı zamanda Batılı tekniğe uygun ilk roman olarak Halit Ziya’nın Aşk-I Memnu eseri vardır. Eserlere ve topluma ilim ve bilimden önce Batının ahlakı geldi. Ki Ali Şeriati Batı’nın özgür cinsel yaşam için örnek alındığı vurgusunu yapar.

    Şu hususta bir nebze haklı olsa da gerçekte Ortadoğu toplumunun bilimi dine düşman görmesi aydınlara Avrupa yolunu tutturmuştur. Orda başka toplumun etkisi ile yaşanan değişimin nedeni ise kendi kültüründen uzak olmaktır yani bilinmemezliktir. Ortadoğu toplumunun yaşamında örnek gösterilen hususlara göz atalım. Sosyolojinin en ateşli savunucusu ki Ali Şeriati’nin en sevdiği sahabelerden olan Ebuzer imanı itikadı olan bir sahabedir. Kur’an ayaetlerini bir tapınma değil, sosyal hayatta yansıyan yönleri ile görmek istemektedir. Çünkü inandığı Kur’an hükümleri eşitlik savunucusudur. Bir insan hakları beyannamesidir. Sadece mazlum halka indirilmiş bir kitap değildir. Nedense hep zayıf inanır algısı vardır. Tıpkı oruç gibi bir ibadeti hemen hemen her insanın fakirin halinden anlayalım diye verilmiş bir ibadettir diye tasvir etmesi gibi. Evet, bu böyledir, akla açlık gelir. Oysa oruç kalbe, oruç dile, oruç göze, oruç nefsedir. Eğer sadece açlık terbiyesi olsaydı oruç zengine farz olurdu. Fakir zaten açtır kimin halinden anlayacaktır ki.

    Bu konuda sosyoloji temeli demişken yine ashabın göz bebeği biir sahabeden de Kur’an ahlakı ile yapılan bir fiili örnek gösterebiliriz.
    Hz. Ali, arkadaşlarından Meysen'in hurma satarken, hurmaları iyi ve kötü olarak ayırıp iki ayrı fiyata sattığını görür, ona hiddetle şöyle der: "Niçin insanları, Allah'ın kullarını sınıflara göre ayırıyorsun?" Sonra eliyle hurmaları birbirine karıştırır ve hepsini aynı fiyata, orta bir değerle sat" der.
    Bunlar da alim ki devrinin cahiliyesinde tanımaya çalıştıkları muhatap oldukları Kur’an ile yaşayan alimler. Tanıyanlar.

    Bu noktada Ali Şeriati şöyle der.

    “Bugün biz inanıp inanmamaya değil, tanımaya mecburuz, tanımaya muhtacız. Çünkü çoğunlukla, bilgisiz bir dinin hiçbir değeri olmadığına inanmaktayız. Bugün biz dini öğrenmeye ve tanımaya muhtacız. Bilimi, toplumu, tarihi, kişiliğimizi tanımaya ihtiyacımız var, inanmaya değil. Bunca inanç bilgi ile iç içe olmadığı zaman zararlıdır da. Çünkü insani bütün enerjiler sömürmekte, almaktadır. İmana değer katan bilgidir. Ali’ye tapmanın Hz. Muhammed’e tapmanın hiçbir değeri yoktur ve bazen bunlar bir kavimin olumsuzluk ve donukluk sebebi olmaktadır. Tanımadığınız bir Ali tanımadığınız bir Rüstem bir başka kimse gibidir. Bunu birbirinden ayırmak yalnız tanımakla mümkündür. “

    Evet, burada dine bir eleştiri yok, burada kendini bilmeyen her ferde eleştiri var. Çünkü insan en çok bilmediğine düşmandır. Kur’an ayetlerini sadece Arapça okumak ve evimizde en üst yerde muhafaza etmekle olmuyor. Gerçi öyle bir hal aldı ki bu iş bir evde Kur’an isteyecek olsak hangi komidine koyduğunu unutmuş insanlar var. Artık kitabı en yükseğe kaldırmayı Burak’ın insanlar nereye koyduğunu unutacak kadar uzaklaştı.

    Bu konuda bir anım var. İlkokul 6. sınıfta din dersinde ki o zamanlar öyle kolay değil kitaba kitaptır demek. Arapça herhangi bir yazı gören onu öper başına koyar böyle bir dönem. Hocamız Kur’an’ı biraz sert bir şekilde masaya bıraktı, ve dedi ki: Bu kitabı okuyup anlamazsanız, hayatınızdan parçalarla birleştirmezseniz bunun bir anlamı yok. Altın kaplama bir kur’an’ı evinize asıp karşısında ailenizle tartışıp, içki içip, kötü söz söyleyip, kalp kırıp, hak yiyerek siz ona değer vermiş olmazsınız. Ve bizden ayetleri ezberlememizi bil hassa anlamalarını ezberlememizi isterdi. Kafirun suresini ezberleyeceğimiz zaman kulaktan kulağa yanlış olursak kafir oluruz söylemleri çıktı. Hocamız bunu duyunca siz okuyun, ezberleyin varsa günahı boynuma siz ilimden uzak olmayı günah sayın demişti. Anlamaya çok önem veriyordu. Allah ondan razı olsun, o yüzden her okuduğumu hep merak ettim. Ki kafirin anlamını öğrenince bir dil sürçmesi ile olunamayacağını korku dini ve ekildiğini tanımadığımızı daha iyi anladım. Kafir; örtmek, saklamak demek. Hatta çiftçiler tohum ekince yani toprak altında tohumu saklayınca kafir de denildiğini duymuştum. Dinen kafir ise bir ilahı imanı yok saymak, inkar etmektir.


    Kur’an ahlak, eşitlik, sosyolojik olarak insandan hareket bekliyor. Bu bağlamada günümüzde siyer çalışması yapan Muhammed Emin Yıldırım güzel çalışmalar yapmaktadır. Kur’an ayetleri ve onları yaşan sahabeler üzerinden anlatımlarla bu işin fiil boyutuna dikkat çekmektedir. Ayrıca Kuran’ın inen ilk 27 ayetinin özeti de bize fiili vurgular. Emirler ayetlerle sıralanır.

    Oku!
    Yaz!
    Kalk!
    Düşünerek oku!
    Hatırla!
    Yönel!
    Uyar!
    Yücelt!
    Temizle!
    Uzaklaş!
    Verdiğini çok görme!

    Yani bunlar neyin işareti. İlim olmadan iman olmaz. Zaten Peygamber efendimiz (sav) hadiste buyurur; bir saatlik tefekkür 60 yıllık ibadete eşdeğerdir. İlim insanoğlunun ki Ali Şeriati’nin ey çamur dediği insanın aklının ibadetidir. Akıl ve ruh olmazsa evet, insan bir çamurdur.


    Bir de sömürgecilik üzerine durur. Nedenleri ve yapılması gerekenler üzerinden konuşur. Bu gücün kaynağını alanların kendilerini nasıl yeryüzünün tanrıları yaptıklarından söz eder. Bunu bir alıntı ile açıklamaya geçersek:

    “...Kuran’da sürekli yinelenen üç tane tipleme vardır. Bu üçü, Tevrat’ta da vardır. Birisi kudret sembolü olan Firavun’dur. İkincisi zenginlik, sermaye ve ekonomi sembolü olan Karun’dur. Üçüncüsü, dini elinde bulunduran bir ruhani olan Bel’am-i Baur’dur. Bu üçü, Kabili sınıfın sembolüdür.”

    Evet, bu tipler yani yeryüzünün tanrıları olarak kendini ilan edenler gökyüzünün tanrılarını oluştururlar. Yani toplumsal özdeşlik, dini zihniyeti yaratır. Aşikar olan güç, Kudret, sömürü, köleliği anlatır.


    Afrika’da Fransız şarabı için çalışan halkın tadını bilmediği şeyi üretimini anlatır. İktidar gücünü anlatır. Afrika’da ki bu benim aklımda olan bir bilgidir. Elmas madeninde çalışan halkın çıkışta mideleri röntgenle kontrol edilir. Yeryüzü kudreti bazılarına cirit alma hakkı vermiştir. Oysa yeryüzü bir ırkın ya da insanın değil tüm inananlarındır. Köleliğin olmaması gerektiği gibi var olan tüm kaynakların tüketimi israfa girer bu da Allah’ın kitabında yapılan her israfın gelecek nesillerin hakkından yemek olduğu vurgusu ile anlatılır. Ama gelin görün ki bir gelecek değil herkes şimdinin sömürgeciliği peşinde koşmaktadır.


    Genel olarak kitabın özü bunlar üzerinden gider. Bu sefer din alimlerini pek anmadı aydın kesimin üzerinde durdu. Zaten din alimlerini anlatış şekli ve onları eleştirmesi aklıma hep kendisiyle aynı şartlardan dolayı ülkesini terk etmiş Sadık Hidayet’in Hacı Ağa’sını getirir. Bu iki yazar ülkelerindeki durumları dışarı böyle arz ederler.

    Kitap ilk insan Adem’den başlar ve dünya düzeninde insan ve insanın varlığı, kendini bulma çabası ve asıl olduğu, değişebilirliği ve değişemezliği, ilke edineceği şeyler gibi bir çok konuyu barındırır. En son bölümde öğrencileri ile bir soru cevap şekli ile son verilir. Burada öğrencilerde ülkelerini ve dünya devlerinin durumunu merak eder. Sorular ülkenin gidişatı ile ilgilidir. Tavsiye kitap listesinde hatırı sayılır bir sıralama alacak kitaplardan biridir. Bir uğrağın. Kimiz? Neyiz? Ne olmuşuz? Farklı bir pencereden bakalım. Ali Şeriati eğitimi olarakta sağlam temellere dayalı bir eğitim almıştır. Önyargılı olmayı tanımaya bırakın. Zaten kendisi de diyor ya tanıyın. Tanıyın şu adamı! Tanıyın da derdi ne bilin! Her şeye katılmak zorunda değilsiniz, ki bende katılmıyorum her şeyine katılsam nakliyeci olmaktan öteye gidemeyeceğim ki.Eleştirin, ölçün, tartın ve siz karar verin.



    Keyifli okumalar!