• 288 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Bir ömür nasıl yaşanır?
    Ve bir ömür nasıl yaşanmamalı?

    “İşte bu iki sorunun cevabı, bu kitapta!” diyemem. Çünkü her insan özeldir, her insan farklı koşullar içinde doğar ve hayatını idame ettirir. Sanılmasın ki, İlber Hoca da bu en iyi ben bilirimci iddia içinde. Yalnızca çok okuyan, çok gezen, sosyal ve kültürlü birinden tavsiyeler edineceksiniz bu kitapta. En güzeli, İlber Hocayla sohbet etme hissini tadacaksınız.

    Toplum olarak unuttuğumuz, daha da kötüsü unutturulduğumuz pek çok değer var. Aslında “toplum olarak” yanlış bir ifade oldu. Tüm dünyaca yozlaşıyor, tüm dünyaca aynılaşıyoruz. Artık bütün şehirler birbirine benziyor. Herkes her yerde aynı cafelere gidiyor, aynı kahveleri içiyor, aynı filmleri izliyor ve aynı kitapları okuyor. Estetik salgınıyla yüzlerimiz, vücutlarımız bile birbirinin aynı oldu. Kendi adıma, karşımdaki insanın kendine has bir birey olduğunu hissedemiyorum artık. Reklamlarda gördüğüm, muazzam orantılı yüz hatlarına sahip bir kadını beğenemiyorum. Çünkü artık her şey plastikten oluşuyor sanki. Plastik güzellikler, plastik zevkler, plastik filmler... Aşık olacağımız insana bile yerleşmiş güzellik algıları karar veriyor. Giydiğimiz kazaklara, giydiğimiz iç çamaşırlarına kadar her şeye!

    Ne yapmalı? Bir kere, bence önce kendini yetiştirmeli insan. Kaliteli zevklere, hobilere sahip olmalı. Hiç kimse gittiğini görmeyecek olsa da, kendi başına bir tiyatroya gitmeli mesela. Özgürlükler, zevkler çeşit çeşit! Ama atlanılan nokta şu ki, özgürlüklerimizi kullanmak da bir vizyon meselesi. Kendini geliştirmeyen, kendine ait alanları olmayan bir insan bu özgürlüklerini de kullanamaz. Bisiklete binmeyi bilmeyen bir insan, ne yapsın bisiklete binme özgürlüğünü? Yahut da kendini ifade edemeyen bir insana, ifade özgürlüğü tanınsa ne, tanınmasa ne?

    İlber Hoca güzel söylemiş: “Gençlere cahil diyorum ama bana kızmıyorlar, demek ki o kadar da cahil değiller.” Evet en başta bunu, cahil olduğumuzu kabul etmek gerek. Salt marka kıyafetler giymekle şık olmadığımızı, dişlerimizin arasından sevimli olmaya çalışarak konuşmakla sevimli olmadığımızı, Cinemaximum’da abuk bir komedi filmi izleyip patlamış mısır yemekle sosyal olmadığımızı... anlamak gerek! Yine Hoca’nın güzel bir tavsiyesi üzerine, yalnız kalabilmeyi bilmek gerek. Elimizden akıllı telefonları bırakıp içinde bulunduğumuz ortamın, dostlarımızla sohbetin tadını çıkarabilmek gerek.

    Düşünülebilir ki, “hem aynılaşmaktan şikayet ediyorsun, hem de başka birinin kişisel zevklerini okuyorsun” Aslında alakası yok. Ben kişinin kendi zevklerini bulabilmesi için de bu tarz tavsiyelere açık olması gerektiğini düşünüyorum. Herkes Dostoyevski okuyor diye, Dostoyevski okumamak büyük bir aptallık örneğin. Yahut herkes Starbucks’a gidiyor diye, kahvelerini sevdiğin halde gitmemek de anlamsız. Farklı olabilmenin, zevk sahibi olabilmenin yolu olur olmaz her şeyi eleştirmekten geçmiyor. Hayattan tat almaya bakmak varken, bu tarz yaklaşımlar içinde olmak her şeyden çok kişinin kendisine zarar aslında.

    Çünkü bu bir yarış değil.

    Kendimizi geliştirmek, hayattan tat alabilmek için yaptıklarımız, çabalarımız... Tüm bunları sadece kendimiz için yapmalıyız, başkaları görsün diye değil. Devletçi bir bakış açısına sahip olanlar dahi bilmeli ki, mutlu bir bireyden daha yararlısı yok toplum için.

    Kitapta yalnızca bu tarz kişisel öneriler bulunmuyor aslında. Ortaylı toplumsal sorunlarımıza, eğitim sistemimizin aksayan yönlerine, bir öğretmenin toplum üzerinde yaratabileceği değişime, şehirlerimizin yapısına kadar birçok şeye değinmiş, eleştirmiş. Ve yalnız eleştirmekle de kalmamış, dünyadaki muadillerini de anlatmış, öneriler sunmuş. Yalnız eleştirmek, şikayetlenmek çoğu zaman faydasız ve anlamsız oluyor. Bu yüzden yaşadığımız imkansızlıklar içinde dahi gösterebildiği çözüm yolları takdiri hak ediyor.

    Son olarak...

    Bir Ömür Nasıl Yaşanır? kişiye kendi yolunu çizmesi için güzel bir kılavuz niteliğinde. Söyleşi içinde önerilen kitaplar, filmler, müzikler muhakkak not edilmeli bir köşeye. Kendi adıma Ortaylı ile kimi ortak zevklerimizin bulunmasından haz duydum. Bir yandan da eksikliğini bile fark etmediğim eksikliklerimi gördüm. Neden dedim şu yazarı bilmiyorum, şu dansı neden öğrenmedim, şu oyunu neden izlemedim?.. Bana salt bu soruları sordurmasıyla dahi değerli bir kitap oldu kütüphanemde.

    Etkinlik kapsamında (#41115222) bu kitabı Murat Ç ve benimle birlikte okuyan herkese, teşekkür ederim. Umarım, yeni bir şeyler öğrenmiş ve memnun olmuşsunuzdur. Ben kendi adıma, birçok not aldım ve okumuş olmaktan keyif duydum.

    Sevgiler.
  • 347 syf.
    Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
    Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
    İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
    Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
    Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

    Ahlak Nizamı
    Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
    Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

    Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

    “… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
    Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
    İktisadi ve İçtimai Nizam
    “…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
    Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
    Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

    Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
    Yeni Nizamın Ana Hatları
    Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
    Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
    Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

    Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
    Mektep
    Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
    Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
    Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

    Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

    Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
    İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
    Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
    Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

    Din Hayatı
    Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

    Ahlak Yaralarımız
    Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
    Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
    Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
    Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
    Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
    Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
    İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
    Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

    İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

    Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

    Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

    Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.
  • 292 syf.
    Terapi İstanbul Psikiyatri Merkezinden Dr.Gülcan Özer ve her biri alanında uzman çalışma arkadaşlarıyla hazırladığı ; telkin nitelikli, bilgi ve danışma içerikli, öğretirken keyif de veren bir çalışmayla bizi bize anlatmayı başarmış.

    İnsan halleri bunlar
    Nereden başlar dersiniz?

    Hayatın geriye doğru okunduğunu
    düşünen yazarımız , konuyu çocukluktan ele alarak Huy/Karekter/Kişilik ayrımına da değinerek kişiliğimizin izini sürüyor ve ileri doğru yaşanır dediği hayatı ,yaşlılığa kadar getiriyor. Peki ya konu insan halleri olurda içinde cinsellik olmaz mı?

    “İnsan” diye başladığımız her cümle , aslında içinde evrenselliği barındırır. Fakat insanın yaşadığı toplumun, kültürün, inanç şekillerinin, kişilik oluşumunda ve özellikle cinsel kimliğimizi elde ederken öğretilenlerin ,cinselliğe bakışımızı da etkilemesi yadsınamaz bir gerçektir.
    Kadın ve erkek olmayı öğrendiğimiz ergenlik döneminde dayatılan gerçek dışı algıların ,cinsel yaşamımızı ve hayatımızı çıkmaza sokarak ,çekilmez bir hale getiren ,fiziki bir soruna dayanmaksızın, psikolojik kökenli olarak oluşan (vajinismus, sertleşme bozukluğu, erken boşalma, isteksizlik, orgazm bozukluğu vb) problemlere değinen yazar ,konuya derinlemesine değil ,fakat bilgilendirici ve yol gösterici yaklaşmış.
    Cinselliği devrimci bir alana yerleştirerekse ,kişinin hayatını etkileyen bu durumu değişime ve yeniliğe açık hale getirmiştir.

    Çocukluk , ergenlik dedik ; her şey bitti mi dersiniz?
    Oysa biz yeni başlıyorduk yaşlılıkla.

    Günümüzde uzayan ömürle beraber artık yaşlılık algısı da değişime uğradı ve kendi içinde genç yaşlı, orta yaşlı ve ileri yaşlı olmak üzere bölümlere ayrıldı. Artık 62 yaş genç yaşlı sınıfına girmekte . Bir şeyleri yeni baştan öğrendiğimiz belki birazda çocuklarımızla yer değiştirdiğimiz bir dönem. Hayatın ve yaşın getirisiyle beraber yaşanan depresif ruh halleri, kazanılan ve kaybedilen değerler, emeklilik, olgunluk ve yeni baştan başlayan keşifler(teknoloji), cinsellik, büyük anne ve büyük baba olmanın yaşattığı torun sevgisi, sağlık sorunları vb bir çok konuda kısa ama bizlere telkin veren , sorunlara yaklaşım şeklimizi etkileyecek şekilde kullandığı umut dolu diliyle, bizlere değişimi ve hayat boyu gelişimi vurgulayan bir kitap.

    Son olarak ; kişilik oluşumunda yaşanılan sorunlar nedeniyle görülen bazı kişilik bozukluklarına da değinen yazarın, anlatım tekniğini , çözüm önerilerini ve yapılan hataları vurgulamadaki sade üslubunu oldukça başarılı bulduğumu belirtmek isterim.

    Hayat ,sonunu bilerek yaşadığımız bir yolculuk deriz hep...Yol boyu yaşadığımız hallerdir bizi biz yapan.
    İnsan halleri denmiş bunlara
    Sonu ölümle biten bir koca serüven...
  • 400 syf.
    Karşı karşıya kaldığımız bir ikilemde – bu ister ilişki yürütmek, etik bir yaşam sürmek, kariyer değişikliği ile mücadele etmek veya hayatımızın anlamını bulmak olsun – yüzyıllar önce yaşamış olan dünyanın en önemli düşünürleri, uygun bir çözüm bulmamız için bize kılavuzluk edebilirler. Kierkegaard’ın ölümle başa çıkma hakkındaki düşüncelerinden, Ayn Rand’ın bencilliğin erdemi üzerine fikirlerinden, Aristo’nun her şeyde neden ve itidal gözetme öğüdünden bahsedip, Kant’ın yükümlülük teorisini ve Yi Çing’in değişime uyum sağlama hakkındaki ilkelerine dek, bu eser felsefeyi erişilebilir hale getirmekte ve gündelik sorunlarımızı çözmek için felsefeden faydalanma yollarını göstermektedir.

    Dr. Lou Marinoff’un tavsiyelerini kendi ihtiyaçlarımıza uyarlamamıza yardımcı olmak üzere ortak sorunlarla açık bir şekilde düzenlenen bu kitap, psikoterapi ile dişe diş bir mücadele veren kendi kendine iyileşme terapisi için akıllı, etkili ve ikna edici bir reçete sunmaktadır.

    “Akıl hastalıklarına çare olarak felsefeden faydalanılır; öyleyse felsefe, aklın ilacıdır.” . EPİKÜR .
  • 216 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    Kitap; genel olarak Yonetici ve yönetici adaylarına hitap etmektedir. Genel hatlarıyla; etkin bir yönetici olmanın esaslarını anlatan kitapta, buna ilişkin olarak da; zamanın etkin şekilde yönetilmesi, çabaların bir katkıya dönüştürülmesi, güçlü yanların en iyi şekilde kullanılması, en önemli görevlere yoğunlaşılması ve etkin kararların alınması için gerekli şartların sağlanması uzerinde durulmaktadır. Günümüz iş yaşamında klasik yönetici olmak yeterli olmamakta, yöneticinin çalıştığı kuruma katkı sağlayabilmesi için öncelikle kendisini geliştirmesi, değişime açık olması gerekmektedir. Bu anlamda kendini geliştirmek isteyen yonetici ve yönetici adayları için kılavuz niteliğinde bir kitap olduğu goruşundeyim...
  • 420 syf.
    ·3 günde·Beğendi·6/10
    Elif Şafak’ın Aşk isimli romanı, edebiyat dünyasına yeni, fakat maalesef çok güçlü olmayan bir yazar kazandırdı: Aziz Zekeriya Zahara. Bu yazıda Zahara’nın romanını konu, tür, kurgu, karakter, üslup ve dil gibi, romanın temel unsurları açısından değerlendirmeye çalışacağım. Elif Şafak mı? Haşa, onu eleştirmek haddime değil, zira hepimiz biliyoruz ki o, “çok güsel yasıyooo.”

    Şafak’ın romanının başlıca karakterlerinden biri olan Ella Rubinstein, bir editördür. Çalıştığı yayınevi, Zahara’nın Aşk Şeriatı adlı kitabını değerlendirmesi için onu görevlendirir. Orta sınıftan bir Amerikalı olan Ella elbette hayatının gidişatından, evliliğinden ve kocasından sıkılmış, bir çıkış ya da heyecan aramaktadır. Elbette Aziz’in romanından etkilenerek onunla iletişime geçer. Elbette aralarında bir aşk doğar. Böylece Aşk romanında bir yandan Elif Şafak’ın yazdığı, Ella ile Aziz arasında gelişen dünyevi aşkı okurken, bir yandan da Zahara’nın yazdığı, Şems ile Mevlana arasındaki “ilahi aşk”ı okuma imkânı buluruz.

    Zahara’nın romanına geçmeden önce, kendisini kısaca tanımakta fayda var. İskoçya’da doğup büyüyen Zahara, 20’li yaşlarında fotoğraf sanatı ile uğraşır. Bu sırada Margo adında Hollandalı bir kadınla tanışır ve birbirlerine tamamen zıt karakterler olmalarına rağmen aralarında bir aşk başlar. Amsterdam’a yerleşirler. Uzun yıllar Margo ile yaşayan Zahara, işletme alanında kariyer planları yapmaktadır ve hayatını tamamen buna adamıştır. Çok sevdiği Margo bir trafik kazasında hayatını kaybedince Zahara hem kendi hayatını hem de genel olarak hayatı sorgulamaya başlar. Bütün hayatı sorgulama hikâyelerinde olduğu gibi, yavaş yavaş dibe vurmaya başlar. Eroin bağımlısı olur. Beş yıl boyunca Amsterdam’ın sokaklarında bir hiç gibi yaşar. Bir sabah “traş olmak için” baktığı aynada hayatı yeniden değişir. Toparlanmaya başlar, bir dergide fotoğrafçılık işi bulur. Dergi aracılığıyla gittiği Kuzey Afrika’da bir antropologla tanışır. Antropolog ona Mekke ve Medine’ye Müslüman olmayanların giremediğini, eğer bu iki yerin fotoğraflarını çekebilirse çok iyi iş yapacağını söyler. Bu fikir Zahara’nın aklına yatmıştır, fakat bir sorun vardır, oraya nasıl girecektir? Onun cevabını da antropolog verir, ne alakaysa sufilerin ona yardım edebileceğini söyler. Zahara da Fas’ta bir sufi dergâhına kapağı atar. Amacı sufileri kullanarak bir şekilde Mekke ve Medine’ye girebilmek ve oraların fotoğrafını çekebilmektir. Fakat işler düşündüğü gibi gitmez. Zamanla sufizmle ve “kendi”siyle tanışır. Dergâhta geçen uzun yıllardan sonra dışarıya sufi bir Müslüman olarak ve Aziz Zekeriya Zahara adıyla çıkar.

    Zahara sufiliği benimsedikten sonra dünyayı dolaşarak fotoğraf çeker. Bu arada başından birkaç hayata ancak sığacak çeşitli olaylar geçer. “Hayatı bir roman”dır. Eh, belli bir olgunluğa eriştikten sonra da bir roman yazmaya karar verir; ancak kendi hayatının romanını değil, bir reenkarnasyonu olduğuna inandığı Şems-i Tebrizi’nin ve Mevlana’nın romanını. İşte biz faniler de –sağolsun- Elif Şafak sayesinde Zahara’yla ve onun romanıyla tanışırız.

    Zahara’nın hayatının, Ferrasini Satan Bilge’nin hayatına benzediğini fark etmişsinizdir sanırım. Bir insanı “senin hayatın bir kurmaca karakterinin hayatına benziyor” diye eleştirmek çok hakkaniyetli bir davranış olmayabilir ama ne yapalım ki öyle. Asla, Zahara’ya sen hayat hikâyeni bizlere anlatırken Ferrasini Satan Bilge’den fazla esinlenmişsin demeye çalışmıyorum. Sadece, Zahara’nın hayat hikâyesi artık sıkıcı hale gelen bir klişeden ibaret diyorum: Kendi maddiyatçı ve başarı odaklı hayatının anlamsızlığından bunalıp Budizm, Sufizm vb bir doğu mistisizminde anlam arayışına çıkan ve elbette aradığını bulan Batılı / Avrupalı mevzusu. Zahara Ella’ya, “Bugün, tıpkı modernite öncesinde olduğu gibi, maneviyata ilgide patlama yaşanıyor. Tüm dünyada giderek daha fazla sayıda insan, hızlı ve meşgul yaşamlarında ruhaniyete yer açmaya çalışıyor(…)” diye yazıyor bir mektubunda (s. 188). Zahara’nın bu iddiası doğru mudur ya da ne derece doğrudur, bilmiyorum, ama şunu diyebilirim: ne sakızmış bu arkadaş, çiğneye çiğneye bitmedi.

    İlk bakışta Zahara’nın romanının Şems ile Mevlana arasındaki ilişkiyi konu edindiği söylenebilir. Nitekim ben de az yukarıda öyle yazmıştım. Gerçekten de Zahara romanında, Şems ile Mevlana’nın tanışmalarını, aralarında gelişen dostluğu ve daha sonra Şems'in öl(dürül)mesine kadar varan ilişkiyi, tartışmalı meselelerle çok fazla ilgilenmeden aktarıyor. Ancak Şems-Mevlana ilişkisi, romanın esas konusu olmaktan ziyade, sanki Şems’in “gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı” adını verdiği listesini okuyucularına aktarmak için kullanılmış bir arka plan gibi. Şems, ilgili ilgisiz bir şekilde araya girip, bazen direk okuyucuya, bazen de romandaki başka bir karaktere söylerken ya da kendi kendine düşünürken öğrenebiliyoruz bu pek mühim kuralları (Bu tutarsızlığı ise Zahara’nın ilk romanı olmasından kaynaklanan acemiliğine verelim). İlgili ilgisiz diyorum çünkü zaman zaman Şems’in kuralı ile o kuralın aktarıldığı olay veya bağlam arasında ilgi olmayabiliyor.

    Zahara’nın, tarihi olaylar ve karakterlerle ilgili tartışmalı konulara girmekten kaçınması doğru olabilir. Romancı, aynı zamanda bir tarihçi olmak zorunda değil. Fakat Zahara, tartışmalı konularla ilgili herhangi bir şey söylemediği gibi, olayların geçtiği dönemin toplumsal ve siyasal ortamına, kültürüne, şehre (Konya’ya) yani kısacası mekâna dair de pek bir şey söylemiyor. Şems ve Mevlana sanki 13. yüzyılda değil de günümüzde yaşıyorlar. Tarihi roman yazmanın en zor yanlarından biri, konu edilen dönemi iyi betimlemek olsa gerek. Mevlana ile Şems ilişkisi ya da başka bir tarihi olay, kaba hatlarıyla hemen her yerden öğrenilebilir. Romanda, ama özellikle tarihi romanda en önemli unsurlardan biri, olayın geçtiği dönemin atmosferini, sosyal ve kültürel yaşamıyla, diliyle, sokağıyla, şusuyla busuyla iyi yansıtabilmektir. Diğer türlü, bu aralar iyi satıyor diye bir tarihi roman yazmış olursunuz.

    Tarihi romanlarda en büyük handikaplardan biri de dil ve içerik açısından anakronizmlere düşme ihtimalidir. Zahara’nın romanında da buna dair bazı örnekler var. Bunlardan birkaçı:

    “köksüzüm, yurtsuzum” (s. 62). Rumen filozof Cioran, Neandertal’lerin bile sebepsiz can sıkıntısı hissine sahip olduklarını; bu sıkıntının modern insana özgü olduğu şeklindeki varoluşçu tezi duydukları takdirde ise -en hafif ifadeyle- güleceklerini yazar. Kendini bir yere ait hissedememe de, sebepsiz can sıkıntısı gibi, herhalde çok eski bir his olsa gerek. Ancak. 13. yüzyılda yaşamış Şems’in, 20 yüzyılda popüler hale gelmiş kavramlarla konuşması biraz yadırgatıcı olmuş.

    “Orta oyunu” (s.179). Sarhoş Süleyman adında bir karakter, içinde bulunduğu durumu bir ortaoyununa benzetince bekçiden dayak yer. Eh, o devirde henüz ne olduğu bilinmeyen, orta oyunu diye bir şeyden bahsettiği için hak etmiş sayılır.

    “hayal perdesinde karagöz oynatanlar” (s. 321. Mevlana kullanıyor bu deyimi). Deyim çok güzel olabilir, ancak Karagöz diye bildiğimiz oyun da o dönemde henüz yoktur.

    “bugüne dek keşfedilmemiş bir kıta bedenim” (s. 376). Mevlana’nın eşi Kerra o zamanlar keşfedilmemiş kıtaların olduğunun farkında. Kimbilir, denizcilikten anlasa belki Amerika’yı keşfe de çıkabilirdi.

    “Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.

    O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur.
    Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç.
    Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.” (s. 397. Şems’in 37. kuralı). Saat, en az 5 bin yıllık geçmişi olan bir araç. Fakat saniye, dakika? Hele tanrıyı bir saat ustasına benzetmek, 13. yüzyılda!


    Romanda Şems Mevlana ilişkisi, kronolojik bir sırayla anlatılmış. Şems’in ölümünü ise ileri-geri gidiş-gelişlerle okuyoruz. Kurgu açısından romanın başarılı olduğu söylenebilir. Ancak şöyle bir “kusur”u da belirtmem lazım. Şems Bağdat’tan ayrılmaya karar verdiğinde, o ana değin gayet rasyonel bir şekilde ilerleyen romanda birdenbire, Binbir Gece Masalları’ndan aşina olduğumuz, doğaüstü güçleri olan şahıslar ve onların mucizevi nesneleri ortaya çıkar. Şems’in bağlı olduğu dergâh’ın başı Baba Zaman/Efendi ona, içinde bir ayna, bir mendil ve içi merhemle dolu minik bir şişenin olduğu bir kutu verir (s. 118). Bu kısmı okuduktan sonra, bu üç nesnenin, başının sıkıştığı bir anda Şems’i kurtaracaklarını yahut bir yerlerde onun işine yarayacaklarını düşünüyorsunuz ister istemez (bkz. Çehov’un silahı). Şems bu kutuyla Konya’ya hareket eder ve kısa süre içinde bu üç nesneyi onlara kendisinden daha çok ihtiyacı olduğunu düşündüğü birilerine verir. Aynayı bir cüzamlıya (s. 161), mendili bir fahişeye (s. 177), merhemi de yaraları olan bir sarhoşa (s. 181)… Bu andan itibaren de söz konusu üç nesnenin, bu üç insanın hayatında bir değişiklik yaratacağı beklentisine düşüyorsunuz; ben öyle düşündüm en azından (Ah Çehov ah!). Ne var ki bu nesneler yeni sahiplerinde de bir değişime yol açmadıkları gibi, romanın sonraki sayfalarında da akıbetlerinden bir daha bahsedilmez. Yalnız fahişe müstesna, onda gerçekleşen değişimin de Şems’ten aldığı mendille bir ilgisi yoktur zaten. Açıkçası bu üç nesnenin hikâye içinde nasıl bir işlevleri olduğunu ben çözemedim. Umarım benim anlayışsızlığımdır. Yoksa bu ayna, mendil ve merhem dolu şişe üçlüsünün, Zahara’nın mensubu olduğu Sufizm’de bizim bilmediğimiz ezoterik bir manası mı var?

    Romandaki karakterler ise hem olabildiğince yüzeysel çizilmişler hem de Zahara’nın kendisi gibi, son derece klişeler. Örneğin koşullar nedeniyle kötü yola düşmüş, ama tövbekâr olmaya hazır fahişe, Yeşilçam’da da çok sık kullanılan, herhalde en basmakalıp karakterlerden biridir. Üzerine, değme edebiyatçıya taş çıkartacak benzetmeler yapıp cümleler kurunca (s. 284), inandırıcılıktan iyice uzaklaşıyor. Aynı şekilde Sarhoş, Dilenci, Katil, Mutaassıp vd, tam da isimlerinin hakkını verecek kadar klişeler. Tabi başka bir açıdan bakınca bu bir başarı olarak da değerlendirilebilir. Kerra, Kimya, Sultan Veled, Alaaddin gibi, Şems-Mevlana ilişkisinde rolü olan karakterler ise varla yok arasılar; sadece işlevleri ölçüsünde hikâyeye girip çıkıyorlar. Kişilikleri en ayrıntılı çizilenler ise Şems ve Mevlana, haliyle. Şems, inançlı, inandıkları uğrunda canını vermeye hazır, kararlı, ancak o ölçüde açık fikirli biri olarak çizilmiş. Ayrıca daha bağımsız karakterli. Örneğin evliliğe karşı, ancak Mevlana’yı kıramadığı için Kimya ile evlenmeyi kabul ediyor. Mevlana ise sanki onun karşıtıymış gibi; daha edilgen, daha yumuşak ve sanki daha fazla düzen taraftarı ve tutucu.

    Elif Şafak’ın olduğu gibi, Zahara’nın romanının da Türkçeye çevrilmişini okuyoruz. Bu nedenle, İtalyancadaki çevirmen haindir (traduttore traditore) sözünü de hatırlatarak, dil ve kelime kullanımıyla ilgili bir şey söylemek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ancak belki yukarıda sözü edilen “dönemin atmosferini yansıtabilmek” kaygısıyla –herhalde çevirmen tarafından!- kullanılmış bazı kelimeler var ki metinde karşılaşınca “dönemin atmosferini yaşamak”tan ziyade hafiften irkiliyorsunuz: akıl baliğ (s. 16), mebzul miktar (s. 16), iştiyakla (s. 17), mutada amade (s. 25), münezzeh (s. 30), mutmain (s. 78)… bunlardan birkaçı.

    Son olarak, kitabın ismine dair yorum da Zahara’nın kendisinden gelsin: “Aşk kullanıla kullanıla içi boşaltılmış bir kelimeye döndü…” (s. 391)
  • 240 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Yeni Binyılın Değereleri, Dalai Lama

    ▪️2017 yılının son kitabını seçerken, hem yılın yorgunluğunu alacak beni rahatlatacak hem de mistik değerlere sahip bir insandan olmasını isteyerek başladım okumaya ve de bittiğinde okuduğum için de mutlu oldum..

    ▪️Kitabı anlatmadan önce Dalai Lama nedir kısaca netten bulduğum bilgiyi arz edeyim;
    * Dalai Lama Budizmin bir kolu olan “Makayana”nın ruhani liderine verilen ünvan.
    * Budizmin Makayana kolu; Tibet, Moğolistan, Batı Çin’in bir bölümü, Bhutan ve Sıkkım çevrelerinde yaygındır.
    * Tibetlilerin inancına göre, Dalay Lama, Mahayana Tanrısının dünya üzerindeki görünüşüdür. Tanrının ruhu Dalay Lamada yaşamaktadır. Dalay Lama ölünce, içindeki kutsal (ilahi) ruh, en az 49 günlük geçen bir zamandan sonra yeniden bir çocuğun vücuduna girer.
    * İlk Dalay Lama, 1474’te ortaya çıkmıştır. Budist inanışına göre zamanımıza (1993) kadar Makayana Tanrısının ruhu 14 Dalay Lamanın vücudunda yaşamıştır. Tibet’in son Dalay Laması kitabımızın da yazarı olanTenzin Gyatso'dur.

    ▪️Kitabı okumadan önce Budizm ve Dalai Lama felsefesi üzerine internette araştırma yaparken M. Serdar Kuzuloğlu beyefendinin hazırladığı bir yazıyı okumuştum. Kitabı okurken fark ettim ki bu kitapta anlatılanlar Serdar beyin bahsettiği Budizm Felsefesini içeriyor. İşte kitapta açıklamaları ile bulabileceğiniz Budizm Felsefsi veya Yaşamın 18 Altın Kuralı;

    1. Büyük aşk ve kazanımlar büyük risk almayı gerektirir.
    2. Bir konuda hata yapıp kaybedince aldığın dersi unutma.
    3. Üç ‘S’ kuralı:
    * Kendine saygı duy.
    * Başkalarına saygı duy.
    * Her hareketinin sorumluluğunu taşı.
    4. Bazen istediğin şeyin olmamasının bir şans olabileceğini unutma.
    5. Nasıl yıkacağını bilmek için önce kuralları iyice öğren.
    6. Küçük anlaşmazlıkların büyük dostlukları zedelemesine izin verme.
    7. Bir hata yaptığını anladığın anda düzeltmek için elinden geleni yap.
    8. Her gün biraz kendinle başbaşa kal.
    9. Değişime açık ol ama değerlerini kaybetme.
    10. Bazen susmanın en iyi cevap olduğunu unutma.
    11. Yaşlılığında hatıralarıyla keyif alacağın iyi ve onurlu bir yaşam sür.
    12. Yaşamının temeli, evindeki huzurdur.
    13. Sevdiklerinle anlaşmazlığa düşersen geçmiş defterleri açma. Sadece bulunduğun durumu dikkate al.
    14. Bilgilerini paylaş. Ölümsüzlüğe ulaşmanın yolu budur.
    15. Doğayı incitme.
    16. Her yıl daha önce görmediğin bir yere git.
    17. En iyi ilişki birbirinize duyduğunuz aşkın, duyduğunuz ihtiyaçtan fazla olduğu zamandır.
    18. Başarılarını, onları elde etmek için feda ettiklerine bakarak değerlendir.

    ▪️Aslında sizin de yukarıdaki maddeleri okurken fark edeceğiniz gibi, bazı kişisel gelişimcilerin “mutluluğun kaynağı kendinizi mutlu etmek, ben olmak, egoist olmaktır” tezinin aksine; Dalai Lama “birey” olmaktan öte toplum için, doğa için yaşamayı tavsiye ediyor. Ben de aynı fikirdeyim. Egoizm mutlaka bir nebze olsun yaşanmalı ama insan olmanın anlamı da yitirilmemeli. Kitabı bir çırpıda bitirdim. Tercümesi ve anlatımı çok akıcı. Bu kitabının yanı sıra ki bence bu kitabından daha iyi "Mutluluk Sanatı" kitabını da tavsiye ederim. Bol kitaplı günler dilerim hepimize..‍️‍️