Murat Ç, 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da'yı inceledi.
 19 May 19:19 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

6 Mayıs 1919:
Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

9 Mayıs 1919:
İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

14 Mayıs 1919:
Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
- Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım!
- Allah muvaffak etsin!
- Mutlak muvaffak olacağız!

15 Mayıs 1919:
Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

16 Mayıs 1919 – Kalkış….
Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
(...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

"Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

"Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

*Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
*İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
*Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
*Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
*Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
*Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
*Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
*Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
*Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
*İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
*İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
*İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
*Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

Bu liste daha da uzar…
Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
Bunları yazanların gram yüreği YOK!
Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

Neler yok edildi!!;
*Halkevleri kapatıldı,
*Köy Enstitüleri kapatıldı,
*Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
*Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
*Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
*İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
*Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
*İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
*Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
*Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
*Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
*Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
*Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
*Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
*Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
*Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
*Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
*İç ve dış borç arttı,
*Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
*Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
*Yeşil alan her yıl azaldı,
*İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
*Üreten değil tüketen toplum türedi….

O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

“Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
Cemal Süreya
OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

Unutma!

İyi Okumalar….!

İsmiaslı, bir alıntı ekledi.
18 May 19:24 · Kitabı okuyor

Biliyor musun, bir şeyler var kafasında ! Hiç değişmeyen, sürekli acı veren bir şeyler...

Suç ve Ceza, Fyodor Mihailoviç DostoyevskiSuç ve Ceza, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski
Kepilleus, bir alıntı ekledi.
18 May 14:09

KOŞARADIM
Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak
Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;
Toprağı rüzgârı denizi göğü
O her zaman bir insanla anlamlı
Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı
Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların
Ve ucuz korkuların kör kuyularına
Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.


Fırlayıp ilk ışıklarıyla günün dağınık yataklardan
Koşaradım gidiyorsunuz işinize değişmeyen yollardan
Kurulmuş saatler gibi günboyu çalışıp tekdüze
Uzayan gölgelerle koşaradım dönüyorsunuz evinize.
Ne kadar uzaksa bir felaket sizden o kadar mutlusunuz
Unuttunuz başkalarının acısını duymayı
Küçük çıkarların büyük kurnazları
Alışverişe döndü tüm ilişkileriniz, hesaplı, planlı
Sevgileriniz ayaküstü, ilgileriniz koşaradım
Unuttunuz konuşmayı kendinizi vererek
Düşünmeden bir başka şeyi, içten yalın dürüst
Dışa vurmayı duygularınızı
Unuttunuz, neydi bir ince söze yakışan en güzel davranış.


Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ki bu en büyük kötülüktür size
Yıkanmıyor bir kez olsun yüreğiniz yağmurlarla
Denizler boşuna devinip duruyor bir çarşaf gibi
Gerip ufkunuza mavisini, çiçekler her bahar
Uyanışın türküsünü söylüyor da görmüyorsunuz.
Sizin adınıza dünyanın pek çok yerinde
İnsanlar dövüşüyor ellerinde yürekleri birer ülke
Anlamıyorsunuz inançlarını bir kez düşünmüyorsunuz.
Ömrünüzü güzelleştirecek bir şey almadan hayattan
Bir şeyler bırakmadan ardınızda gelecek adına
Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim
Koşaradım
Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde..

Bütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş (Sayfa 57)Bütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş (Sayfa 57)

Gün bitiyor, günler değişiyor. Hiç değişmeyen güzel şeyler var. Bunun yanın da değiştiremediğimiz şeyler de var. Umudu kestiğimiz şeylerin bir sivilce gibi çıkması ve onu hissetmemiz de var. Hızlı kurtulmak için patlatıyoruz sivilceyi ama bunun acısı da var. Rutin gittikçe hayat, hatta ve hatta sorunsuz gitse bile bunu dert ettiğin akşamlar da var. Kafamızda bir labirent var ve bir sürü yol var. Bir tanesi çıkışa ulaştırcak hayali de var. Ama aslında hiç bir yol çıkışa ulaştırmayacak. O yolların hepsinde derin çukurlar var. Sırtımız ağır yükler var. Geçmek imkansız. Yükleri bırakamıyorsun, çukurlardan da geçemiyorsun. Böyle şeyler düşününce insan, sebebi olan insanların susmuşluğu da var.


- Emre Koçak

hbh, bir alıntı ekledi.
10 May 19:11 · Kitabı okuyor

Biliyor musun, bir şeyler var kafasında! Hiç değişmeyen, sürekli acı veren bir şeyler...

Suç ve Ceza, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 189 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Suç ve Ceza, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 189 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Esra Koç, Mutlu Prens'i inceledi.
 10 May 14:55 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.

Tuncel Kurtiz 'in mükemmel sesiyle yüreğimizi ezip geçen bu dizelerin Oscar Wilde 'a ait olduğunu biliyor muydunuz?

Oscar Wilde 'ın okumak istediğim ilk eseri Mutlu Prens olmasa da kitaplığı biraz kurcalarken okumadıklarımın arasından gözüme ilişti ve okumaya başladım.Tabi birçok kişi gibi aklıma isminden dolayı Küçük Prens gelmedi değil. Daha başlarken bu isim çağrışımdan mı bilmiyorum, aklımda bir alt bellek oluşmuştu.Tahminimde yanılmadığımı içindeki her biri çok değerli hikayeleri okuyunca anladım. Eser çocuklar için yazılmış olmasına rağmen tıpkı Küçük Prens 'te olduğu gibi yetişkinlerin dünyasının acımasız gerçeklerini masalsı bir dille ortaya koyuyor. Hikayelerin her birinin ana teması ise iyilik ve kötülüğün bitmeyen mücadelesi. Daha geniş açıyla insanlığın hiç değişmeyen ve çöküşüne neden olan, sevgisizlik, bencillik, para hırsı, güçlü olma arzusu gibi kötücül her bir duygunun işlendiği hikayelerle Wilde bize kendimizi sorgulatıyor. Konular bu kadar ciddi ve iç bunaltıcı olunca yazar bu gerçeklikten çocukların tertemiz hayal dünyası ile bizlere seslenmiş. Eseri evrensel hale getiren ise tam da bu boyutu.

*Mutlu Prens*

''Sevgili küçük Kırlangıç, '' dedi Prens, ''bana olağanüstü şeyler anlatıyorsun, ama her şeyden olağanüstü olan insanların çektiği sıkıntılardır. Sefalet kadar büyük bir giz yoktur. Şehrin üstünde uç küçük Kırlangıç ve orada gördüklerini anlat bana.''

Bu masalsı gerçeklikte her insanın kendini bulmaması olanaksız...

F.Betül U., Tahta At'ı inceledi.
06 May 10:06 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Evet uzun süredir merakla beklediğim bir yazarla, Bahadır Yenişehirlioğlu ile tanıştığım kitap" Tahta At" oldu. Tahta At bir aile yaşamının öyküsünde ilerliyor. Olaylar birbirine girip tekrar ayrılsa da yine aynı noktada buluşuyor. Ama değişmeyen tek bir şey var o da yaşanılan her şeyin bir sonraki zamanda karşılarına çıkması. Hayat da böyle değil midir zaten?

Kitap sade ve akıcı dili ile rahatlıkla okunabilecek nitelikte. Ayrıyeten şiirsel bir anlatıma sahip. Bazen bu şiirsellik bir melodi haline bile gelebiliyor. :)

Aslında bu kitap insanın içinde yaşamış olduğu savaşı gözler önüne seriyor. Hayatımızdaki seçimlerin sonucunu ve açtığımız kapıların nereye açıldığını somut şekilde gösteriyor. En önemlisi her şey kaderden deyip insan iradesine yokmuş gibi davranıldığı sırada, 'bu yaşanılanlar senin seçiminin sonucu' olduğunu bir kez daha gösteriyor insana.

Benim için roman, olaylar içinde hayattan bir parça bulduğum, anlatılanlar içinden az da olsa bana bir şeyler katabilen bir nitelikte olmalıdır. Ve ben Tahta At kitabı ile istediğim roman kitabı türüne ulaştığımı düşünüyorum.
Hala Bahadır Yenişehirlioğlu ile tanışmamış olanlara ise bir an önce tanışmaları gerektiğini söylüyor ve bu kitabı herkese şiddetle tavsiye ediyorum. :)

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
03 May 23:06 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Güç sahibi olabilmek için ne kadar çok ödün vermek gerektiğini gördüm, gücü elinde tutabilmenin ne demek olduğunu öğrendim ve onu gözlemledikçe –hatta bir ağustos gününde sıcaktan gömleğine varıncaya kadar soyunduğunu gördüm–, bu küçük şeyler ve parti işleriyle kendini nasıl harcadığını fark ettim. Her etki zamanla yıpratır. Artık okumuyordu, öğrenmiyordu, aslında artık yaşamıyordu da ve her şeyden önemlisi artık özgür değildi. Kendi kendine soruyordu: Ne yapabilirim? Yalnızca sürekli yaptığı bağlantılar ve hiç değişmeyen kavgalarla tutunabiliyordu; vasat yetenekler için yüksek makamlar tehlikelidir, kişi kendini aşmak zorunda kalırsa, kişiliği bozulur. Büyük şehirlerdeki seçim kampanyaları birdenbire beni tiksindirdi, o vaatler ve sözler, o tokalaşmalar; bir insanı orada bulunduğu için mutlu eden her neyse, ben artık onu aşmıştım. Aslında çifte mutluluk denebilir.

Clarissa, Stefan ZweigClarissa, Stefan Zweig
Büş, Mülksüzler'i inceledi.
01 May 18:40 · Kitabı okudu · 15 günde · 8/10 puan

İki dünya düşünün. Birinin ayı diğerinin dünyası yani madalyonun iki yüzü. Urras ve Anarres.
Urras son derece görkemli bir yaşam alanı. Ağaçlarından , verimli topraklarından, havasından , suyundan, insanların yaşamına kadar gösterişin hakim olduğu bir dünya. Ancak her şeyiyle şahane görünen Urras’ın altında ölüm pisliği, leş kokusu var. Buradaki bu görkem yalnızca sahipler için. Onların kölesi olan alt tabakaya ise yemekten sonra ağızı kokan bir adamın iğrenç nefesi kalıyor. O süslü binaların altında kanlı cesetler yatıyor. İnsanlar özgür değil, para insanlara hükmediyor görkem ise araç oluyor.
Anarres ise bu toplumdan kaçan anarşistlerin, Odocuların kurduğu yeni dünya. Burada adeta komin bir hayat yaşıyorlar. Herkes istediği işi yapıyor, kimse aç kalmıyor , kimse kimseden üstün değil. Yasalar yok, kurallar yok. Sadece kişilerin kendi seçimleri ve iş hakim bu dünyaya. Ancak burası çorak bir dünya. Her taraf toz ile kaplı, etrafta birkaç göl ve holum ağaçları dışında neredeyse hiçbir şey yok. Sadece birbirlerine sahipler, birbirlerine ammar diyorlar yani “kardeş”. Tozun hakim olduğu bu anarşist topraklarda aile kurumu işlemiyor. Hatta aile bağlarının güçlü olunması da istenmiyor. Cinsellik ihtiyacı çok rahat karşılanabiliyor ancak aşık olmak iki insanın birbirine sahip olması bir aile kurması bencillik ve mülkiyetçilik olarak görülüyor. Ne kadar mükemmel olursa olsun , aşk ve ailenin mülkiyetçiliği en güzel şeylerden biridir bana göre. Aşkta mülkiyetçilik bir insanı kısıtlamak değil o insana hayatında yer vermek , o insana sahip olmak. Tıpkı anne ve babaya sahip olmak gibi. Ancak bu topraklarda anne ve babanın da çocuklarının yanında kalması hoş karşılanmıyor. Çocuklar bebekliklerini atlattıkları zaman toplu eğitim kamplarına yerleştiriliyorlar. Tabii ki bunlar zorunlu tutulmuyor. İstersen uymayabilirsin. Nasıl olsa burada kurallar yok.
Ancak kuralın olmadığı bu topraklarda hükümetlerin koyduğu kurallardan çok daha güçlü yaptırımı olan şeyler var. “Gelenek.” Toplumlar siyasi yönden her zaman değişime mahkumdur. Her ne kadar Anerres kendine anarşist dese de var olan kalıpların dışına çıkanı silmeye programlamış kendini. Baş kahraman Shevek işte bunun mücadelesini veriyor. Yaptığı fizikle. Fizik bilimiyle iki dünya arasında bir geçişi , en azından düşünce özgürlüğünü, bilgiyi paylaşma özgürlüğünü kullanmak istiyor. Ancak duvarlarla karşılaşıyor ve toplum onu silmeye, yok etmeye çalışıyor.
Yasasız , anarşist bir toplum yaratırken sözsüz yasalar olan törelerin, geleneklerin hükmü altına girdiğini anlamayan kocaman bir Anarres halkı ve bu gerçeğin farkına varıp , gerçek anarşizmi yaşamak isteyen bir avuç insan. Shevek eski dünyasına , aslında evine dönüyor Urras’a . Oradan Anarres’e tekrar yeni dünyasının yenisine. Çünkü ne Shevek için Anarres eski Anarres ne de Anarresliler için. Ne demiş Heraclitus “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.” Çünkü ne girdiğiz su aynı sudur ne de siz o suya ilk girdiğinizde olduğunuz insansınızdır.

Kitap endüstrisi yalnızca bir dogmayı üretmekle kalmaz, aynı zamanda dışında kalanlara çok küçük bir alan bırakır. Kitapçı zincirleri vitrinlerini ve sergileme stantlarını en yüksek teklifi verene satarlar, böylece halk, yalnızca yayımcının ücretini ödediği eserleri görebilir. Dolayısıyla, çok satan olduğu duyurulan kitapların oluşturduğu yığınlar bir kitap dükkânında ki alanın çoğunu kaplar.

Her birinin üzerinde, aynen yumurtaların üzerindeki gibi bir "son satış" tarihi vardır ki, bu da üretimin sürekliliğini teminat altına alır. Sözüm ona düşük kültürlü okurları hedef alan genel gazete politikasının baskısı altındaki kitap ekleri, benzer "fast-food" kitaplar için günbegün daha çok alan ayırarak "fast-food" kitapların da modası geçmiş herhangi bir klasik kadar değerli olduğu ya da okurların "iyi" edebiyatın keyfine varacak denli akıllı olmadığı izlenimini yaratırlar.

Bu son nokta çok mühimdir: Endüstri bize aptal olduğumuzu öğretmek zorundadır; zira doğal yollarla aptallık edinmeyiz. Aksine, dünyaya zeki, meraklı ve öğrenmeye hevesli varlıklar olarak geliriz. Entelektüel ve estetik kabiliyetlerimizi, yaratıcı algımızı ve dil kullanımımızı bireysel ya da kolektif olarak köreltmek ve nihayetinde söndürmek, muazzam bir zaman ve çaba gerektirir.

Günümüz yayıncılık endüstrisinin büyük çoğunluğu, engin ve derin kitaplar okumayı teşvik etmek yerine, tek boyutlu nesneler, yüzeyden ibaret olan ve okura keşif imkânı tanımayan kitaplar yaratmaktadır.

Formüllere başvurarak yazmayı reddeden sayısız yazar olduğu ve kimisinin bu yolla başarı kazandığı muhakkaktır; ancak bugün büyük yayıncılık şirketleri tarafından üretilen kitapların çoğu, değişmeyen bu endüstriyel modeli izler.

Okuyan kesimin büyük bir kısmı bu nedenle belli türden bir "konforlu" kitap beklentisinde olacak biçimde eğitilir. Ve daha da tehlikeli olan, okurların kısa betimlemeler, televizyon dizilerinden kopyalanmış diyaloglar, tanıdık marka isimleri ve dolambaçlı yollar takip eden olay örgüleri peşinde, çetrefilliğe ya da belirsizliğe asla izin vermeyen belli türden "konforlu" okumalara alıştırılmasıdır.

Alman felsefeci Alex Honneth, György Lukacs tarafından geliştirilen bir terimi kullanarak, bu süreci "şeyleşme" olarak adlandırır. Lukacs'ın şeyleşmeden kastı, deneyimler dünyasının, ticari alışveriş kurallarından türetilen tek boyutlu genellemeler vasıtasıyla sömürgeleştirilmesidir.

Yaratıcı hikâyeler dolayımıyla değil, yalnızca, bir şeyin ne kadara mal olduğuna ve bir kimsenin onun için ne kadar ödemek istediğine göre değer ve kimlik biçilmesidir söz konusu olan. Bu ticari fetişizm, bilinç de dâhil olmak üzere insani faaliyetlerin tümünü kapsar ve insan emeğine ve endüstriyel metalara bir tür aldatıcı özerklik yükler, öyle ki, bizlere onların itaatkar izleyicisi olmak düşer.

Honneth bu kavramı, öteki'ne, dünyaya ve kendimize dair algılayışlarımızı da kapsayacak biçimde genişletir, diğer bir deyişle, insanları ve var oldukları alanı yaşayan varlıklar olarak değil de tekil kimliklerden yoksun şeyler ya da nicelikler olarak gören bir toplum anlayışını katar kavrama.

Honneth'e göre bu kavramların en tehlikelisi "kendi kendine -şeyleşme" dir ki bu da iş görüşmeleri, şirket eğitim programları, sanal seks siteleri, role-playing (karakter yönetme) video oyunları gibi türlü faaliyette kendimizi diğerlerine sunma biçimimizde kendini gösterir. Ben bunlara, zekâmızı yadsıyan ve hak ettiğimiz yegâne hikâyelerin bizim için önceden sindirilmiş hikâyeler olduğuna bizi ikna eden edilgen okuma alışkanlıklarını da ekleyeceğim.

Bu edebiyatın her edebi türde örnekleri vardır; duygusal kurmacadan kana susamış gerilim romanlarına, tarihi aşk romanlarından mistik palavralara, gerçek itiraflardan gerçekçi dramaya kadar. "Satılabilir" edebiyatı eğlence, dinlence ve meşgalenin, dolayısıyla toplumsal açıdan yüzeysel ve nihayetinde lüzumsuz olanın alanıyla katı bir biçimde sınırlar.

Gerek yazarları gerekse okurları çocuklaştırır; ilkini yaratımlarının daha iyi bilen biri tarafından hale yola sokulması gerektiğine inandırır; diğerini ise daha zekice ve karmaşık anlatılar okuyacak denli akıllı olmadığına ikna eder.

Bugünün kitap endüstrisinde, hedef kitle ne kadar geniş olursa, yazardan da o kadar itaatkar bir biçimde, basit olgusal ve dil bilgisel düzeltmeler kadar olay örgüsü, karakter, mekan ve başlık değişikliklerine de karar verme gücüne sahip editörlerin ve kitap satıcılarının (son zamanlarda aynı zamanda edebiyat ajanslarının) talimatlarına uyması beklenir.

Bununla birlikte, bir zamanlar anlaşılması güç ya da akademik olarak değil de yalnızca zekice olarak nitelenen kitaplar bugünlerde esasen üniversite yayınevleri ve mucizevi bütçeleri olan küçük firmalar tarafından yayımlanıyor.

Aldous Huxley'nin 1932 tarihli romanı Brave New World'deki denetimci, bu taktikleri kısa ve öz bir biçimde şöyle açıklar: "Bu, istikrar uğruna ödememiz gereken bir bedeldir. Mutluluk ve yaygın deyişiyle yüksek sanat arasında bir seçim yapmak zorundasın. Biz yüksek sanatı feda ettik."

Kitap Endüstrisi | Şeyleşme

~Alberto Mendal ~