• Konuşurken ya da düşünürken, içinde olduğunuz bir mesele, diğer insanların yaptığı ya da söylediği şeyler, çevrenizdekiler, hayat durumunuz, hatta hava durumu hakkında bile şikayet ederken kendinizi bulup bulmadığınıza bir bakın. Şikayet etmek her zaman olanı reddetmektir. Değişmeyen ve bilinçsiz negatif bir yük taşır. Şikayet ettiğinizde kendinizi bir kurbana dönüştürürsünüz. Şikayet etmeden ne düşündüğünüzü açıkça söylediğinizde kendi gücünüzdesinizdir. Gerekirse ve mümkünse, eyleme geçerek ya da ne düşündüğünüzü söyleyerek durumu değiştirin; durumu terk edin ya da kabul edin. Diğer her şey deliliktir.
  • Her şey nasıl da bugündü. Değişmeyen bir şeyler vardı sanki... Sabahattin Ali yaşasaydı, bu yazıyı bugün de yazacaktı demek ki ... Bugün de “ çok çocuk “ değil, sokaklarda dilenen , savaşın yerinden yurdundan ettiği çocuklar için yeni bir hayat dileyecekti..Ve belki bugün de...
  • Daima değişmeyen bir şeyler kalır. İnsanın özünde var olan şeyler...
  • "Biliyor musun, bir şeyler var kafasında! Hiç değişmeyen, sürekli acı veren bir şeyler..."
    Dostoyevski
    Sayfa 189 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Lise zamanlarımı hatırlıyorum. Şimdilerde o çocuktan bu hale nasıl dönüştüm diyorum. Sevginin kıymetinin altını çizerken şimdilerde üstünü çiziyorum, o zamandan bu yana kendimle ilgili tek değişmeyen şey kitap okuyor olmam sanırım. Bir kızın elini bile tutmaya kıyamayan ben şimdi ne haldeyim? Küçük ben şimdiki beni görseydi ne düşünürdü acaba hakkımda. İyiden kötüye evrildim, iyi şeyler yapmadım. Kötülükle savaşamayıp kötü olmayı seçtim. Ben iyi bir insan değilim.
  • Ankara'da çok soğuk bir Aralık ayında ve sene 2014 iken sevdiğimiz bir yazar olan Hakan Günday'ın imza günü vardı. Sırada beklerken (pardon donarken) önümüzdeki kızla derin bir sohbete daldık. Değişmeyen felsefe soruları, bilirsiniz. Sonra ''parfümün dansı'' dedi ve hep aklımda tuttum bu kitabı araya çok kitap girdi ama okumadım niyeyse.
    Bu sefer Adana'da bir 28 Aralık günü -yani doğum günümde- çok sevdiğim bir arkadaşımdan hediye olarak geldi. -tesadüf değil, keşke tesadüf olsa- O zaman da sınav telaşı ile tutuştuğumuzdan denk gelemedik kitapla ve 4 yıl sonunda okudum bu kitabı. ALLAHIM, SONUNDA!

    Kitabın üslubundan bahsedelim birazcık daha sonra içerik kısmına göz atalım bakalım.

    Yazarımız, okuyucusunu asla yalnız bırakmamış. Okuyucu ile sürekli iç içe. Bu bazı okurları rahatsız edebilir ama göze batacak düzeyde değildi ve ben bunları kesinlikle bir kusur saymıyorum aksi gibi kitabı tamamlayan ögelerden biri bence. Rahat okunabilir bir kitap olmasına rağmen bayram tatili araya girince okuyamaz oldum pek. Kitap bir arayış ve o arayışta geçirilen zamanları ele alıyor. Ölümsüzlük ve o muhteşem parfümün temel notası... Garip benzetmelerle bezenmiş. Durup da ''...Effecto, Priscilla'yı akordeon gibi çalardı. Wiggs ise ona arkeolojik bir kazıymış gibi davranıyordu...'' bu ne demek istemiş ki burda diyebileceğiniz kadar garip. Kısaca söylemek gerekirse sizi üslup olarak yormayacak fakat düşünce olarak zorlayacak bir kitap.

    Konusundan bahsedelim. Kitap Priscilla adlı bir garson, Alobar denilen bir hükümdar, koku alma duyusu yüzünden tavşan diye adlandırılmış bir parfüm satıcısı olan Marcel LeFever ve son olarak yine bir parfüm dükkanına sahip olan Madam Devalier ve yardımcısı V'lunun ayrı ayrı fakat bir noktada birleşeceği malum hikayeleri anlatıyor.

    OLMAK VEYA OLMAMAK DEĞİL MESELE. ESAS MESELE OLMAYI NASIL UZATABİLECEĞİMİZDE diyor dahi garsonumuz Priscilla. Kitap da bu oluş süresinin daha ne uzatılacağı ölümsüzlük denen o yere nasıl varılacağını anlatmakta.

    Alobar başta bir kralken ölüme meydan okuyor ve kaçıyor. Ölümden korkmanın aksine bunun bir başkaldırı olduğunu da belirtiyor kitap. Kaçtığı diyarlarda kırların tanrısı, yarı keçi yarı insan olan Pan'a rastlıyor ve bu tanrı kitabın sonuna kadar peşimizi bırakmıyor... Yoluna devam ettiğinde yine ölümden kaçan bir kadın olan Kudra ile yolları kesişiyor. Ve büyük yolculuğu Alobar artık tek değil iki kişiyle sürdürmeye devam ediyor... Ölümsüzlük ve parfümün yolculuğu...

    Bu kitap hakkında o kadar çok şey var ki anlatacak konusu özetle bu şekilde biraz sanki ''koku'' romanına benziyor. Yani tabii ikisi çok farklı kitaplar fakat kokuların özel olması onlara karşı duyarlılığımız hakkında ikisi de benzerlikler içermekte. Kokuların özel olması hakkında da şu bilgiyi vermekte fayda var:

    ''Koku, ölmekte olan insanı en son terk eden duyudur''

    ---------------SPOİLER----------------

    Kitaptaki herhangi bir karakter yerine kendimi koyup özdeşleştiremedim bunun sebebi de ölümsüzlük arayışından nefret etmemden kaynaklı. Ölüm hayatı dengeler ve gereklidir. Kudra kitabın bir yerinde ''Ölümü hangi amaçla yendik?'' diye soruyor ve devamında ''Bence ölümlüyken hayatın daha yüceymiş. Kralmışsın o zaman Alobar...'' diyor. Hayat ve ölüm ikileminde kesinlikle ölümden yanayım. Aslında birinden yana olmamıza da gerek yok çünkü ikisi birbirini tamamlıyor zaten. Hayatın sonu ölüm. Belki de buna inandığım için ölümsüz olamıyorumdur? ''İnsanoğlu sonunda yokuş aşağı inmeye başlayacağını ve düşeceğini bildiği sürece, ne gerçek anlamda mutlu, ne gerçek anlamda özgür, hatta ne de gerçek anlamda aklı başında olabilir''. Bir anlamda haklı. Öleceksek ve bitecekse bu hayat, ne anlamı var bunca şeyin? Neden buradayım? Niye gitmek zorundayım? Dinlere inanan insanlar kendilerine göre açıklama getirirlerdi belki ama ben ''En güzel şeylerin bu dünyaya sırf bizi denemek için, büyük ödülü almamızı daha zorlaştırmak için getirildiğine inanmıyorum. Hayatı bu kılığa sokmak insanlara da tanrılara da yakışmaz.'' böyle düşündüğüm için bir anlam getiremiyorum bu dengeye. Ama sonu olan şeylerin daha orijinal olduğunun hepimiz farkındayız bence. Sonu olmayan şeyler devamında arsızlığı getirir. Eğer ölümsüzlüğe erişecek olursak ve erdemliliğimizi -nerenin erdemliliği ise? neyse bu başka bir konu- yitirmeyeceğimize emin olursak o zaman güzelleşebilir bu fikir. Hayat sınırlıyken bile eğer arsızlığımız diz boyu ise işte o zaman oturup düşünmek gerekir.

    Kitabın bir bölümünde Kudra kafası arılarla dolu bir adam görüyordu ve buna anlam getiremiyordu Alobar'a da bunu söylemiyordu. Kitabın sonunda o arı dolu kafanın açıklanması hoş bir nüans olmuş

    Kitapta ölümsüzlüğün sırrı yine dört element üzerinden gitmiş. Hava- doğru solumak
    Su- stresi ortadan kaldırmak
    Toprak- beslenme (bilhassa pancar)
    Ateş- seks maddesi
    Bunları açıkladığı kısımlar da güzeldi.

    Benim anlamadığım noktalardan biri şuydu Dannyboy'un teorisi... Marcel, Son Gülüş Vakfı'nda çiçeklerin dinozorların soyunu tükettiğinden ve evrime katkı sağladığından bahsediyordu. Dannyboy da üç tane bilincimiz olduğundan bahsediyor:
    1. Sürüngen bilinç: düşmanca çatışmalar ve soğukla ilişkilendiriliyor
    2. Memeli bilinç: uygar çatışmalar ve sürüngen bilincin tersi şekilde sıcakla ilişkilendiriliyor
    3. Çiçeksel bilinç, işte bu üçüncü madde ömrümü yedi... Pek anlamadım ben anlatılanları. Kitabı okuyan arkadaşlar bana Dannyboy'un ne anlatmak istediği hakkında bilgi verebilirse harikulade olur...

    Bir de ben bazı sayfalarda Amerika yönetimine karşı eleştirel bir tavır gördüm mesela kitabın bir bölümünde önceki ABD başkanı olan Eisenhower hakkında ''o dönemden daha kötü bir dönem olamaz'' şeklinde bahsediliyordu bu da aklımda kalan bir detay oldu.

    Zihne neyi söylersen beden onu kabul eder minvalinde sözler gördüm kitapta. Mesela ''Eğer ölümün kaçınılmaz olduğuna inanıyorsan, o zaman kaçınılmazdır. Tutum meselesi, tutum. Tabutu çivileyen, ölüm isteğidir'' diyor. Çok saçma geliyor bana bu işte... Bazen bazı şeyler olmuyor işte zihnin Polyanna bile olsa 'gerçek' olan her şey öldürüyor iyiyi. Öldürüyor Polyanna'yı. Zihni bedenden soyutlamıyorum ama bu kadar büyük etkileri olduğuna da inanmıyorum.

    Kitaba genel anlamıyla çok katılmamakla beraber fikir öyle güzel işlenmiş ki ''lan acaba?!?!?!?'' diye arada kalıyor insan. Bazıları kişisel gelişim demiş kitabın bütünü için. Bak bu yanlış mesela. Hakaret olur bence kişisel gelişim deyip bu kitabı çöpe atmak...

    Kitabın sonuna da uyuz oldum ayrıca o ne biçim son? Hep Alobar ile Kudra'nın vuslatını bekledim. Yine tutmadı. Ama kesin kavuştular ben öyle hissediyorum ya öteki dünyada ya da burda, içimizdeler.

    Ya Wren'i öteki dünyada görmek o kadar güzel oldu ki... Kitap boyunca ne kadar zeki olduğundan bahsediliyordu öteki tarafta da zekiymiş anlaşılan. Alobar hep Wren ile Kudra'yı benzetirdi. Kudra da o tarafa gidince Wren ile kendini benzetti, güzel oldu o karşılaşma anı.

    -----------------SPOİLER-------------------

    AHHH AHHH! güzel kitaptın be. Bazen uyuz oldum bazen ''gerçek olabilir mi acaba'' diye düşüncelere soktun beni bazen kabullendim her şeyi bazen başkaldırdım düzene... Her yönüyle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bir arayışın yolculuğu... Son olarak:

    ERLEİCHDA!