• Avrupa için başka, Afrika, Asya ya da İslam âlemi için başka insan hakları yoktur. Yeryüzündeki hiçbir halk kölelik, despotluk, zorbalık, cahillik, karanlıkçılık için ya da kadınların köle olması için yaratılmamıştır.
  • Çöküntü hallerine karşı, daha nadir birtakım güçleri, her şeyden önce cesareti, genelgeçer düşünceleri aşağılamayı, “düşünsel Stoisizm”i şart koşan duyarlılığın ve ağrı duyma yetisinin hipnoz yoluyla böyle topyekûn yatıştırılmasından çok daha sıklıkla uygulanan ve mutlaka daha kolay olan başka bir antrenman vardır: mekanik etkinlik. Bunun, acı çeken bir varlığı hatırı sayılır ölçüde rahatlattığından kesinlikle kuşku duyulamaz: bugün bu olgu biraz ikiyüzlüce, “Çalışmanın nimeti” diye adlandırılıyor. Rahatlama, acı çekenin ilgisinin acıdan büsbütün başka bir yöne çevrilmesiyle gerçekleşiyor - bilinçte sürekli olarak bir eylem, sonra bir eylem daha beliriyor ve bunun sonucunda acıya yer kalmıyor: çünkü dardır bu insan bilincinin odası! Mekanik etkinlik ve onun beraberinde getirdikleri - sözgelimi mutlak düzenlilik, körü körüne şaşmaz bir itaat, yaşam tarzının tekdüzeliği, zaman doldurma, “kişiliksizliğe”, kendini-unutmaya, “incuria sui“ye (kendine özen göstermeme) çıkarılan bir çeşit izin, evet bir talim - : çileci rahip ıstırapla savaşımda nasıl da esaslıca, nasıl da mükemmel bir şekilde faydalanmayı bilmiştir bunlardan! Özellikle de alt sınıfların acı çekenleriyle, işçi-köleler veya tutsaklarla uğraştığında (ya da kadınlarla: onlar ki çoğu zaman hem işçi-köle ve hem de tutsaktırlar), onların nefret edilecek şeylerde bundan böyle bir hayır, görece bir mutluluk görmelerini sağlaması için, küçük bir isim değiştirme ve farklı bir vaftiz numarasından çok da fazlasına gerek kalmamıştır : - kölenin kendi kısmetsizliğinden duyduğu memnuniyetsizlik ise rahipler tarafından icat edilmiş bir şey değildir. - Çöküntüyle savaşta tutulan daha kıymetli bir başka yol, her yerde bulunabilir ve usul haline getirilebilir bir küçük sevinç reçetesi yazmaktır; bu ilaç çoğunlukla demin sözü edilen diğer ilaçla beraber alınır. Sevincin, böyle tedavi aracı olarak reçetelerde yazıldığı en sık karşılaşılan şekli sevindirmenin sevincidir (hayır işlemek, armağan vermek, rahatlatmak, yardım etmek, cesaretlendirmek, avutmak, övmek, ödüllendirmek); çileci rahip bu ilacı, bu “en yakındakileri sevme” ilacını yazmakla en kuvvetli, en yaşam olumlayıcı dürtünün, en tedbirli dozda da olsa bir uyarımını salık vermektedir aslında - iktidar istencinin uyarımını. Her hayır işlemenin, yararlı olmanın, yardımda bulunmanın, ödüllendirmenin beraberinde getirdiği “en küçük bir üstünlük” mutluluğu, fizyolojik açıdan özürlülerin en bolca kullandıkları avunma yoludur, iyi bir doktor nezareti altında olmak şartıyla: aksi halde elbette aynı temel içgüdüye itaat ederek incitirler birbirlerini. Roma dünyasında Hıristiyanlığın başlangıcının izi sürülürse, o zamanki toplumun en alt tabakasında baş göstermiş olan ve çöküntünün o başlıca ilacının, küçük sevincin, karşılıklı hayır işlemenin sevincinin bilinçli olarak teşvik edildiği, birbirlerine karşılıklı destek sağlamak amacıyla kurulmuş dernekler, yoksullar derneği, hastalar derneği, ölü gömme dernekleri görülür, - yoksa yeni bir şey miydi bu küçük sevinç o zamanlar, gerçek bir keşif miydi? Böylece ortaya çıkmış bir “karşılıklılık istenci”, sürü oluşturma, “cemiyet”, “toplanma” istenci, yine çok hafifçe de olsa, uyarılmış olan o iktidar istencinin yeni ve çok daha eksiksiz bir boşalımını sağlayacaktır: sürü oluşturumu çöküntüye karşı yürütülen savaşta atılan esaslı bir adım ve kazanılan bir zaferdir. Cemiyetin büyümesi, birey için de, onu bezginliğinin en kişisel yanından, kendine karşı duyduğu tiksintiden (Geulinx’in “despectio sui“si [kendini hor görme]) bir hayli sıkça uzaklaştıran yeni bir ilgi kaynağı olur. Tüm hastalar ve hastalıklılar o boğucu çökkünlüğü ve güçsüzlük duygusunu üzerlerinden silkip atmak arzusuyla, içgüdüsel olarak bir sürü örgütlenimine yönelirler: çileci rahip bu içgüdüyü sezer ve teşvik eder; sürü olan her yerde güçsüzlük içgüdüsü sürüyü istemiş ve rahip kurnazlığı da onu örgütlemiştir. Çünkü şunu gözden kaçırmamalıyız: zayıflar nasıl birleşmeye yönelirlerse, güçlüler de aynı doğal zorunlulukla birbirlerinden ayrılmaya gayret ederler; güçlüler, iktidar istençlerinin saldırgan bir toplu eylemi ve toplu tatmini söz konusu olduğunda birleşirler ancak, bireysel vicdanın önemli ölçüde direnişi ile karşılaşarak; diğerleri ise bir araya toplanmaktan haz duyarak gelirler bir araya, - böylelikle içgüdüleri tatmin edilirken, doğuştan gelen “efendilik” (yani, yalnız başına yaşayan yırtıcı hayvan türü olarak insan) içgüdüsü aslında, örgütlenme yoluyla tahrik ve tedirgin edilir. Her oligarşinin altında - tüm bir tarih bunu öğretiyor - hep bir despotluk arzusu gizlidir; her oligarşi, içinde bulunan bireylerin, bu arzularını denetim altında tutabilmeleri için gereksindikleri gerilimle sarsılır durur. (Örneğin Yunancası böyleydi: Platon yüzlerce yerde doğruluyor bunu, kendi gibileri - ve kendini tanıyan Platon...)
  • Kim yalnızca burnuyla değil gözleri ve kulaklarıyla da koklarsa, bugün adımını attığı neredeyse her yerde bir tür tımarhane havası, hastane havası sezinler, - insanlığın kültür bölgelerinden söz ediyorum elbette, şimdilerde yeryüzünde var olan her tür “Avrupa”dan. Hastalıklılardır insan için en büyük tehlike: kötüler değil, “yırtıcı hayvanlar” değil. Daha en başından kazaya uğramış olanlar, ezilmişler, yıkılmışlar - onlardır, en zayıf olanlardır insanlar arasında yaşamı en fazla baltalayanlar, yaşama, insana, kendimize güvenimizi en tehlikeli biçimde zehirleyenler ve sorgulayanlar. Nerede kaçınılır ondan, insana derin bir hüzün bulaştıran o kaçamak bakıştan, baştan kusurlu doğmuş olanın o geriye dönük bakışından, böylesi bir insanın kendi kendine ne söylediğini ele veren o bakıştan, - bir iç çekiş olan o bakıştan! “Herhangi başka biri olsam!” diye iç çeker o bakış, “ama ümit yok. Neysem oyum: kendi kendimden nasıl kurtulurum? Ama ne yapayım ki - bıktım kendimden!” ... Böylesi bir kendini aşağılama zemininde, bu gerçek bataklık zemininde her tür yabani ot, her tür zehirli bitki yetişir ve hepsi de pek küçük, pek saklı, pek sahtekâr, pek yapmacıktır. Burada intikam ve kuyruk acısı duygularının solucanları kaynar; gizli saklılıklar ve itiraf edilemez şeyler havayı leş gibi kokutur; burada en kötücül komplo durmadan ağını örer, - acı çekenin, nasipli ve utkulu olana karşı kurduğu komplo; burada utkulu olanın görünüşünden nefret edilir. Üstelik bu nefreti nefret olarak itiraf etmemek için de ne yalanlar atmak! Büyük laflar, büyük edalar için ne zahmetlere girmek, nasıl da bir “dürüst” iftira sanatı! Bu nasipsizler: ne de asil bir belagat akar dudaklarından! Ne de çok şekerle kaplanmış, sahte, teslimiyetçi bir boyun eğme yüzer gözlerinde! Ne isterler ki bunlar aslında? Adaleti, sevgiyi, bilgeliği, üstünlüğü en azından temsil etmek - budur, bu “en alttakiler”in, bu hastaların ihtirası! Ve ne de maharetli kılar bu ihtiras! Erdemin damgasını, hatta erdemin şıngırtısını, erdemin altın şıngırtısını dahi taklit etmedeki kalpazanlık becerisine hayranlık duymamak elde değildir zira. Bunlar erdemi iyiden iyiye sahiplendiler artık, bu zayıflar ve ümitsizce hastalıklılar, buna şüphe yok: “yalnızca biziz iyi olanlar, adil olanlar” diyorlar, “yalnızca biziz homines bonae voluntatis”(iyi niyetli insanlar). Bize yöneltilmiş canlı ithamlar, ihtarlar olarak geziniyorlar aramızda, - sanki sağlık, nasiplilik, kuvvet, kıvanç, iktidar duygusu kendi başlarına utanılacak şeylermiş gibi, ileride kefareti ödenmesi, hem de acı şekilde ödenmesi gereken şeylermiş gibi: ah, kendileri nasıl da hazırdır ödetmeye aslında, nasıl da can atarlar cellat olmaya! Yargıç kılığına bürünmüş, “adalet” sözcüğünü zehirli bir tükürük gibi sürekli ağızlarında taşıyan, ağızları, her keyfi yerinde görünen ve hoşnutlukla kendi yolunda gidene tükürmeye hazır biçimde büzülmüş intikam düşkünleri bolca bulunur onlar arasında. O en iğrenç kendini-beğenmişler türü, o yalancı doğuştan sakatlar, “güzel ruhlar” temsil etmek peşinde olan ve kepazeye dönmüş duyusallıklarını dizelere ve başka bebek bezlerine sarıp sarmalayarak “yürek paklığı” diye pazara sürenler de eksik değildir aralarında: ahlakın onanistleri ve “kendi kendilerini doyuma ulaştıranlar”ı. Hastaların, herhangi bir üstünlük biçimini temsil etme istençleri, sağlıklılar üzerinde despotluk kurmaya götüren gizli yolları sezme içgüdüleri, - bunun, en zayıf olanın bu güç istencinin bulunmadığı yer var mıdır ki! Özellikle de hasta kadında: hükmetmenin, ezmenin, kasıp kavurmanın inceliklerinde onun üstüne kimse yoktur. Ne canlı ne ölü hiçbir şeyi sakınmaz hasta kadın, en derinde gömülü şeyleri kazıp yeniden açığa çıkarır (Bogo’lar, “kadın bir sırdandır” der). Her ailenin, her kurumun, her topluluğun arka planına bir göz atın: hepsinde hastaların sağlıklılara karşı yürüttükleri savaş, - çoğu zaman küçük dozda zehirlerle, iğnelemelerle, sinsi bir hoş görür yüz ifadesi ile sürdürülen, ama kimi zaman da “haklı öfke”yi oynamayı yeğleyen o hasta-riyakârlığının gürültülü tavırları ile sürdürülen sessiz bir savaş. Bilimin kutsanmış odalarına kadar gelir hastalıklı köpeklerin boğuk öfke havlamaları, bu “asilane” riyakârların kudurgan yalancılığı ve hiddeti (anlayabilen okurlara bir kez daha, bugünün Almanya'sında ahlaki süprüntüyü en çirkin ve en iğrenç şekilde kullanan Berlinli intikam havarisi Eugen Dühring'i hatırlatırım: Dühring, günümüzün ilk ahlak yaygaracısı; kendi benzerleri, Yahudi karşıtları arasında bile ilk). Hepsi hınç insanıdır bunların, bu fizyolojik yönden kazaya uğramışların ve kurtlanmışların, altı intikam kaynayan, sarsılıp duran bir toprak, mutlu olanlara karşı patlamaları bitip tükenmeyen, doymak bilmeyen ve intikam için büründükleri kılıklar, intikam bahaneleri de aynı şekilde bitimsiz olan: intikamın en son, en ince, en yüce zaferine ne zaman ulaşırlar ki bunlar? Kendi sefilliklerini, var olan tüm sefilliği mutluların vicdanına kakmayı başardıklarında kuşkusuz: öyle ki gün gelip de mutluluklarından utanmaya başladıklarında bu mutlular ve belki de kendi aralarında birbirlerine “mutlu olmak ayıp! çok sefalet var!” dediklerinde... Oysa mutluların, nasiplilerin, bedenen ve ruhen güçlülerin mutluluğa hakları olduğu konusunda bu şekilde kuşku duymaya başlamalarından daha büyük ve daha feci bir yanlış anlama olamaz. Defolsun bu “ters dönmüş dünya”! Defolsun bu rezil duygu cıvıklığı! Hastaların sağlıklıları hasta etmemesi - ve bu öylesi bir duygu cıvıklığı olurdu - bu olmalı işte yeryüzündeki en baş görüş açısı: - ama bunun için her şeyden önce sağlıklıların hastalardan ayrı tutulmaları, hastaları görmekten bile korunmaları gerekir ki, hastalarla karıştırmasınlar kendilerini. Hastabakıcı ya da doktor olmak mıdır onların görevi yoksa?.. Ne ki kendi görevlerini bundan daha vahim bir şekilde yanlış anlayamaz ve yadsıyamazlar, - daha yüksek olan, daha alçak olanın aleti olmaya indirgememelidir kendini, mesafe tutkusu görevleri de sonsuza dek birbirlerinden ayrı tutmalıdır! Onların var olma hakkı, gür sesli çanın ahenksiz, kırık çandan ayrıcalığı bin kat daha fazladır üstelik: yalnızca onlardır geleceğin güvenceleri, yalnızca onlar yükümlüdür insanın geleceğinden. Onların yapabileceklerini, onların yapmak zorunda olduklarını hastalar asla yapamamalı ve yapmak zorunda olmamalıdır: ama yalnızca kendilerinin yapması gerekeni yapabilecek duruma geleceklerse eğer, hâlâ mümkün müdür ki hastaların doktoru, avutanı, “kurtarıcısı” olmaları?.. İşte bu yüzden temiz hava! temiz hava! Ve ne olursa olsun uzak durmak tüm kültür tımarhanelerinin ve hastanelerinin civarından! İşte bu yüzden nezih çevre, bizim çevremiz! Ya da yalnızlık, ille de olması gerekiyorsa! Ama ne olursa olsun içe dönük çürümenin ve içten içe kurtlanmış hastaların leş gibi buharlarından uzak durmak!.. Ki, dostlarım, özellikle de bizler için ayrılmışa benzeyen en beterinden iki salgına karşı en azından bir süre daha koruyalım kendimizi, - insana duyulan büyük tiksintiye karşı! insana duyulan büyük merhamete karşı!..
  • Tanrı'ya borçlu olmanın bilinci, tarihin öğrettiği gibi, kan bağına dayalı “topluluk” örgütlenme biçiminin çöküşünden sonra da hiçbir şekilde sona ermemiştir; insanlık, soyunun asillerinden “iyi ve fena” kavramlarını (asillerin sınıf belirlemeye olan psikolojik temel-düşkünlükleri de dahil olmak üzere) nasıl miras almışsa, soyunun ve atalarının tanrılarını miras almakla, ödenmemiş borçların ve bu borçları ödeme arzusunun yarattığı baskıyı da devralmıştır. (Geçişi, efendilerinin tanrı kültüne, zorla ya da boyun eğme ve öykünme yoluyla uyum sağlamış olan geniş köle ve serf kitleleri gerçekleştirir: sonra bunlar yoluyla da taşarak her bir yana yayılır bu miras.) Tanrı'ya borçluluk duygusu birkaç bin yıl boyunca artarak sürmüştür ve hep de, yeryüzünde Tanrı kavramı ve duygusu geliştiği ve yüceltildiği oranda artmıştır. (Etnik savaşların, zaferlerin, barışların, kaynaşmaların tüm tarihi, halklara özgü öğelerin, her büyük ırk bileşiminde görülen o nihai sınıflandırımının öncesinde olagelen her şey, tanrıların soy karmaşasına ve onların savaşlarına, zaferlerine ve barışlarına dair söylencelere yansır; evrensel hükümdarlıklara doğru yöneliş, evrensel Tanrılara doğru da yöneliştir her zaman, despotluk, bağımsız soylu sınıfı boyunduruğu altına almakla, herhangi bir tektanrıcılığa da zemin hazırlar daima.) Hıristiyanlığın Tanrı’sının şimdiye değin ulaşılmış son-kerte-Tanrı olarak ortaya çıkışı, bu yüzden yeryüzünde son kerte bir borçluluk duygusunun da belirmesine yol açmıştır. Artık bunun tersi bir devinim içine girdiğimizi varsayarsak, Hıristiyanlığın Tanrı'sına olan inancın durdurulamaz gerileyişinden yola çıkarak, hiç de azımsanmayacak bir olasılıkla, insanın borçluluk bilincinde de şimdiden hatırı sayılır bir gerileme olduğunu çıkarsayabiliriz; kaldı ki, ateizmin mükemmel ve nihai zaferinin, insanlığı başlangıcına, causa prima’sına (ilk neden) borcu olduğu duygusundan azat edebileceği olasılığını da göz ardı edemeyiz. Ateizm ve bir tür ikinci masumiyet birbirlerine aittir. -
  • “Vicdan rahatsızlığı”nın kaynağına ilişkin bu hipotezin dayandığı varsayımlardan ilki, sözü edilen değişimin yavaş ve istemli bir değişim olmadığı, yeni koşullara organik bir uyum sağlama şeklinde değil, bir kesinti, bir sıçrama, bir zorlama, karşı koyulmamış, hatta hınç bile duyulmamış, savuşturulamaz bir bela şeklinde kendini göstermiş olduğudur. İkinci varsayımsa, o ana değin dizginlenmemiş ve şekillen-dirilmemiş bir halkı belirli bir şekle sokma sürecinin, bir zorbalıkla başlamış, yine peş peşe zorbalıklar yoluyla bir sona ulaştırılmış olduğu, - dolayısıyla, en eski “devlet”in korkunç bir despotluk, ezici ve amansız bir aygıt olarak ortaya çıkmış ve halk ve yarı hayvan karışımı bu hammaddeyi yalnızca yoğurup itaatkar kılana dek değil, onu biçimlendirene dek işleyegelmiş olduğudur. “Devlet” sözcüğünü kullandım: bununla kimi kastettiğim açık - herhangi bir sarışın, yırtıcı hayvan sürüsünü, savaş için örgütlenmiş olan ve örgütleme becerisiyle de, belki sayıca çok daha üstün, ama daha hala şekilsiz, göçebe bir halk kitlesinin üzerine o korkunç pençelerini gözünü kırpmadan koyan bir fatihler ve efendiler ırkını. “Devlet” böyle başlar işte yeryüzünde: onu bir “sözleşme” ile başlatan coşkulu hayallerin sona erdirildiği kanısındayım. Buyurabilen, doğası gereği “efendi” olan, edimlerinde ve tavırlarında zorbalık sergileyen kişi - ne işi var böyle birinin sözleşmelerle! Böylesi varlıklar hesaba kitaba gelmezler, yazgı gibi geliverirler, nedensiz, mantıksız, fütursuz, özürsüz, şimşeğin belirdiği gibi beliriverirler, nefret bile duyulamayacak denli korkunç, ani, inandırıcı, “farklı” biçimde. Yapıtları, içgüdüsel bir biçim-yaratma, biçime-sokma’dan oluşur, var olan en istenç dışı, en bilinçsiz sanatçılardır onlar: - belirdikleri yerde yeni bir şey, öğelerin ve işlevlerin kendi aralarında birbirlerinden ayrı tutulup birbirleriyle ilintilendirildiği, bütün bakımından bir “anlam”la yüklenmemiş olan hiç bir şeyin içinde yer bulamadığı yaşayan bir egemenlik düzeneği oluşuverir hemen. Suç, sorumluluk, başkalarını gözetme nedir bilmez bu doğuştan örgütçüler; bir annenin kendisini çocuğunda doğrulanmış olarak görmesi gibi, kendini “yapıt”ında sonsuza dek doğrulanmış olarak gören o tunç bakışlı, korkunç sanatçı bencilliği hüküm sürer içlerinde. Onlar, aralarında “vicdan rahatsızlığı”nın büyüdüğü insanlardan değildir, en başından bellidir bu, - ne ki onlarsız da büyüyemezdi bu iğrenç ot, eksik olurdu, onların çekiç darbelerinin şiddeti ve sanatçı zorbalıkları altında, muazzam miktarda özgürlük dünya yüzünden ya da en azından gözden silinmiş ve adeta gizil kılınmış olmasaydı eğer. Zorbalıkla gizil kılınmış bu özgürlük içgüdüsü - artık anladık bunu -, bu bastırılmış, geri çekilmiş, içerilere hapsedilmiş, sonunda artık yalnızca kendi üzerinden boşalabilen ve salıverilen özgürlük içgüdüsü: bu, sadece ve sadece budur vicdan rahatsızlığının başlangıcı.
  • Önsöz'den;
    Cibran gençliğinde dünyayı kusursuz ve kötülüklerden uzak bir yer olarak tasarladı.
    Resmettiği yer; kederlerden uzak, neşeli bir dünyaydı, kusursuzluğunu cehaletin bozamadığı aydınlık bir dünyaydı, batıl inanışları reddeden akıllı bir dünyaydı.
    Tasarladığı bu cennette adalet ve bilgelik yanyanaydı, insanlar arasında birlik ve iyilik birlikte hüküm sürüyordu.
    Fakat yarattığı bu cennetin hayatın gerçekleriyle bağdaşmadığını gördüğünde umutsuzluğa kapıldı.
    Cibran devletin başındakilere ve din adamlarına toplumun temel direkleri olarak baktı. Onların adalet ve bilgelik örnekleri olmalarını bekledi.
    Çok zevk aldıkları ayrıcalıkların ve bolluğun, halka yaptıkları soylu hizmetlerin bir karşılığı olması gerektiğini düşündü.
    Üstlerine düşeni yapmadıklarında bunları da hak etmeyeceklerine inandı.Yasa koyuculara ve lüks yaşamlarına bu ışık altında baktı ve insanları nasıl sömürdüklerini görünce düş kırıklığına uğradı.
    Hayatın gerçeklerini anlamaya başlayınca zenginin, kölelik ve despotluk boyunduruğunda yaşayan yoksulu nasıl ezdiğini gördü.
    Bu durumu Cibran, 'politika' adının arkasına gizlenen zulüm olarak adlandırdı.
    Duygularını Arapça dergiler, gazeteler ve kitaplarda öfkeli yazılarla duyurmaya başladı.
    Bu yazılardan bir demeti bu kitapta toplandı.
    Bu dünyaya bir söz söylemeye gelen Lübnanlı adam 'Kaynağı adalet olan bir dünya, kaynağı merhamet olan bir dünyadan daha büyüktür.'
    diyordu.
    Anthony R.Ferris
    Halil Cibran
    Sayfa 9 - Anahtar Kitaplar
  • İnsanlar birbirlerini çok geç tanıyor, sence de öyle değil mi?
    Bence tam zamanında tanıyoruz birbirimizi, beni yedi yıl önce görseydin böyle göremiyecektin , bankada çalışan bir memur olarak görecektin, biraz silik, herkes gibi yani, herkes kadar kişiliksiz, özelliksiz.
    Ama sen neysen oydun değil mi, o zaman da..
    Öyle. Ama bizi başkalarının gözünde değişik kılan yeni durumlarda takındığımız tavır oluyor. Bakıyorsun mütevazı bir çiftçi birden başkan oluveriyor, o zaman, içinde bulunan gizli despotluk eğilimi bakıyorsun ortaya çıkmış.