• Evlilik kadını erkeğin boyunduruğuna soktuğundan, karı-koca ilişkilerinin doğuracağı sorunları bütün keskinliği ile yaşayan kadın olacaktır. Evliliğin çelişkisi, hem cinsel, hem de toplumsal bir görevi içermesindedir: bu iki yanlılık, kadının kocasına bakışında da kendini gösterir. Kocası, erkek etkililiğine sahip, babasının yerini tutmaya aday bir yarıtanrıdır; koruyucudur, eksik gediği tamamlayıcıdır, vasidir, klavuzdur; karısının yaşamı onun gölgesinde çiçeklenecektir; bütün değerlerin anahtarı, doğrunun güvencesi, karı koca ahlakının doğrulayıcısı odur.
  • 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Herkese selam Bugün sizlerle güzel bir kitabın yorumunu paylaşmaya geldim. #dogannovus yayınlarından çıkan #Arzuakgun kaleminden #sonuctaerkek kitabını okudum bitirdim. Bakalım neler varmis bu güzel kitapta.
    Öncelikle şunu belirteyim. Kitabi özellikle kadınlar mutlaka okusun derim. Neden derseniz; içinde tam 40 farklı erkek karakterini ele almış sevgili arzu. Onların karakteristik yapısını alıp masaya yatırmış, bize de alın size gözünüzde o çok buyuttugunuz erkek milletinin iç yüzü demiş. O karakterleri okurken zaman zaman aaaa bu benim eski sevgilim, ay bu aynı benim komsum, eşim, abim, babam vs diye kendi kendinize hayretler içind e kalacaksiniz. Çünkü bu tip erkeklere emin olun hayatimizin bir yerinde mutlaka denk geliyoruz. Çevremizde, evimizde, iş yerimizde varolan adamlar bunlar.
    Karakterleri okurken zaman zaman kahkahalarla gülerken, bazen kızıp ofkelenip, bazen de kendinizi sorgulayıp ahhh diyorsunuz bende aynı salakliklari yapmıştım ne aptalmisim diye kendinizle yuzlesiyorsunuz. Kitabın en güzel ve en faydalı kısmı ise sizi bunlarla yüzleştirirken aynı zamanda da bir rehber niteliğinde yol gösterip farkında olmadığımız bir çok guclu yanlarımızı bize gosteriyor. Bir nevi kadın dayanışması diyeyim. Hayatımızdaki erkekleri inceden döverken, bizde bıraktıkları yaraları, acıları sarıp sarmalayan , kol kanat geren bir dost niteliğinde olmuş.
    Ben kitabı okurken sanki karşımda bir dostumla dertlesir gibi, ahh merve bak bu adamlar bizim hayatımızda hep varolacak ama sen güçlü bir kadınsın gereğini yapmasını bilirsin diyen bir dostun sıcaklığında okudum.
    Arzu ile konuşurken şunu demistim; kitap anlatıdan ziyade bir rehber gibi olmuş. Ama iyi ki de olmuş. Ve iyi ki yazmissin En ilginç kısmı bir kadın gözünden etkenlerin bu kadar net olarak analiz edilmiş olması idi. Ki biz bunu cengelkoyde kahve içerken detaylıca konuşacağız arzuyla
    Son olarak; uzun zamandır belki ilk defa kendimle bu kadar net yüzleştim diyebilirim. Biten aşkım, kalp sizilarim, acılarım hep bendenmis meğerse. Geç olsa da öğrendim ya çok şükür. Sevgili arzu bu güzel kitap için bir kez daha sana teşekkür ederim. Kalemin yolun açık olsun. Hepinize keyifli günler dostlar.
  • Karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araba durarak bana yol verdi. O an beynim yerle bir oldu. Şimdiye dek ne kadar aşağılandığımı başka bir ifadeyle ne kadar değersiz olduğumu fark ettim. Aynı zamanda değerli olduğumu fark ettim(olması gereken). Diğer fark ettiğim şey ise neden şimdiye kadar bu küçük durumda dahi bana değer vermedikleri oldu. Neden bu kadar aşağılandık? Bunu anlamam ve düşünmem sadece birkaç saniyemi aldı. Birkaç saniyeyle devletin değersizleştirme politikasına kadar gitti düşüncelerim. O an anladım ki değersizleştirmek devletin en hayati stratejisidir. Devlet neden böyle bir düşüncede bulunsun? Bana ifade ettiği kadarıyla bunu açıklamaya çalışacağım. Diğer düşündüğüm şey ise neden şimdiye dek bunun böyle olduğunu düşünmedim, görmedim? Acaba görmemem için neler yaptılar, hangi duvarları ördüler? Ya da duvar mı vardı? Anladım ki tam anlamıyla duvar filan yok sadece kavramlarda fark var. Söz gelimi cari açık derler, zarar demezler… Liberal, liboş kafaların yarattıkları en adi şeylerden biri de kavramları işlerine geldiği gibi üretip piyasaya sunmak. Kapitalist sistem ise bunu modelleştiriyor. Yani hazmettiriyor. Çünkü her kavram/sözcük bütün düşünce biçimimizi belirliyor. Abi her şey kavramda bitiyor, gittikçe bu kavram eksikliğimin ne denli bir uçurumda sallandığını olduğunu fark ediyorum. Diğer şey ise görmek, gözlem eksikliği. Görme, gözlem eksikliğim metin içinde hemen fark edilmiyor mu? Yukarıda verdiğim cari açığa neden zarar demedikleri. Cari açığı biliyordum, zararı da biliyordum ama neden görmedim? Çünkü yeterince düşünmüyoruz ve düşüncelerimizi her tabela her kampanya bertaraf ediyor. Düşüncelerimizi dağıtan, yıkan o kadar çok etken var ki… Ya da değer kavramı ile özgürlük kavramını da biliyordum. Ama neden ikisinin arasındaki ilişkiye hiç bakmadım, özgürlük kavramı üzerinde düşündüğüm kadar değer kavramı üzerine de düşünmedim. Acaba özgürlük kavramı üzerine hiç değecek kadar düşündüm mü? Hayır. Metni neden toparlayamıyorum?

    Liberal sistem(alışveriş babında değerlendiriyorum bunu) seni ‘’fırsat, kampanya, indirim günleri’’ gibi reklamlarla kendine çekiyor. Sen de bu fırsat ve kampanyaları kaçırmayayım diye alışveriş yapmaya çıkarsın. Böylelikle onların senin paraya muhtaçlığından çok senin onlara muhtaçlığını en gerçekçi şekilde ortaya koyuyorsun. Başka bir anlamsal yüzeyde bakacak olursak yani değer kavramı bakımından bakacak olursak ‘’sen fakirsin, yani ucuzsun bunlar senin layık olduğun şeyler’’ böyle bir anlam daha ortaya çıkıyor. Diğer başka bir anlamda bakacak olursak ihtiyacın olmayan ama sana ihtiyaçmış gibi gösterdikleri şeyler senin özgürlüğüne amansız bir darbe indiriyor. Bu kıskacın içinde daha fazla ne kadar dayanacağız? Bizi aptal sürüsü olarak görmelerinden ne zaman rahatsız olacağız? Ya da gerçekten bir avuç aptal sürüsünden ibaret miyiz? Nasıl bileceğiz aptal olmadığımızı? Kaldırım taşlarından birini kaldırıp cama fırlatmak… Aptallığın kendisi mi yoksa? Hangi kanun önünde yargılanacaksın? Hukuk dediğimiz şey yönetici sınıfın tamamen kendine has biçtiği kendi bekasını korumaya yönelik oluşturdukları bir aptallık metninden öteye mi geçiyor? Hukuk: Mevcut yönetici sınıfın kendini koruduğu, bekasını garantilediği ve bu yolda ilerlerken kendini güvende hissettiği bir metinden öteye geçmiyor? Belki bu tanım size oldukça basit bir sayıklama olarak gelebilir. Ama şunu da düşünmekte fayda var: Sen kendini o metinde görmezsen isyan edeceksin, olabilecek bir başkaldırı ihtimaline karşı senin temelden sahip olman gereken birkaç madde de ekleyerek başkaldırını tamamen önlemiş oluyorlar. Amacım hukuk dalına girmek değil ama özgürlük ve değer ilişkisi tamamen hukuktan çıkıyor. Keşke hukuk bilgim biraz olsaydı da daha geniş yer verebilseydim. Neden özel üniversitelerin hukuk fakültesi var? Çünkü liberal sistem her şeyi ticari düşünecek(kar, zarar) bireyleri hukuk sınıfında daha çok yer edinmek istiyor. İnsan hakları, ihtiyaçları filan her zaman hukuk alanının dışında kalmıştır liberal sistemde(birincil anlamda).

    Alışveriş bahsini toparlayacak olursak istediğin şeyi yiyememen, giyememen, içememen öncelikle değerle ilişkilidir sonra özgürlükle. Özgür olamamanın nedeni değersiz olmaktan geçiyor.

    Eğlence kültürü bu liboş sistemde birer hastalıklı alışkanlıktan öteye ne kadar geçiyor? Oynanan oyunlar var, kantır, pes, fifa, araba yarışları, bowling, eğlence kulüpleri gibi vs. Bunlara harcanan para ve zaman bizi ne kadar düşünmekten alıkoyuyor, değerimizden ne kadar ettiğinin farkında olmak gerçekten ıstırap veriyor. Yanlış anlaşılmasın. Her vakit bu tür şeyleri düşünerek hayatı çekilmez kılmak değildir amacım. Benim amacım, hayatın zaten çekilmez bir şey olduğunu söylemek. Yani bu sistemde gerçeklerle baş başa kalmak. Ve bu tür şeyler de birer maskeden ibaret. İçinin açılmasını istiyorsan doğaya git. Ne insan kanunu var ne de sesi. Kendinle baş başa kalınca değerli olduğunu hissediyorsun belki de o yüzden doğa insana iyi geliyor.

    Devlet, ticari bir örgüttür. İnsan tüccarlığını yapan amansız ve güçlü olan tek kurumdur. Kendisi dışında yapan herkes illegal bir örgüt. Hatırlayın, sınırda binlerce Suriyeli Avrupa’ya gitmek istiyor ama polisler engel oluyor. Diğer taraftan insan kaçakçıları tarafından botlarla, kamyonlarla Avrupa’ya geçiriliyorlar. Kim daha faydalı ve özgürlükçü? Her ikisi de birisi fırsattan yararlanarak para kazanıyor diğeri de engel olarak paranın gelmesini bekliyor. Vahşet dolu vahşi bir düzen. Yerindeyse, hayvanlara hizmet amaçlı yem vermen gibi. İnsanları istedikleri şekilde güvenlik politikası altında sorgulayabilir, içeriye tıkabilir, medeni haklardan koparabilir. Bu da bireyin ne kadar değersiz olduğunu gösterir. Sürekli kimlik sorgulamaları ne anlama gelir? Güvenlik mi? Kocaman bir yalan. Öncelikle senin koşulsuz bir şekilde kimliğini göstermenle seni değersizleştiriyor. İkincisi her yerde olduğunu herhangi bir karşı faaliyette olmaman için seni uyarıyor. Bir ülkede ne kadar çok kimlik sorgulama yani gbt uygulaması var o ülkenin bireyleri o kadar değersiz bireylerdir. Devlet, sana yardım malzemesi veriyorsa ve savaş gibi bir durum yoksa. Devlet seni aşağılıyor, değersizleştiriyor ve özgür düşüncenin önüne bariyerler, duvarlar örerek seni köleliğe mahkum ediyor.. Seni kendine muhtaç bir şekilde tutarak, bir beslenen evcil hayvan muamelesi yapıyor. Sana orta düzeyde maaş veriyorsa senin sürekli orada tutunmak için çaba vermeni ve kaybedeceklerinin korkusunu bir yanda yaşatırken diğer yandan kazanacaklarını sana hayal ettirerek seni süründürüyor. Devlet sana yüksek orada bir maaş veriyorsa bulunduğun konumu sürekli korumanı ve sistemin devamlılığını sağlaması için projeler üretmeni, eskiyen projeleri de suçlu ilan ederek senin sürekli kurtarıcılık vazifesinde bulunmanı istiyor.

    Dün on liralık bir yemek yediğim için bana bir lira ceza kesildi. KDV, Ben yemek yediğim için yani zorunlu bir ihtiyacımı giderdiğim için neden devlete bir lira ödemek zorundayım? İnsan, değerli, sahiplendiği çocuğundan yemek yediği için ceza keser mi?

    Bir arkadaşla buluşacaksınız… Buluştuğunuz arkadaş biraz statüsü yüksek ama çocukluktan beri arkadaş olduğunuz için tekrar buluşuyorsunuz. Onun hal ve hareketleriyle senin hal ve hareketlerin hiç bir olur mu? Çünkü değersiz hissedersin kendini. Ve onun seninle buluşmasını kendin için bir minnet olarak görürsün. Bu değersizlik hali senin özgür bir şekilde konuşmanı, hareket etmeni ve hatta düşünmeni bile engeller. Özgürlük ve değer ilişkisi kendini toplumun her sahasında her safhasında gösterir. Değerli olduğun kadar özgürsün.

    Benim en şikâyetçi olduğum ve kendimi değersiz, en aşağılık hissettiğim konu ise şudur: İdrarın çıktığı yerden yapışkan bir dölün penisin ucundan çıkıp başka bir idrar kanalına giriş yapmasıyla bizim dünyaya geliyor olmamız. Bu tam anlamıyla bir felaket, korkunç bir kâbus. Bizi oldukça değersiz, aşağılık ve anlamsız kılmaya yetmiyor mu? Keşke başka şekilde insan var olabilseydi. Mesela buğdayı çok kıskanıyorum. Toprağa atıyorsun ve toprakta kendi kendine yetişiyor. Bitkiler bu konuda çok şanslı. Rahmi seviyorum, rahim sığınaktır, rahim değerli olmaktır, sıcaktır ve şefkatlidir. Memeden beslenmekte yine öyle ama giriş ve çıkışları kaldıramıyorum. Keşke şöyle bir doğum yöntemi deneseydi yaratıcı: Bütün vücut, eller, ayaklar, baş yani bütün gövde aynı şekilde, aynı ölçüde birbirinin üstüne ve dengine geldiği vakit çocuk kendi kendine rahimde yeşerseydi ve karın ortasından ayrı bir çıkış yolu olsaydı. Bu daha mantıklı bana göre. Boy sorunu olacaktır ama aşkın ve sevginin yüksek olmasıyla bu sorun görmezden gelinebilirdi. Ya da birbirlerini en çok sevdikleri ve seviştikleri bir anda yani hazzın zirve yaptığı anda, çocuk rahimde yeşerseydi ve yine karın ortasından ya da belden bir yerden çıksaydı ama bel altı olmasaydı. Nefret ediyorum bu şekilde olan bir oluşumdan. Değersiz ve aşağılık bir şekilde hayata gözlerini açıyorsun. Yaratıcı, daha yaratıcı bir şey düşünebilirdi. Bununla birlikte pornoya gelecek olursak… Çünkü günümüzün en rağbet gören en haz veren şey olunca değinmemek imkânsız. Neden bu kısa açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim? Düşünmeyen insanlar ya cinsel köleliğe girerler ya da alışveriş aptalı olurlar. Aslında her ikisi de aynı paralellikte. Doyan insanın penisi veya vajinası istekli duruma gelir. Bir de bunun üzerine aptallık eklenince iyice köleleşirler. Pornoda kadın ve erkek oldukça aşağılanıyor, değersizleşiyor. Birbirlerinin en pis yerlerini öpmekten tut, her bir fantezi ve harekette insanı aşağılayan, onurunu zedeleyen her şey mevcut. Buna rağbet duyan insanlar genellikle düşünmeyen kesimdir. Düşünmediği için özgür değil, özgür olmadığı için değersiz. Bu konuya fazla kafa yorunca başka alanlara zaman ayıramıyorum. Biliyorum, bu durum beni ölüme götürecek.

    Bugün, siyasi partilerin gençlik kollarına üye olan herkes en değersiz, en aşağılık olan kişilerdir. Şimdilik de statü, hiyerarşi üzerinden biraz düşünmek istiyorum. En tepede lider, en değerli olan. Sonrasında yardımcı, üyeler, genel kurul, il başkanları, il başkan yardımcıları, il meclis kurulu(karar), meclis kurulu üyeleri, il meclis encümenleri, ilçe başkanı, ilçe başkan yardımcıları, ilçe genel kurulu, ilçe meclis encümenleri, gençlik başkanı, gençlik başkan yardımcısı, asıl üyeler, genel üyeler ve yeni gelen üye. Yeni gelen üye de eline bayrağı alıp sokağa çıkar. Çünkü sokak ayak takımının yeridir. Sokak savaştır, sokak karanlıktır ve sokak pistir. Biz de her daim sokaktayız. Ne kadar değersiziz. Bu hiyerarşik yapı her alanda sorgulanabilir ve her alanda mevcuttur. Ne kadar da değerli ve özgürüz? Lider kadar değerli değilsen, lider kadar özgür değilsin.

    Diyebilir miyiz, özgürlüğün ölçüsü değerdir diye…

    Verdiğim bütün örnekler liberal sistemin örnekleri. Yani özgürlük ve değer düşüncemi belirleyen yine bu sistemin kendisidir. Çünkü sistem üzerinden düşünüyorum. O zaman diyebilir miyiz özgürlük-değer ilişkisi ve bunlara yüklediğin anlam karşı karşıya olduğun sorunun özünde yatıyor. Başka (olmayan, gerçeğini yaşamadığımız) bir varlıkta olan/olacak şeyi nasıl düşünüp verebiliriz? Bunu nasıl birey ve topluma aktarabileceğiz? Bütün düşündüklerin yaşamın kendi gerçeğinin üzerine oturuyor.

    Kendimi özellikle bu ülkede (başka ülkede hiç yaşamadım) hiçbir şekilde değerli görmüyorum. Her alanda vergi, her alan yasaklı, her an terörist ilan edilip enselenebilirim… Kendimi hiçbir şekilde değerli görmüyorum ve özgür hissetmiyorum. Toplumun en soytarı, en hain, en kibirli, en bilgisiz, en yalancı insan topluluğu olan bir mecliste benim faydama, beni değerli hissettirecek, özgür, güvenli hissettirecek ne çıkabilir ki...

    Değerli, değer ve özgürlük ilişkisine kısaca değinmek istedim daha doğrusu değinme ihtiyacı hissettim. Üzerinde düşünmeye devam edeceğim.
  • 184 syf.
    ·7/10
    Ermeni, Türk çatışmalarının en yükseğe çıktığı bir zamanda ve yerde (Adanada) bir Ermeni'nin canını kurtaran ve onun en iyi arkadaşı olan bir Türk'ün soylarını birleştirmeleriyle dünyaya gelen: Türk-Ermeni (Müslüman-Hristiyan) bir Osmanlı hanedanı mensubunun, 2. dünya savaşı sırasında Fransa'da direnişçilere katılması, buradaki direniş maceraları, bu maceralar sırasında hayatının aşkı ile tanışması, nihayetinde kazandıkları zafer ve bu zaferin ona kazandırdığı -belki hakedilen, belki abartılmış- şöhret, babasının adını İsyan koyacak kadar ondan beklediği devrimci duruş, onun bunun tam aksine bir gelecek kurgulaması ancak kaderin onu tam da babasının istediği gibi bir insan yapması...

    Biraz da devrimci ve direnişçi sol ruhlarının verdiği heyecan ile Yahudi soylu kadın ile Müslüman soylu erkeğin Arap-İsrail savaşının patladığı sıralarda Lübnan'da tekrar karşılaşması ve evlenmeleri, kısa süren mutlu bir sürecin akabinde savaşın aralarında çizdiği aşılmaz duvarlar. Bu duvarların ve babasını kaybetmenin buhranı ile ayrıca babaannesinden miras kalan psikolojik rahatsızlıklar sonucu akıl sağlığını nispeten kaybetme ve hain kardeş Salem'in İsyan'ı bir tımarhaneye kapatması.

    Tımarhane'de geçen 20 küsur yıl. Neticede İsyan'ın kızıyla tımarhanede karşılaşması ve ilaçlardan kurtulması için bu karşılaşmanın oluşturduğu itici güç. Savaşın meydana getirdiği kaostan faydalanıp tımarhaneden kaçış ve en son erkek ile kadının hikayelerinin başladığı yerde romantik buluşmaları.


    Kitap küçük hacimli, akıcı bir üsluba sahip. Olmuş bitmiş bir hayat öyküsünü devam eden günümüze bağladığı için cevapsız kalan sorular mevcut. Örneğin Salem'in hayatını kaybetmesinin cevabı "okuyucuya bırakılmış." Bir diğer akla gelen soru Clara evli mi, bekar mı, İsyan'ı bekledi mi, beklemedi mi?

    Kitabın en başta vurgulamak istediği durum Ermeni-Türk gerginliği sırasında Türk-Ermeni dostluğu ve evliliği, bir nesil sonra ise Yahudi-Müslüman gerginliği sırasında meydana gelen Müslüman-Yahudi aşkı ve evliliği... İkisinin de ortak noktası ve başkarakterlerin seciyeleri: kin ve nefrete karşı düşmanlık. Bunu İsyan Fransa'da direniş örgütüne katılırken Bertrand'a açıklıyor. "Benim Fransa'ya Fransız vatanına bir bağlılığım veya Almanlara Fransa'yı işgal ettiği için bir düşmanlığım yok. Ben Nazizmin şiddetine, kinine düşmanım" diyerek romanın anafikrini ifade ediyor.

    Kitapta soyaçekim ve kader vurgusu da bulunuyor. Babasının devrimci oluşunu istemesi ve bu baskı sebebiyle dingin bir yapıya sahip olan ve gazete dahi okumayacağına, yalnızca derslerine odaklanacağına dair kendine söz veren İsyan'ın Özgürlük örgütüne katılıp direnişçi olması, üstelik Lübnan'da bu kimliğiyle ünlenmesi kader temasını işliyor.

    İsyan'ın bir dönem aklını kaybetmesi ise soyaçekimin yansıması.
  • Kürsüye çıkan Mehmed Akif, Ey Müslüman diye başladığı hitabına;

    Cihan altüst olurken, seyre baktın öyle durdun da, Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda! Hayat elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkaak; Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Dava-yı istihkâk

    Şiiriyle devam etmişti.

    Mehmed Akif, Al-i İmran Suresi, 100-104. ayetlerinin anlamını vererek konuşmasını sürdürmüş, Hepiniz Allah ın ipine sımsıkı sarılınız, sakın aranıza ayrılık gayrılık girmesine meydan bırakmayınız diye açıklama yapmıştı. Ona göre; memleketi kurtarmak ve namert taarruza karşı çıkabilmek için kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar herkes topyekûn mücadele etmeliydi. Bu, her fert için farz-ı ayn idi.

    Eşref Edib anlatıyor: Akifin büyük heyecanla okuduğu şiir bütün gönülleri heyecana vermişti. Çok kimseler ağlıyordu. Mehmed Akif, fırkacılık ve komitacılığın artık ortadan kalkması ve elbirliği ile vatanın savunulması gerektiğini belirterek Emin olunuz ki, canla başla çalışarak aradaki ayrılık sebeplerini kaldıracak olursak, vatanı da, dinimizi de kurtarırız diyecekti.
    Bu şekilde İstanbul da Kuva y-ı Millîye hareketinin bir İttihatçılık hareketi olduğunu iddia edenleri uyaran Mehmed Akif, halkı vatanın savunması doğrultusunda bir araya gelmeye çağırıyordu:

    " Bu hareketin, bu hizmetin sadece din ve vatan savunmasına yönelik olduğu, dost ve düşman tarafından tamamen anlaşılmalıdır. Yani bu mücadelenin herhangi bir çıkar için yapılmadığını, en yakınımızdaki ile en uzaktaki dahi bilmelidir. Bu görünümü sarsacak en ufak bir söz veya davranış hoş karşılanmamalıdır. Çünkü hepimizin amacı birdir ve bellidir. Amacı, hedefinden saptırma yolunda yapılacak bir girişim, Allah korusun birliğimizi zedeleyebilir. Hepimizin bir vatan borcu, bir dini borcumuz vardır ki, onu ifa etme hususunda ufacık bir ihmal bile caiz değildir. Bu konuda hiçbirimiz köşemize çekilip seyirci kalamayız. Çünkü düşman kapıya dayanmış ve namusumuzu çiğnemek istiyor. Bu namert saldırıya karşı koymak, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-yaşlı her fert için farz-ı ayn olduğu, bir an bile unutulmamalıdır. (12 Şubat 1920, Sebilürreşad)

    Mehmed Akif konuşuyor, cemaat ağlıyordu.. Dostu Eşref Edip ise, manzarayı kelime kelime not alıyordu. Zira Akif in söyledikleri mühimdi ve Sebilürreşadda yayınlanmalıydı. Mehmed Akif kürsüden inince herkes eline sarıldı ve kucaklaştı. Bu sözler halk üzerinde, mahzun ve mükedder gönüller üzerinde çok tesirler husule getirdi. 23 Ocak 1920 tarihinde yapılan bu bir saatlik konuşmanın metni önce Balıkesir de çıkan İzmir e Doğru Gazetesi nde, 12 Şubat 1920 tarihinde de Sebilürreşad da yayınlandı..
  • Erkeklerin eğitiminde konu klasik ile'çağdaş' eğitim arasındaki çözümsüz tartışmayla içiçedir.Kızların eğitiminde ise konu,ideal 'kibar kadın'ile kızları kendilerine yeterli kılmak üzere eğitmek isteği arasındaki çatışmanın bir parçasıdır.Ancak kadınlar sözkonusu olduğunda,cinsler arasında eşitlik isteği tüm eğitim sorununu çarpıtmıştır:Kendi içinde bir yararı olmadığı durumlarda bile,kadınlar erkeklere verilen eğitimi alma çabasına girmişlerdir.Bunun sonucu olarak kadın eğitimciler kendi kızlarına aynı sınıfın erkek çocuklarına verilen 'yararsız'bilgiyi vermeyi amaçlamışlar,kadınların eğitiminin bir bölümünün onları anneliğe hazırlayıcı teknik bir eğitim olması gerektiği görüşüne şiddetle karşı çıkmışlardır.
  • 180 syf.
    ·7/10
    Kitap hakkında bilgi verilmiş zaten. Türkler için, nehirde kadın ve erkek birlikte yıkandığı, asla zina etmedikleri zina eden olursa dört kazık çakıp kolları ve bacaklarını kazıklara bağladıkları ve sonra da balta ile ikiye böldüklerini yazmış. Hırsız da aynı ceza ile cezalandırılırmış.

    Kitap sadece Türkler hakkında bilgi vermiyor yalnız. Türkler ve bu kavimler ile arasında olduğunu iddia ettiği akrabalığa da değinmiş. Ta 922 yılında bu kadar meşhur bir iddia.
    Misal Yecüc ile Mecüc hakkında da yazmış. Bir dev boyutunda olan adamın varlığını belirtmiş. Devin kendisinin mezarını ve iskeletini, kafasını gördüğünü yazmış. Adamın tarifini vermiş.
    ''Bu adam Yecüc ile Mecüc kavmindendir. Bizimle onlar arasında 3 aylık mesafe vardır. Onlar çıplak olup aramızda deniz bulunur. Onlar denizin karşı kıyısındadır. Hayvanlar gibi birbiriyle çiftleşirler. Her gün Allah onlara denizden bir balık çıkarır....
    Eskiden dışarı çıktıkları kapının önünde sed vardır.
    O yerin hükümdarı, adama bakan çocuğun öldüğü, hamile kadının çocuğunu düşürdüğü, Bir adamı sıkarak öldürdüğünü yazmış.