• “Hiçbir gün yeni değildir bir öncekinden biliyoruz
    Eksik şafaklara karşı sarhoş
    Yaşanmadan eskimiş günlere çıkıyoruz.”


    Burası Kendini Kurtaran Kitabevi. Belki bu şehrin en eski yeri. Eskimesine müsaade edilmiş. Şu kapıyı açtığımda yüzüme çarpan koku. Nemli ve eski kağıt.. Zamanın derin izlerini taşıyan. Dersin burada icad edilmiş eskimek. Kapı. Geniş bir odaya açılır. Duvarlar. Duvar denmez bunlara. Zeminden tavana değin raflar. Raflarda. Kitaplar ve eski ne varsa. Eski fotoğraf makineleri, eski siyah beyaz fotoğraflar. Tanıdık simaların, daha önce hiç rastlamadığım fotoğrafları. Plaklar. Kasetler. Bir tahta merdiven. Raflardan istediğini alabilsin diye. Tahta tabureler. Daha yakına uzanmak için. Üst rafların birinde ince bir çingene çivisine iliştirdiği, arkasında sıralı zilleri, üzerinde eflatun renklerin hakim olduğu, Mezopotamyalı bir kadın portresi. Oval bir tabloya benzese de bunun bir erbane olduğunu söylemişti Mösyö. Üzerine işlenmiş kadın gibi Mezopotamyalı, bir çalgı. Bakkal Halim’in demesi Diyarbakırlıymış Mösyö. Belki de ordan bu erbane.

    Lakabı Mösyö. Gençten sayılır. Gözündeki minicik ve yusyuvarlak gözlüğü, kara sakalıyla tuhaf bir görünüşü vardır. Bazen kaşlarından elmacık kemiklerine değen gözlüğünü takar. O zaman pek bi tanıdık gelir. Yinede çıkaramam. Gelen turistler ona Mösyö derdi. Bizim de dilimize takıldı kaldı, diyor bakkal Halim. Çok sevilir burda. Alabildiğine garip bir adam. Yine de severim. Garip de olsa. Sivri dilli ve sevecen. Ve mütemadiyen zayıf. İpince bir dal. Saydamlaşıp bir hayalet gibi görünmez olacak sanırsın. Evini, adresini, ailesini hiçbirimiz bilmeyiz. Tam bir bilinmez. Dükkanın diğer odasında tıkır tıkır bir şeylerle uğraşır. Benim oraya girmeme pek izin vermezdi başta. Bazı günler seslerden daktiloda bir şeyler yazdığını anlardım. İçeride. Raflarda dizili bir dünya kitapla göz göze gelirdim. Sanki yazılmamış bir şey kalmış gibi ne işler bu adam içerde tıkır tıkır ?

    Bazen rafların birinden eski bir fotoğraf makinesi indirir. Boynuna asıp odaya geçer. Ben saatim dolunca kapıyı tıklatır çıkacağımı haber veririm. İçeriden çıt çıkmaz. Anlaşmamız üzre böyle zamanlarda kapıyı kitler çıkarım. Sabah döndüğümde bir parça kağıtta özenli yazısını tanırım “yokum.” Hepsi bu kadar. Üç gün sonra çıkar ortaya. Nereye gittin, desen. İşlerim vardı der. Hep işleri vardır. Kimse bilmez. Yalnızca yeni getirdiği şeylerden bir yerlere gidip bir şeyler aldığını anlarsın. Bakkal Halim’e kalsa o odadan hiç çıkmamıştır. Ya getirdikleri ? Daha önce görmediğin bir kitabın ilk baskısı, bir yazarın dostlarıyla çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı, yılların uğultusunu taşıyan bir plak.
    Bazen kendini kaptırır. Bir şeyler anlatır. Geçmişten. Ama ne onun ne benim yaşımızın yetmeyeceği zamanlar. Kuşkulandırır beni gözüyle görmüş gibi anlatması. Huzursuz eder. Gülümser sonra toparlamaya çalışır. Yani öyle oldu demek istemedim aslında. Şaşkın şaşkın bakmasana kız. Öyle olmuş demek istedim. Tamam herkes işinin başına. Görüyorsun işte kötü bir anlatıcıyım, der. İnanmam. Yaşımın yetmediği zamanlarda yaşamış ve şimdi o yılları peşinden sürükleyerek gezen bir hayalet olduğunu. Ya da belki de reankarnasyonla vücut değiştirdiğini düşünür. Huzursuz olurum. Sonra gerçeğin güvenli kıyılarına dönerim. Bu hurafelere artık çocuklar bile inanmaz.

    Burada da benim için birçok yasak vardır. Çok soru sormak. Küçük odaya izin verilmeden girmek. Bizde olmayan bir kitap sorulduğunda yok demek. Çünkü nasıl oluyorsa bir yerden bulur getirir. Sen yeterki yok deme. Her şey vardır var etmesini bilene, der. Daha birçok ufak tefek şeyle beraber, bilhassa eski kitapların tozunu almam yasaktır. Bende çok bayılmam bu hayaletlerin tozunu almaya. Mösyö kendisi alır. Küçük yumuşak bir fırçası ve küçük bir küreği vardır. Kürekte biriktirdiği tozları masada beklettiği kavanoza döker. Hissettirmemeye çalışarak onu izlerim. Kavanoza dökülen kitap tozundan sesler. Gürültülü bir meydan kalabalığının çok uzaktan gelen sesi. Kavanozun kapağını hızla. Aniden. Tekrarlardan edindiğim alışkanlıkla, daha o bana bakmadan önüme döner, başka şeyle meşgul olurum. Böylece beni belki kulakları ağır işiten, hiçbir şeyden haberi olmayan bir çalışan olarak görür.Ziyanı yok. Kavanozu alelacele küçük odaya götürür.

    Bazen bu eskimişlikle çürüdüğümü hissederim. Kolum, bacağım çürüyüp kopacak. Kısacık saçlarımın dökülmesini bile burayla beraber çürümeye yorarım. Bu uğursuz alametleri korkarak toplarım. Yine de burası benim ‘ödünç kapım’. Burada bu deli adam, namıdiğer Mösyö bana kitap onarmayı da öğretir. Böyle zamanlarda izni olur küçük odaya girmeme. Toplu mezar gibi görünür. Sayfaları yırtık, kaplarından ayrılmış kitap ölüleri yatar, odanın büyük bir bölümünü kaplayan masasında. Masanın başındaysa o çelimsiz hayalet. Bu ölü kitaplardan, hayalet kitaplar yaratır. Onlara kanatlarının pulları dökülmüş, zamanı dolmuş bir kelebek ya da dokunduğun an kırılabilecek kadar ince bir cama dokunur. Aynı özeni gösteremememden korkar. Gözü hep bendedir.

    Küçük odada. Tek bir raf durur masanın arkasında. Üzerinde kavanozlar. Fırsatını her yakaladığımda bu rafa göz atarım. Kavanozlarda biriktirdiği tozlar. Ya bazen dalgalanır hiç sebepsiz ya bana öyle gelir. İnce elenmiş çöl kumuna benzerler. Belki de kumsal. Bu adam hiç çöl görmemiştir. Belki bir kaç kez kumsal. İki duvarın birleştiği kirişte ayaklı bir pervane. Fişe takılı. Öyle eski ki çalıştığından bile. Kullandığını görmedim. Pervanenin karşısında oldukça hoş, ayaklı bir boy aynası. Aynanın kenarına sıkıştırdığı kağıtta ‘İbrahim daha kırgın, kırdığı potlardan’ yazılı. Kendi el yazısıyla. Bu sözün ne anlama geldiğini sormak istedim bir zaman. Sonra bende çağrıştırdıklarıyla kalmasına karar verdim. Aynaya iliştirilmiş eski bir resim. Bir adam ve kısa saçlı bir kadın. Adamın yüzü karalanmış. Kirişteki pervane ve karşısındaki ayna arasında ufak bir pencere. Hiç gökyüzü görmemiş. Yüzü karşı duvarların ve pencerelerin yüzünde. Kenarına, aynaya doğru toplanmış, tavandan tabana kadar bir perde. Ardı görünmeyecek kadar yeşil ve kalın. Üzerinde kitapları onardığımız büyük masada çok eskilerden kalma kitaplar. Bunları içerideki raflara hiç yerleştirmez. Hangi dilde olduklarını bilmem. Kalın kaplarında anlaşılmaz bir dilde yazılar. Mösyö’nün bunca tuhaflığından mıdır bilmem handiyse büyü kitabı diyeceğim bunlara. Kitapların yanında duran. Arada içerden sesini duyduğum daktilo. İlk zamanlar benden gizlediği oda bu söylediklerimden ibarettir işte.
    Keyifliyse bir şeyler anlatır. Benimle mi yoksa o an odada olan ama benim göremediğim bir başkasıyla mı konuştuğunu anlayamam. Hep bana Mine demesinden belki de üstüme alınamam söylediklerini. Ancak gözünü gözüme diktiğinde. Sıkça tekrarlar; bir kitap kurtarmak bir insan kurtarmaktır. Ve aslında her insan bir kitaptır. Kitaptan başını kaldırıp gözünü bana diker. Kendini kurtardın mı ? Cevap veremem. Yeniliklere kapalı oluşu, yeni hiçbir şeyden tat almayışındandır. Faydasız meşgaleler, der hepsine. Tatlıhayat kurbanı, bırak şu şeytan ayetini, kızar. Ne zaman telefonla oynadığımı görse. Zamanla kabının şeklini alan su gibi uymaya başladığım bu yerde telefonun icadını bile unuttuğum oldu. Galiba bu adam kendiyle beraber benide delirtti. Mucizelerden ve kendi zamanını 80’lerde durdurduğundan söz eder. Gururla. 80’lerden sonrası, bir şenlik masanın ardında kalan kırıntılardı. İnsanlar bu kırıntıları yaşam sandı, der. Giyimi, tavrı, zevkleri neredeyse insanı buna inandırır.

    İki gündür uzun bir yolculuğa çıkacağını söylüyor. Gidip bir hatayı düzelteceğini. Belki biriyle döneceğini. Ama bir pot kırarsa çok fazla kalamayacağını. Her şeyi bana emanet ettiğini. Mutlaka geri döneceğini.. Anlamadığı şeyden asabiyet duyuyor insan. Ve yenilmez merak. Bakkal Halim’in imalarıysa kafamı allak bullak ediyor. Küçük odanın içerisinde, başka yere açılan bir kapı arar, sonrada bu halime güler oldum. Çaresi yok. Apartman boşluğuna bakan camdan içeri girmeliydim Mösyö gitmeden. Nerden çıkıp gittiğini öğrenmeliydim.

    Bütün gün sevdiği kitapları raflardan indirdi. Belli sayfalarını okuyup durdu. Sonra gülümseyerek hepsini yanımda götüremem, hatırımda götürmeyi deneyeceğim, dedi. Nereye gidiyorsun ? Soru dilime diken gibi batsa da soramadım. Saatim dolunca hazırlanmaya başladım. Mösyö şimdi raflarda eski kitapların tozlarını topluyordu. Tekrar görüşene kadar hoşçakal, dedi. Sende Mösyö, dedim gülümseyerek. Kapıya yöneldiğimde mırıldanarak raflarına geri dönmüştü. Apartmanın etrafını dolaşıp küçük odanın penceresini buldum. Yeşil perde, pencerenin yarısını ötüyor. Yarısı açıkta. Duvarın arkasında beklemeye başladım. Bu apartmanların ardında görünmez bir güneş batarken Mösyönün ayak sesleri duyuldu. Perdenin aralığından gördüğüm kadarıyla kitap tozlarının koca bir kavanozda birleştirmişti. Pervanenin düğmesine bastı. Kadim bir uğultuyla çalışmaya başladı. Önce yavaş yavaş. Hiç ummazdım. Aynanın karşısına geçti Mösyö. Perde hareket ettiği için görüntü kesilip geri geliyordu. Bir an aynanın yüzeyi dalgalandı. Aynanın kenarına iliştirdiği fotoğrafı alıp baktı. Sonra kavanozdakileri pervaneye doğru savurdu. Tozlar Mösyö’ye geri dönmeye başladı. Daha çok dalgalandı aynanın yüzeyi. Önce elindeki fotoğraf süzülerek düştü, sonra ayakları, bacakları.. Hızlanan pervane perdeyi iyice havalandırınca, en son omuzları tuzla buz olurken göz göze geldik Mösyöyle. Elim ağzıma gitti gayriihtiyari. Gülümseyen gözleri de tuzla buz oldu. Ayna dalgalandı. İçeriye doğru büküldü. Dalgalandı, dümdüz duruldu. İçeri nasıl koştum. Odaya nasıl girdim bilmiyorum. Aynanın içine doğru eğildim bende. Peşinden. Uzattığım başım kendi başıma çarpıp geri döndü. Fotoğrafı yerden aldığımda daha önce üstü karalanmış olan yüz açık seçik görünüyordu. Hay Allah, dedim. Bak sen şu Hayalet’in yaptığına.

    https://hizliresim.com/jg87Om
  • Rüknettin'in aynalarda ağladığı kadar var.

    bir mevsimin kıyısından tutarsan Rüknettin 
    kurak ovalara yağmur yağar 
    ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi 
    kalbin şiir olup vadileri sular.

    senin de vadilerin vardır Rüknettin! 
    kehanetler kurarsın, yağmalarsın kendini 
    kurtarıp o yangında ilk önce kalbini 
    niyedir, aynalarda azalır sesin.

    doktorum 
    ben bu kalbimi sarınır örtünürüm 
    kış gecelerinde onu yakar ısınırım 
    üşürsem helak olacağımdan korkarım.

    doktorum 
    gayya kuyusuna inmek istemem 
    bana bir ip uzat, yağmurlar istemem 
    aynaları kırarım, suretimi istemem 
    mevsimler dönedursun, bu dünyayı istemem

    ben hep aynalardan geçerim doktor, 
    aynalar benden geçer 
    Araf'tan bir sepet sarkıtırım aşağı 
    doluşur içine narin böcekler 
    yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler 
    üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı 
    ben hep aynalardan geçerim doktor.

    günahları için ağlayan kim varsa 
    kanatları ile okşar onu melekler

    hep böyle midir 
    kalbin hep böyle yavaş mıdır rüknettin 
    aynalar sana bir savaş mıdır rüknettin 
    yârin dudaklarından trenler geçer de 
    kalbinin istasyonunda durmaz mı 
    sen hiç satrançta yenilmez misin 
    atına binip hep gidermisin rüknettin 
    bilmez misin atından ayrı düşen bir vezir 
    zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı 
    ve nihayet şahlar da aynalardan geçer 
    bir sen mi kalırsın bu rüyada rüknettin 
    herhalde hep böyledir 
    bu dünya sevenlere bir tuzaktır rüknettin

    Rüknettin'in kalbinin birinci muhasarası;

    buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik 
    konuşmayı unuttuyduk hâl diliyle söylediydik 
    duâ okuduyduk yağmur dilediydik 
    kalbinizi kuşatmaya geldiydik.

    hoşgeldiniz. buyrun, işte kalbim. 
    adımı unuttuğum zamanlarda rüknettinim. 
    gövdesi ihlâl edilmiş bir yetimim. 
    şu kapıdan buyurun, az ilerisi benim kalbim.

    benim kalbim bir ıslah evidir doktor 
    yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde 
    benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir 
    kuştur 
    uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde 
    kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor 
    tıkanır, ölür metropollerde 
    ardından ağıtlar okunur.

    bir çiçeği uyandırmek için mi 
    söner bu ateşgâhlar 
    kaldırmak için mi yeraltını 
    o derin uykudan 
    kurur bu göl 
    ne var ne oluyor 
    neden türkü söylüyor fesleğenler 
    uzakta biri mi göründü 
    biri incil okurken düşüp bayıldı mı 
    bir rüya mı gördü yalnız keşişler 
    yeni bir ilim mi keşfedildi 
    ne oldu?

    adım rüknettin, tanışıyor olmalıyız 
    bir çay oçağında yahut bir merdiven başında 
    sunmuş olmalıyım kalbimi size 
    bakın! demiş olmalıyım henüz avladım onu 
    iğvanın zehrini boşalttığı kuyularda. 
    yalnız günah parlar zifiri karanlıkta 
    ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur 
    bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda 
    ay gibi ışıdığında bir aşk 
    bir mevsim yönünü şaşırdığında.

    hayret etmiş olmalsınız, kalbim 
    hazerfen misali havalanınca.

    korkarım sevgili doktor bu mektuba kendimi 
    üzerek başlayacağım 
    çabuk büyüyen bir çocuk gibi çeplerimin 
    nerede olduğunu unutacağım önce 
    ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.

    sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı 
    unutacağım 
    unutacağım hangi şehirde durursam yâr 
    beni karşılar 
    nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar 
    gülümseyen bir arap olacak yüzümün size 
    bakan tarafı 
    terkedip gitmelerin ağırlaştırdığı bir güz 
    olacak öte yarısı

    alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak 
    ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet 
    gönüllü mahlupları olacak hayatın doktor! 
    'yarından korkan adam' rüknettin böyle söyler.

    siz doktor yazabilir misiniz bir gülü yeniden 
    alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa 
    kabaran yağmuru yeraltına 
    ve bir aşkı ayrılığa 
    yakıştırabilir misiniz doktor 
    kanatlarında hüzün ve manolya 
    taşıyan kuşlarla konuşabilir 
    ve trampetimi geri verebilirmisiniz bana

    bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı 
    cenevizden geliyordum elimde mektuplarım vardı 
    elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı 
    benki rüknettindim kuşlardan bir ordum vardı 
    bir mevisimin ortasında kalakaldıydım

    bakkaldan manavdan değil 
    cenevizden geliyordum doktor 
    o kızın saçlarından geliyordum 
    yitirilmiş bir mahkemeden 
    galiba kalbimden geliyordum.

    o ayaklarını değdirdiğin deniz rüknettin, 
    yani yarın 
    o ıssız ve derin ülkesi yavrukurtların 
    içli kızlarım kederine ilişkin o hakikat 
    gün gelir seni açıklarında boğar 
    ve haykırır ardından terkedip geldikleri sulara 
    hiç ağ vurmamış balıklar; 
    eve dön! eve dön!

    dönersin aklında hüthüt kuşları kalır 
    ardında sevmeyen ve sevilmeyen bir adam kalır 
    ve rüknettin, senin kalbinden, her akşam 
    utangaç çocuklar yeryüzüne dağılır.

    güvercinler nasıl taşırsa ömrünü 
    öyle taşırsın sır misali kalbini 
    tabipler o yardan el çekerse 
    aynalar sırrına agâh olur rüknettin

    ne bir halvet olur sana bu dünya 
    ne tutuşan gövdene bir gölge 
    suskun balıkların dilini çözen rüya 
    gün gelir sana mihrap olur rüknettin.

    bir güle boyun eğdiren nedir 
    o aşk değilse 
    nedir kalbe çıkartılan 
    tutuklama emri 
    aşk değilse 
    Ah, o sığınaklardan 
    yitikleri toplayan 
    ve düşlere vuran gemi 
    nedir aşk değilse

    size kendimden bahsediyorum doktor 
    'biraz yağmur kimseyi inciltmez'

    iyi ruhların arasında dolaşan 
    bir gölgeden söz ediyorum 
    acıdan çatlamış kalbi 
    soğu dayanıklı kılan 
    bir bilgiden 
    terkedilmiş şizofrenleri 
    kendine çeken vadiden 
    keşişlerin hüznünden 
    ve bir aşk yüzünden 
    ayları karıştıran kişinin 
    tababeti ruhiyesinden

    size kendimden bahsediyorum doktor 
    'ben kar yağarken ıslanmam'

    benim öbür adım rüzgar 
    uğradığım orman 
    değdiğim kalp uğuldar 
  • Beni öyle uyutmuşsun ki hayat, kahve dolu kazana soksalar yine uyanmam galiba der gibi insan bazen.
  • İsimleri düşünürken bir anımı hatırladım. 1990 da çalıştığım fabrikaya çok eleman alındı. Işe alınanların tamamına yakını zorunlu göçle Türkiye'ye gelen Bulgaristan türkleriydi.
    Içlerinden biri benim ruh ikizimdi, aynı kısımda çalışıyor, yemeģe, çaya ve molalara beraber gidiyoruz. Fabrikanın Karagöz Hacivatıyız. Arkadaşımın adı Erdun. Hangi ortamda olursak olalım herkes etrafımızı sarıyor atışmalarımızı, anlattıģımız fıkraları nefes almadan dinliyorlar. Bir yemek sonrası dinlenme odasında yine bir birimize takılıyoruz. Etrafımız yine kalabalık. Uzun muhabbetin sonunu size yazayım.
    - Ne biçim adın var? Baban sana Ergün yerine yanlışlıkla Erdun adını koymuş herhalde. Ne o öyle Erdun Odun der gibi...
    - Bizim köy Yunan sınırına yakındı, televizyonumuz türk televizyonunu da çekiyordu, babam TRT'den duyup koymuş adımı...
    -Yunan televizyonu olmasın o?
    - Hayır ya! Er erkek demek, anladın mı?
    - Ha! Tamam da Dun ne peki?
    - Aaa! Doğruya doğru bak onu bilmiyorum.
    Bizim bu atışmamıza bir abimiz kis kis gülüyor. Erdun onu göstererek:
    - Buldun saf macırı geç bakalım dalganı. Şu manava ( Bursa'nın yerlisi) bir şey söylesene?
    Gösterdiği kişinin adı Cabir.
    - Saf macır sen bilmezsin Cabir abinin babası çoban, dağlarda gezer, çocuklarının adını unutmamak için onlara numara vermiş. En büyükleri Cabir, kardeşleri Caiki, Caüç, Cadört ve Cabeş tir.
    Kis kis gülen Cabir abi birden ciddileşti, galiba bize kızmıştı. Bize biraz yüksek sesle " Hadi len, Caikiymiş! Kesin şamatayı hadi herkes işinin başına, iş bizi bekliyor.
    Biz kendimizle dalga geçeriz hatta güler geçeriz. Hoşgörülüyüz ayni şeyi başkalarından beklemek çokmu?

    - M. Kahraman
  • 112 syf.
    ·1 günde
    Kitabı tek solukta okuduğumu söyleyebilirim. Ortadoğu kadının nasıl badirelerle onurun ancak parayla olacağını para için de onurun yitirilmesi gerektiğini anladığını boğazınızda bir yumruyla okuyorsunuz. Bitince yutkunarak " böyle bir özgürlük olabilir mi gerçekten? Bir insanın her şeyini yitirmesi özgürlük galiba" diyerek öyle uzaklara dalıyorsunuz.
    Yine Aristo'nun döngüsel zamanına değinmeden geçmek istemiyorum. Burada da Firdevs aynı duygularla aynı şeyleri farklı kişilerle yaşıyor. Hem de aynı diyaloglar. Yayınevi yanlış mı basmış acaba diye düşünürken ufak bir tebessümle devam ettim kitaba.
    Böyle bir eser işte. Gerçek hayat gibi. Karşındaki insana bişey anlatırken gözlerinin içine bakması kadar gerçek bir kitap...Kısacası harika..
  • ... Bir araya geldik mi çocuklaştığımızı keşfetmiştik. Hiç utanmıyorduk bundan. En basmakalıp, en klişe, en ucuz sözleri söylüyorduk ve bunlar bize yepyeni, ulaşılmaz, kanatlı şiirler gibi geliyordu.
    Galiba aşk, utanç duyusunun ortadan kalkması demek. İki kişinin birbirine karşı hiçbir şeyden, hiçbir düzeysizlikten utanmaması demek... Filiz’le birbirimize öyle cümleler kullanıyorduk, öyle sözler söylüyorduk ki bir üçüncü kişinin bunları duymasına dayanamazdık.
    ... Gerçek bir masumiyetti bu. Masumduk, eğleniyorduk, çocuktuk, çocuklaşmaktan zevk alıyorduk, taklitler yapıyor, en adi aşk sözlerini tekrarlıyor, kendimizi fotoroman duyarlılığına bırakıyor ve aptalca şeyler söylüyorduk. Bir oyuna kaptırmıştık kendimizi...
  • Galiba kolay kolay ölmüyor küçük zaafları insanların. Üstelik öyle küçümsenecek şeyler de değil bunlar.