• Yüzün genişliği, rahatlığa ve sevince işaret eder. İnsanın görüyor olması, işleri inceleyişindeki doğruluk demektir. Gözün siyahlık ve koyuluğa çalması, bilinmeyen işlere bakması, gizli şeyleri ortaya çıkartması demektir. Gözlerdeki patlaklık, şehadet âleminde bilimleri istinbata yönelmesi demektir ki söz konusu kimseler yorum sahipleridir. Baş kemiğinin dengeli olması, aklın çokluğu demektir. Omuzların genişliği, bir eser olmaksızın, gaybet halinde eziyete tahammül demektir. Boynun istiva halinde olması, kendilerine yönelmeksizin eşyayı öğrenmek demektir. Boyundaki fazla uzunluk, tecessüs etmek gibi, gereksiz işlerle ilgilenmek demektir.

    Aşırı kısalık, öğrenilmesi gereldi işlerde ihmalkârlıktır. Göğsün üst kısmının dengeli olması, dinleyene yarar sağlayan ölçüye göre, anlatım yeteneği demektir. Baldır ve belde etin azlığı, kendisini iki uçtan birisine yönlendirmesi için insanın bel bağladığı ve önemsediği işlere bakması demektir. (İki uçtan birisine varmadan) Arada kalırsa, genellikle aldanır. Sesin kısalığı, açıklanacak yerde sırrı gizlemektir. Sesin duruluğu, sırra bir şey katmamaktır. Parmakların uzunluğu, nazikçe almak demektir. Avuç genişliği, kendisine bağlanmadan dünyayı atmak demektir.
  • “…kim İmâm’ı tanıyabilirmiş veyâ onu seçebilirmiş? Heyhât! Heyhât! Ne yazık ki akıllar saptı, düşler şaşırdı, dimağlar hayretlere düştü, gözler kamaştı, ulular küçüldü, hikmet sahipleri şaşkına döndü, düşünürler yetersiz kaldı, hatipler suskun kalakaldı. Öz akıl sahipleri cahilleşti, şairlerin dili dönmez oldu, edipler çaresiz kaldı, söz ustaları ne söyleyeceklerini bilemez oldu. İmâm’ın bir tek sıfatını vasfetmekten, O’nun bir tek fazîletini nitelemekten âciz kaldılar. Âcizliklerini ve yetersizliklerini itiraf ettiler. İmâm’ın bir tek sıfatını anlayamayanlar, O’nun bütün sıfatlarını nasıl kavrayabilirler ki? Hakîkati anlaşılmaz, O’nun işinden bir şeye akıl sır ermez, O’nun yerine geçebilecek biri bulunmaz, O’nun hakkını kimse veremez. Hayır, asla mümkün değil. Bu hem nasıl mümkün olabilir ki? O, elleriyle tutmak isteyenler ve niteleyenler açısından gökteki bir yıldız gibi erişilmez olduğu halde, seçimle belirlenebilir mi? Akıllar O’nun gibisini bulabilir mi? Yoksa siz, O’nun gibisinin Hz. Muhammed (a.s.â)’ın Ehl-i Beytinden başka bir yerde bulunabileceğine mi inanıyorsunuz? Allah’a yemim ederim ki, nefisleri onlara yalan söylüyor ve asılsız, bâtıl arzularının peşine düşmelerine neden oluyor. Zor ve kaygan bir yüksekliğe çıktılar ve bu yüzden baş aşağı yere yuvarlandılar. Şaşkın be yitik akıllarıyla, eksik ve sapkın görüşleriyle bir imâm seçmek istediler; ama bu uğraşları İmâm’dan uzaklaşmaktan başka bir işe yaramadı…” (Şâh-ı Horasan, İmâm Ali Rıza bin Musa (a.s.â)’ın Merv mescidinde yaptığı bir konuşmadan alıntıdır) [1]

    İmâm Câfer-i Sâdık aleyhisselâm’a “İlk önce ve en önde gelenler ise, yakîn olan onlardır, naîm cennetindedirler...” [2] âyetinin tefsirini sorduğumda buyurdu ki; “Allah, bunu insanları yaratmadan iki bin yıl evvel ruhlar âleminde böyle buyurdu.” Biraz açıklar mısın diye arz ettiğimde ise şöyle buyurdu;
    “Allah, varlıkları önce bir çamurdan yarattı. Sonra bir ateş yaktı ve ateşe girin dedi. İlk önce Muhammed sallallâhi aleyhi ve âlihi vesellem ve Emirü’l Müminîn, Hasan ve Hüseyin ve sonrada sırasıyla dokuz İmâm girdi. Onları daha sonra bendeleri izledi. Allah’a and olsun ki işte en önde gelenler de onlardır.” (Dâvûd bin Kesir Rıkkî’den rivâyet etmiştir) [3]

    Kaynak:
    [1] Usul al-Kafi, el Kuleynî, 1. cilt, Hüccet Kitabı – 15. bâb (Darü’l Hikem, s. 347)
    [2] Vâkıa sûresi, 11-12-13. ayetler
    [3] Gaybet-i al-Nu’manî, Şeyh Muhammed al-Numanî, 4. bölüm, 20. hadis
  • Sultanu'l-ârifin lakabını alan Bistami'nin tasavvufi hayatı sekr ağırlıklı bir görünüm arzeder. O, manevi sarhoşluğu içinde söylediği şathiyelerle meşhurdur:
    "Kendimi tenzih ederim, benim şanım ne yücedir". "Cübbemin içinde Allah'tan başkası yoktur". "Öyle bir deryaya daldım ki, Peygamberler sahilde kalakaldı" ifadeleri en meşhurlarıdır. Bu ve benzeri ifadelere sufiler genellikle hoşgörü ile bakmışlar, kendinden geçme halinin tabiî neticesi olan bu ifadelerden
    dolayı süfilerin sorumlu tutulmamasını savunmuşlardır.

    Bu tasavvufi zenginliği ne ile elde ettin sorusuna "aç karın ve çıplak bedenle", kişi ne zaman alçakgönüllü olur sorusuna ise şu karşılığı vermişti: “Makam ve hal sahibi olmadığına kani olur ve halk için
    de daha kötü kimse bulunmadığı görüşüne ulaşınca". Mürşidi Ebu Ali Sindi için "O bana fenâ ilminin inceliklerini ben de ona namaz sûrelerini öğretirdim" şeklinde dikkat çekici bir tesbiti de vardır.His ve coşku yönü ağır basan, cezbe, sekr ve gaybet dolu bu tavır, Hallac'la devam edecek, Mevlânâ ve İbn Arabî ile zirveye ulaşacaktır.
    Mustafa Kara
    Sayfa 18 - Iletişim yayınları
  • 021.MEKTUP MEVZUU:
    a) Velâyet-i Muhammediye başta olmak üzere, velayet dereceleri. O velayet sahibine salât-ü selâm ve saygılar.
    b) Nakşibendî tarikatının medhi, sair tarikatlara nazaran üstünlük nisbeti. Allah-ü Teâlâ, bu yol ehlinin sırlarının kudsiyetini artırsın. *** NOT: İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu Hacı Musa'l - kari'nin oğlu
    Muhammed Mekkî'ye yazmıştır. *** Latif mektup, zâif nahif kula ulaştı. Allah-ü Teâlâ, ecrinizi artırsın; işlerinizi kolay kılsın, özrünüzü kabul buyursun. Zeyğ-ı basardan mutahhar (gözün maddeye kaymasından yana temiz) olan Beşerin Efendisi hürmetine.. Ona ve onun âline salâtların en faziletlisi, selâmların en kemallisi olsun. *** Ey kardeşlerim, Bilmiş olunuz; ehlullah katında: — Fenâ. Olarak anlatılan, ölümden evvelki ölüm gerçekleşmedikçe, mukaddes zata ulaşmak kolay olmaz. Hattâ, havaî enfüsî ilâhlara, (görünmeyen putlara) afakî sayılan batıl mabudlara ibadetten necat dahi mümkün olmaz. Keza, İslâm'ın hakikatına erilemeyeceği gibi; imanın kemale ermesi dahi kolay olmaz. Nerede kaldı ki: Tam abid kullar zümresine girilsin; evtad zatlar (rical ül gaybden olan büyük evliyaullah zatlar, mânevi direkler) derecesine erilsin. Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen; bu fenâ hali, velayet mertebelerine atılan ilk adımdır ve işin başında hâsıl olan bir kemal derecesidir. Anlatılan mana açısından bakılıp velayetin evveline göre âhiri; ilk derecesine göre de son derecesi kıyas edile.. Bu manada şu şiir ne kadar güzeldir: Gör gül bahçemi, anla baharımı.. Şu da bir başka şiir: Bolluğu senenin, bellidir baharından.. *** Velayet makamlarının birbirinden üstün dereceleri vardır. Şundan belli olmuştur ki: Her peygamber basamağında, kendisine has bir velâyet makamı vardır. Velayet derecelerinin en yüksek basamağındaysa.. Resulullah S.A. efendimizin kademi vardır. Ona ve kardeşlerine salâvatın en tamamı saygıların en uğurlusu.. Bir tecelli-i zatî var ki orada: İsimler, sıfatlar, şüun ve itibarlar için; ne icab (isbat-olumluluk) yönü ile ne de selb (nefy-inkâr- olumsuzluk) yönü ile itibar vardır. İşte orası: Resulullah S.A. efendimizin velâyetine mahsustur. İtibara ve vücuda bağlı itibar perdelerinin cümlesinin, ilim ve ayn olarak açılması ancak, bu makamda tahakkuk eder. İşte, anlatılan zamandadır ki, vuslat
    açıktan hâsıl olur; gerçek olarak vecd hali tahakkuk eder; ama bir zan olarak değil.. Resulullah (S.A.) efendimize tâbi olan kâmil zatlara; bu pek değerli makamdan nasib vardır. Ona salât ve selâm. Üstte anlatılan mana icabı olarak, Resulullah (S.A.) efendimize tâbi olmanız gerekir; şayet: Bu büyük velayet makamını elde etmek, bu yüksek dereceyi tekmil için yönelmiş iseniz, size de oradan nasib gelir. *** Pek çok meşâyih katında, üstte anlatılan zatî tecelli, BERKİ sayılır; Allah onlara rahmeti ile muamele eylesin. — BERKİ. Demenin manası şudur: Şanı büyük
    Yüce Hazret'e karsı perdeler, şimşek misali az bir zaman içinde açılır.. Bundan sonra, isimlerin ve sıfatların perdeleri gelir; Yüce Zat'ın nurlarını gizler. İşbu mânâ icabıdır ki: Zati olan huzur, şimşek gibi çakıp geçer; ama gaybet-i zatiye (zata bağlı gizlilik veya özde kaybolmak) cidden çok kalır. Nakşibendiye meşâyihi katında bu zatî huzur, daima vardır. Onlara göre: Geçip giden, gaybete tebdil olan huzura itibar yoktur. Allah-ü Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Anlatılan büyük zatların kemal derecesi; bütün kemal derecelerinin üstündedir; nisbetimiz dahi, bütün nisbetlerin üstündedir. Nitekim, onların ibarelerinde şöyle gelmiştir: — Bizim nisbetimiz, bütün nisbetlerin üstündedir. Bu cümlede gecen: — Nisbet. Tabirinden murad, daimî zatî huzurdur, *** Yukarıda anlatılandan daha hayret verici bir durum şudur: Bu büyük zatların tarikatında; nihayet, bidayet içindedir. Bu manada, Resulullâh'ın ashabının yolunu izlerler.. Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin. Şöyle ki: Resulullâh'ın (S.A.) ashabı, onunla yaptıkları ilk sohbette, işin sonunda erileceğe hemen ermişlerdir. İşbu mânâ, sonun ilke sığdırılmış olmasının manasıdır. Resulullah (S.A.) efendimizin velâyet makamı; cümle nebilerin ve resullerin makamlarından üstün olduğu gibi, anlatılan büyüklerin velayet makamları, cümle velîlerin makamından üstündür. Allahu Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Nasıl anlatıldığı gibi olmasın ki; bunların velâyetleri: Sıddık-ı Ekber'e (r.a.) dayanmaktadır. Evet, bu büyük meşâyihin bazı fertlerine, bu bağlılıktan bir nisbet ulaşır; ne var ki o: Sıddık-ı Ekber'den gelen bir nasiptir. Allah ondan razı olsun. Nitekim, anlatılan mânânın devamı olarak, şu haberi Ebu Said verdi: — Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in (r.a.) cübbesi bana ulaştı. Bu cübbenin, adı geçen Ebu Said'e ulaşma haberi, Nefehat sahibi tarafından nakledilmiştir. ** Bu Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye'ye has bazı kemalâtları açıklamaktan maksat: Talipleri bu yola teşviktir. Ne var ki, onun kemalâtını tam manası ile anlatmak bana göre değil.. Mevlevi —Mevlâna Celâleddin-i Rumî— Mesnevî'de şöyle dedi: Boşa gider onun şerhi cahillere;
    Aşk gizlilik ister, düşmesin dillere.. Onları anlattım ki rağbet edile;
    Yitirilip, dalınmaya hüzünlere.. Selâm size ve tüm hidâyete tâbi olanlara..
  • 021.MEKTUP MEVZUU:
    a) Velâyet-i Muhammediye başta olmak üzere, velayet dereceleri. O velayet sahibine salât-ü selâm ve saygılar.
    b) Nakşibendî tarikatının medhi, sair tarikatlara nazaran üstünlük nisbeti. Allah-ü Teâlâ, bu yol ehlinin sırlarının kudsiyetini artırsın. *** NOT: İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu Hacı Musa'l - kari'nin oğlu
    Muhammed Mekkî'ye yazmıştır. *** Latif mektup, zâif nahif kula ulaştı. Allah-ü Teâlâ, ecrinizi artırsın; işlerinizi kolay kılsın, özrünüzü kabul buyursun. Zeyğ-ı basardan mutahhar (gözün maddeye kaymasından yana temiz) olan Beşerin Efendisi hürmetine.. Ona ve onun âline salâtların en faziletlisi, selâmların en kemallisi olsun. *** Ey kardeşlerim, Bilmiş olunuz; ehlullah katında: — Fenâ. Olarak anlatılan, ölümden evvelki ölüm gerçekleşmedikçe, mukaddes zata ulaşmak kolay olmaz. Hattâ, havaî enfüsî ilâhlara, (görünmeyen putlara) afakî sayılan batıl mabudlara ibadetten necat dahi mümkün olmaz. Keza, İslâm'ın hakikatına erilemeyeceği gibi; imanın kemale ermesi dahi kolay olmaz. Nerede kaldı ki: Tam abid kullar zümresine girilsin; evtad zatlar (rical ül gaybden olan büyük evliyaullah zatlar, mânevi direkler) derecesine erilsin. Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen; bu fenâ hali, velayet mertebelerine atılan ilk adımdır ve işin başında hâsıl olan bir kemal derecesidir. Anlatılan mana açısından bakılıp velayetin evveline göre âhiri; ilk derecesine göre de son derecesi kıyas edile.. Bu manada şu şiir ne kadar güzeldir: Gör gül bahçemi, anla baharımı.. Şu da bir başka şiir: Bolluğu senenin, bellidir baharından.. *** Velayet makamlarının birbirinden üstün dereceleri vardır. Şundan belli olmuştur ki: Her peygamber basamağında, kendisine has bir velâyet makamı vardır. Velayet derecelerinin en yüksek basamağındaysa.. Resulullah S.A. efendimizin kademi vardır. Ona ve kardeşlerine salâvatın en tamamı saygıların en uğurlusu.. Bir tecelli-i zatî var ki orada: İsimler, sıfatlar, şüun ve itibarlar için; ne icab (isbat-olumluluk) yönü ile ne de selb (nefy-inkâr- olumsuzluk) yönü ile itibar vardır. İşte orası: Resulullah S.A. efendimizin velâyetine mahsustur. İtibara ve vücuda bağlı itibar perdelerinin cümlesinin, ilim ve ayn olarak açılması ancak, bu makamda tahakkuk eder. İşte, anlatılan zamandadır ki, vuslat
    açıktan hâsıl olur; gerçek olarak vecd hali tahakkuk eder; ama bir zan olarak değil.. Resulullah (S.A.) efendimize tâbi olan kâmil zatlara; bu pek değerli makamdan nasib vardır. Ona salât ve selâm. Üstte anlatılan mana icabı olarak, Resulullah (S.A.) efendimize tâbi olmanız gerekir; şayet: Bu büyük velayet makamını elde etmek, bu yüksek dereceyi tekmil için yönelmiş iseniz, size de oradan nasib gelir. *** Pek çok meşâyih katında, üstte anlatılan zatî tecelli, BERKİ sayılır; Allah onlara rahmeti ile muamele eylesin. — BERKİ. Demenin manası şudur: Şanı büyük
    Yüce Hazret'e karsı perdeler, şimşek misali az bir zaman içinde açılır.. Bundan sonra, isimlerin ve sıfatların perdeleri gelir; Yüce Zat'ın nurlarını gizler. İşbu mânâ icabıdır ki: Zati olan huzur, şimşek gibi çakıp geçer; ama gaybet-i zatiye (zata bağlı gizlilik veya özde kaybolmak) cidden çok kalır. Nakşibendiye meşâyihi katında bu zatî huzur, daima vardır. Onlara göre: Geçip giden, gaybete tebdil olan huzura itibar yoktur. Allah-ü Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Anlatılan büyük zatların kemal derecesi; bütün kemal derecelerinin üstündedir; nisbetimiz dahi, bütün nisbetlerin üstündedir. Nitekim, onların ibarelerinde şöyle gelmiştir: — Bizim nisbetimiz, bütün nisbetlerin üstündedir. Bu cümlede gecen: — Nisbet. Tabirinden murad, daimî zatî huzurdur, *** Yukarıda anlatılandan daha hayret verici bir durum şudur: Bu büyük zatların tarikatında; nihayet, bidayet içindedir. Bu manada, Resulullâh'ın ashabının yolunu izlerler.. Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin. Şöyle ki: Resulullâh'ın (S.A.) ashabı, onunla yaptıkları ilk sohbette, işin sonunda erileceğe hemen ermişlerdir. İşbu mânâ, sonun ilke sığdırılmış olmasının manasıdır. Resulullah (S.A.) efendimizin velâyet makamı; cümle nebilerin ve resullerin makamlarından üstün olduğu gibi, anlatılan büyüklerin velayet makamları, cümle velîlerin makamından üstündür. Allahu Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Nasıl anlatıldığı gibi olmasın ki; bunların velâyetleri: Sıddık-ı Ekber'e (r.a.) dayanmaktadır. Evet, bu büyük meşâyihin bazı fertlerine, bu bağlılıktan bir nisbet ulaşır; ne var ki o: Sıddık-ı Ekber'den gelen bir nasiptir. Allah ondan razı olsun. Nitekim, anlatılan mânânın devamı olarak, şu haberi Ebu Said verdi: — Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in (r.a.) cübbesi bana ulaştı. Bu cübbenin, adı geçen Ebu Said'e ulaşma haberi, Nefehat sahibi tarafından nakledilmiştir. ** Bu Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye'ye has bazı kemalâtları açıklamaktan maksat: Talipleri bu yola teşviktir. Ne var ki, onun kemalâtını tam manası ile anlatmak bana göre değil.. Mevlevi —Mevlâna Celâleddin-i Rumî— Mesnevî'de şöyle dedi: Boşa gider onun şerhi cahillere;
    Aşk gizlilik ister, düşmesin dillere.. Onları anlattım ki rağbet edile;
    Yitirilip, dalınmaya hüzünlere.. Selâm size ve tüm hidâyete tâbi olanlara..