Nietzsche ve onunla ilgili kitaplar okumak bana büyük keyif veriyor. Zira zamanının (1844-1900) en açık beyinlerinden biri ve yazış üslubuna hayranım, edebî ustalıkla yazıyor; metafor labirentlerinde gezinmeyi sevenlerin keyif alması kaçınılmaz. İnsanca, Pek İnsanca’da bolca yaptığı gibi bir teknik felsefi analiz onun en iyi olduğu alan olmasa da bu konuda da fena sayılmaz. İnsanca, benimle konuşuyormuş hissi yaşadığım, keyif ve merakla okuduğum ancak bazı aforizmaları anlamakta zorlandığım bir kitap oldu.
Amatör bir Nietzsche okuyucusu olduğum için kaynak kullanmadan Nietzsche’yi derli toplu anlayabilmem zor. Ben de İnsanca, Pek İnsanca için Julian Young’ın Nietzsche kitabından bir özet yaptım. Epey hacimli bu kitaptan konuyla ilgili kısımları daha öz hale getirmek için ilgili bölümlerdeki aktarımları bazen aynen aldım, bazen daha açık bir şekilde ifade etmeye çalışıp, gerek cümleleri –elbette içeriği koruyup– kendi üslubuma çevirerek, gerekse kitabın farklı bölümlerindeki bilgileri aynı potada eriterek bu metni ortaya çıkardım. Kitabın içeriğiyle ilgili kişisel düşüncelerime ise akışı bozmamak adına en sonda yer verdim.
Wagner ve Schopenhauer’in Nietzsche’ye etkisi; Tragedyanın Doğuşu; Bayreuth Festivali; Sorrento günleri; İnsanca, Pek İnsanca ve Wagner’den kopuş; Nietzsche’nin pozitivizmi ve arkadaşlarıyla ilişkileri gibi birçok konuyu az ya da çok aktardığım bir yazı oldu. Çok uzun olmaması için konuyla ilgili aforizmaların linklerini dipnotta verdim. Aforizmaları kesip biçmedim, tamamını vererek bağlamının görülmesini hedefledim. Bunlardan hiçbiri okunmadan da konu anlaşılabilir çünkü Young’dan yaptığım özet, aforizmaların da bir özetini içeriyor ancak hem bilimsellik adına, hem de daha fazla detay seven ve doğrudan Nietzsche’den okumak isteyenler için böyle bir yol izledim. Eğer yazı yine de uzun geldiyse, sadece Kişisel Değerlendirme ve Son Sözler’i okuyabilirsiniz.
Yazıyı sekiz bölüme ayırdım:
– Genel Bilgiler
– Kimler İçin Yazılmış?
– Wagner’le İlişkiler ve Kitabın Ortaya Çıkış Süreci
– Nasıl Bir Kitaptır?
– Kitabın Ana Konusu (Özgür Ruh, Din, Sanat, Ahlak, Metafizik Neden Yapıbozuma Uğratılır?, Yüksek Kültür)
– Kitaba Tepkiler ve Nietzsche’nin Hayatına Etkisi
– Kişisel Değerlendirme
– Son Sözler
Konuyla ilgilenenlere faydalı olacağını umuyorum. İyi okumalar.
(GENEL BİLGİLER)
İnsanca, dokuz ana bölüm ve bazısı birkaç kelime, bazısı birkaç sayfa yer tutan 638 aforizmadan oluşuyor. Çarpıcı, özlü ve edebi olmaları bu aforizmaların ortak noktası. Neredeyse tüm aforizmaların bir başlığı var ve bu başlıklardan bazıları dikkat çekici.
Bölüm isimlerini ve her bir bölümden çarpıcı bir başlığı veriyorum:
1. Ana Bölüm: İlk ve Son Şeyler Üzerine – 26. Aforizma: İlerleme olarak gericilik
2. Ana Bölüm: Ahlaki Duyguların Tarihi Üzerine – 63. Aforizma: Küçümsemenin değeri
3. Ana Bölüm: Dinsel Yaşam – 127. Aforizma: Deliliğe saygı gösterilmesi
4. Ana Bölüm: Sanatçıların ve Yazarların Ruhundan – 172. Aforizma: Ustayı unutturmak
5. Ana Bölüm: Yüksek ve Düşük Kültürün Belirtileri – 261. Aforizma: Tin tiranları
6. Ana Bölüm: İlişki İçinde İnsan – 347. Aforizma: Hainin başyapıtı
7. Ana Bölüm: Kadın ve Çocuk – 419. Aforizma: Kadın kafasındaki çelişkiler
8. Ana Bölüm: Devlete Bir Bakış – 470. Aforizma: Kuzu postuna bürünmüş kurt
9. Ana Bölüm: Kendisiyle Baş Başa İnsan – 595. Aforizma: Beğenilmeyerek beğenilme
İnsanca, Pek İnsanca aslında üç kitaplık bir seri. Diğer iki kitap Karışık Kanılar ve Özdeyişler ile Gezgin ve Gölgesi. Nietzsche bu son iki kitabı daha sonradan tek bir kitap haline getirip ilk kitaba dahil etmiş. Doğru okuma sırası şu şekilde:
İnsanca, Pek İnsanca 1Karışık Kanılar ve ÖzdeyişlerGezgin ve Gölgesi
Bu kitaplara Tan Kızıllığı kitabını da eklemek gerekir. Çünkü bu kitap da ilk üç kitap gibi Nietzsche’nin pozitivizme dönüş dönemini kapsıyor.
(KİMLER İÇİN YAZILMIŞ?)
Nietzsche İnsanca’yı öncelikle kendisine yazıyor ve şöyle bir ifadesi var: “İnsanca, ‘kendimi doğamda bana ait olmayandan kurtardığım’ eserdir.”
İkinci olarak, kitabını seçkin bir kitle için, “dostlarının” anlayacağı şekilde yazıyor. Bu seçkin kitlenin kimler olduğu “Özgür Tinliler İçin Bir Kitap” adındaki altbaşlıktan anlaşılıyor. Bir ara kitabın başlığını Özgür Ruh yapmayı da düşünmüş. Özgür ruhlulardan daha sonra detaylıca söz edeceğim.
Daha genel olarak, birikimleri kendisininkine çok benzeyen 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Almanlar için yazıyor. Zaten tüm amacı yozlaşan Alman kültürünü yeniden diriltmektir. Kendisinin filolog, filozof, besteci ve şair taraflarının yanında kültür eleştirmeni olduğunu da unutmamak gerekir.
Ayrıca eserlerinin daima gençlik için olduğunu söyleyen Nietzsche, para kazanmak, kürsü sahibi olmak, ilgi çekmek, öğretmek veya eğitmek için yazmıyor. En azından o, arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda, davasına insan kazanmak, her korsan gibi insan çalmak ama bunu köleleştirmek için değil özgürleştirmek için yaptığını söylüyor. Kitaplarının yanlış ellerde “tehlikeli” olabileceğini söylüyor. Hatta içtenlikle sevdiği bazı insanlara kendi kitabını okumamaları için sıklıkla yalvarıyor.
Son olarak ve her şeyin ötesinde, Nietzsche neşeyi faydalı buluyordu, hayatı neşeli bir tamlıkla sürdürmek anlamında “hayata” inanıyordu: felsefesinin tüm amacının eskilerin sahip olduğu ama Hıristiyanlığın yok ettiği “neşelenme” yetisini yeniden kazanmak, yeni bir “neşe tapınağının” temellerini atmak olduğunu yazmıştı.
(WAGNER’LE İLİŞKİLER VE KİTABIN ORTAYA ÇIKIŞ SÜRECİ)
İnsanca’nın ortaya çıkış sürecini anlamak için Nietzsche’nin opera bestecisi Richard Wagner’le olan ilişkisine de göz atmak ve filmi biraz geriye sarmak gerekir. Aslında bu meseleyi Tragedyanın Doğuşu için daha sonra yazmayı düşündüğüm ayrı bir yazıda detaylıca incelemek istiyorum ama burada bahsetmezsek olmaz.
Nietzsche Wagner’le 24 yaşında iken, 1868 yılında tanışır. Yoğun bir hayranlık ve yakınlık dönemini, 1872 yılındaki ilk eseri olan Tragedyanın Doğuşu ile süsler. Ona duyduğu hayranlığın ve umutların adeta bir manifestosu gibi yazılan bu kitap onun ilk eseridir. Wagner’in sanatına büyük umutlar bağlar ve kültürel bir dirilişi başlatacağını umar. Her ikisi de Schopenhauer’in etkisi altındadır. 1876’daki Bayreuth Festivali uzun zamandır planlanıyordur ve bu festivale büyük umutlar bağlayan Nietzsche için tam bir hayal kırıklığı olur (#231126591). İnsanca bu dönemde kök salar ve Nietzsche’nin pozitivizme dönüşü de başlamış olur.
Nietzsche ilk defa Bayreuth Festivali’nin hayal kırıklığıyla yazmaya başladığı İnsanca’yı Malwida von Meysenbug ve Paul Ree ile altı aylığına adeta entelektüel bir kampa gittiği Sorrento’da yazmayı sürdürür (detaylı bilgi için okuyunuz: Nietzsche'nin Sorrento Yolculuğu). Göz problemleri yaşadığı bu dönemde limon ağaçlarının gölgesinde uzun yürüyüşler yapar ve yürüyüşlerinin sonunda çarçabuk aldığı notlarla kitabına devam eder. Geceleyin aklına gelenleri kaydetmek için de yatağının başucunda yazı tahtası bulundurur.
Festival sonrası Wagner de kendine gelmek için Sorrento’yu seçmiştir. Nietzsche ve arkadaşları Sorrento’ya onlardan sonra gelir ve yerleştikleri pansiyon Wagnerlerin oteline beş dakikalık yürüyüş mesafesinde olduğundan, oraya varır varmaz Wagnerlere uğrarlar.
Nietzsche buraya gelmeden önce eserin adını Saban Demiri olarak düşünmüştür. Yani yeni tohumlar atmak için eski toprağın kazılmasına yarayan saban demiri. Bu ismin seçilmesi Nietzsche’nin ne yapmak istediğini de açığa vurur ancak Sorrento’ya geldikten sonra bu isimden vazgeçer ve eserini beşinci Zamana Aykırı Bakış olarak çıkarmayı düşünür. Saban Demiri ismini ise ileride Tan Kızıllığı üzerinde yazmaya başladığında yeniden düşünecektir.
Wagnerlerle aralarındaki mesafe çok kısa olduğu için birbirlerine sürekli gidip gelirler. Nietzsche’nin Sorrento’ya geldiği arkadaşlarından biri olan Malwida, Wagner’in de arkadaşıdır ve Nietzsche’den 28 yaş büyüktür. Manevi düşmanlık içindeki iki adama kendini adamış olan Malwida, bu ziyaretlere Nietzsche’nin hiç karşı çıkmadığını, ama Wagnerlerle birlikteyken halinde “başka vakitler hiç görülmeyen zorlama bir doğallık ve neşenin” baş gösterdiğini fark eder. Wagner’in Parsifal üzerinde çalışmak için Bayreuth’a dönmesi gerekir ve Nietzsche ile 5 Kasım 1876’da son kez buluşurlar.
Bundan sonrasında Nietzsche “Üstat”ın ezici varlığından kaçma ihtiyacı duymasına rağmen, her zaman olduğu gibi, açık bir kopuştan kaçınarak ilişkiyi mektupla koruma çabasını sürdürür. Wagnerlerin Sorrento’dan ayrılmasından bir ay sonra Wagner’in eşi Cosima’ya gönderdiği mektupta Schopenhauer’den uzaklaştığını ve onun felsefesinin tüm “dogmatik” ilkeleri karşısında “aklın” yanında durmaya başladığını itiraf eder.
Nietzsche Sorrento dönüşü Wagner’in de hayranı olan doktor Otto Eiser ile tanışır. Eiser ona kör olmamak için yıllar boyu okumayı ve yazmayı bırakması gerektiğini söyler. Nietzsche 10 Ekim 1877’de Cosima’ya yazdığı bir mektupta bundan bahseder ama çalışmayı sürdüreceğini de ima eder. Nietzsche’nin içine düştüğü çıkmazı karısından öğrenen Wagner, Eiser’e bir mektup yazar ve Nietzsche’nin dertlerinin sebebinin mastürbasyon olduğunu söyler (eskiden mastürbasyonun kör ettiği sanılırmış). Ayrıca, Nietzsche’nin düşünce tarzındaki değişimin “doğaya aykırı zevk ve eğlence düşkünlüğünden, oğlancılık belirtilerinden” kaynaklandığını söyler. Wagner’e göre Nietzsche acilen evlenmelidir ve erkek dostlarıyla fazla samimi olmamalıdır. Ancak Nietzsche erkek dostlarını seviyordur. Wagner ise gerçek sevginin cinsellikten ayrılamayacağını düşündüğü için Nietzsche’yi neredeyse bir sapık olarak görür.
Eiser, hasta-doktor mahremiyeti taşımadığı cevap mektubunda Wagner’e Nietzsche’nin özel bilgilerini ifşalayarak Wagner’in iddialarının aleyhinde şeyler söylediğini ama yine de Wagner’in gözlemlerini reddedemeyeceğini ekler. Bu mektuplaşmaların içeriği çok geçmeden duyulur ve 1878’deki Bayreuth Festivali’nin başlıca dedikodu malzemesi, Nietzsche’nin mastürbasyon yüzünden körleştiği, İtalya’da fahişelere gittiği ve öğrenciyken zührevi bir hastalığa yakalandığıdır. Bu dedikodular bir şekilde Nietzsche’nin kulağına gider.
Nietzsche 1883 Şubat’ında Wagner’in ölümünü duyduktan sonra Overbeck’e yazdığı mektupta şunları diyecektir: “Wagner tanıdığım açık ara en dolu adamdı ve bu anlamda son altı ayda yokluğunu korkunç bir şekilde çektim. Ama aramıza adeta ölümcül bir hakaret girdi.” Daha sonra bu olaya “intikam amaçlı feci bir hainlik” diyecektir. Nietzsche’nin aklı başında olduğu son yıllar, Wagner’e takıntı düzeyinde zehir zemberek saldırılarla doludur. Eiser-Wagner mektuplaşmalarının Nietzsche’nin Wagner’e saldırılarına etki yaptığı kesindir.
Sorrento günlerine dönecek olursak, pozitivist arkadaşı Paul Ree’nin Nietzsche üzerinde etkisi kuşkusuz olmuştur; Sorrento’da iken yanındaki bulunan üç kitaptan biri Ree’nin yeni çıkmış “Ahlaki Duyguları Kökeni” kitabıdır. Nietzsche Sorrento’dan döndükten sonra sıkı bir şekilde çalışarak İnsanca’yı 1877 yılının sonunda neredeyse bitirir.
Kitabın birinci baskısını geçici kahramanı Voltaire’e, “o büyük ruh özgürleştiriciye” adar ve kitabın onun yüzüncü ölüm yıl dönümü hatırasına 1878 Mayıs’ında çıkarılması planlanır. Nietzsche kitabın nasıl algılanacağıyla ilgili çok endişelidir. Hatta Wagnerleri ve Wagnerci dostlarını üzmemek için kitabı takma bir isimle çıkarmayı bile düşünür. Ancak yayıncı Schmeitzner ticari gerekçelerle bunu reddeder. Bunun üstüne Nietzsche geri adım atmak zorunda kalsa da kitabın yayım hazırlıklarının gizli tutulması konusunda ısrarcıdır. Kitabın aniden çıkması bomba etkisi yaratacağı için Nietzsche’nin de karışık duyguları vardır. Her şeyden önce Wagnerleri ve sonra dünyayı sarsmayı hem istiyor hem istemiyordur. Kitabın takma isimle yayımlanmasını planladığı sırada, Wagnerlere yollayacağı protokol nüshasına eşlik etmesini düşündüğü ama hiçbir zaman göndermediği bir mektup taslağı da yazmıştır (mektup için bkz: #273794560)
Protokol nüshaları 30 kişiye gönderilir ve kitap 7 Mayıs 1878’de çıkar.
(NASIL BİR KİTAPTIR?)
İnsanca, Nietzsche’nin Bayreuth Festivali’nden kısa süre öncesinde “tam anlamıyla bilincine vardığı” bir dönüşüm ve krizin sonucunda “hakikatin ve sadeliğin her türlü metafizik mistifikasyonuna” karşı “aklın yanında” saf tutuşunun bir ürünü ve kaydıdır. Nietzsche daha sonra bunu “pozitivizme dönüş” olarak tanımlamıştır. Bu dönüş her şeyden önce metafizik idealizme sırt çevirmesi anlamına gelir.
Nietzsche’nin pozitivizme dönüşünü Tragedyanın Doğuşu’nda reddettiği “Sokratesçiliği” doğrulamak gibi görmemek gerekir. Zira Sokratesçilik bilimin her türlü insan ihtiyacını karşılamaya yeterli olduğunu –“varlığı” bilebilir, “hatta düzeltebilir” – onaylarken, Nietzsche’nin pozitivizminde bu yeterlilik reddedilir. Nietzsche’nin pozitivizmi bilimcilik değildir.
Nietzsche 1872 tarihli ilk eseri Tragedya’nın Doğuşu’nda pozitivizme, kabaca bir ifadeyle “Sokratesçilik”e tepki göstermiş ve saldırmıştı. Nietzsche o dönem için Wagner’le birlikte kendisinin de “çağa aykırı” olduğunun, eğitimlilerin görüşüne karşı yüzdüğünün bilincindeydi. Hatta 1873-1876 arasında 4 ciltlik Zamana Aykırı Bakışlar’ı yazdı (David Strauss, İtirafçı ve Yazar, Tarihin Yaşam için Yararı ve Sakıncası, Eğitici Olarak Schopenhauer, Richard Wagner Bayreuth'ta). İşte İnsanca, Pek İnsanca Nietzsche’nin bu türde bir “çağa aykırılığa” son vermesidir.
Bu son verişte önemli bir durum, Nietzsche’nin sonradan belirttiği gibi, Schopenhauer’in, Wagner’in ve Tragedya’nın Doğuşu’nun neo-romantizm olmasıdır. Gerçek romantik hareket 19. yüzyılın başında bitmiş, yerine bilim ve teknolojinin ruhu, Darwin, demiryolları ve küresel elektronik iletişim geçmişti. Auguste Comte 1830’larda dinsel, metafizik ve son olarak insanlığın en üst gelişim derecesine ve tam olgunluğa ulaşacağı bilimsel (pozitif) olmak üzere insanlığın üç çağından bahsettiği ve eğitimli sınıfların ağırlıklı bakış açısı haline gelen “pozitivizm felsefesini” ortaya atmıştı.
***
Nietzsche yıllar sonra, 1886 Eylül’ünde, Karışık Kanılar ve Özdeyişler ile Gezgin ve Gölgesi kitaplarının bir arada ciltlenerek, “İnsanca, Pek İnsanca 2” adıyla piyasaya sürülen edisyonu için yazdığı önsözde İnsanca hakkında şunları söylemiş:
“Uzun ara yılların en manevi yalnızlığı ve yoksunluğu hakkında konuşabilmenin aldırışsızlığı, ilk önce, bu ikinci savunu ve önsözün de adanmış olacağı “İnsanca, Pek İnsanca” ile geldi bana. “Özgür Tinliler İçin Bir Kitap” olarak, o kitapta altındaki bir dolu sancılı şeyi ardında bırakmış olan, sonradan kendisi için hâlâ saptamalarda bulunan ve âdeta herhangi bir iğne ucunu sertçe batıran bir psikoloğun handiyse neşeli ve meraklı soğukluğu vardır biraz: – böyle sivri ve ince bir çalışmada ara sıra birazcık kan da akarsa, bu sırada kan psikoloğun parmaklarına da – her zaman sadece parmaklarına değil – bulaşırsa şaşıracak ne var bunda?...”
(KİTABIN ANA KONUSU)
Kitabın ana konuları din, sanat ve ahlak başlığı altında toplanabilir. Kitapta bu üç alanın metafizik bağlamları bolca irdelenir. Detaylara indiğimizde ise şu konularda aforizmalar görüyoruz: astroloji, rüya, doğa, bilim, kültür, dil, töre, özgür irade, özgür ruh, insan psikolojisi ve duyguları, Sokrates, Homeros, antikçağ ve mitoloji, tarihöncesi, Hıristiyanlık, Tanrı, resim, müzik, şiir ve genel olarak sanat, yazı yazmak, eğitim, dostluk ve insan ilişkileri, evlilik, kadınlar, aşk, devlet, savaş, politika, sosyalizm, ulus. Kısacası, muhakkak herkesin ilgisini çekebilecek birçok konuda konuşmuş pos-bıyık. Bunlar arasından kitabın altbaşlığında kendileri için yazıldığı söylenen özgür ruhlulardan uzun uzun bahsetmek gerek.
(Özgür Ruh)
Nietzsche’ye göre özgür ruhlu kişi, kökeni, çevresi, sınıfı ve mesleği temelinde ya da çağının baskın görüşü temelinde beklenenden farklı düşünen kişidir. Özgür ruhlu insan, Nietzsche’nin daha sonra “sürü-tipi” diyeceği “zincirli ruhtan” farklı düşünen ve dolayısıyla farklı davranan insandır. Böyle bir insan, çağındaki akıntıya karşı yüzer, “çağa aykırıdır”.
19. yüzyılın son on yıllarında “özgür-ruhluluk” havası hissedilir. Düşünen insanlar Viktoryen, Wilhelmci toplumun boğucu ve ikiyüzlü uzlaşımlarından bıkmıştır. 1898’de Hayat Reformu adını alacak bir karşı-kültür Almanca konuşulan bölgelerde gelişmeye başlamıştır. Hayat reformcuları, bireyleri yalıtan ve yalnızlaştıran büyük şehirlere, insanları salt aletlere indirgeyen ve hayatı insanlıkdışı bir hıza ulaştıran modern sanayi teknolojisine, “totaliter” bürokratik devlete, yerleşik dine, alkole, tüketimciliğe ve tüm biçimleriyle, özellikle de duyguları, cinselliği ve kadınları bastıran “Viktoryen” ahlaka karşıydı. Geleneksel köy hayatının toplumsal dayanışması, doğayla uyum içinde yaşam, doğal iyileşme ve meditasyon, çıplaklık, gevşek ve dökümlü giysiler, güneş banyosu, vejetaryenlik, panteist veya pagan yönlerde ilerleyen yeni bir dini maneviyat, dans, barış, “serbest aşk”, kadınların özgürleşmesi, daha yaşlı yerine daha genç görünmek (o dönemler gençler daha yaşlı görünmeye çalışırlarmış), gençliğe önem verilmesi ise destekledikleri konulardı. Hayat reformcuları her şeyden önce neşeyi imleyen “beni rahatsız etme” anlamında bir hayata kendilerini adamışlardı. Yaşama sevinci sağlayacak koşullar istiyorlardı. Kırda çeşitli komünler kurarak bir cemaat hissini yeniden kazanmaya çalışıyorlardı. Komün fikri hayat reformu hareketinin odağındaki mesele haline gelmişti.
Alkol ve tütüne karşı polemiklere girişmesi, vejetaryenliği denemesi ve “alternatif” tıbba meraklı olması gibi özellikleriyle hayat reformcularına pek çok bakımdan benziyordu. Büyük, sanayileşmiş şehrin “bezdirici”, atomize yaşantısından nefret ediyordu. Modern hayatta her şeyi “vagon penceresinden bakar gibi” gördüğümüzden yakınıyor (#274598926), totaliter, bürokrat, Bismarkçı devletten de nefret ediyordu.
Kısacası Nietzsche hayat reformu hareketinin bir mensubu ve temsil ettiği karşı-kültürün bir sözcüsü olarak görülebilir. İnsanca’daki özgür ruh kavramının formülasyonu, onun gördüğü şekliyle hayat reformu hareketinin ruhunu dillendirme yönünde bir girişimdir.
Nietzsche, defterlerine şu hayalini not etmiştir:
“Koşullanmamış olmak isteyen insanların birlikteliği, taviz vermeyen ve yıkıcı olarak tanınmak isteyenlerin birlikteliği. Her şeyi eleştirir ve hakikat uğruna kendilerini feda ederler. Kötü ve yanlış gün ışığına çıkartılır.”
Nietzsche’nin bu ifadesindeki kahramanından “yıkıcı” diye bahsetmesi, özgür ruhun tümden “olumsuz” mu olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Erwin Rohde ile olan dostluğu İnsanca’dan sonra fiilen öldürücü darbeyi almıştır. Rohde bu kitapta dostuna dair bir şey görememiş ve kitaptan nefret etmiştir. Bu nefretin esas sebebi dogmatizm. Özgür ruh fikrinin “salt olumsuz, kısır bir kavram” olduğunu düşünmüş. Ancak bunda yanılmış çünkü Nietzsche özgür ruhluluk derken eski “inançları” yapıbozuma uğratmayı, onlardan “özgürleşmeyi” istiyor fakat sırf pozitif bir ideal için özgür olmak istiyor. O yüzden İnsanca’yı incelerken, eski kültürün metafizik batıl inançlarının yıkılmasıyla ulaşılmak istenen pozitif idealin ne olduğunu sormak gerekir. Zaten Nietzsche Şen Bilim’de “yaratıcılar olarak yıkabiliriz” diyecektir. Ayrıca İnsanca’nın 1886’daki ikinci baskısının girişinde özgür ruhu eski kesinliklerin hepsini yıkarak yarattığı “çölde” “sinsice dolanmak” isteyen, “hastalıktan” mustarip bir kişi olarak tarif eder. Nietzsche’ye göre yıkma daima yapmanın başlangıcıdır.
Görüldüğü üzere, İnsanca, Pek İnsanca bilinç-yükseltici bir alıştırmadır. Nietzsche gibi ana akım kültür dışında ya da başka hayat reformu versiyonları dışında, hareketin Nietzsche’deki versiyonuna uygun olarak düşünme potansiyeline sahip olanları “baştan çıkarmaya” yönelik bir “yemdir”.
Bunlara ek olarak Nietzsche’nin aklında özgür ruhlulardan oluşan bir manastır, “rasyonel” yaşamaya dayalı bir komün kurma düşüncesi de vardır (Buradaki “komün” kelimesini yanlış anlamamak lazım, Nietzsche sosyalizme sert eleştiriler yapar #246215838). Nietzsche yer yer “özgür ruhlar manastırı”, “Eğiticinin okulu”, “ideal koloni”, “modern manastır” gibi adlarla andığı bir yapı kurmak istemektedir. Arkadaşlarıyla Sorrento’da paylaştığı hayatı böyle bir komünün ilkörneği olarak görüyordu. Oradayken komün fikrini tartışmışlar ve Malwida’nın ifadeleriyle, “Her iki cinsiyetten yetişkinler için en soylu manevi hayatı serbestçe geliştirebilecekleri ve yeni bir manevileşmiş kültürün tohumlarını ekmek üzere dünyada dolaşsınlar diye bir nevi misyon evi” kurma planını geliştirmeye başlamışlardır. Nietzsche ve Ree derhal öğretmen olarak hizmet vermeyi teklif etmişler. Malwida da birçok kadın öğrenci çekerek, kadınların kurtuluşunun en soylu temsilcileri olabileceklerini düşünmüş.
Nietzsche daha da erken dönemde, 1870 yılında Rohde’ye yazdığı bir mektupta, yazılarının amacının insanları ana akım öğretim kurumlarından uzaklaştırarak “yeni Yunan akademisini” kuracak yeni bir tür “manastıra” çekmek olduğunu söylemiş. Nietzsche’nin yeni bir akademi, bir tür yatılı “özgür üniversite” fikri, hakim kültüre karşı bir direniş hücresinin, yeni bir kültürün tohumlarını yetiştirmesi fikrine dayanır.
Nietzsche’nin 1879’daki şu ifadelerine baktığımızda da bu fikre uzun zaman büyük önem verdiğini görüyoruz:
“Yetişkinler için dersler ve meditasyon; bunlar günlük, zorunlu değil ama adet gereği herkes katılır: kiliseler en kıymetli buluşma yerleri olacak, çünkü hatıra bakımından çok zenginler: her gün adeta insan aklının ulaşılmış ve ulaşılabilir şerefine şenlik: öğretmen idealinin yeni ve daha eksiksiz bir çiçeklenişi, yani rahibin, sanatçının ve hekimin, bilgili insan ile bilgi insanının [yani Nietzsche] kaynaşmış hali ... hayalim budur: tekrar tekrar aklıma gelir ve geleceğin örtüsünü bir köşesinden kaldırdığına kesinlikle inanıyorum.”
***
İnsanca’nın temel amacı metafizik dünyaya inancın hem açık hem de gizli biçimlerini bulup yıkarak yeni, metafizik-sonrası, “rasyonel” bir kültür inşa etmeye hazırlanmaktır. Başka bir deyişle, ikinci bir “Reform”, yeni bir kültüre doğru paradigma kaymasıdır.
Nietzsche, kitabın ana konusu olan din, sanat ve ahlak alanlarındaki metafizik inancın kökenlerinin, bu inancın hakiki nedenleri olamayacağını göstermeye çalışıyor. Bunu yaparken “tarihsel (soykütüksel)” diye adlandırdığı felsefe yapma yöntemini kullanıyor. Rasyonel gerekçelere sahip bir inancın iyi nedenlere sahip olması gerektiğinden, belli bir inancın böyle nedenleri olmadığını göstermek onu “çürütmektir”. Burada Nietzsche bu inançların yanlış olduğunu kanıtlamaya çalışmıyor. Onların yanlışlığının kanıtlanamayacağını biliyor ve rasyonel bir insanın bu tarz inançları tarihsel yöntemle birlikte inanç kümesinden atması gerektiğini söylüyor.
Nietzsche’nin tarihsel yöntemi din, sanat ve ahlak alanlarında kullanarak yaptığı metafizik eleştirisine detaylıca bakalım.
(Din)
Nietzsche dini inanca katkı yapan birçok sebep tespit eder ve hepsinin çürütülebileceğini tek tek gösterir. Örnek vermek gerekirse, dini inancın mutlu etmesinin, onun doğruluğunu hiçbir şekilde gerektirmediğini, böyle bir çıkarımın “pek insanca” ve yaygın bir hata olduğunu söyler:
#274763045#274763152#274763324#274763413
Dini inancın çürütülebilir kökenlerinde birçok faktör rol alır. İnsanlar derin ve teselli edici bir anlam bulma arzusuyla birçok şeye inanırlar. Aziz ve mistiklerin çileci uygulamalarında gösterdikleri iradeye bakıp da hayati bir bilgiye sahip olduklarına inanılabilir ancak bu uygulamalarının pek insanca kökeninde statü ve güç hırsı vardır. Dini inancın çürütülebilir kökenlerinden biri de patolojik durumların yanlış yorumlanması. Her gün Tanrı’yla konuştuğunu söyleyen adamın büyük ihtimalle aşırı-faal üst-ben rahatsızlığı vardır.
Dini inancın çürütülebilir kökenini göstermenin başa bir yöntemi ise spekülatif antropolojidir. İlk başta doğal nedensellik anlayışı olmayan ilkel insan, her şeyi insan-biçimci tarzda düşünerek fırtınayı tanrının öfkelenmesi, bahar yağmurunu tanrının cömertliği şeklinde yorumlamıştır. Başka insanları kontrol etmek için onların hoşlarına gidecek şeyleri yapmak gerektiğine bakarak tanrıya da –kurban gibi- hoşuna gidecek şeyler sunmuş. Kısacası doğaya düzen getirme yönündeki bu ilkel girişim de dini inancın ve kültün kökenidir.
(Sanat)
Nietzsche sanata da saldırır ancak tamamına değil. Adını hiçbir zaman vermese de Wagner’in sanatına; “romantik” sanata, metafizik sanata, dünyayı aşmakla ilgili sanata saldırır. Nietzsche bunu yaparken Tragedya’nın Doğuşu’nda “Dionysosçu” sanat, “metafizik teselli” sanatı dediği sanattan kurtulmaya çalışır. “Apolloncu” sanatı, yani bize görünüşlerin -“ardında” değil- içinde neşeyi aramayı öğreten sanatı ise korumak ister. Eğitimli insanların Hıristiyan metafiziğini olumlamaya utandıkları Aydınlanma sonrası dünyada, dini duygular ve ruh hallerinin sanatta tadılmaya devam ettiğini, “dinler pençelerini gevşetince sanatın başını kaldırdığını” söyler (#243383816).
Nietzsche isim vermese de Wagner kültüne saldırır. Romantik anlayışı ve “dâhi” kültünü teşvik eden, “adeta görünüş pelerinindeki bir delikten” öbür tarafı görüp de “insan ve dünyaya dair kesin ve belirleyici bir şey iletebilen bir kişi olarak büyük sanatçı fikrini” savunanların, insan doğasındaki bir ilahilik unsuru için mücadele ediyorlarmış gibi görünseler de, aslında sanatları için azami prestij yaratma (örneğin böylece Bayreuth için para toplama) mücadelesi verdiklerini söyler. Yani sanat eserinin “oluşumuna” dair tüm işaretleri gizleyip, ancak bir tanrının ulaşabileceği kusursuzluğa gelişigüzel doğaçlamayla ulaşıldığı görünümünü veren metafizik sanatçıyı dolandırıcı olarak sunar (#274771239). Beethoven’ın defterlerine bakıldığında sanatçıyı büyük yapanın göksel bir yetenek ya da “Müzlerin” esininden ziyade çalışkanlık ve beğeni olduğu görülür. Kısacası, “deha”, onda dokuz alın teri, onda bir esindir (#274793249). Hokkabazca yaratılan dâhi kültünü sanatçıların yanında biz izleyiciler de destekleriz. Oturup da bir Shakespeare oyunu yazamadığımız için, bu oyunların kaynağını mucizevi görerek kendimizi kandırırız. Böylece kibrimizi kurtarırız (#243708431).
***
Onun retoriği İnsanca’nın her türlü din ve sanata saldırdığı izlenimi yaratıyorsa da, bu izlenim yanıltıcıdır. Örnek vermek gerekirse, “Dinsel tapınının kökeni” başlıklı 111. aforizmasında (#274908842) “dini kültün” kökenini tartışırken, tarihöncesi insanlığın doğal nedensellik anlayışından, doğada insanların ya da üstüninsanların özgür iradelerinden bağımsız bir düzen anlayışından uzak olduğu için animizme yöneldiğini söyler. Doğa kuvvetlerinin gücü karşısında dehşete kapıldıklarını, güçlü insanları nasıl yatıştırıyorlarsa bu kuvvetleri de öyle yatıştırmaya çalıştıklarını söyler. Aforizmanın sonunda ise Yunan dininin bundan farklı olduğunu, daha “soylu” kökenlerden geldiğini ve animist tanrıları yatıştırmasına gerek olmadığını, çünkü onlarda moira, yani kader anlayışının olduğunu, tanrıların bile üstünde, onlardan bağımsız bir nedensel düzene inandıklarını söyler. Kısacası Yunan dinini gayri metafizik olarak görmektedir (Yunan diniyle ilgili başka bir aforizması için bkz: #239495700).
Nietzsche Tragedyanın Doğuşu’nda antik Yunan’da miti öldürenin, hayatı güzelleştirip geliştirmek için bilimden başka bir şeye ihtiyaç duyulmadığını söyleyen Sokratesçilik olduğunu ve bu görüşün şimdi modernlikte de aynı şeyi yaptığını söyler. Cemaat ancak paylaşılan bir dinsel mitle var olabilir. Daha önce gördüğümüz gibi, Nietzsche “canlı bir cemaat” hissine Tragedyanın Doğuşu’ndaki kadar değer vermeyi sürdürür, modernliğin “alacalı” kültürel kaosunu aşılması gereken bir şey olarak görmeye devam eder. Yunanlara olan hayranlığının yanına bunlar da konulduğunda, kafasındaki yüksek kültürde Yunanların dinini örnek alan bir şeyler istediği kesindir. Ne de olsa Yunanların dini gayri metafizik olmasına rağmen bir cemaat yaratma ve onu koruma görevini yerine getirir.
Nietzsche “Sanattan geriye kalan” adlı 222. aforizmasında (#275041861), bize doğal dünyanın “ardında” değil içinde neşeyi bulmayı öğreten “Apolloncu” sanatın, yüksek kültürden metafizik sanat silinse bile kalacağını söyler. Sanat ile dinin “zorunlu ve ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiği” düşünülürse, “Yunan” tarzı bir dini korumak için böyle bir sanat şarttır. Ona göre sanat “geleceğe yön göstermeye” adanmalıdır. Geleceğin “iyi şairi”, “sadece gerçekliği” tasvir etmeli, metafizik konulardan sakınmalıdır. Gerçekliği tasvir ederken seçici olmalıdır. Apolloncu sanat soylunun öne çıkarılıp soysuzun örtülmesiyle rol modeller yaratmalıdır.
Böylece ilk dönem Wagner’deki cemaat-“toplayıcı” sanat eserine, Richard Wagner Bayreuth'ta’da tasarlandığı haliyle “ideal” Wagner’e geri döneriz. Nietzsche döneme ait defterlerinde Wagner’den kopuşunun mutlak olmadığını açıkça belirtir: “On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında –kabul etmek gerekir ki iyi ve içgörü sahibi insanların tarzıyla olmasa da – Wagner, sanatı önemli ve ihtişamlı bir fenomen olarak bilince çıkarmıştır”. Ve yine şöyle der: “Keşke Wagner başka türlü düşünebilseydi: Ama bu durumda, Wagner’den daha iyi Wagnerciler olmak bizim elimizdedir.”
(Ahlak)
Özgür İrade – Kant’ın ve daha ayrıntılı olarak Schopenhauer’in dillendirdiği şekliyle Hıristiyan ahlakı; erdem ile özgeciliğe (Nietzsche’nin tabiriyle gayri bencillik) ve özgürlük ile sorumluluğa dayanır. Hıristiyan ahlakçılarına göre eylemlerimiz özgür tercihlerimizdir ve bunlardan sorumluyuzdur. Nietzsche, “gayri bencil” olmamız gerektiğini hissedip böyle olabileceğimize inandığımızda ama zamanın büyük kısmında öyle olmadığımızı bildiğimizde suçluluk duyduğumuzu ve kendimize saygımızın azaldığını söyleyerek bu fikirlerin bileşimini insan psikolojik sağlığı için yıkıcı bulur. Bu yüzden de hayatını adadığı ödevlerin merkezinde bizi Hıristiyan ahlakının pençesinden kurtarmak yer alır.
Schopenhauer, tıpkı Kant gibi, doğal dünyadaki olayların istisnasız nedensel yasalara uyduğuna inanır. Metafizik idealizm sayesinde doğanın salt “görünüş” olduğunu bildiğimiz için dışarıdaki tek şeyin doğa olduğunu ve özgürlük diye bir şeyin de olmadığını söyleyemeyiz. Özgürlüğün zeminini görünüşün ardındaki “kendinde şey”in “anlaşılır” dünyasında buluruz. Kant’ın gösterdiği üzere, nedensellik görünüşlerin “biçiminden” başka bir şey olmadığı için, “kendinde” benin belirlenmemiş olması, özgür olması gerekir. Dolayısıyla, doğadaki katı determinizme rağmen, eylemlerimiz için ahlaki yeterliliğe ulaşmadıklarında sorumluluk ve suçluluk hissetmekte haklıyız (#274846526).
Kant ve Schopenhauer buraya kadar aynıdır. Ancak Kant’ta “anlaşılır” şeylerin şemasının nasıl işlediği derin bir sırdır. Schopenhauer “görülür” doğa dünyasını tren sistemine benzetir: Trenin nereye gittiği kontrolümüz dışındadır ama hangi trene bineceğimizi seçeriz. Yani herhangi bir doğal varlığın karakteri ya da doğasıyla aynı şekilde işleyen belli bir karakterle doğarız. Taşların davranışı nasıl bütünüyle doğasının yanı sıra, suya atıldığında yüzmeyip de battığı gibi içinde bulunduğu koşullarca belirleniyorsa, bizim davranışlarımız da karakterimizle birlikte içinde bulunduğumuz koşullarca belirlenir. Çalma hastasıysak ve hoş bir şey görürsek çalarız. Fakat karakterimiz –ya da nasıl bir karaktere “bindiğimiz” – tamamen “anlaşılır” ben’e bağlıdır, gerçek benliğimizin “anlaşılır” bir özgür tercih eyleminin sonucudur. Dolayısıyla, tüm eylemlerimiz nedensel olarak belirlenmişse de, aynı zamanda özgür ve sorumluyuzdur.
Böylece ahlak, Schopenhauer’in ellerinde ikinci kez metafizik bir yükün altına girer. Bunun özgecilik ihtimaliyle ilgisi vardır. Zira Schopenhauer’a göre insan davranışının normu bencilliktir. Bireylerin doğal dünyası mutlak olarak gerçekse, o halde nadir de olsa var olduğunu bildiğimiz özgeciliği açıklamak için özgeci kişinin “Maya perdesinin” ardında her şeyin Bir olduğu metafizik içgörüye olduğunu düşünmemiz gerekir ve bu içgörü varsa başkasının acısı en az kendi acım kadar “benim” olur. Bu yüzden Schopenhauer’a göre ahlaki erdem, tıpkı sanat gibi, “dâhilik” meselesidir; bir kez daha “görünüş pelerinindeki delikten öbür tarafı görmek”le alakalıdır.
Şematize edilirse Schopenhauer’in savı şöyledir:
(1) Özgeci davranma özgürlüğümüz var, öyleyse özgeci davranmalıyız.
(2) Sadece bir doğal dünya varsa bu şekilde davranmak iki nedenle imkânsızdır.
(3) O halde doğaüstü, metafizik bir dünya olmalıdır.
Nietzsche metafiziğe giden bu güzergâhı, herhangi türden özgürlüğe inanmak için bir neden olmadığını ve özellikle bizlerin özgeci olma özgürlüğümüzün bulunmadığını söyleyerek, (1)’e saldırı şeklinde iki biçimde yapıbozuma uğratır. Evrensel determinizm olduğuna göre, yani her şey, özellikle de insan eylemi zorunlu olarak geçmişteki olayların “matematiksel şekilde hesaplanabilir” bir sonucu olduğuna, gereken her şeyi bilmiş olsaydık, dünyanın şu anki durumuna bakarak her eylemi öngörebileceğimize göre, özgür iradenin olmadığı dolaysız bir şekilde çıkarılabilir (#274812478 – Nietzsche burada determinizmle uyumlu önemli bir özgürlük fikrine vakit ayırmaz ama sonraki eserlerinde bu konudaki düşünceleri değişecektir).
Evrensel nedensel determinizm İnsanca’nın giriştiği bilimsel araştırma programının temel aksiyomudur. O yüzden Nietzsche bunu doğrulayacak herhangi bir sav ortaya atmaz ve günün gereğince kuantum mekaniğinden ziyade Newtonculuktan gelen tek muhtemel itiraza –insan özgürlüğünün varlığı iddiasına– saldırır. Nietzsche ilkel insanın bir sebep göremediğini ve her şeyin kendi özgür iradesiyle ortaya çıktığını düşündüğünü söylüyor. Artık tarihöncesinin bu kısmı olmadan da yapabildiğimize göre, insanlığın entelektüel yetişkinliğe son adımı atmasının vakti gelmiştir. Bir insanı zararlı eylemleri yüzünden ahlaksızlıkla suçlamak, sağanağı bizi ıslattığı için ahlaksızlıkla suçlamakla birdir (#274824323).
Hıristiyanlığın bizim yararımız için değil kendi gücünü artırmak için tasarladığı kültürel beyin yıkaması, bizi tam bilimsel doğalcılığa adım atmaktan alıkoyan şeydir. Özgür iradeyi, rahipler bizi kendilerine bağımlı kılmak için uydurmuştur. İtibarsız bir kaynağı olan özgür iradeyi her rasyonel varlık reddetmelidir. Schopenhauer’in egzotik metafiziğine ihtiyaç yoktur. Bu metafizikle açıklanacak ve meşrulaştırılacak etik, “sahte bir etiktir” (#235989893).
Daha sonra Gezgin ve Gölgesi’nde işlediğine göre sadece kafası karışmış olanlar özgür iradeden vazgeçilmesini tehlikeli bulur. İnsanların burada bir tehlike görmesinin sebebi, “İslami kaderciliğe”, yani kaderi mücadele etmemiz ama daima bize üstün gelecek bir güç olarak somutlaştırma hatasına düşmüş olmalarıdır. Buradan tüm eylemlerimizin beyhude olduğu gibi can sıkıcı bir sonuç çıkartırlar. Nietzsche bu sonucun bir hata olduğunda haklıdır. Çünkü determinizm insanın eylemlerini boşa çıkarmaz, çünkü bu eylemler geleceği yaratan sürece aittirler. Dışsal bir kuvvet olarak kader tarafından ezilmeyiz, çünkü biz adeta kaderin içinde dururuz.
Psikolojik Bencillik – Nietzsche özgür iradeden sonra özgeciliğe saldırır. Ona göre özgecilikten metafiziğe giden güzergâhı tıkamanın en bariz yolu, bencillik normunun istisnaları olduğunu reddetmektir. Nietzsche burada, tüm insan eylemlerini özçıkarın güdülediği “psikolojik bencillik” doktrinini savunur. Aslında belli bir psikolojik bencillik biçimi olan psikolojik hazcılığı olumlar. Tüm eylemlerimizin hazzı yaşamak ve acıdan kaçmakla ilgili olduğunu, özçıkarın yanı sıra belli bir özçıkar görüşü tarafından güdülendiğini söyler ama daha sonra bu düşüncesinden vazgeçecektir (#274845404).
Nietzsche bu tezi savunurken görünüşteki eylem ya da duyguları açıklamaya çalışır. Mesela merhamet gerçekte güçlülük hissinin kendini göstermesidir (#274816878). Ayrıca doğruluk da, dürüstlüğün ya da adaletin kendini göstermesinden değil, yalan söylemenin çok fazla zekâ ve iyi bir bellek gerektirmesinden kaynaklanır. Bu yüzden insanların genellikle doğruyu söyleme sebebi yakalanma korkusudur (#274817132). Nietzsche’ye göre buralarda, görünüşteki özgeciliğin altında yatan pek insanca güdüler vardır. Ancak sağduyu bize bunun yanlış olduğunu göstermektedir. İnsanlar kimi zaman sonraki yaşama inanmasalar ve toplumsal misilleme korkusu duymasalar da savaşlarda kendilerini feda edebilmektedirler. Ayrıca insanlar bazı şeyleri görevleri olarak gördüklerinden de yapabilmektedirler. Savaşta ölen adam özçıkarını yurt sevgisine feda etmiştir.
Yeterli zaman verilirse Nietzsche buralarda da bencilce bir güdü keşfedilebileceğini iddia edebilir ama böyle bir güdünün zorunlu varoluşu, tam da Aydınlanma’nın, bilimsel bakış açısının aşması gereken, tamamen temelsiz, hatta irrasyonel dogmatizmdir. Bu kitapla ilgili arkadaşı Rohde’nin nefretini kazanan da bilhassa dogmatizm olmuştur. Nietzsche belki de bunu kabul ettiği için a priori, kavramsal bir psikolojik bencillik argümanı üretmek gibi çaresizce bir hamleyle durumu kurtarmaya çalışır:
“Şimdiye dek bir insanın, hiçbir kişisel güdü olmadan ve sadece başkaları için bir şeyler yaptığı görülmüş değildir; kendisiyle ilişkisi olmayan, yani içsel bir zorunluluk içermeyen bir şeyi nasıl yapabilecekti ki? Ego, nasıl olur da egosuz davranabilirdi?”
***
Görüldüğü gibi Nietzsche, davasını Wagner’in kültürel yenilenme programından pozitivizm yoluyla yenilenmeye çevirmekle hiçbir zaman metafizik idealizmin çürütüldüğünü iddia etmiyor veya çürütme stratejisi izlemiyor. Metafizik dünyanın “lüzumsuz” bir hipotez olduğunu göstermeye çalışıyor. Kant-Schopenhauer geleneğinde metafizik açıklama gerektirdiği düşünülen din, sanat ve ahlaktan hiçbirinin metafizik açıklama gerektirmediğini, çünkü hepsinin “insanca”, hatta “pek insanca” açıklamalara müsait olduğunu göstermeye çalışıyor.
Görüldüğü gibi Nietzsche gerçekte sadece metafizik biçimlere kapıyı göstermektedir. Bunun yanında, “metafizik dünya” diye bir yerin olabileceğini 9 numaralı aforizmasında açıkça belirtir:
“Doğrudur, metafizik bir dünya var olabilir; bunun mutlak olasılığıyla başa çıkılamaz. Tüm şeyleri insan kafasıyla görüyoruz ve kesip atamayız bu kafayı; oysaki bu kafa kesip atılabilseydi, dünyada geriye ne kalacağı sorusu gene de kalırdı geride … Metafizik dünya hakkında bir öteki oluş, ulaşılamaz, kavranamaz bir öteki oluş dışında hiçbir şey söylenemezdi; olumsuz niteliklere sahip bir şey olurdu bu dünya. Böyle bir dünyanın varlığı çok iyi kanıtlanmış olsaydı bile, tüm bilgilerin en önemsizinin tam da bu dünyanın bilgisi olduğu kesinleşirdi: Fırtına tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bir denizciye, suyun kimyasal analizi bilgisinin görünmesi gerektiğinden daha da önemsiz.”
Nietzsche’nin “Sanat düşünürün yüreğini ağırlaştırır” başlıklı 153. aforizmasında (#274075256) kabul ettiği gibi, “metafizik ihtiyaç” her şeyden önce başlıca korkumuz olan ölüm karşısında teselli ihtiyacıdır. Tüm dinler bu soruna ölümün bir son olmadığı, metafizik bir alemde varlığımızın devam edeceği teminatıyla çözüm getirir. Bu yüzden Nietzsche “rasyonel” ve metafizik sonrası bir toplumun, ölüm karşısındaki teselli ihtiyacımıza nasıl cevap vereceği gibi acil bir soruyla yüz yüze kalır ama tatmin edici bir cevap veremez. Konuyu mümkün mertebe görmezden gelir. Tragedya’nın Doğuşu’nun aksine İnsanca’da bu mesele kolay kolay görülmez. Temas edilen yerler de genellikle kısa, yüzeysel ve kaçamaklıdır. Arkadaşı von Gersdorff’a gönderdiği bir mektupta ölüm için “dünyanın en büyük saçmalığı” dediğini düşünürsek, ölümün “çok önemli bir şey olduğunu” sanmaya bizi itenin sadece batıl inanç olduğunu öne sürmesini anlayabiliriz. Ancak Nietzsche ölümü çok hafife alır çünkü ölüm, biyolojik olarak programlanmış hayatta kalma dürtümüzle sıkı sıkıya bağlıdır. Zamana Aykırı Bakışlar döneminde Nietzsche’nin kabul etmeye gönüllü olduğu gibi, ölümün kaçınılmazlığı karşısında bir teselli olmadan, yaşamlarımız bastırılmış bir endişeyle dolacak ve ölüm karşısında tam anlamıyla güzelleşmeyecektir. Yani Nietzsche metafiziği yapıbozuma uğratmasının ciddi bir dezavantaj olduğunu kabul eder. Nietzsche’nin İnsanca’da metafizik olmayan bir değişme tarzı aramaması bir kusurdur ve bu kusur sonraki eserlerinde giderilecektir.
(Metafizik Neden Yapıbozuma Uğratılır?)
Nietzsche defterlerinde “felsefemiz … trajedi olmayacak mı.? Doğruluk, yaşama, daha iyiye düşman olmayacak mı?” şeklinde sorular sorarak metafiziği yapıbozuma uğratmadaki kaygılarını dile getirmiştir. Bu kaygı özellikle de özgeciliği yıkmak üzere tasarlanmış “psikolojik gözlem” programıyla ilgilidir. Birkaç örnek verirsek: “Suya düşen bir insanın ardından, bir o kadar daha istenerek atlanır suya, buna cesaret edemeyen kimseler varsa orada.” “Konuşacak konu bulmakta sıkıntı çektiklerinde, arkadaşlarının sırlarını ifşa etmeyen çok az kişi vardır.” Bu tür aforizmalarda bir “ah” faktörü vardır. Nietzsche’nin ifadesiyle bizi “ahlaki otopsi masasına” koyarlar, “neşterler ve pensler” sadece isabetli değil aynı zamanda “zalimce” kullanılır (#274990001). Nietzsche bu meselenin abartılabileceğine dair endişelerini de bir özeleştirisinde dile getirmiştir: “Utanç verici bir köken bulma sanatını öyle geliştirdin ki … diş fırçalamayı tartışmak alçaltıcı geliyor”. Nietzsche iyiye, bencilce olmayan eylemlere inancın, toplumsal güveni artırdığını da kabul eder.
Tüm bu endişelere rağmen Nietzsche, psikolojik gözlemin varlığını sürdürmesi gerektiğini, insan refahıyla ilgili “nihai hedefleri hiçe sayan” bilimin “onsuz yapamayacağını” söyler. Hakikate karşı insan mutluluğu tartışmasında en azından kısa vadede dinin yok edilmesinin insanlarda daha fazla acıya yol açacağına, çünkü bilimin kesinlikle benzer bir teselli sunamayacağına karar verir. Gelgelelim, insan yapıbozum işine sıkı sarılmalıdır, çünkü insan Hıristiyanlıkla, “bilginin günümüzde ulaştığı düzeye göre, kesinlikle entelektüel vicdanını iflah olmaz bir biçimde kirletmeden ve kendine ve başkalarına teslim etmeden ilgilenemez.” (#274997869)
Nietzsche insanı “akıllı hayvan” olarak tanımlar ve “insanın özü”nün akıl olduğunu, dolayısıyla ne pahasına olursa olsun hakikat peşine düşerek tümden rasyonel bir varlık olmamız gerektiğini söyler (#275000474). Ancak bu argümanda bazı zayıflıklar vardır. Birincisi, “akıllı hayvan” tanımı son derece keyfidir. Çünkü rasyonellik hayvan dünyasında sadece insanlara özgüyse, örneğin din, sanat, siyaset ve kahkaha da insanlara özgüdür. P halde “insanı” sanatsal hayvan, “dindar hayvan”, “siyasal hayvan” ya da “mizah duygusu olan hayvan” diye tanımlamamız da eşit ölçüde mümkündür. İkincisi, argümanın kendisinde rasyonellikle ilgili kötü bir hata vardır. Rasyonellik bizi diğer hayvanlarda ayıran bir yetiyse, istenen amaca ulaşmak için etkili yolların hesaplanması olan araçsal” rasyonellik kastediliyordur. Fakat böyle bir rasyonellik ne pahasına olursa olsun hakikate kendini adamayı gerektirmez. Örneğin dibi kaybetmek uzun vadede bizi mevcut halimizden daha büyük bir sefalete sürükleyecekse, mümkünse onu korumak gerekir. Nietzsche bu noktayı görmemiştir, çünkü tam rasyonellik ile saf rasyonelliği, saf rasyonel varlığın bilme arzusu dışında arzusu olmayan saf düşünür olarak tasavvur edildiği rasyonelliği birbirine karıştırmaktadır. Adeta bedensiz bir beyindir bu. Ama insanlar böyle değildir.
***
Yukarıdaki mesele Nietzsche için basit bir oyalanmadır. Çünkü en iyi silahı ilk başta eski metafizik kültürün insanların refahına ciddi zarar verdiğini öne sürmek, ikincisi de en azından orta ve uzun vadede Aydınlanma aklı ve biliminin doğru düzgün konuşlandırılmasıyla bizi daha üst düzeye çıkaracağını, refahımızı artırabilecek “yüksek” bir kültür üreteceğini iddia etmektir. Eski Hıristiyan kültürünün kendinden nefret, gerçek acı çekme sebeplerine hitap edememesi ve toplumsal refahı artırma yeteneksizliğiyle insan sağlığına ciddi zarar verdiğini göstermeye çalışır.
Kendinden-nefret – Nietzsche’ye göre Hıristiyanlık, “insani olan her şeye şüphe düşürme amacına hizmet etmekle kalmaz, insani olanın ezilmesi, cezalandırılması ve çarmıha gerilmesinde de rol oynar”. İlk önce de cinselliği çarmıha gerer. Hıristiyanlığın ahlaki talebi, yapısı gereği karşılanamazdır. Böylece kendimizi “mümkün olduğunca günahkâr” hissedecek ve Kilisenin günah bağışlama gücüne, dolayısıyla rahiplere bağımlı olacağızdır. Hıristiyanlık, İsa gibi örnek alınması imkânsız rol modelleri yaratarak “kalbi yük altına sokar ki … sonradan yükü hafifletebilsin” (#275016825). Böyle bir strateji özgür irade sahibi olmamızı gerektirir elbette. Aksi takdirde günahkârlığımız yaratıcının hatası olacaktır. Bu yüzden özgür iradenin ve dolayısıyla ahlaki sorumluluğun reddi Nietzsche için çok önemlidir.
Acının Sebepleri – Nietzsche’ye göre Hıristiyanlık acının sebeplerini ortadan kaldırmak yerine “duyarlılığımız üzerindeki etkilerini değiştirir”. “Tanrı sevdiğini terbiye eder”. Böylelikle insanı acısının sebebini ortadan kaldırmaya çalışmaktan alıkoyar. İnsan ağrı kesici alırsa dişçiye gitme isteği azalacaktır. Nietzsche de aynı bakışla, mucizelere inancın ortadan kalkmasıyla tıp bir bilim olarak nasıl geliştiyse, teknik eğitimin de Tanrı’ya inancın yok olunca ciddiye alınacağını düşünür.
Bilimin ölümün kesinliği ve hayatın rekabetçi yapısı gibi acı çekmemize sebep olan pek çok şeyi ortadan kaldıramayacağı şeklinde bir itirazla, dini vesile edip “duyarlılığımızın değiştirilmesi”nin varlığımızın sürmesi için daima zorunlu olduğu söylenebilir. Nietzsche buradaki duruş noktasının zayıflığını sezdiği için lafı dolandırır ve bilimin ilerlemesiyle “acımasız, altedilemez alınyazısının alanının giderek daraldığını” ifade eder (#239490381). Bu da bilimin nihai amacının insanı ölümsüzleştirmek olduğu anlamına gelebilir. Ancak diğer yandan, bilimin “olabildiğince az acı, olabildiğince uzun yaşam, yani bir nevi ebedi saadet”i hedefleyerek daha mütevazı amaçlarının olduğunu söyler (#275018604). Ancak ne olursa olsun ölüm problemi devam etmektedir. Nietzsche olgunluk felsefesinde buradaki duruş noktasının tatmin edici olmadığını kabul eder. Tıpkı Tragedyanın Doğuşu’nda olduğu gibi, ölüm hakkında derin ve ciddi bir şey söylemek gereklidir.
Etik – Nietzsche, Hıristiyanlık ortaya çıkmadan önce “iyi ve kötünün” ölçütünün âdetler olduğunu, âdetlerin de toplumsal faydayı temel aldığını, kişilerin güdülerinin “bencilce” mi yoksa “gayri bencilce” mi olduğunun fark etmediğini, –isteyerek yapsın ya da yapmasın– âdetlere boyun eğenin “iyi” bir insan olarak görüldüğünü söyler. Özetle, ahlaki yargıların temelinde eylemlerin –faydalı ya da faydasız– sonuçları vardır, insanların nasıl güdülendikleri değil (#275021365).
Ahlakın tek rasyonel temeli gerçekten de toplumsal faydadır. Ayrıca Nietzsche’ye göre, genel olarak toplum refahı için “ötekilerin yararına merhamet dolu heyecanlar ve eylemler” yerine herkesin kendi “en büyük yararını” araması daha hayırlıdır (#274845404). Kaba bireylerin kaba bencillikleri hiçbir şekilde genel refahı artırmayacaktır elbette ama ihtiyaç duyulan şey kendi “en yüksek avantajımızı” anlayacak şekilde işlenmemizdir (#238462115). Bu yüzden Nietzsche psikolojik bencilliğin yanında bir tür “etik bencilliği” de olumlar. Bu durumda Nietzsche’nin iddiasına göre, toplumun refahını en çok artıran şey Hıristiyan özgeciliği değil, “aydınlanmış bencillik”tir. Peki, neden buna inanmaktadır?
Nietzsche kariyerinin tüm safhalarında tekrar tekrar kişinin “görevinden” ya da “misyonundan” bahseder. Eğitici Olarak Schopenhauer’da kişinin hakiki benliğini, kişinin çok yukarısına yerleştirilmiş bir görevle özdeşleştirir. Böyle Söyledi Zerdüşt’de kahraman “Ne önemi var ki mutluluğun? … Ben eserimin peşindeyim yalnızca” dediğinde hayvanları şu cevabı verir: “Gök mavisi bir mutluluk denizinde yüzmüyor musun?” Burada işin içine kısmen “mutluluk paradoksu” karışır: Mutluluk doğrudan onu hedefleyerek değil, kişinin kendini mutluluğa ulaşmaktan başka bir işe kaptırmasıyla mümkündür.
Nietzsche Sorrento’dan Basel’e dönüş sırasında Malwida’ya, profesörlüğe yabancılaşmış ve tekrar ders vermek zorunda kalacağı için ürkmüş olmasına rağmen “faydalı olma hissinin kaybolmasına dayanamadığı” için döndüğünü yazmıştı. Kısa süre sonra fikrini değiştirip, “serbest” bir yazar olarak insanlığa daha faydalı olacağına karar verecek ve emekliye ayrılacaktır. Nietzsche’nin tüm bu yazılarındaki temel tema şudur: Kendini tam anlamıyla yetiştirmek, bütünlüklü bir insan olabilmek için insanın hayatı birleştirici bir “göreve” ihtiyacı vardır. Üstelik bu görev başkasına faydalı olmalıdır. Tatmin edici bir hayat sürmek buradan geçer. İzleyicisiz aktör, hastasız doktor, müvekkilsiz avukat olamaz. Kişi izleyicilerine ya da hastalarına faydalı olduğunu hissetmiyorsa aktörlükten ya da doktorluktan doyum almaz. O halde etkisiz Hıristiyan merhametiyle içini çekmek ya da Kantçı görev bilinciyle dişini sıkmak yerine hakikaten aydınlanmış bencillik sayesinde kişinin içinde yaşadığı cemaatin refahına üretken bir şekilde bağlanması mümkün olur.
(Yüksek Kültür)
İnsanca’yla ilgili en önemli kısım yapıcı tarafıdır. Nietzsche’ye göre yeni, “aydınlanmış”, tamamıyla Hıristiyanlık sonrası bir topluma ihtiyacımız vardır. Bu toplumu oluşturacak yüksek kültür ilk olarak, modernliğin tüm nahoş özelliklerinden arındırılmalıdır. Örneğin insanların hayatlarını kolaylaştırmak için, bir araç olarak makineler icat edip de sonra makineleri amaç haline getirip köleleşmeleri gibi akılsızlık “komedisinden” uzak durulmalıdır (#246386998).
İkincisi, kültür “kültür araçları” tarafından tehdit edilmeyecektir. Gerek Bismarck’ın Prusya’sında, gerekse sosyalizm geldiğinde ortaya çıkacak “totaliter”, her şeyi kontrol eden “büyük” devlete karşıdır (#246215838). İstisnai bireyin ortaya çıkması için belli bir düzeyde toplumsal anarşinin zorunlu olduğunu düşünür. Her şeyi kontrol eden bir devlet, salt “sürü” tipleri, robot gibi, Orwellvari konformistleri doğuracaktır. “Deha ve ideal devlet çelişir” adlı 235. aforizmasının son kısmında bundan bahseder (#274077720). Buna ek olarak Nietzsche, tasarladığı yüksek kültürde, Prusya modernliğinin aksine zorunlu askerliğin de olmaması gerektiğini düşünür. Çünkü zorunlu askerlik, doğaları gereği en tehlikeli liderlik konumlarına doğru çekilen en cesur ve en iyi, tam da toplumun “iyi ve bereketli bir zürriyet” için ihtiyaç duyduğu tipleri öldürmenin en garanti yoludur (#274079479).
Üçüncü olarak, modernliğin çılgınca hızının, faaliyet ve üretim takıntısının aksine, yeni kültürde “aylaklık” çok değerli olmalı ve “düşünsel hayat” için bol miktarda yer ayrılmalıdır (#274080987 , #274081368). Birileri “aylak” olacaksa diğerleri de ona bakmalıdır. Bu da rasyonel bir toplumun hiyerarşik olmasını gerektirir. Fakat bu hiyerarşi sömürü olarak değil, kol emeğine dayalı işlerin bu işlere katlanabilenlere yaptırılması olarak var olmalıdır. Bu da Nietzsche’nin hoşgörülü bir tür köleliği savunduğunu gösterir. Ancak kölelik ihtiyacı savı çamaşır makinesi tarafından çürütülmüştür. Fakat Nietzsche aslında 1877’de, defterlerinde “makineler onların işini yapmazsa, bazı kişilerin zor ve sert işleri daima yapmak zorunda kalacağını” yazmıştır. O halde Nietzsche’nin “ütopyasında” köleliğin muhakkak gerekli bir özellik olmadığı görülür. Sanayi köleliğinden tiksindiğini ve “makinelerin köleleri” olmaya karşı bizi uyardığını da düşünürsek, “köleliği” en fazla koşullara bağlı ve geçici bir gereklilik olarak savunduğu sonucuna varılır. Ama ileride, “bir açıdan köleliği” savunmak için farklı bir zemin keşfederek fikrini değiştirecektir.
Şimdiye kadar yazdıklarımızı düşünürsek, Nietzsche’nin “yeni, bilinçli kültüründe” akıl, geleneği yenecektir. Ötenazinin antik dünyada olduğu gibi rasyonel toplumda da kabul göreceği fikri de “aklın bir zaferi olacaktır” (#274086820).
Şimdi Nietzsche’nin kültürünün küresel tarafına gelelim. O, ulaşım ve enformasyon teknolojisinin ulusal farkları yavaşça ama geri dönülemez biçimde kaldırdığını, karışık bir “Avrupalı insan” ürettiğini yazar. Bu süreci buyur etmeli ve küresel boyutlara genişletmeye de hazırlıklı olmalıyız. Peki Nietzsche bunu neden ister? Ekonomik faaliyetlerin “insanlığın ihtiyaçlarına” en iyi şekilde cevap vermesi için onun evrenselleştirilmesinin zorunlu olduğunu söyler. Fakat her şeye ağır basan kaygısı savaşa son vermektir.
Nietzsche askerlik çağındayken, Fransa-Prusya savaşına gönüllü sıhhiyeci olarak katılmıştı ve bu savaşın ölüm tarlalarındaki deneyimlerinin pekiştirmesiyle, kendisinden önce de birçok kere paylaşılan, dünya barışı rüyasını paylaşmaya başlamıştı. Ona göre böyle bir barış için küresel cemaat, birleşik bir küresel kültür gerekir. Çünkü savaşın temelinde askerileşme yatar. Askerileşme de uluslar arasındaki paranoyaya dayanır; bu paranoya da “biz” ile “onlar” arasında mutlak bir ayrımı baştan varsayar. Ancak küresel bir kültür askerilikten arınma umudu doğurabilir (#275046811).
Dünya barışı sağlanırsa bu sefer de, insanın doğuştan gelen saldırganlığının, gerilim, heyecan ve savaşın görkemli deneyimlere ihtiyacı gibi meselelere ne olacağı sorunu ortaya çıkıyor. Bu bir kültür sorunudur ve çözüm, savaşın yerini “rekabetin” almasıdır. Bu durum çok ya da az üretici biçimlere girebilir. Romalılar Pax Romana’da “hayvanlara eziyet, gladyatöre dövüş, Hıristiyanlara zulüm”e alışmıştı, günümüzde ise “genel olarak savaşa tövbe etmiş gibi görünen” İngilizler “tehlikeli keşif gezileriyle, denizcilikle, dağa tırmanışlarla” –tehlikeli sporlarla uğraşıyor #275047463).
***
Sonuç olarak Nietzsche bu kitapta, gerçekçi bir “ufuk” uğruna Schopenhauer’cı ufuktan vazgeçmeye karar vermiştir. Ama ileride, pozitivist bakış açısının yüzeyinin altında önceki metafiziksel-dinsel bakış açısının büyük bir kısmının gizlendiğini fakat ortadan kalkmadığını algılayacak, olgunluk felsefesinde romantik ve pozitivist ufukların sentezlenmesiyle üçüncü bir ufuk elde edecektir.
(KİTABA TEPKİLER VE NİETZSCHE’NİN HAYATINA ETKİSİ)
Nietzsche’nin kitabını müstear isimle yayınlama niyetini ve bazı dostlarının okumasını istememesini görmüştük. Çünkü kitaba gelecek tepkiler konusunda gerginlik yaşıyordu ve bunda da haklıydı. Herhalde tek olumlu tepki Burckhardt’tan gelmişti; Nietzsche’nin, klasik beğenisine hep nahoş gelen Wagner’den nihayet kurtulup “iyileşmesine” sevinmiş, eseri “görkemli bir kitap” olarak nitelemişti. Rusya’da kitap hemen yasaklandı. Ama gerilimin asıl sebebi olan Bayreuth’un tepkisi çok daha ciddiydi.
Nietzsche’nin yayıncısı Schmeitzner’in yazdığına göre Wagner “önceki eserlerin bıraktığı keyifli izlenim kaybolmasın diye” sadece birkaç sayfa okuduğunu iddia ediyordu. Ama Wagner, “Kamu ve Popülerlik” başlıklı makalesinde Nietzsche’nin adını doğrudan zikretmese de, sözde “İnsanca ve Gayri İnsanca” adlı bir kitabı alaya alıyordu. Wagner’in eşi Cosima’nın tepkisi daha hırçıncaydı ve Paul Ree’nin Nietzsche’yi yoldan çıkarıp ayarttığını iddia ediyordu. Nietzsche’nin kız kardeşi Elizabeth’e kalırsa, Cosima’nın tepkisi Wagner çevresinin tepkisini temsil ediyordu. Ama Elizabeth, İnsanca’nın Ree’nin yavan görüşlerinin tam zıttı olan sıcak insancıllığını görmüştü.
Reinhardt von Seydlitz “kitaptaki her şeyin fazlasıyla reel” olduğunu, Rohde ise sıcak banyodan (Nietzsche’nin romantik döneminin “sıcaklığından”) çıkıp buzdan bir odaya girmiş gibi hissettiğini söylemişti. Yine Rohde, Nietzsche’nin ruhunun yerine Ree’nin ruhunun geçtiğinden yakınıyor ve Nietzsche’nin önerdiği “hesap sorulamazlık” fikrinin ahlaki hoşnutluk anlamına geldiğini, Nietzsche’nin bizzat bu tür bir bencillikle mücadele ettiği için sahiden bunu savunamayacağını belirtiyordu. Nietzsche’nin eski sadık öğrencisi, iyi dostu Marie’nin oğlu Adolf Baumgartner bile kitaptan nefret etmiş, insan kalbinin karmaşıklığını “birkaç formüle” indirgeme girişiminden hiç hazzetmemişti.
Malwida von Meysenbug da kitabı beğenmemişti:
“Felsefenizde pek çok evreden geçeceksiniz. Ree’nin aksine analiz için doğmamışsınız: sanatsal yaratıcılığınızı kullanmaya ihtiyacınız var ve her ne kadar mücadele etseniz de dehanız sizi Tragedyanın Doğuşu’yla aynı yere götürecek, sadece orada artık metafizik olmayacak … Ree’nin aksine neşterle kolları bacakları ayırıp, sonra da işte bir araya getirilince insan bu oluyor diyemezsiniz.
Nietzsche Ree’ye gönderdiği bir mektupta “yeni yazdığı kitap için” onu kutlayarak bir ondan aşırı etkilendiği suçlamalarını bir şakayla geçiştirmeye çalıştı. Fakat eserdeki yapıcı ruh, Elizabeth’in belirttiği gibi, Ree’nin olumsuz kafa yapısına temelden terstir. İleride Ree ile Nietzsche’yi kıyaslamakta herkesten daha iyi bir konumda olan Lou Salome de bu yargıya varacaktır.
***
Kişisel Değerlendirme ve Son Sözler kısımları sığmadı, yorum olarak ekliyorum.
(KİŞİSEL DEĞERLENDİRME)
Kitapta özellikle benim ilgimi çeken, daha önceden üzerine düşündüğüm ve bir şeyler karaladığım meseleler hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. İlk olarak Nietzsche’nin kullandığı tarihsel yöntem kafamda büyük bir ışık yaktı. İnsan hayal gücünün sınırsızlığını ve her uydurulan şeyin gerçek olmadığının gösterilmesinin imkansızlığını düşünürsek, tarihsel yöntemle yapılan açıklamalar bana en itibar edilebilecek açıklamalar gibi geldi. Gerçek olmayan şeylerin bile en azından bir ortaya çıkış temelinin olduğu gerçeğini görüyoruz. Yani bir şeyin olmadığını kanıtlamaya gerek kalmıyor (zaten birçok kavram için imkansız), nasıl ortaya çıktığını bilmek yetiyor. Ben kendi düşünce çizgimi bu sınırdan öteye geçirmiyorum, çünkü bir sınırı yok. Boğulmamak için tuttuğum birkaç “tahta parçası” neden değersiz olsun ki? Şu an beni “hayatta tutan” en önemli şeyler onlar değil mi?
Dini inancın mutlu etmesinin doğruluğunu gerektirmediği konusundaki temel mantığı eğitimin her kademesinde öğretmek gerektiğine inanıyorum. Nietzsche için bu kitapta her ne kadar din olsa da benim için esasen arkasındaki mantık önemli, din kavramı sadece bir temsil. Biz insanlar işlevsel olan birçok şeyi doğru zannetmeye meyilliyiz. Bu hem kolay bir yol hem de çıkarlarımız var. Bu meylimizin sebeplerinden biri yine Nietzsche’nin eleştirdiği ve “pek insanca” kökenlerine vurgu yaptığı kibrimiz. Bilim tarihi bu pek insanca kibrin örnekleriyle dolu. Mesela Newton fiziği bizim dünyamızda çok işlevseldir ama biliyoruz ki gerçek değil. Nasıl anlarız gerçek olmadığını? Çünkü belli bir sınırdan ötesinde çalışmaz. Çalışsaydı bile bu, gerçek olduğunu garanti etmezdi. Eğer amacımız gerçeklikse buradaki tuzağa asla düşmemeliyiz. Kendinde gerçeklik var mıdır ve varsa bilinebilir mi meselelerine girmiyorum.
Nietzsche’de sevdiğim ve önemsediğim başka bir mesele de, insan doğasının sosyalliğine paralel olarak, rasyonel bir yaşam için özgür ruhlulardan oluşan bir topluluk kurma fikri. Kulağa gerçek olamayacak kadar fantastik geliyor değil mi? Zaten Nietzsche de hayatında bunu bulamamış. Basel’deki ilk zamanları ve Sorrento’daki gibi bazı anlarda cemaat ruhunu yaşaması onda bu fikri uyandırmış olsa da, rasyonel bir topluluğu imkânsız buluyorum. İnsan için toplum olmanın kendisi rasyoneldir, çünkü bu sayede hayatta kalırız. Bireyler tuğla, onları birbirine bağlayan çimentoysa hem din din, millet gibi büyük kavramlar, hem de dostluk, aşk gibi daha küçük kavramlar. Tuğlalardan çimentosuz bir duvar yapamazsınız değil mi? Ben bu çimentoya “irrasyonel gerçekler” diyorum ve insanın özünün bu olduğunu düşünüyorum. Nietzsche’nin insanın özünün rasyonel olduğu düşüncesine katılmıyorum. Zaten Nietzsche gibi “rasyonel” ayrık otlarının yalnızlığı kaçınılmaz gözüküyor, eğer iyi bir “oyuncu” olamazsanız. Buradan “ikiyüzlülüğün” de pek insanca olduğu sonucu çıkıyor.
Psikolojik bencillik konusuna gelirsek, her bir davranışa bencilce bir köken bulmak çok kolay. Mesela çocuğu ölmesin diye arabanın önüne atlayan bir anne kendini feda mı etmiştir yoksa çocuğunun ölümünün acısından mı kaçmıştır? Dogmatik bakarsak, kökeninde acı yaşamama bencilliği olduğunu düşünürüz. Ama durumun bu kadar basit olduğunu sanmıyorum. Neden iki cevaptan biri doğru olmak zorunda olsun ki? İkisi de olamıyor mu veya hiç bilmediğimiz üçüncü bir açıklama? Bana göre insan özünde rasyonel bir varlık değil ve her şeyi rasyonel bir şekilde açıklama girişimi başarısızlığa uğrayacaktır. Bunun yanlış olduğunuz matematikte de, doğa tarihinde de, fizikte de görüyoruz. Mutlaka eksik kalıyor bir şeyler, fire veriyoruz, yeterince açıklayamıyoruz. Belki de kendinde gerçeklik diye bir şey var olmadığındandır bu, kim bilir. Ama bizim “pek insanca” egomuz bu fikri kabul etmekte çok zorlanıyor.
Nietzsche’nin psikolojik bencillikle ilgili görüşlerine hak vermek kolay gözüküyor ama ben bunun ya duygusal bir bakış açısı olduğuna inanıyorum ya da mecbur kalındığını düşünüyorum. Zaten Nietzsche de metafiziğe giden yolu tıkamak uğruna bu davranışın istisnaları olabileceğini reddediyor, belki de reddetmek zorunda kalıyor. Bu da onu dogmatizme götürüyor. Eh ne diyelim, “insanca, pek insanca” :)
Son bir mesele: insan özgürlüğünün reddi. Bu fikir doğru bile olsa, reddetmemek rasyonel olarak daha doğru gibi geliyor bana. Çünkü suçluların çok işine gelebilecek ve büyük acılara sebep olabilecek bir yere kapı aralıyor. Bu da insan toplumu için bir felaket olur. Özgür iradeyi rahiplerin insanları kendilerine bağımlı kılmak için uydurduklarını söyleyen Nietzsche’nin Hıristiyanlığa saldırısı öyle büyük ki bu fikirden vazgeçmeyi bile göze almış. Tabii ileride bu düşüncesini değiştirecektir.
(SON SÖZLER)
Nietzsche’yi biyografisinden yalıtarak doğru düzgün anlamak pek mümkün değildir. O yüzden arka planda yaşadıklarını konunun sınırları içinde kalarak aktarmaya gayret ettim. Özellikle Wagner’le ilişkisi bu kitap için önemli olduğundan o kısmı uzun tuttum. Sonuçta böyle uzun bir metin çıktı ortaya. Buna rağmen aktarmak istediğim başka şeyler vardı ancak bu kadarını yapabildim.
Değişime açık ve düşünceleri çeşitli aşamalardan geçmiş bir zihnin önceki düşüncelerini de bilmek zorundasınız. Bu, nedenini açıklamaya gerek olmayacak kadar net bir şey. Ancak insanlar kendileri değişim ve dönüşüme uzak olduklarından ve zor işlere gelemediklerinden dolayı bir yazarın bir kitabını okuyup onu anlayacağı ve tanıyacağı yanılgısına düşebiliyorlar. Hele Nietzsche gibi bir adam için bu mümkün değil. Hangi Nietzsche’den söz ediyorsunuz? Çocukluğundaki dindar atmosferden haz alandan mı, Hıristiyanlıktan uzaklaşan ama sanatı bir “din”e çevirmek isteyenden mi yoksa pozitivist olandan mı? Peki ya besteciden mi, filologdan mı, filozoftan mı, şairden mi? Profesörden mi amatörden mi? Zehir gibi zekâya sahip olandan mı delirenden mi? Hangisinden? Nietzsche hepsi ve hiçbiri. Böyle Söyledi Zerdüşt’ü okuyup da Nietzsche’yi anlayamazsınız, güzel bir metin okumuş olursunuz sadece. Eğer onu anlamak istiyorsanız, öncelikle en azından Tragedyanın Doğuşu ve İnsanca, Pek İnsanca 1 gibi kritik metinlerini okumak zorundasınız. Maalesef bu iş böyle.
İnsanca’ya gelirsek, aslında Nietzsche bu kitapta bolca ifşalamada bulunuyor. Bizi ifşalıyor, insanı. Yarattığımız kültler, insan merkezci kibrimiz, ahlakı kutsallaştırmamız, inançlarımız, aşk ve dostluk gibi doğamızda bulunan ama yüce ya da aşkın kabul edilen fikirlerin aslında dünyevi, psikolojik, tarihsel ve toplumsal kökenlere dayandığını, “pek insanca” şeyler olduğunu vurguluyor. Bunlar kötüdür demiyor, kökeni şudur diyor. Aslında bizi yüzleşmeye çağırıyor. Bazen dogmatikleştiğini ve abarttığını düşündüğüm yerler olsa da biz parmağa değil, işaret ettiği yere bakmaya çalışalım. Bu kitapta yapmaya çalıştığı bu şeyi çok değerli buluyorum.
Ahlakla ilgili kısımlar özellikle uzundu. Çünkü bu Nietzsche’nin felsefesindeki en merkezî kavramlardan biridir. Burada anlatılanları özellikle incelediği Ahlakın Soykütüğü Üstüne adında bir kitabı da vardır. Tabii Nietzsche için özellikle Hıristiyan ahlakı hedef alınır. Herkesin bildiği köle ahlakı kavramına bolca saldırır. “Özgür ruh” kavramının da bununla bağlantıları olduğunu düşünürsek kitabın en azından altbaşlığında buna neden aldığı anlaşılır. Yine Nietzsche felsefesindeki Da Capo, Amor Fati, Bengi Dönüş, Üstinsan gibi kavramları Nietzsche’nin felsefî duvarının tuğlalarıdır.
Bir soruyla incelememi bitiriyorum: Kaçımız kendimizle yüzleşmeye, “pek insanca” doğamızı kabul etmeye hazırız?