• Bir insan hayatının doğumu ile başladığından emin misiniz?..

    * Gelecek, geçmişin duvarları içinde değildi…

    * Gelecek, özlemlerimizden kuruludur, başka neden olacak?..

    * Yabancılık, dikkate almam gereken hayatımın bir gerçeği idi…

    * Çok yüksek sesle konuşanlar, hareket yeteneklerini yitirirler…

    * Bizim oralarda, insan ancak lambasının fitili bittiğinde ölür diye bir deyim vardır…

    * İnsanın her zaman başına, iyi bir dava uğruna kötü adam olmak gibi bir durum gelmez…

    * Kahraman olduğunuzu yadsımaya kalktıkça ününüz büyür, üstelik alçakgönüllüsünüz diye saygınlığınız artar. Söylendiğine göre, alçakgönüllülük, kahramanların yüce erdemidir…

    * İnsan kendini anlatmaya başladığında, nesnellik, yalanın süslenmişi olmuyor mu?…

    * Bilindiği gibi savaş, bazı insanların zekasını ve enerjisini uyandırır. Bazen iyi yolda ama genellikle kötü yolda…

    * - Kardeşinin hiçbir eksiği olmamıştı. Bunu bize neden yaptı? Deyip duruyordu babam.

    Kardeşimin neyin eksik olduğunu babama nasıl anlatmalı?.. Ben de, çocukluğumda o evde, kendimi kaçış ümidi olmayan bir mahkum gibi hissetmemiş miydim?.. Her şeyi, eşyaları, ziyaretçileri, duvarları yok etmek istememiş miydim? Beni tutan ne olmuştu?.. Sevildiğimi biliyordum. Aşırı bir sevgiyle karşı karşıya idim ve beni, onca uzağa gitmeye iten de bu olmuştu; ancak olgunlaştıktan sonra geri gelmiştim. Sevildiğimden emin olmasaydım, içimdeki acılık büyüyüp dururdu ve savaşın da yardımı ile yanlış bir adım atardım. Bir cinayet işlemek ya da intihar etmek gibi – çünkü Salem’in yaptıkları her ikisini de uyuyor…

    * Diğerlerin istekleri, emelleri, tutkuları, ümitleri vardı ve kendilerine uygulandığında onları paramparça etmişlerdi. Dayımın böyle şeyleri yoktu. Hiçbir beklediği yoktu, kendisine sunulanın dışında…

    * Artık yoluma hiçbir engel çıkmayacağı duygusuna sahiptim. Engel yokmuşçasına yürümem yeterliydi. Düşüş işte böyle başlar…

    * Aşk, el değmemiş olarak kalabilir, heyecan da öyle. Aylar geçse, yıllar da geçse!…

    * Hayat, bıkılacak kadar uzun değil…

    * Mezarcının küreği ile yaptığı gibi,güneşe tezek yığınları atıyorum…

    * Kurtlar, yalnızca yaşamak ve özgür olmak için savaşır. Tehdit edilmediği sürece yoluna devam eder…Kardeşim ise, yaban köpeklere benzer daha çok. İçinde büyüdükleri evi hem özlerler hem de nefret ederler. Hayattaki yolları hep bir olumsuzlukla çizilmiştir: Bir terk ediş, bir ihanet, bir sadakatsizlik. Bu olumsuzluk onların ikinci doğuşlarıdır, geçerli olan tek doğuş!

    * Yazgının karşısında, kendini öldürmeden önce oynadığı fare gibiydim. Farenin, o anda , çıldırarak, kaçmayı beceremeyerek, bir çıkış yolu bulamayarak, kendi çevresinde dönüp durduğu söylenmez mi?..

    * Serveti sayesinde yeterince saygınlık kazanmıştı; kabul edersiniz ki saygınlık, satılık bir kadın gibidir…

    * Bazen savaşın da sonbaharları vardır…

    * Tünelin ucunda ışık görünmese bile, ışık varmış gibi yürümek ve ışığın görüneceğine inanmak gerekir…

    * Bazıları, geleceğe inanmaya devam ettikleri için sabrederler… Bazıları, işi bitirmeye cesaret edemezler… Korkaklık, kuşkusuz hor görülmeli ama o da yaşamın bir parçası. Kabullenmek gibi, hayatta kalma araçlarından biri…

    * Hayatta her zaman bir yol bulunur, mecrasından çıkmış kendine bir başka yol yapan nehirler gibi…

    * Bir daha belirteyim, sadece ölmekten vazgeçmek, uçurumun kenarına gelip atlayacakken geriye bir adım atmak ve titreyerek uzatılan sıcak eli tutmak söz konusu değildi. O kadar basit değildi. Aynı örneği verecek olsam derdim ki, sağlam toprağa basarak değil ama dar bir taş geçit üzerinde bir şişe viski içerek uçurumun kenarında duruyordum. Geriye dönmek için karar vermem yetmiyordu, çünkü benim durumumda, selamete ulaşıyorum diye uçuruma yuvarlanmakta vardı. Önce ayılmam, açık bir görüşe, berrak düşüncelere sahip olmam ve attığım her adımı nereye attığımı bilmem gerekiyordu…

    * Sonu gelmeyen an, ulaşılmayan an yoktur…

    * Ardımda cennetin kapıları çarptı dönmedim
    Ayaklarımda ayaklarımın gölgesi yolum boyunca duvara kadar uzanıyor
    Kapalı göz kapaklarımın altında gölgeme basıyorum tıpkı
    Kan damarlarına benzeyen Anadolu yollarındaki gibi
    Belleğimde kagir ve hayal camlı daha güzel bir evin anısı,
    Kulaklarımda kentin uğultusu Babil’in tatlı uğultusu
    Eskiden eskiden çöllerde yok olmuş ulusların ileri karakolları
    Eskiden eskiden gökyüzünün merdivenleri eskiden eskiden
    Sabırsızlık çağı eskiden gelecek

    * Zaman, bir yansımadır… Geçmiş saatler ve günler, haftalar ve yıllar sonunda aynı kül yığınına sahip olurlar… Gelecek, sonsuza kadar gitse de, saniye saniye yaşanır…

    * Geleceğin, onurundan, en sade zevklerinden yoksun kalınca, geriye ne kalır?.. Bekleyen bir sevgi… Sakin ama güçlü bir sevgi… Belki tarihten de güçlü!..



    ‘Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama Ölüme gidebileceğin için, onu yedekte tut; sonuna kadar. Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hale gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa,en yakınların çirkin maskeler takmışsa… hayat budur de, ikinci kez çağrılmayacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatma oyunu, maskeler oyunu, onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. 'Son kurtuluş çaresi’ yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım. Ama ahiretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım.“
  • Kalbini bir yıldıza, daha da kötüsü güneşe kaptırdığını biliyordum ve ona uzunca bir süre bakarsan gözlerin kör olacaktı.
  • "Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini."

    Nazım Hikmet
  • "Malikiyet kiminse, hâkimiyet onundur."
    Diğer bir deyişle, birşeye ilişkin kuralı, o şeyin sahibi koyar. İşte bu sırdan olsa gerek, Kur'an sayfaları arasında, insana sık sık sahibi ve maliki hatırlatılır. Tesadüfen var olmadığı, onu yapan Biri olduğu uyarısı yapılır. Meselâ Şems sûresi, güneşe, aya, gündüze, geceye, semaya ve yeryüzüne dikkat çekerek başlar ve birdenbire insanın yaratılışına geçer. Başka birçok sûrede insana "anılmaya değer birşey değil" iken, değersiz bir su'dan aşama aşama insan sûretini alışı; doğumundan sonra acizler acizi bir vaziyette iken en saf gıdayla beslenişi; keza, bizatihi yürümeye ve karnını doyurmaya bile kâdir değilken hadsiz nimetlere mazhar edilişi sık sık vurgulanır. Kimi ayetler, insanı atımlık bir sudan yaratıldığını unutmama konusunda uyarır; kimileri yaşlanıp takatten düşüşü ile... Veya bir felâketle karşı karşıya kaldığında, çarçabuk unutuverdiği acziyetini derkedip tir tir titreyişi ile...

    Tüm bunlar içinde, tekrar tekrar, şu soru sorulur:
    "İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?"
  • BEN KADINIM;
    Ben doğurdum hepinizi! Kız, erkek ayrımı yapmaksızın!.. Aynı sürelerde taşıdım karnımda!.. Uçan kuştan sakındım, kendi canımdan fazla korudum!.. Ki, zarar gelmesin hiç birinize karnımda!.. Bir şey olsa bir yerinize, sizden fazla yandı canım…
    BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ YARATICINIZIM!..


    BEN KADINIM!..
    Doğurdum sizi!.. Doğurdum!.. Kız, erkek fark etmedi, aynı sevdim, aynı acıyı çektim. Can koptu canımdan, sizi canımdan aziz bildim… Güneşe de, yağmura da bedenimi siper ettim!.. Süt verdim mememden, aldırmadan kendi açlığımda!.. Tarlada, kreşte, okulda, her yerde ama her yerde hep sizinleydim… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA SİZİ İLK KOLLAYANDIM…


    BEN KADINIM;
    Okullara gittiniz, okul önlerinde bekledim sizi, kar, yağmur, fırtına demeksizin… Asker oldunuz, nöbet tuttum sizinle, geceler boyu!.. Hiç haberiniz yoktu, uyuyordunuz, üstünüzü örttüm kış gecelerinde… Başarın, siz başarın diye, yapmadığımı bırakmadım!.. Dualar ettim, yatırlara gittim!.. BEN KADINIM; HİÇ BİRİNİZİ AYIRMADIM; AMA, BEN HEP AYRILDIM!..


    BEN KADINIM;
    Çoğu kez ayrıldım erkek kardeşimden, daha az sevilendim!.. Hep, gidici gözüyle bakıldı bana, miras paylaşımlarınızda harcandım!.. Ki, parçalanmasın toprağınız, akraba evliliğine zorlandım… Ben kadınım, yaşanan her olumsuzluğun başkahramanı yaptınız, unuttunuz yüreğimi!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN ÇOK ŞEFKAT TAŞIYANIM!..


    BEN KADINIM;
    Eğitimde uzak tuttunuz, yanlış törelerde, Berdel’lerde soldurdunuz!.. Pazarladınız beni, kirli evliliklerin aktörleri yaptınız!.. Erkek egemenliğinde sizin, hep en sonda gelen oldum, ama, en çok yıpranan yaptınız!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN ÇOK DAYANANIM!..


    BEN KADINIM;
    Okulda, çarşıda, pazarda, metroda, tarlada, gözlerinizle soydunuz, hep cinselliğimde takılıydı aklınız!.. Küfürlerinizi, yakıştırmalarınızı bile cinsellik üzerine kurdunuz, sizi de doğuran bir kadındı unuttunuz!.. BEN KADINIM; TANRI’NIN VAAD ETTİĞİ CENNETİM BEN, GÖREMEDİNİZ!..


    BEN KADINIM;
    Kazanana kadar, her yolu denediniz, uykusuz kaldınız sabahlara kadar, mesken tuttunuz köşe başlarını, sokak çeşmelerini… Uğruma ölümlerden söz ettiniz, büyüklüğünden sevdanızın!.. İntiharlar ettiniz uğruma, öldünüz, öldürdünüz!.. Cezalar yattınız uzun yıllar, sözde, hep benim namusumdan sorumlu oldunuz!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN AK YARATIK BENDİM!.. KİRLETTİNİZ!..


    BEN KADINIM;
    Tacizlere uğradım, tecavüzler yaşadım… Yataklarda zorlanıldığım oldu, tarafınızdan başkalarına sunulduğum da…


    BEN KADINIM;
    Öküzünüzden sonra geldim çoğu kez, yoktum, yok sayıldım!.. hep, tarafınızdan alındı kararlar, uymak zorunda bırakıldım… Toplumda da, siyasette de, kurumlarda da, yoktum… Bir yok gibi yaşadım… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN BÜYÜK GERÇEĞİNİZİM SİZİN!..


    BEN KADINIM;
    İşsiz kaldınız, çalıştım… Sakat kaldınız, baktım… Kumar oynadınız, yutkundum… Alkollere sığındınız, katlandım… İşyerimde, sokakta, yaşamın her alanında, her an saldırılmaya hazır, stresli yaşadım, aldırmadınız!.. Farklı isteklerle karşılaştım, sustum, yasalarınız hep erkekten yanaydı!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN ADİL YARATIKIM!..



    BEN KADINIM;
    Çocuklar doğurdum size, yardım ettim kariyerinize… Çoğu kez, yemeğinizi yetiştirmek uğruna, dört döndüm evinizde!.. Yorgunluğuma bile aldırmadınız, anlamadınız, yatakta iyi olmamı istediniz… Tanrı’ya kulluk yapar gibi, size uymamı istediniz!.. BEN KADINIM; TAPILMASI GEREKEN KUL OLACAKSA EĞER, İLK TAPILAN OLMALIYIM!..



    BEN KADINIM;
    Dışladınız… Yıprattınız…. Yaşlandırdınız…. Anlamadınız…. İlk fırsatta, elinize geçen ilk fırsatta, ya kuma getirdiniz üstüme, ya da aldattınız!… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN SEZGİLİ VARLIĞIM… ALDATILDIĞIMI DA, YERİMİ DE, İSTEKLERİMİ DE BİLİYORDUM; ALDIRMADINIZ!..



    BEN KADINIM;
    YOK MU SANMIŞTINIZ?
    BEN VARIM!..
    BEN HEP VARDIM!…
    BEN YARATANDIM!..

    BİLİYOR MUSUNUZ?
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…


    ESENLİKLER DİLERİM…

    RAHMİ ÇELİK


    NOT: Bu yazıdaki eleştirilen erkek yaklaşımı ve erkek profilinden, Çağdaş, İlerici, Aydınlık tüm DOSTLARIM, tenzih edilmiştir!… Zira ben biliyorum ki; BENİM DOSTLARIM, BENİM CANLARIM, YAŞAMDA DA, SOFRA DA, YATAKTA DA, KADINLARIMIZI her şeyin üzerinde tutan, önemseyen ve onlara hak ettikleri değeri veren kişilerdir…

    Yazının muhatapları bellidir ve onlar kendilerini bilirler…
    RAHMİ ÇELİK
  • Dallarım yorgun ama öfkeli
    Daha az önce kestiler kollarımı
    Ama inat ettim saldım köklerimi
    Toprağımdan sökemezler beni
    Yapraklarım güneşe susamaya
    Dallarım güneşe uzanmaya
    Çiçeklerim meyve vermeye
    Devam edecek.

    Notbad
  • Bir Gümrük Kaçakçılığı

    ”iki sene evvel bir iş için fransa’ya giden bir arkadaş anlatmıştı.

    eşya olarak bir bavulum vardı, bir de ahbaplarımdan birinin marsilya’daki bir dostuna gönderdiği bir acem halısı, ben ne bileyim meğer fransa’ya halı ithalatı memnu (yasak) imiş.

    gümrük memurları yakama yapıştılar şaşırdım kendi malım olsa halıyı bırakacağım, fakat ne yaparsın ki emanet, bilmem nereden kulağımda kalmıştı besbelli müslüman tebaası çok olduğu için fransa ibadette kullanılan eşyadan gümrük resmi almazmış.

    “ bakayım bir tecrübe edeyim,” diye düşündüm. oldukça iyi konuştuğum fransızca ile gümrük memuruna dedim ki; “ben belli bir iş adamıyım, gördüğünüz gibi halının ismi seccadedir. biz müslümanlar namaz isminde ibadetimizi onun üstünde icra ederiz, ben sofu bir insan olduğum için ibadete yarayan eşyamı dahi yanımda taşırım.”

    gümrük memuru civanmert insaflı bir adama benziyordu bir müddet burnunu kaşıyarak düşündü. “seccade ve namaz” kelimelerini bana tekrar ettirerek bir bir kâğıda yazdı sonra telefonu kaldırarak konuşmaya başladı:

    -mösyö artin serkizyan, siz istanbullusunuz, türkleri ve türkçeyi iyi bilirsiniz. seccade ne demek olduğunu söyler misiniz? seccade evet, seccade, mersi. namaz ne demek ? müslümanların ibadeti öyle mi, sizden bir hizmet rica edeceğim, lütfen beş dakika için beni görmeye gelir misiniz ancak sizin halledeceğiniz bir mesele var da …

    üç beş dakika sonra mösyö artin serkizyan gümrüğe teşrif ediyordu, gayet tipik bir istanbul ermenisi… serkizyan bana bir dost ve hemşehri selamı verdi, derhal anladım ki bu işte bana halisane tarafgirlik edecektir.

    gümrük memuru halıyı yere yaydırdı aksi gibi gayet biçimsiz bir şey, eni herhalde bir metre yok, boyu buna mükabil üç metre gibi bir şey.

    -müslümanların “namaz” ibadetini üstünde icra ettikleri seccade bu mudur?

    ermeni hiç tereddütsüz tasdik etti.

    -ta kendisi .

    -iyi ama bu ibadet için fazla uzun değil mi?

    sual gayet yerinde idi, ben önüme baktım fakat mösyö artin büyük bir saffetle derhal cevap verdi.

    -hayır değildir. namaz için ancak kâfidir.

    mamafih gümrük memuru hala tereddüt ediyor düşünüyordu.

    gümrük memuru, “son bir rica,” dedi; efendiden namaz ibadetini bir kere burada gözümün önünde tekrar etmesini rica ediyorum, ta ki bu hususta tam bir kanaat edinmiş olayım.

    artin ile birbirimize baktık. o türkçe olarak “başka bir yol yok çaresiz bir namaz kılacaksın,” dedi.
    işe daha ciddi bir renk vermek için potinlerimi çıkardım, pencereden güneşe bakarak kıbleyi tayin ettim, ellerimi kulaklarıma kaldırarak “allahüekber” deyip namaza durdum gümrük memurunun gözünü boyamak için bir şeyler okumak lazım geliyordu fakat aksi gibi namaz dualarından hiç biri aklımda kalmamıştı. çaresiz, muallim naci merhumun çocukluğumda ezberlediğim;
    “bilmem şu kuşu neden gam almış / her nailesi kalbe dağzendir.”

    şiirini makam ile okudum, sonra rükue, nihayet secdeye vardım. fakat başımı bir türlü yerden kaldıramıyordum, secdenin usulden fazla sürdüğünü gören artin türkçe olarak; “yeter, kalk,” dedi. ben bu defa gene naci’nin kuzusunu okuduğum makam ile; “nasıl kalkayım herif seccadede daha iki arşınlık yer var, bu fazlalığın hikmeti nedir? diye sorarsa ben ne cevap vereyim.”

    artin biraz düşündü, sonra, “yavaşça bir takla at,” dedi. Bu söz bana bir vahiy-i ilahi gibi geldi. “amin,” diye bağırarak bir takla attım ayaklarım halının ucuna değmiş ve hesap tamam olmuştu.

    biraz sonra kolumda emanet halı ile gümrükten çıkıyordum.”

    reşat nuri güntekin