• erkeğin gerçekleştirebileceği herhangi bir gerçek toplumsal devrim mümkün değildir çünkü tepedeki erkekler statükonun sürmesini ister ve aşağıdaki erkeklerin bütün istediği yukarıdaki erkek olmaktır. erkeğin isyanı bir maskaralıktan ibarettir

    (...)

    şimdi bu aşamadayız: eğer kadınlar kıçlarını hızla kaldırmazlarsa hepimizin ölmesi işten bile değil.
  • 464 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    İki Şehrin Hikayesi Fransız Devrimi esnasında ve öncesinde Paris ve Londra'da geçen olayları Dr.Manette ve ailesi üzerinden anlatıyor. Dr Alexandre Manette haksız yere hüküm giymiş ve uzun yıllar hapis hayatı yaşamıştır. Bir gün Lucie Manette bir aile dostları tarafından babasının yaşadığını haber alır. Dr. Manette hapis yaşamının etkisiyle psikolojik yıkıma uğramıştır. Lucie babasını İngiltere’ye götürür ve onunla ilgilenerek yeni bir hayata başlarlar. Lucie atın sarısı saçlara sahip güzel bir genç kız olduğundan taliplisi çoktur. Ama o seçimini aristokrat bir aileye mensup ama halkın, ezilen tarafta yer alan Charles Darnay ile evlenir. Mutlu bir hayat sürerken kızları 6 yaşına geldiğinde Fransa’ da ihtilal başlar ve Darnay’ın ailesi cezalandırılır. Ailesi adına zarar verdiklerine tazminat ödemek için Paris’e gider fakat her aritokrat gibi vatan haini ilan edilen Charles Darnay ihtilalciler tarafından tutulanır ve hapsedilir. İhtilalciler “sert kadın” diye tabir ettikleri yeni bir infaz sistemi( giyotin) de icat etmişlerdir. Dr. Manette ve Lucie, Charles’ı giyotinden kurtarmak için Paris’e cehenneme gelmek zorundadırlar.
    Kitap başlarda sıkıcı olsa da ortalara doğru olaylarla birlikte açılıyor. 18.yy da aristokratların halka davranışı bir bakıma bende isyanı haklı çıkardı. Özellikle oğlunu at arabasıyla giderken ezen Mösyö Marki’nin çocuğu ölen adama tavrı beni çok etkiledi. Bu kadar aşağılanmaya, açlığa, haksızlığa dayanamayan halk kraldan ve soylulardan intikamını çok fena kanlı bir şekilde alıyor. Yazar isyancı halkın nefreti ve kininin vardığı noktaları çok güzel anlatmış.
    “Devrim o kadar fazla kelle uçurmuştu ki, hem kendisi hem de kirlettiği toprak kıpkırmızı olmuştu artık...

    “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ya da ölüm; en sonuncusu , gerçekleştirilmesi en kolay olanıydı, “Yaşasın Giyotin!”
  • NAR AĞACI-ROMAN

    *… ve galiba en güzel yeri ceylanlar gibi bakan koyu karanlık gözleriydi. (s.12)
    *Sularım duruldu. Kanım sakin akıyor. Ama vatanım aklımdan çıkmıyor. (s.13)
    *Doğu ancak doğudadır. Orada her ayna seni gösterir. Giyimler, şiveleri davranışlar, sosyal konumlar, çiçekler, ağaçlar değişse de bütünüyle doğuda başlangıçtan beri kesintisiz gelen, değişmeyen bir şey var. Doğu bütün ırmakların ortak ana kaynağıdır. Gülün yurdu doğudadır. (s.16)
    *Bir hançer kalbimin içini oyup dururken grubet duygusu yakama yapışıyor. (s.17)
    *Geçmişi bizim için manalı kılan şey, ona bugünden bakıyor olmamızla alakalıydı. (s.30)
    *Benim gözlerimle bakınca göz göre göre geliyor gelecek olan. (s.31)
    *Ömrüm boyunca seyredip de içine girememekten, yaklaşıp da yaşayamamaktan şikayet edip durmuştum. (s.42)
    *Bir milimlik hataya bile tahammülü olmayan bu kadın dünyadaki bütün ırmaklar kendi yataklarında akmadığı sürece huzur bulamayanlardandı. Her şeyin mükemmeline karşı sevk-i tabii içinde akan ruhu ancak kusursuzluklar içinde dinlenebilirdi. Yaradan kusursuz kurmuştu endazesini, yaradılış mükemmeldi. Ama kul kısmı dünyayı eğriltmekle kalmadığı gibi bu eğrilikten dolayı rahatsızlık da duymuyordu. (s.49)
    *Tebdil-i mekanda ferahlık olduğu muhakkaktı fakat bazen mekan da tebdilden ferahlanırdı. (s.64)
    *Güzelliği bir kez fark edince sebepleri olur olmaz sıralayan aşkın en güzel demindeydi. (s.79)
    *Bu genç kadının yüzüne baktığımda, zamanın insana ne yaptığını, neleri götürdüğünü ama neye dokunmadığını da anladım; saçların, dişlerin, rengin, kokunun, tenin, cüssenin hatta boyun değiştiğini ama sadece bakışların aynı kaldığını. (s.84)
    *Kıymetli ile güzelin her zaman bir arada olamayacağını kestirebilecek kadar tecrübeli bir müşteriydi yaşlı Çerkez. (s.105)
    *Saltanat en umulmadık anda yerle bir olan bir şeydi (s.109)
    *Onun güzelliği, varlığının her unsurunun zıddıyla birlikte kendisini yalanlamasındaydı. (s.119)
    *”Güven yerle bir olunca nefret, köylüyü de mollayı da esnafı da bir kılar. Koca saltanat bir tütün dumanında savrulur. Çünkü aklın yolu bir, kalbin zulme isyanı aynıdır. Uzak değil. Ateşin sesi geliyorsa canınıza yapışması yakındır.” Söylediklerinin hepsi doğruydu. Kimsenin itirazı yoktu. Meczup, bu sessiz onayı reddetti. “Ama sizin üzerinize ölü toprağı mı serpildi?” (s.130)
    *Tek düğümle dokunurdu İran halıları, oysa Türk halısı çift düğümdü ve dünyanın neresinde olursa olsun çift düğümlü bir halı Türkçe kadar Türk malıydı. Bir düğüm bütün bir Türk dünyasını birbirine bağlamış bir halı düğümü bu dünyaya kimlik olmuştu. (s.133)
    *Halıyı ipek kıvamında inceltmek, yumuşatmak insan takatinin üzerinde bir işti ve zorlanan takatin neticesi daima değerliydi. Doğası icabı hantal olan halı, ipeğin eline geçince öyle bir inceliğe bürünmüştü ki bu tezat, eşsizliğin de başlıca neden olmuştu. Diğer yandan düğümler öyle incelmiş, sayıları öyle artmıştı ki dokumacılar halı desenleriyle hız kesememiş, sonunda minyatür desenlerine el atmıştı. (s.148)
    *Bir kadının neyi sevebileceğini en iyi yine bir kadın bilebilirdi. (s.228)
    *Kader tıpkı bugün gibi dün de ne kadar şaşırtıcı şeylere gebe. (s.229)
    *Sahici bir müşteri dükkanındaki bütün mücevherleri tek tek gözden geçirmeye kalksa tamamını tezgahın üzerine yaydırsa bile bir itirazı olmazdı Sarafim’in ama kendi imalatı olan kuyumculuk işlerine yöneltilen en ufak eleştiriyi hakaret kabul eder, anında parlardı. (s.235)
    *Settarhan bu rengi tanırdı, genellikle yapıp ettikleriyle yüzünün rengini birbirine uyduramamış, bedeni acemi ama ruhu ateşler almışlar zümresinin yüzünde görülürdü. (s.241)
    *Lokmalar boğazlarına dizilirken bu evi, kendilerinden önce onu terk edenlerin acelesine katılmış bir aceleyle terk ettiler. Kurulmuş da kaldırılmamış bir sofra da onlardan geriye kaldı. (s.297)
    *Böyle olmayacaktı, onlar bu yolda telef olurken gemisini yürüten kaptanlar yolun yarısını almışlardı bile. (s.297)
    *İnsan denen varlığın en arsız, en hayasız, en kutsalsız yanıyla karşılaştı. (s.297)
    *Bütün sıkıntı zamanlarında daima tutunduğu müjde yine dilinin ucuna geldi:
    “Ey sıkıntı şiddetlen, nasılsa geçeceksin.”
    Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi. (s.302)
    *Bıraktı düşünmeyi. Kara kabusun ortasında “bir zamanlar”ı düşünmemek evlaydı. (s.308)
    *Hayatın yükünü ağır yerinden yüklenmişti. (s.315)
    *”Ayva yapraklarının çayını çıkarırdık. Çay gibi olmaz elbet ama kokusu güzeldir, insanın içini açar. Boğazını gevşetir. ”
    Büyükhanım yoksulun bilgisinin her zaman daha geçerli, daha uzun ömürlü olduğunu düşünürken gülümsedi. (s.316)
    *En güzeli en arkaya bırakmak gibi bir alışkanlığım var. (s.322)
    *Nefs de bir sermayeymiş, tüketilmemesi gerek. (s.323)
    *Ölümün her şeyi eşitlediği muhakkak. (s.325)
    *İki doğru, iki dünya, kalp ile akıl, duygu ile mantık arasında bir çıkar yol aramadı. Hangisini seçse aklının diğerinde kalacağı bir yol ayrımında bulmadı kendini. Aşkın yolu, mezhebi, meşrebi belliydi. Bıraktı kendini aşkın oluruna. Ne kadarsa o kadardı. Başkaldırdı. (s.337)
    *Olmaz gibi görünse de bu işin bir oluru mutlaka bulunacaktı. “Bu dünyada çaresiz dert yoktur oğlum.” derdi babası. “Yeter ki karşılığında feda edebileceklerin olsun. (s.341)
    * Çünkü kalbin zamanı yoktu. Öncelik sonralık, sıra kaygı, hak hukuk dinlemezdi o. Artık ok yaydan çıkmış, aşkın hükmü okunmuştu. Bu hükümde hiçbir fermanın geçerliliği olamazdı. (s.341)
    *Aşığım diyorsun. Bu nasıl aşktır ki iki yanın bir araya gelip de bütününle hakkını gelmiş ve geçmiş herkese helal etmiyorsun? Bu nasıl aşktır ki kan davası güdüyorsun, her şeyi affetmiyorsun?Aşık kendini yakacak cehennem ateşinin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun? (s.351)
    *Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yan yana durduğunu unutma. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar. İnsan içinden yenilenmeyince dışından eskir. (s.351)
    *İçinde iyileşmeyen bir sancıyla bir yanı öbür yanına bir türlü uymamış, aşkla uyuyup nefretle uyanmıştı günler boyunca, sonra nefretle uyuyup aşkla uyanmış, tek bir şey olamamanın kahrını çekmişti. Kimi gün bütünüyle af ve merhamet kimi gün tepeden tırnağa öfke ve nefretle dolmuştu. Tek bir şey olsaydı oysa, kendisine emredilen ya da içinden gelen bir sesin buyurduğu bir şey. Yeter ki biri olurken aklı diğerinde kalmasaydı, ona kendisini bütünüyle bıraksaydı. Aklını ikna ederken kalbinde kavrulmasaydı, kalbini ikna ederken aklından yaralanmasaydı. Ama her biri diğerine diş geçiren iki büyük heyula arasında paramparçaydı sadece. (s.353)
    *O kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegane duyguydu ve ne kadar güzeldi. Nefret etmese, oracıkta ölecekti ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi. (s.370)
    *Eylemine nicedir aradığı gerekçeyi bulmuşların haz dolu gücüyle, haksızlığa uğradığını bilenlerin mutlu alacaklığıyla baktı gölün yeşil, bulanık sularına. (s.371)
    *Önünde yeni bir yazgının uzanabileceği düşüncesi bir ümit olarak karşısına dikildiğinde, insanın özünde bir koridor açılmışsa eğer, ruhun da bedenin de kendisini ne kadar çabuk onarabildiğine hayret etti sadece. (s.373)
    *Yaşama dönmesi için ölümün kıyısına gelmesi gerekmişti. (s.374)
    *Böyle bir acıyı ancak daha güçlü bir acı susturabilirdi. (s.376)
    *Bu soru dokunulmaması gereken bir yerine dokunulmuş gibi bir mengene acısıyla burkmuştu ruhunu ve ümidin olmadığı yerde ümit kapılarının açık kalması ne kadar acıydı. (s.386)
    *Sen güzelliğinin her şeyi fethettiği zamanlardasın ve ben hangi yanıma değsen o yandan ağrıyorum. (s.393)
    *Bir acıya tahammül edebilmek ancak ondan daha büyük bir acıyla yüz yüze gelmekle mümkün olabilirmiş, anladım. (s.393)
    *Feleğin çemberi yuvarlak, nereye döneceği belli değildi. (s.460)
    *Çoğu zaman yazılı yasalarla vicdanın yasaları arasında geniş bir mesafe olduğunu bilirdi. (s.465)
    *Gören gözlerin hatırına sevdi o gözleri. (s.474)
    *Bir tek veya milyon, fark etmezdi. Çünkü birinin ölümü her birinin ölümü gibiydi. Çünkü her insan bir evrendi ve her ölüm evrenin sönüşü demekti. Bu yüzden bir tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştırıyordu ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu. 
    Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah’ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah’a duyduğu aşk katlanılır kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı, cennetin ne anlamı kalırdı? (s.496)
    *Sevilen bir kadın, bir erkeğin bütün acılarını dindirebilir. (s.501)
    *Birbirlerini görmeleri, konuşmaları gerek. Biz de öyle düşünmüştük. Hem sadece bir kez görmek yetmez, iki kez görüşmeleri lazım, araya bir gecenin rüyası girmeli. (s.502)
    *Bir tarafımız hep kırık kalacak belki ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dinlendirebilir, birbirimize sığınabilir, iki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın derininde akabiliriz. Yeniden diyebiliriz. (s.508)
    *Yerli ve anlamsız bir soruyla karşılaşanların hepsinde görülen o bakışla baktı yüzüme. (s.529)
  • 88 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kürt Edebiyatında önemli bir yere sahiptir bu eser. Az ve öz bir kitap. Bir çırpıda okunan akıcı guzel bir eser . Inceleme kısmında Ibrahim Genç 'in bu yazısına yer vermek istedin .Iyi okumalar...

    BRAHİM GENÇ YAZDI

    Kürtçenin Miri: Celadet Ali Bedirxan

    Celadet Ali Bedixan Kürt dili ve edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla Kürt gençlerine tanıtılıp gençlerin bu yolda ilerlemesi için teşvik edilmesi sağlanabilir.



    Toplumlar kendi içinden çıkan kahramanları sayesinde zaferin ve de var olmanın suyundan içerler. Öyle bir su ki adeta ölümsüzlüğün tadını verir ve başı dik, göğsü şişkin ve gurur dolu bir halk çıkarır ortaya.
    Bu halk, kahramanları sayesinde dillerinin ve kültürlerinin varlığından haberdar olup bu uğurda mücadele eden bir halktır. İşte kendi dillerinin, kendilerinin yaşam suyu olduğunu fark ettirecek olan dil kahramanları tutuşturur bu ateşi yüreklerde. Ateş büyür, büyür de Hewraman’da tabletler dile gelir, Baba Tahirê Ûryan’da dizeler dökülür… Dökülen Kürtçenin dizelerini toplar Ehmedê Xanî… Ulaştırmak için Celadet Alî Bedirxan’ın Hawar’ına…
    Celadet’e ulaştı tüm zaman dilimlerinden sesler, sözcükler ve cümleler… Zaten bunun çağrısıydı tüm Bedirxanîlerin zalimlere ve zorbalara karşı mücadelesi. Öyle bir mücadele ki kendi milletleri ve dilleri uğruna sürgünlere gidildi, tüm mal varlıklarından feragat edildi. Yetmedi, Bedirxanîlerin tüm bireyleri gittikleri her yerde, bilindikleri için kendilerine sunulan menfaatleri ellerinin tersiyle yitip Kürt dili ve edebiyatı için çalışmalar yaptılar. Bugün Kürt gençlerinin, dillerinin daha derli toplu, kurallı olarak bugünlere gelmesinde emek vermiş aydınlarını tanıması gerekir. İşte tanınması gereken önemli şahsiyetlerden biri de 15 Temmuz 1951’de Şam’da ebediyete giden Mîr Celadet Alî Bedirxan’dır.
    Celadet; 26 Nisan 1893’te İstanbul’da dünyaya geldiğinde ailece sürgündeydi. Çünkü o, özgürlük ve bağımsızlık için onlarca mücadele vermiş olan Mîr Bedirxan Paşa’nın torunu, Emîn Alî Bedirxan’ın da oğludur. Bedirxanîlerin 19. yüzyıl boyunca kendi toprakları için verdikleri mücadele, onların ağır bedeller ödemesine neden oldu. Celadet, ilk ve orta öğrenimini sürgünlük yurdunda, İstanbul’da tamamlar. Daha genç yaşlarda Osmanlı İmparatorluğu karşıtı faaliyetlere girişir ve ailece Abdülhamit tarafından Yemen’e sürülürler. 1908’de Abdülhamit tahttan indirilince tekrar Türkiye’ye dönerler. Celadet de Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde savaşır. Osmanlı yıkılıp da yeni rejim başa geçince 1922’de Emîn Alî Bedirxan ve üç oğlu için idam fermanı çıkarılır. Bunun üzerine Emîn Alî Bedirxan Mısır’a gider, Kamuran ve Celadet de Avrupa’ya yerleşirler. Celadet, Almanya’da hukuk üzerine doktorasını tamamlayıp sırasıyla Mısır’a, Lübnan’a, oradan da Şam’a gidip yerleşir.
    Burada Celadet, Xoybûn içinde yer alarak siyasi mücadelesine devam eder. 1927 yıllarında İhsan Nuri Paşa’nın başlattığı Ağrı isyanına katılmak için Kuzey’e geçmek ister. Lakin o daha Türkiye topraklarına varmadan isyan yenilgiyle sonuçlanmıştır. Celadet’in yazdığı tiyatro eseri olan Hevind’te de Ağrı İsyanı ele alınır. Bu eserinde Celadet; çoluk cocuk, kadın erkek demeden yurtları için mücadele eden bir tablo çizer. Tiyatronun bir yerinde kahramanına söylettiği şu sözler dikkat çekicidir:
    “Bu savaş daha önce yapılan savaşlara benzemiyor. Eskiden beylik gibi şeyler için savaşırdık.  Bazen de bir kan davası için. Fakat bugün ülkemiz ve varlığımız için savaşıyoruz. Evet, birkaç yıldır topraklarımızda yapılan savaşın bir amacı var. Yurdumuzu elimizden almayı kafalarına koymuşlar. Tabii bu yurt, bizim beş bin yıldır yaşadığımız yer. O yurt ki birçok dost olmayan ve düşman kimseler barındırmış ama onların bizi almasına izin vermemiş. Yabancılar, şimdiki gibi yurdumuzu elimizden almaya kalkıştıklarında biz sırtımızı bu dağlara veriyorduk. Fakat bugün bizi dağlarımızda bile rahat bırakmıyorlar.”
    Kürtler arasındaki çelişki ve ihanetlerle gerçekleşmeyen birlikle birlikte başarısızlığa uğrayan siyasi mücadele, sonraki yıllarda Celadet’i dil ve edebiyat çalışmalarına götürecekti. Ama “Bilûra min (Kavalım)” şiirinde “Kaval”a adeta Kürtleri uyandıracak bir milli değer olarak bakar. Bir çobanın kavalıyla onlarca koyunu tek bir amaca yöneltmesi gibi gün gelecek bir lider de çıkıp Kürt halkını milli değerler etrafında toplayacaktı.
    Celadet, şiirinde “Kavalım sensin / Yalnızların dert ortağı / Ve Doğu’da / Dünya aydınlandığı / Uykudan uyandığı vakit / Bize / Serbestlik ve özgürlük şarkısını / Kürdistan’a / Mırıldan / Ve o şarkının sesi, öyle, / Güneşin en temiz ve parlak ve altın ışınları gibi / Yüreğimizde ve kulağımızda yankılansın / Kavalım, / Sensin, vatan aşıklarının hüznünü dağıtan” sözleriyle kavalı, Kürtleri uyandıracak bir işaret fişeği olarak görmektedir.
    Celadet, 1930’dan sonra daha çok dil ve edebiyat çalışmalarına yönelip Kürtler için paha biçilmez çalışmalar yapar. Kürtçenin yanında yedi dil bilen iyi bir dil bilimcidir aynı zamanda. Daha önce Şêx Seîd İsyanı ve Ağrı isyanından dolayı Suriye’ye birçok Kürt aydını gitmek zorunda kalmıştı. Böylece Suriye, biraz da siyasi şartlardan dolayı, Kürt dili ve edebiyatı üzerinde çalışmalar yapmaya müsait bir alan haline gelmişti. Bu sebeple Celadet, 15 Mayıs 1932’de Kürt edebiyatının modernleşmesinde büyük etkisi olan Hawar ve Ronahî dergilerini çıkarır. Celadet; Hawar’ın etrafında Kamuran Alî Bedirxan, Osman Sebri, Nurettin Zaza, Qedrican, Cegerxwîn vb. Kürt aydınlarını toplayarak adına “Hawar ekolü” denilecek bir kimlik yaratır. He ne kadar daha önce Xelîl Xeyalî, Latin alfabesini Kürtçede ilk defa kullanmış olsa da Celadet, Hawar dergisinde Latin alfabesini Kürtçeye uyarlayıp pratiğe geçirmiştir. Bu amaçladır ki Hawar’ın yazarları; Kürtçede standardı sağlamak ve nesirde bir gelişme kaydetmek için bilinçli davranmışlardır. Hawar ekolünde yazarlar, Osman Sebri’nin “Li Goristana Amedê” öyküsünde örneklediği şekliyle öbür dünyada bile bir masa kurup Kürt dili ve edebiyatı için mücadele ettiler.
    Her ne kadar 1930’lardan sonra dil bilimci, yazar yönü siyasi aktivistliğinin önüne geçse de Celadet daima siyasi mücadeleyi önemser. Kalemin yanında hançerin hakkını da teslim edip adeta geçmişi yad eder, geçmişine sadakatini sunar. Bunu, Celadet’in “Gazinda Xencere Min” öyküsünü okurken çok iyi hissedebiliyoruz. Kahramanın Celadet olduğu sezilen bu öyküde kullanılan “kalem” ve “hançer” metaforu çok önemlidir. Kalemini açmak isteyen kahraman bir şey ararken gözü kağıtlar arasında pas tutmuş hançere takılır. Tabii öykünün kahramanı, hançeriyle bir türlü kalemini açamaz. Sonrasında hançeriyle başlayan diyalogda hançer “Sen eşeğin yükünü aslanların sırtına vermek istiyorsun” diye sitem eder. Hançer, her ne kadar kahramanın halkı için dil ve edebiyat çalışmaları yaptığını dile getirse de dilin de, okumanın da, yazmanın da kendisi sayesinde olduğunu dile getirip “Her daim sizin yanınızda durdum ve dilini korudum, ama kalemin değil. Unutma ki silahsız bir erkek, tırnaksız bir adama benzer, herkes onu ezebilir. Bu yüzden benim kadrimi bil” der.
    Şüphesiz Celadet, ömrü boyunca hem siyasi hem de kültürel anlamda verdiği mücadelede hem “kalem”in hem de “hançer”in hakkını verdi. Bu yüzdendir ki Kürt dili, alfabesi, lehçeleri üzerine birçok eser yazdı. Bugün Kürtlerin, belli kurallara sahip bir dille okuyup yazmalarının önünü açtı ve sonraki kuşaklarının dillerinin önemini fark etmeleri için elinden geleni yaptı. Bu nedenledir ki Celadet’in “Gazinda Xencere Min” kitabına yazdığı önsözde Dilawer Zeraq haklı olarak “Celadet Elî Bedirxan, Kürt beylerinden bir ailedendi. Şimdi çalışma ve eserleriyle Kürt dilinin miri oldu” diyordu. Kürtçenin miri Celadet bu yüzden Kürtlere, Hawar’ın 27. sayısında Xwedîyê Hawarê mahlasıyla yazdığı yazıda şöyle sesleniyordu:
    “Yavrum ayıptır, ya kendi dilinizi öğrenin ya da 'biz Kürt'üz' demeyin. Dilsiz bir Kürtlük size hiçbir saygınlık kazandırmaz, bu bizim için büyük bir utançtır. Kendi dilleriyle okuma yazmayı öğrenerek varlıklarının anahtarını ceplerine koyanları ve böylece kendilerini yabancıların etkisinden kurtaranları kutluyorum, ne mutlu onlara! Diğer dillerin alfabeleriyle okuma yazmayı bildikleri halde kendi dillerinin alfabesini henüz tanımayanlara da bin kez yazıklar olsun diyorum"
    Bugün Kürtler ve Kürtçe için bu kadar fedakarlık yapmış büyük bir Kürt aydının ölüm yıldönümünde veya doğum gününde onun için konferans, panel gibi etkinliklerin düzenlenmemesi veya şiir, makale, öykü alanında yarışmaların yapılmaması büyük bir eksikliktir.
    Bugün 2006’dan beri kutlanan Kürt Dil Bayramı, Celadet’in Hawar’ı çıkardığı her 15 Mayıs’ta kutlanıyor. Zorlu yaşam öyküsü, fedakarlığı, çalışkanlığı ve eserleriyle Celadet de kendisi için belediyeler, dernekler ya da üniversiteler aracılığıyla yapılacak bir etkinliği hak etmiyor mu? Oysa Celadet’in Kürt dili ve edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla Kürt gençlerine tanıtılıp gençlerin bu yolda ilerlemesi için teşvik edilmesi sağlanabilir. Bu anlamda Kürt kurumlarının, siyasi partilerinin ve akademisyenlerinin çok geç olmadan bu konuda çalışma yapması, Kürt dili ve edebiyatına yeni Celadet’lerin kazandırılması noktasında önemli bir adım olacaktır. 
  • 232 syf.
    ·8 günde
    Yine bir bu sitede pek okunmadığı halde basılmasıyla çok ilgi gören kitapla karşınızdayım. Kitaba inceleme yapmaya çalışacağım çünkü pazartesi günü sınavımdan önce birkaç cümle aklıma gelse kâfidir. Aslında daha çok cümle geleceği çok açık, kitabın bazı bölümlerini, bazı cümlelerini kaç kez okuduğumu bilmiyorum.. Son zamanlarda altını böylesine çizdiğim, yanına özetler çıkarttığım sosyoloji kitabım neydi onu da hatırlamıyorum zaten. Bu kitap bu yönden de bana iyi geldi; tam böyle sosyolojiden koptum galiba, sürekli edebiyat eserleri okuyup duruyorum dediğim bir zamanda bana içimden hiç gitmeyecek olan sosyoloji ve siyaset bilimi sevgimi hatırlatmış oldu. Tavsiyem şudur ki: Siyaset bilimcilerimiz, tarihe, sosyolojiye, uluslararası gündem tartışmalarına önem veren herkesin listesine alması gereken bir kitap. 8-9 günde okumuş olsam da sınav stresi olmadan daha rahat okunması gereken bir kitap bana göre. Zaten o zaman 15 gün bile sürse okuması insana çok gelmez..

    Kitabın içinde 15 ayrı, çoğu halen yaşayan -Bauman hariç- ünlü sosyologun, tarihçinin, düşünürün makaleleri bulunmakta. Pek önemsediğim Zygmunt Bauman, Nancy Fraser ve Slavoj Žižek'in tartışmaları içinde bulunduran bu kitabı benim ancak kitaptan sorumlu olduğumda öğrenmem de ayıbım olsun. Kitabın belli başlı kavramları, kişileri ve ideolojileri var. Örneğin: "Popülizm", "neoliberalizm", "küreselleşme", "yabancı düşmanlığı", "etnik milliyetçilik" gibi kavramlar olmadan kitabın verilmek istenen mesajları alınamayacaktır. Zaten bu kavramlar sürekli tekrar ettiğinden isteseniz de istemeseniz de bu kavramlar üzerinden düşünmeye alışacaksınız. Veya "Trump"sız hiçbir tartışma yapılamadığını görmüş olacaksınız. Trump'ın yanına bir de Putin, Modi ve Erdoğan geldi mi tartışmalar daha da bir heyecanlanacak. Bütün yazarların tek bir ortak noktası varsa o da: Trump nefretidir. Trump zaferi tüm yazarlara göre hezimetten başka bir şey değil. Böylesine ırkçı, kadın düşmanı, milliyetçi, kaba bir siyasetçinin Amerika Başkan'ı olması kabullenemez fakat tüm yazarlar da yine farkında ki Trump zaferi solun gerileyişi ve yenilgiyi kabullenişidir. Her ne kadar bu durumdan rahatsız olduğunu söylese de sol düşünce siyasetçiler bu durumu düzeltmek için de kendilerini bir türlü geliştiremiyorlar. Žižek'e göre Trump'ın zaferi radikal bir sola zemin hazırlamış olsa da, olması gereken şey radikal bir siyaset yapan solun inşasıdır. (Aslında bizde de durum pek farklı değil. Her gün sol cenahın eleştirilerini, kavgalarını izlesek de gördüğümüz şey çoğu zaman kuru bir gürültü oluyor.) Büyük Gerileme dediğimiz şey aslında "ilerici neoliberalizme" karşı "gerici popülizm"in güç kazanmasıdır. Sağın, gün geçtikçe büyüyüp sola karşı yeni zaferler kazanmasıdır. Peki sağ-sol kavgası neden önemli? Sağ neyi temsil ediyor, sol neyi temsil ediyor? Şöyle söyleyebilirim ki; sağ, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, milliyetçiliğin, narsizmin bir başka adı iken, sol da demokrasinin, yenilikçiliğin, farklılıkları benimsemenin bir adı oluyor. Trump, Putin, Modi, Erdoğan sağ cephede birlikte yer alıyor. Sol cephede de pek söylenmese de -seçimi kazanamasa da- Clinton, Merkel gibi siyasetçiler yer alıyor. Kimin yazısındaydı pek hatırlayamasam da şöyle bir cümle geçiyor: "İlk siyahi başkandan sonra kadın bir başkanın seçilme gururunu yaşayacakken onun yerine kadın düşmanı, ırkçı birinin başkanlığının üzüntüsünü yaşıyoruz." Bence kitabın Trump bakış açısı tamamen bu cümlede özetlenir. Büyük Gerileme ne zaman mı başlıyor diye sorarsak 2008 diyebiliriz aslında. Ve büyük gerilemeyi yaşatan olaylar nelerdir: Arap Baharı, ekonomik kriz, Brexit olayı, ABD seçimi, mülteci krizi.. Peki gerileme bütün bu olanların bir sonucu mu? Aslında hayır. Bu olanlar olmadan önce de gerileme başlamıştı. Rendueles makalesinde bir örnek veriyor mesela ve sonuç şu: Her ne kadar krizden sonra bir gerileme bekliyor olsak da İspanya'da 2007'deki ekonomik borçlanma 2008'dekinden farklı değil. O zaman eşitsizlik durgunluğun bir sonucu değil sebebi oluyor. Wolfgang Streeck ise büyük gerilemeye şöyle bir yorum getiriyor: Neoliberalizm kürselleşmeyle birlikte veya kürselleşmeyle birlikte neoliberalizm geldi ve büyük gerileme böyle başladı. Demek ki ikisini ayrı ayrı düşünemiyoruz ve demek ki her ne kadr ikisini de ayrı kutba soksak aslında hepsi birbirinin içinde yer alıyor. Zaten kitabın bir başka sonucu da şu: Popülizm gibi neoliberalizmi de sağ-sol, ilerici-gerici diye ayrımak oldukça mantıksız çünkü popülizmin nasıl ber iki tarafı varsa, neoliberalizm de zamana göre merkez sağın da merkez solun da tek düşüncesi olmuştur. Saydığım popülist liderlerin üç ortak özelliği vardır; otoriter, ataerkil ve yabancı düşmanı olmalarıdır bunlar da. Donald Trump'ın 2016'daki zaferi birçok kişi için gerici hareketlerin ilerici hareketler karşı zaferi olarak değerlendirmesini bir kez daha hatırlatıyorum ve bütün kriz zamanlarının -eşitlik ve demokrasi için çalışma zamanlarında da olduğu gibi- siyasi ve toplumsal kutuplaşmayı doğurması bizi şaşırtmamalı.

    Bütün bu sonuçlardan sonra kafamda aslında bir sürü soru oldu. Bazılarını kitap bittiğinde kafamdan atsam da bazıları hâlâ kalıcı ve olmamış şeylere karşı sorular olduğu için de cevap verilemiyor. Örneğin: Trump değil de Clinton kaznasaydı eğer kutuplaşma azalacak mıydı? Trump Müslümanlara karşı bu kadar nefret doluyken Hillary Hanım işleri değiştirebilecek miydi? Büyük Gerileme durgunluk yaşayabilir miydi? Gezi Direnişi sanıldığı kadar sadece bir öfke isyanı mıydı? Veya Erdoğan'ı Trump'ın yanına koymak gerçekten sol taraftan bile haklı olarak mı görülüyordu?