• Hafta içi her zaman olduğu gibi Bay D yine sabahın köründe (daha karga botunu giymeden) dijital saatin klasik müzikli alarmıyla (Mozart’ın Son Zart’ıyla) uyanıp yatağından ivedilikle kalktı. Alelacele yaptığı sağlıksız bir kahvaltı sonrası ışık hızıyla sokağa fırladı.

    Hava buz gibiydi. Zemheri soğukları hüküm sürmekte, dışarıda bir yerlere yetişme telaşındaki insanları iliklerine kadar titretip şiddetli rüzgarıyla adeta tokatlayıp sersemletmekteydi. Ama Bay D nedense hiç üşümez, onun içinde lavlar fokurdayan bünyesine soğuk işlemezdi. Kışın en kar kıyamet zamanlarında bile tiril tiril giyinir, bağrı açık dolaşıp etrafındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırış etmezdi. Herkesin içinde lakin her şeyin dışında bir umursamazlık ve lakaytlıkla çalıştığı reklam ajansına gitmek üzere Kadıköy vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yöneldi.

    Karadayken paçaları iş hayatının çamuruyla ağırlaştığından bata çıka ilerliyor, yarı saydam bir endişe sisinin arkasında ne düşündüğü pek anlaşılmıyordu. Ama iskeleden yürüyüp de vapura binmeye görsün, denizin kokusunu içine çekip, iksir-i azam sıfatına haiz çayını yudumlayarak akabinde seyre dalacağı en güzel mevziye çöreklenince, ilk fırsatta duygularıyla selamlaşıyordu. Dizlerine yatırılmış deri evrak çantasının üstünde kallavi boyutta katran karası bir cep telefonu; kulaklığın kablosu lülelenmiş, karışık düşüncelerin ortasına her iki kulaktan içli melodiler üflüyordu.
    Yolculuk boyu dış dünya kadar iç dünyası da dalgalı, çakar çakmaz çakan çakmak gözleri denizin üstünde beyaz köpüklerin dağıldığı yere sabitlenmişti. İçindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalıştığı, fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli bir hali vardı, bugün. Duygusal muhasebesini denkleştirmeye, koordinatlarını belirlemeye çalışıyordu; Boğaz’ın ortasında ama hayatın neresindeydi?
    https://i.hizliresim.com/YdXVZk.jpg

    Karaköy’e varıncaya dek şehir hatları vapurunda ulvi hislere gark olup varoluşunu sorguladıktan sonra, çalıştığı ajansa gelirken her zaman yaptığı gibi kendine yine venti (ekstra büyük boy) 338 kalorilik bir ‘caramel macchiato’ aldı.
    Leb-i derya konumundaki ajansa geldiğinde ortalıkta kimsecikler yoktu…
    https://i.hizliresim.com/jqlJpG.jpg

    Masasına geçip büyük bir keyifle kahvesini yudumladı. İlk olarak ajandasına bakıp bugünkü işlere ve yapılacak görüşmelere hızlıca göz attı. Sonra bilgisayarını açıp MediCat sitesindeki “The Cat Report” haberini iştahla okudu. Bizzat kendisinin yürüttüğü projelerle 'yılın çıkış yapan en iyi ajansı’na layık görülen kreatif ekibinin artık ‘Havas’ından geçilmeyecekti…
    https://i.hizliresim.com/kMVrRm.jpg

    Bay D gibi ödül avcısı (şeytanın bile hile sanatı üzerine yanında staj yaptığı) kreatif bir reklamcı, absürtlüğün ambalajında haz odaklı, hedef kitlenin zaaflarına yönelik baştan çıkartıcı, kışkırtıcı ve hayranlık uyandırıcı subliminal mesaj iştiyakıyla dolup taşardı. Delilik ve dahilik arasındaki münasebeti dengelemeye yatkındı, başkalaşmanın empatisini kurup, laçkalaşmanın türevlerinden uzak dururdu ve hiç şaşmaz hedefini daima on ikiden vururdu.
    Mesleğinin en mahrem sırlarını ifşa etmeden inşa ettiği ve dijital + sosyal + konvansiyonel medya vasıtasıyla günde en az 1500-2000 defa marka ifritleri tarafından hunharca tokatlanıp şamar oğlanına dönen herkesin belleklerine itinayla işlenen en demagojik fikirlerin mahsulü olan ‘reklam’ hiç de öylesine kolay ve basit bir iş değildi, doğrusu:
    https://i.hizliresim.com/4p64oG.jpg

    Oturduğu yerden kalkıp pencereye yaklaştı ve dışarıda koşuşturan insanları seyre koyuldu. Bu yedi tepeli, sekiz harfli, dokuz canlı şehrin keşmekeş içindeki vaziyetine her krizi fırsata, her fırsatı da kazanca dönüştürmeye ahdetmiş bir oportünist gibi baktı…
    Şu gördüğü kalabalığa ve akabinde tüm insanlığa hitaben eski reklamcı ve mesleğinin tüm kirli sırlarını ifşa edip aforoz edilen Frederic Beigbeder gibi haykırmak istedi:
    "Reklamcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez; çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise 'SİZ'siniz."

    Kendisini suçlu hissedip hissetmediğine tam olarak karar veremiyordu. Sonuçta çalıp çırpmıyordu, her şeyi kılıfına uydurup ne yapması gerekiyorsa onu yapıyordu ve bunun karşılığında çok da iyi para kazanıyordu. Kafasındaki düşünceleri dağıtmak için tekrar masasına geçip reklam videoları izlemeye koyuldu. Netto’nun kediciklerden müteşekkil eğlenceli minnoş prodüksiyonu neşelendirdi, onu…
    https://www.youtube.com/watch?v=vHN58-QUcQc

    Bir müddet sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte ajans çalışanları üçer beşer damlamaya başladılar. Kreatif ekibin art direktörü Şermin de teşrif edip kendisine ağzının ucuyla selam verdi vermesine de, görünen o ki epey dertliydi bugün, her zamanki şen şakrak ve matrak halinden eser yoktu. Berbat bir vaziyetteydi, dalgındı, kırgındı, kızgındı, fırtına öncesi sessizlik modundaydı. Bay D ona yeni projeleri için sinerji oluşturmaları gerektiğini ve derhal kendini toparlamasını söyledi.
    Belli ki, yaşadığı alengirli ilişkinin sonrasındaki beklenmedik ayrılık Şermin’i epey sarsmış ama yıkamamıştı.
    Gözünü ufka doğru dikti ve öfkeli bir ses tonuyla:
    “Yol gidenindir, arkasından ağlayamam,
    Yüreğim ahır değildir, her öküzü bağlayamam.” dedi.

    Bay D de bu söylediğine karşılık Baki’den bir beyitle mukabele etti:
    “Gerdûn-ı dûna âkilisen kılma i’timâd
    Dönsün piyâle devr-i Kamerden budur murâd”

    Şermin şaşkın şavalak bir ifadeyle Bay D’ye baktı, ne dediğini anlamamıştı, bu sefer Bay D, divan edebiyatından farklı olarak duruma ilişkin daha basit ve matematiksel bir yöntemle izaha koyuldu:
    İsmi lazım değil, soyadı Serbes olan (evet sonunda t yok, ama şu an içinde bulunduğu cezaevi modelinde bu harf mevcut) bir yazarın dediği gibi,
    “İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediği kişiden kendisini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir ona en çok benzeyen. Ne kendisi kadar huzursuz, ne de olmak istediği kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden, iki insanın birbirine âşık olması da en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir.
    İlk önce iki kişi birbirlerine âşık olur, sonra olmak istedikleri kişiler arasında çatışma çıkar ve sonunda aradaki farkta yaşayan üçüncü tekil şahıslar arasında ayrılık yaşanır…”

    “Yine de her şeye rağmen asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış olsa bile, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse de, kendini uyuşturup bırakma. Unutma, bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan, korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan, tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.”

    Şermin bu söylevden pek etkilenmiş gözükmedi, üstüne üstlük bir de ajansa non-stop yayın yapan Damar FM’den “Bir kedim bile yok, anlıyor musun?” şarkısı kulaklarına hücum edip, yarasını deşince ve müziğin sihirli mancığınıyla fırlatılan ruhu melankolizmin diyarına tepetaklak düşünce gözleri doldu, rengi daha da soldu. (*Bayan Ş’nin ex öküzü, sokaktan beraber alıp sahiplendikleri huysuzluk abidesi ismiyle müsemma kedisi ‘Angry’ ve kokoş köpekçiği ‘Kuçuradi’yi de kaçırıp uzak diyarlara götürmüştü.)
    https://i.hizliresim.com/jq98Rg.jpg

    “İstediğim en son şey, seni üzmek derdi hep bu öküz…” diye söylenmeye başladı yeniden, Şermin… “Şimdi anlıyorum, aslında ne demek istediğini… Seni asla üzmek istemiyorum, istemem de dememiş… Üzülecekler listesinin son sırasındasın demek istemiş ve sinsi planlarını ‘son ân’a kadar hep gizlemiş…”

    Şermin yakınmalarına devam ederken Bay D’nin başasistanı Asude*, QNB F.Bank’tan İletişim Koordinatörü Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın maiyeti ile birlikte ajansa gelmek üzere olduğunu bildirdi.
    (*Asude: Kısa zamanda stajyerlikten başasistanlığa yükselen bu atom karıncanın her yönüyle sanatçı bir kişiliği vardı. Ressam gözüyle bakar, müzisyen kulağıyla dinler ve şair diliyle konuşurdu. Ayrıyeten fil gibi yer, tazı gibi koşar ve eşek gibi çalışırdı.)

    Bay D, Şermin’i teselli etmesi için finans müdiresi olan ikizi Nermin’e havale ettikten sonra pre-production meeting (yani çekim öncesi her detayın kararlaştırıldığı son toplantı) için hazırlıklarını tamamladı ve hemen akabinde döpiyesli amazonların rüküşlükte çığır açan şapşal kraliçesi (ya da şapşaliçesi) olmaya namzet Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın teşrifiyle birlikte ekiple beraber tam beş saat sürecek bir beyin fırtınası böylelikle başladı…
    Yaklaşan 14 Şubat münasebetiyle daha önce çekilmiş ve bir hayli beğenilmiş olan reklam filminin devamı da yine harikalar yaratmalıydı. “İşimiz rakamlarla değil, insanlarla…” sloganı duygusal manipülasyonun ulaştığı en son noktaydı…
    https://www.youtube.com/watch?v=iAVGvr2J4Y0

    Bu gibi cin fikirli prodüksiyonlarla fişteklenen yığınları kandıran tüm görüntüler ve kitleleri etkisi altına alan her söz yalandı…
    En basit ifadeyle, Mark Twain'in dediği gibi “Bankacı (ya da nam-ı diğer yasal tefeci) güneş parlarken size şemsiyesini ödünç verip, yağmur başladığı anda geri isteyen bir üçkağıtçıydı.” (Daha fazla teşbihata gerek yoktu, anlayan anlardı…)

    Peki, her daim sömürülüp reklamlara bile meze edilen şu “AŞK” denen illetin neydi, aslı astarı?
    https://i.hizliresim.com/nb15Z5.jpg

    Bay D toplantı sonrası kadim dostu ABBA’cı babacan Cabbar’ın egzotik mekânında solo takılıp yemek yerken bu sualin cevabını bir kitabın satırlarında yeniden aradı:
    “Aşk dediğin kusursuz sahtelikten ibarettir. Âşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar. En büyük sevinçler, 24 ayar yanılgılardan doğar. Aşkın en büyük hediyesi fiyaskoyla sonuçlanan hayal kırıklıklarıdır. Aşk, kişinin kendini aldatmasıyla başlar ve başkalarını aldatmasıyla sona erer. Aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur…”

    En son Eros’un okuyla gafil avlandığı zamanı hatırladı. 3 Kasım'da, yani Leonardo Da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin tablosu-Mona Lisa’nın ısmarlandığı günün 511. yıldönümünde tanışmıştı, Leyla’yla… 1,92’lik Bay D, bir öğle üzeri Aşiyan’da uzay gemisine benzeyen bulutlara bakarak yürürken önüne dikkat etmemiş, o sırada karşı yönden gelmekte olan ‘nomophobia’dan hallice ve ‘smombie’ce hareketlerle instasına story yükleme telaşındaki 1,82’lik yeşil gözlü kızıl bir dilberle çarpışmış, akabinde kıza çarpılmış hatta çarpanlarına ayrılmıştı. “Pardon, affedersiniz…”le başlayan özrüne karşılık “Önüne baksana ayı!…” karşılığını alınca “Teveccühünüz, iltifat buyurdunuz”la yoluna devam etmişti…
    Bu tarihten sadece birkaç gün sonra o kızıl afetin kendi öz kuzeninin kankasının eltisinin yoga hocasının teyzesinin kızı olduğunu öğrenecek ve hemen akabinde aralarındaki samimiyetin tesisi ve münasebetin temini için tanıdıklar vasıtasıyla irtibata geçecekti.
    Bildiği bir şey varsa o da “Kadınlarla kedilerin asla çağrılınca gelmediklerini, ancak ilgi göstermedikçe geldikleri gerçeğiydi…” (Carmen, 2003)
    https://www.youtube.com/watch?v=CjbOfsG71Zw

    Ve daha bir hafta dolmadan eşi benzeri görülmemiş taktikler sayesinde ona sevgilim diye hitap etme şansına erişecekti. Ne var ki, aradan geçen iki aylık zaman zarfında Leyla’sına olan Mecnunluk hali miadını doldurmuş, hissettiği tüm duygular yerle yeksan olmuştu…
    Sonrasında olanlar olmuş, fırtınalar kopmuş ve beklenen o meşum son “ayrılık” vuku bulmuştu…

    Bay D yoğun geçen bir günün ardından akşam üstü katıldığı bir sohbet meclisinde bir süreliğine “laf olsun, torba dolsun” kabilinden hasbıhal ettikten sonra evinin yolunu tuttu, eve varınca da uzun zamandan beri fırsat bulup izlemediği “L’avventura” filmini izlemeye koyuldu.
    https://unutulmazfilmler.pw/avventura-l-seruven.html
    Bu filmi izleyen hemen hemen herkesin (şayet filmin son karesine kadar tahammül edip de, nihayete erdirebilmişse eğer) filmin yönetmenine en okkalısından bir küfür savurması son derece doğal bir durumdu. Nitekim, filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni’nin de arzu ettiği etki belki de buydu…
    Yönetmenin “L’avventura” yani “Macera” diye adlandırdığı (ismi bile izleyici otomatikman beklentiye soksun diye konmuştu) bu filmdeki amacı, heyecan uyandırmak değil, tam tersine izleyenlerin canını sıkmak ve bunu yaparken de finale dair tüm beklentileri boşa çıkararak dalga geçercesine bile isteye seyircilere nanik yapmaktı.
    Bu filmle ödül alan Antonioni’ye göre “Hayat, yaşadığımız şey değildi; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydi. Yani, aslında herkes gerçekleri yadsıyarak kendini kandırıyordu. O da bu film vasıtasıyla, iki buçuk saat boyunca seyircilerin merakını esir alıp kandırmıştı, çünkü, hayat bir kandırmacaydı…”

    Bay D filmin mesajını almış bir şekilde yatak odasına geçip yatağına oturdu, uykuya dalmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu. Başucundaki kitaplardan birini aldı, son zamanlarda adından çokça söz edilen, hatta dizisi bile çekilen bir üçlemenin ilkiydi, bu… Kitabı oldukça vasat buldu, bu kadar rağbet görmesi hiç şüphesiz bir PR mucizesinin sonucuydu…
    Özellikle kitabın mesleğine atıfta bulunduğu yere geldiğinde yazılanlar onu derin bir tefekküre sevkedip kafasında muhtelif hezeyanlar oluşturdu:
    “Reklamlar yasaklansa dünya daha verimli bir yer olur muydu?*
    Yalan söylemekten para kazanan bir grup insan reklamcılık yapamayınca, politikada şanslarını denerse, (bilindiği üzere reklamcılık sahtekârlar için bir mıknatıs ve her varoluş kendi içinde bir nedene sahip) yani bir sürü aptal politikacının yerine, kafaları iyi çalışan yaratıcı sahtekârların geçmesi bu gezegeni ne hale sokar, bir düşünün... Sonuçta, Hitler propagandayı kullanan ilk politikacı değil miydi? Hitler’in hitabet gücünün arkasındaki isim, tüm konuşmaları yazan, propagandaları organize eden Joseph Goebbels üniversitede edebiyat okumuş, gazetecilik yapmış, aslında sadece reklamcı olması gerekirken politikaya atılmış biriydi. Hitler’in Propaganda Bakanı bu adam, yaklaşık 17 milyon insanın ölmesine ve 20 milyon insanın da ölümcül yaralanmasında büyük payı olan bir reklam dehasıydı.
    *Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile korkunç...”

    Siyasetten nefret ediyordu, reklamcı olmasaydı başka hangi mesleği seçerdi diye düşündü, Bay D. Siyasetin haricinde de insanları kandırmakla ilgili legalleşen bir sürü meslek vardı, nihayetinde… Yine de hangi meslek olursa olsun, ona tüm düşlerini gerçekleştirme ya da bütün gerçeklerini bir düşe dönüştürme imkanı sunsa bile, içindeki boşluk hep var olacak, her şeyin üstesinden gelse bile ruhunu kemiren tatminsizlik duygusuyla hep boğuşmak zorunda kalacaktı.

    Kitabın kapağını kapattı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve reklamsız bir rüyaya daldı.
  • 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .
  • 304 syf.
    Takip: Darok denen şamanın Delkarna Sarayının hazinesinden bir parşömen kağıdı almasıyla başlar her şey. Darok parşömeni şatodan çıkarırken epey bir zorlandı. Başta bir arıya dönüşerek ve insan ebatında bir ak kartala dönüşerek düşmanları olan Delkarnalardan parşömeni almayı başarır...
    Bu olaydan sonra sultanlık sarayında parşömen kağıdını kimin çaldığı ve nasıl çaldığıyla ilgili sarayın büyücüsü Derian olayla ilgili en olası görüşü ortaya atar. Bunun bir şamanın yaptığına önce bir arıya dönüşüp parşömenin olduğu odanın kapısını açtığını sonra tekrar bir insana dönüşüp parşömeni alıncada, kaçtığı esnada bir kartala dönüştüğünü söylüyor. Darok parşömeni alınca arkadaşlarının yanına gidip Gura Kaptanın gemisiyle yola çıkarlar. Bu esnada Delkarlar sarayında sultan öncülüğünde Derian, Olein, Terikan ve Başkomutan Gadek ile birlikte toplanırlar. Bu toplantı sonucu sultan Alterus Derian ve Olein'nin birlikte parşömeni bulmalarını ister... Sonrasında on iki katlı bir araba ve otuz iki süvariden oluşan ordularını hazırlayınca sarayın gizli örgütü olan Zincir Örgütünün başı Olein ve büyücü Derian yola çıkarlar. Derian buna çok sevinir. Çünkü, Oleine'e karşı ne hissettiğini tam anlamlandıramasa da ondan hoşlanmaktadır. Ve onunla bu yolculuğa çıkmak onu epey heyecanlandırmaktadır... Bu yolculukta Derian Olein'nin ne kadar cesur olduğunu bir kez daha anlamış, Olein de Derian'nın sultana ne kadar bağlı olduğunu ve işini hakkıyla yapmak için ne kadar uğraştığını görmüştür.

    Onlar ilerlerken Karou yanlarına gelir. Ülkedeki Nasraların gözbebeklerini siyaha çevirerek kendilerini gizlediklerini bunu anlamak için bir büyü geliştirdiğini söyler. Onlar daha uzaklaşmadan herkese bu büyüyü yapacaklarından onlara da yapması gerektiğini söyler. Başta Derian kontrolden geçti, gözlerini kapatıp kendini büyülü sözlere bıraktı, garip şeyler hissetti. Ama kontrolden başarılı geçti. Garip şeyler hissetmesinin sebebi ise; hafif gözbozukluğuna sahip olmasıymış, büyü sırasında bu da tedavi edilmiş. Daha sonra Olein de kontrolden başarılı geçince tüm askerler bir teki hariç bu kontrolden başarılı geçmiştir. O kişi de başına gelecekleri bildiği için uzaklaşmaya çalışırken arkadaşları tarafından öldürülür.
    Orduları akşam olunca bir ormanda dinlenmeye karar verir. Bu esnada Derian iki süvarinin, Nasra çetesi kılığına girmiş askerlere para verdiğini görür. Bunu Olein'e anlatır. Olein bunu sultana haber verir, sultan bu işten haberi olduğunu söyleyip, kendi işlerine odaklanmalarını ister. Sultan daha sonra Gadek'i odasına çağırıp neden böyle bir şey olduğunu sorar. O da "Birlik zaten zorunlu olarak o rotadan ilerleyecekti, yol üzerinde küçük bir işi halletmelerinin sorun olmayacağını düşündüm." der. Sultan onu sert bir şekilde uyarıp ve işine dönmesini ister.


    İki Kızın Hikayesi: Natensi sabah yumurta ve ekmek almak için abkadı ve amcası uyanmadan pazara gider. Orada Gadulayla sohbet ederken, at üstündeki bir süvarinin pazarda yarattığı angaryadan nasibini alacakken Gadulo'nun sayesinde kurtulur...Bu süvari getirdiği haber yüzünden çevredeki köylerde bulunan Nasralı çetelerce saldırıya uğramıştı. Etrafını göremediği için böyle bir angarya yarattığını köydekilere anlatır. Tabii bunu Natensi duymadan eve gider, olanları ablasına endişelenmemesi için tamamıyla anlatmaz. Ablasına Nasralıların kuyruğu var mı diye sorar. Daha sonra köyde olanlardan haberdar olan amcaları morali bozuk bir şekilde eve gelir.

    Natensi ve Eymar bir akşam Nasralı çeteler trafından Kaptan Gura'nın gemisine götürülürler. ilk defa bir gemi gördikleri için çok şaşkındırlar. Hem korkuyorlar hem de onların kaçıranların onlara çok iyi davranmalarına hayret ediyorlardı.

    İki kardeşi kaçıran Darok ve Gura Kaptan başta Eymar'a her şeyi anlatırlar. Amcalarıyla iyi bir müttefik olduklarından söz ederler... Ve ona amcasının yazdığı mektubu verirler. Mektupta amcaları babalarının bir Delkar olduğunu ama bir Nasra kızı sevdiğini iki ailenin buna saygı duyduğunu ama toplumun annelerini kabul etmesi için annelerine bir büyü yapılarak gözbebeklerinin siyah yapıldığını, bu yüzden onların da gözbebekleri Nasralı bir anneden doğdukları için beyaz olduğunu ama doğar doğmaz büyü yapılarak gözbebeklerini siyaha çevirdiklerini anlatır...Şimdi de duyduklarına göre Delkar Sarayında bunu açığa çıkaracak bir büyü bulduklarını onları da bu yüzden güvende tutmak için çok güvendiği Gura kaptan ve Darok'a teslim ettiğini söyler. Bütün bunlardan sonra Eymar ağlar ama durumu da güvende olduğunu da anlamış olur. Kardeşine de korkmaması ve oradakilere güvenmesi gerektiğini söyler.


    Kiralık Kılıç: Ayron köylerine Delkarlı çetelerce yapılan katliamdan kurtulup, onun oeşindeki çetrlerden kaçmaya çalışırken, ormanda onlara esir olur. Tam bu esnada Kaye denen Kiralık Kılıç onu çetelerden kurtarır. Onu güvenli bir yere götüreceğini söyler. Yolda Ayron'un köylüsü Durkayla karşılaşırlar. Başta Kaye buna sevinir. Ama Durkan'nın Ayron'nu zorla yanına alıp onu Nasralı bir çete yapmak istediğini söyleyince ve kızın bunda isteksiz olduğunu anlayınca bir Nazkor ayısına dönüşerek onu kurtarır... Abla kardeş olarak Kaye'nin güvenli dediği yere doğru yol alırlar.


    Setiran Limanı: Gura Kaptan ve Darok hazırlıkları yaparken Kaye yanlarına gelir. İki şaman yıllardır birbirlerini göremedikleri için özlemlerini giderirler. Kaye Kılıçbalığı adındaki gemilerine binmeyeceğini yanında getirdiği Ayron'u onlara emanet etmek istediğini söyler... Bu sırada Olein ve askerleri gemi limana yaklaşmadan limana komşu tepeyr yerleşmişlerdi. Saldırmak için uygun anı bekliyorlardı. Askerler Orsalin' ni yani sultanın baş düşmanını orda görünce çok şaşırdılar. Aralarından biri hesapta yokken ona saldırmaya çalıştı ve ortalık kızışmaya başladı. Orsalin'i korumaları korudu. Olein çatışmanın başladığını anlayınca kendilerine yardıma gelecek gemileri beklemeden saldırımaya başladılar. Derian gördüğü şamanı Karuo'ya gösterir sonrasında ikisi de Darok'a saldırmak için hazırlanırken Olein ve Kaye savaşıyorlardı. İkisi de karşılarında ilk defa bu kadar güçlü bir rakip görüyorlardı. Kaye Olein'i tanıdı. Sen "şaman avcısı olan kadınsın" deyip tüm gücüyle bir ayı olmaya çalıştı ama Olein'nin taşıdığı efsunlu kolye yüzünden bunu başaramıyordu. Muhtemelen Olein bunu ölmüş bir şamandan almıştı. Karou bu esnada onlarca yaşlının, çocuğun, hem Nasra hem de Delkar tarafının zülmünden kaçan yüzlerce insanın bulunduğu gemiye bir gülle attı. Orada olanların çoğu hayatlarını kaybettiler. Kaye bunlar arasında Ayron'nun da olduğunu anlayınca Karou'ya doğru koştu o esnada Oleinden uzaklaştığı için ayıya dönüşmeyi başarabildi ve Karou'yu parçaladı. Bu sırada Derian kaçmayı başardı. Sonrasında Olein de uzaklaşmanın daha iyi olacağını düşünerek oradan uzaklaştı... Daha sonra ikisi birbirini bulup, sonrası için plan yapacaklardır.
    Eymar ayıdan tekrar insana dönüşen Kaye'yi tedavi ediyordu. Eymar bir şifacının yanında çalıştığı için önceden bu işlerden anlıyordu ve yaralı olarak kurtulanlara yardım eden şifacıya yardım ediyordu... Bu sırada Kaye'nin Darok'un kardeşi olduğunu öğrenir ve bu şaşkınlık içinde gemilerinde ilerlemeye başlarlar.


    Torin Prensliği: Kaptan Gurave Darok'un himayesindeki insanlarla dolu olan Kılıçbalığı adındaki gemileri şamanların atası Melkara'yı bulmak için Torin Prensliğine doğru ilerlerler. Melkara'yı bulmalarının amacı ise kapalı hücrede tuttukları Zorgoydu. Zorgo çok zaman önce Delkar ülkesinde Nasralar ve Delkarlar tarafından katliama upraya bir harnandı. Darok'a göre gemideki barış yanlısı insanları ancak onların ülkesinde rahata kavuşturabilirdi. Bu ülkenin yerini de ancak çok zaman önce Delkar ve Nasraların birleşerek gerçekleştirdiği katliamdan sağ kurtulan ve batmak üzere olan bir gemiden son anda Gura Kaptan tarafından kurtarılan Zorgo biliyordu. Ama atalarını yok eden insan ırkına Zorgo güvenemiyordu. Onlar da kendisine zarar vermemesi için onu bir kafese koymuşlardı. Ama onun sadece Melkara'yla konuşacağını bildikleri için onu ancak Melkara'nın ikna edeceğini anlayıp onu ikna ettikten sonra harnankar ülkesine gidebileceklerini düşünüyorlardı... Bu amaçla yola çıktılar. Yolda bir ormanda Oranekler adında vahşi yaratıklarla karşılaştılar. Onların saldırısına uğradılar ama neyseki bulmaya geldikleri Melkara dev bir yaratığa dönüşerek onları yok edebildi. Sonrasında bir sineğe dönüşüp ordan uzaklaştıktan sonra gerçek haline dönüp şaşkınlık içinde onların yanına gelir. Olup bitenleri Darok'tan öğrenir. Eymar ve Natensi'yi yanında getirmesinin nedenini açıklar. Zorgo'yla olan sorunlarını bunun ancak kendisinin çözebileceğini söylerler çünkü Melkara harnanların atalarını yok olmaktan kurtaran kişiydi ve tüm harnan halkı bunun farkındaydı. Melkar Zorgo'yla konuştuktan sonra Zorgo ataları için çok şey yapan Melkara'ya güvenip ülkelerinin yolunu göstereceğini söyler. Tam yola çıkacakları sırada sultanın askerlerinin donanmasını çok yakınlarında fark ederler. Başta bir şansları olmadığına kanaat getirirler. Daha sonra Melkara'nın Yavurta Örümceğine dönüşmesiyle bir kurtuluş olduğını anlarlar. Kaye ve Darok da birer kartala dönüşerek ateşlenmiş iki gülleyi düşman gemilerinin mancınıklarına atmak için havalanırlar tam bir işbirliği içinde dülmandan kurtulmayı başarırlar... Düşman yaralılarını düşman gemisilerine aldıktan sonra kendi yaralılarını toplanıp hazırlanıyorlarken Melkara'nın bir tahta parçası üstünde çok bitkin olduğunu görürler. Çünkü, Melkara'nın onları kurtarmak için asırlarca biriktirdiği bilgi ve ilmini son zerresine kadar kullandığı için kendine gelmesi uzun olacaktı. Onlar da bunun farkındaydı.

    Bilinmayene Yolculuk: Sultanın emrindeki büyücüler halkın arasına karışmış Nasraları bulmak için bir köye baskın yaparlar. Orada Nasra bir çetenin çok eskiden başka bir Nasralı çetenin öksüz kalan çocuğunu Nasralara düşman olmayan Azarna adında bir kadına vermişti. İşte Delkarlı askerler onu zorla alıp, tutsak aldılar. Köyde buna üzülen de oldu, tepkisiz kaln da Delkar askerleri gibi düşünenler de vardı... Bu durumu Ulkon adında bir çocuk mağarada gizlenen Nasra çetelerine bildirir... Onlar da o esnada Nasra ve Delkarlarla işbirliği içinde olan Herioyla konuşuyorlardı. Bundan sonra bağımsız bir Nasra ülkesi için hızlanmaları gerektiğine karar verdiler.
    Derian ve Olein de ülkedeki kaosu düşünerek Kaptan Gura'nın gemisinin peşindeydiler. Kaptan Gura'nın gemisinde ise durumlar iyileşmeye başlıyordu. Eymar ve Zorgo sohbet edip, kendileri dışında da burada Nasralar arasında yalnız hissedenlerin olduğunu anladılar.

    Kaplan Adası: Gidecekleri uzun yolda erzak ve yenilecek hayvan bulmak için Zorgo'nun tarif ettiği Kaplan Adasının yanında buldular kendilerini... Şaşırmışlardır. Orada ikiye bölündüler; Kaye, Darok ve bazı korsanlar adaya gitti geride kalanlar ise gemide bekledi. Ama adada kendilerini şaşırtan Maymun Adamlar ve kaplanlara rastlamışlardı. Onların tuzağına düşmüşlerdi. Ama içlerinden bir kaplanın Kaye'yle akıl üzerinden görüntüler göndermesiyle bunların bunların kötü olmadıklarını onlardan istediklerine karşılık, yavru bir kaplanı kurtarmaları gerektiğini anladılar. Ve Maymun Adamların kaplanları değil, kaplanların Maymun Adamları evcileşttirdiğini gördüklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Kaye yavru kaplanı kurtarmak için gösterilen mağaraya indi orada iradesini yok edecek bir kokuya maruz kaldı. Başta halüsinasyon gördü. Oleinle savaştığını ona yenik düştüğünü ve bunun en büyük korkusu olduğu için bundan utandı.
    Derian ve Olein ise Yüzen şehre gelmişlerdi. Gura kapta'nın gemisine yaklaştıklarını anladılar. Bu şehirde kimsenin olmaması şaşırtmıştı onları. Askerleri orada bazı notlar bulmuş, bu notlar üzerinde eskiden burada bir salgın hastalık olduğundan söz etmişler, bunun üzerine Olein bazı askerlerin güvertede bekletilip sonra denize atılmasına karar verdi.
    Bu arad sultanın oğlu Torin'nin yanına Başkomutan Gadek gitmişti. Ülkede olanlardan, babasının planlarından, ondan yapmasını istediği şeylerden bahsetti. Tabbi ki babası gibi düşünmeyen Torin'nin canı sıkılmıştı bunları duyunca. Gadek gittikten sonra danışmanı Kanara geldi. Prens ona her şeyi anlattı. Be bir Nasra olduğu için onun adına endişelendiğini ondan vazgeçmek istemediğini söyledi...

    Harnan şehri:Ve sonunda gemidekiler amaçları olan Harnenik Şehrini sisli bir gecede Zorgo'nun dikkati sayesinde buldular. Bu sırada Melkara da iyileşmiş, Kaye o zamana kadar başlarından geçenleri ona anlatır. Melkara ve Zorgo meclis başkanı olan Zorgo'nun dostu olan Norlo'yla görüşürler. Olanları anlatırlar. Şehir halkı Melkara'ya ve şamanlara karşı çok minettard, bu minettarlıklarını onların istediklerini yerine getirmekle sağlamaya çalışıyorlardı... Gemidekilerin kalabileceği bir yer ayarlayıncaya ve halkın bununla ilgili düşüncesini anlayana kadar Zorgo ve Melkara dışında herkes gemide kaldı...
    Bir gün sultanın gemilerini fark ettiler harnanlar. Gemidekiler epey kaygılandı onları nasıl bulduklarına şaşırıp harnanları da tehlikeye attıkları için üzülüyorlardı. Ama neyseki harnanlıların bunu için alınmış önlemleri vardı... Düşmana önce onlar saldırdı. Sultan askerleri neye uğradıklarını şaşırarak yok olmaya başlamışlardı ki Derian, Olein'e olnları ve parşömeni alanların saklandığı şehri sultana yüzüğü aracılığıyla haber vermesini istedi. Olein aldığı büyük darbe yüzünden gücünü toplayamıyordu. Derian kendisi yüzüğü alıp bunu gerçekleştirmek istedi Olein buna kaln gücünü kullanarak karşı çıktı. Ve Derian'ı istemese de öldürmek zorunda kaldı...
    Düşman gemisinin içinde Olein'i fark eden Melkara kartala dönüşerek onu karaya çıkardı. Arkadaşlarına zarar vermemesi için de ellerini, kollarını bağladı. Kaye beklediği günün geldiğini Olein kendine gelir gelmez onu öldüreceğini söylüyordu. Olein kendine gelince iki kadın arasında ve oradakiler arasında tartışmalar oldu. Çünkü bilmedikleri şeyler vardı. Sonrasında Melkera'nın orada olduğunu gören Olein olan biteni anladı. Melkara Olein'e bir can borçlu olduğunu, onun için onu kurtardığını , onu aslında sultandan nefret ettiğini, farklı yollarda olsalar da aynı menzile gitmeye çalıştıklarını anlattı. Olein başından geçenleri, kendini ve amaçlarını belli etmemek için insanları ve şamanları öldürmek zorunda olduğunu anlattı. Tabii buna hepsi kuşkuyla baktılar Melkarna dışında o Olein'nin ne yapmaya çalıştığını gayet iyi biliyordu.
    Olein daha sonra ya kendisini öldürmelerini ya da parşömeni vermeleri gerektiğini, çünkü amaçlarını gerçekleşmesi için başka bir seçeneklerinin olmadığını anlattı. Melkarna parşömeni vereceğini ama içinde ne olduğunu öğrenmek istediklerini söyler. Olein de içindekini bilmediğini ama şifreyi bildiği için parşömenin içinde bulunduğu kutuyu açar. İçinde kaşif Oregtorn tarafından "perg" denilen bir adanın haritası olduğunu görürler...
    Daha sobra Olein Kaptan Gura'nın gemisinde kensisine casusluk yapan Redie'yi de yanına alarak Delkarna'ya dönmeden önce ona hala öfkeli olan. Kaye'ye Redie'yle iletişim kurduğu yüzüğü ona verir. Perg'e giderlerken açık denizlerde onlara yardımcı olacağını, aynı zamanda Olein hayallerini gerçekleştirdiğini bu yüzük sayesinde haber vereceğini ve sonrasında herkes mutluluk,huzur ve barış içindeyken gelip Kaye'nin kendisini öldürmesini isteyeceğini söyler. Olein öldürdüğü onca insanın kabuslarını görmekten anca böyle kurtulacağını söyler.
    Darok ve Kaye iki kardeş şaman bulmak için yola çıktıkları Per'in herkesin barış, huzur içinde yaşadığı bir yer olduğunu umut ederek yola çıkarlar.

    Eserde Aktarılan İletiler:
    1)"Koledion bile, o eşi benzeri olmayan kahraman bile ölümün karşısında duramadı."(syf-48- Üzüntü, veda temaları)
    Burada Arterus yanına gelen Başkomutan Gadek ile konuşması sırasında böyle bir cümle kullanıyor. Demek istediği kimsenin ölüm karşısında direnemeyeceği elbet bir gün sultan da olsa öleceğini anlatmak istemiş. Yazar bir nevi bunu kitabın tamamına aktarmış ve bunu bir nutuk çekerek değil kitapta genelde üst mevkilerdeki kişilerin konuşmalarıyla vererek bunu "davranışçı yaklaşıma" göre aktarıyor diyebiliriz.


    2)"'Çıkmasa iyi olur,' dedi Arterus. Askeri kararlarını sorgulamam, ama sonuçlarını sorgularım." (syf-50- bağışlama, sorumluluk temaları)
    Burada aslında yazar sistemi eleştirmektedir bazı insanların neden sistem karşıtı olduğunu dikkatli okuyuculara sezdirerek aktardığı için "yapılandırmacı yaklaşıma" göre ileti aktarılmıştır diyebiliriz.


    3)"Herio gibi adamlar sadece çıkarlarına sadıktır"(syf-55- kişilik tipleri taması)
    Yazar burada ikiyüzlü insanların tek amaçlarının çıkarları olduğunu belirmiştir. Herio burada söz konusu karşıt iki grubada menfaatleri gereği yardım etmektedir. Bunu yazar kitapta Herio'nun bazı davranışlarıyla zaten belirtiyor. Burada özet geçmesi iletiyi "davranışçı yaklaşıma" göre aktardığını gösterir.



    4)"Bunun olmasını istemem, ah, hem de hiç, ama Delkarna'nın geleceği duygularımızdan önemli."/"Anlamlı bir ideal için savaştığını düşünmek duygularına hakim olmasını sağlamıştı." /"Görev doğrudan ve yanlıştan önemliydi, zaten doğru olan neydi ki, birine göre doğru olan diğerinin gözünde yanlışa dönüşüyordu. Kafasındaki karmaşadan ancak bu inanca sımsıkı tutunarak kurtulabilirdi."(syf-56/142/216- vatan sevgisi, millet sevgisi, bayrak sevgisi, sorumluluk temaları)
    Bu sözüyle Alterus eğer ki Torin kendisine karşı çıkarsa toprakları diğer iki çocuğu arasında mecburen paylaşacağını dile getiriyor. Ve aynı zamanda bir amaç uğruna ölmenin kutsiyetinin kişiyi nasıl ayakta tuttuğundan söz ediliyor. Burada vatan sevgisinin her şeyden önce geldiği anlatılmak isteniliyor. Bunu yazar "yapılandırmacı yaklaşıma" göre yapmaktadır.



    5)"Hepsini sürmeli buralardan. Ataları neydi ki bunlar ne olsun." /"Bütün insanlar aynı değil Zorgo. Asırlar önce yaşananlar yüzünden hepimizden nefret edemezsin."/"Biz harnanlar çocuklarımıza sürekli bu acılı öyküleri anlatarak belki de iyi bir iş yapmıyoruz, bilemiyorum. İnsanlara karşı kendilerini kollamaları için yapıyoruz bunu, ama nefreti de canlı tutmuş oluyoruz." (syf-63/161/218- insan sevgisi, geçmiş, gelecek temaları)
    Delkarların Nasraların köylere yaptığı saldırılardan sonra söylenen bir söz. Burada geçmişte Nasraların atalarının yaptığı hataların şimdiki nesile ödetilmeye çalışılması anlatılmaktadır. Bunu yazar kitabın tamamında Nasralar ve Delkarlar sonrasında Harnanlar(Zorgo) üzerinden, bu üç milletin birbirinden ayrılmaz yazgısı üzerinden sezdirerek aktardığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.


    6)"Kalabalıkta önce bir uğultu, sonra derin bir sessizlik oldu. Nasralara duydukları tüm nefrete rağmen, bu uygulama onlara bile ağır gelmişti." (syf-65- empati, insan sevgisi temaları)
    Sultanlığın kararına göre tüm Nasraların alınlarına asla çıkarılamayacak bir damga vurulacakmış, bunun üzerine Nasra çetelerinin yaptıkları saldırılara rağmen Delkar halkı içinde derin üzüntü duymuşur. Bunu yazarın kitapta bu şekil belirtmesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapar.



    7)"Kavga ederken büyüklerin Nasra kelimesini küfür yerine kullandıklarını de az işitmemişti. Gadulo, gençliğindeki yolculukları sırasında pek çok Nasra tanıdığını söylerdi, bizden farkları yok derdi, sadece gözbebekleri beyaz ve galiba ortalamada biraz kısa boylular, hepsi o kadar işte... Ama öğretmeninin anlattıkları çok farklıydı, Nasraların kolayca şiddete sapabildiğini, kan dökmekten hiç kaçınmadıklarını okulda defalarca dinlemişti."/"Bir Nasra olduğunu duymak onu pek etkilememişti, Nasraların kuyrukları olmadığını öğrendikten sonra Delkar ya da Nasra olmanın ne fark edeceğini zaten pek anlayabilmiş değildi."(syf-66/67/89- insan sevgisi, empati temaları)
    Natensi'nin ablasına Nasralar hakkında soru sormasıyla aralarında geçen konuşma sırasında böyle bir diyalog geçer. Bununla aslında bir çok milletin gerçeğine de işaret etmektedir.Yazar bu iletiyle aktarmak istediğini insan sevgisi çercevesinde "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    8)"Eskiden bizim atalarımızla onların ataları savaşmışlar. Bizi sevmemeleri sadece geçmişte yaşanmış olaylardan. Cahiller dedim ya sana." (syf-70/71 geçmiş zaman teması)
    Yine iki kardeş arasındaki konuşma sırasında söylenmiş bir söz. Yazar burada geçmişte yaşanılanların bedelini şimdiki kuşağın ödediğini bunun da sebebinin cahilik olduğunu anlatmak istemektedir bunu kitaptaki karakterlerin konuşmalarıyla vermesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapmaktadır.



    9)" Ben sadece bir şamanım, diye gülümsedi Darok. 'Bunun ötesini hiçbir zaman önemsemedim. Çünkü şaman olmayı kendim seçtim, Nasra ya da Delkar olmayı ise seçemezsin. Öyle doğarsın, kimse tercihini sormaz. Kendi seçmediğim bir şeyle tanımlanmayı kabul etmiyorum'."/"Bu çatışmalarda iki taraf da birbirine kötü şeyler yaptı, diye başını salladı Darok. İnan bana, onların da sana anlatabileceği bir sürü acı öyküsü var. Ama Nasralar ve Delkarlar isimli iki kişi yok bu olayda. İki halk da birbirinden farklı on binlerce insandan oluşuyor. Bazıları zayıf, bazıları güçlü karakterde, kimi bencil ve zali, kimi yardımsever ve sevgi dolu. Nasralar Delkarları katlediyor ya da Delkarlar Nasralara zulmediyor demek doğru değil. Bazı Delkarlar bazı Nasraları, bazı Nasralar ise bazı Delkarları öldürdü, tek diyebileceğimiz bu. Bir kişiye sevmediğimiz insanlarla aynı milletten diye kötü gözle bakamayız, bunu kendileri seçmiyor, değiştiremezler de." "Ben seni kurtardım.Bir Nasra kızını değil. Sana baktığımda bşr Nasra görmüyorum, sadece Ayron'u görüyorum. Korunmaya ihtiyacı olan küçük ve tatlı bir kız. Sen de bana baktığında bşr Delkar görme. Sadece Kaye' yi görmeye çalış. Böylesi daha iyi." (syf-91/94/95/105- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Bence bu ileti kitabın ana teması olan insan sevgisi çercevesinde oluşmuş olup kitabın tamamına hakim olan iletidir. Yazar bunu Delkarlar ve Nasralar arasındaki geçmişten gelen çatışmlar üzerinden "yapılandırmacı yaklaşıma" göre iletmektedir.



    10)"'Ailen ve köydekiler öldüler,' dedi kadın soğuk bir sesle. Ölmek bir zafer değildir."(syf-103- yaşama hakkı teması)
    Kaye' nin Ayran'a yaptığı konuşmadan alınan bir kesittir. Ölmenin kolay olduğu asıl yapılması gerekenin ve zafer olcak olanın zorluklar altında yaşamayı sürdürmek asıl önemli olan budur demek istemiştir. Yazar bu iletiyi hem Ayron üzerinden hem de Olein'nin hayat hikayesi üzerinden sezdirerek aktardığı için aktarma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    11)"İnsan bazı idealler için fedakarlıkta bulunmayı göze almalı. Bunu en iyi siz şamanlar bilirsiniz."(syf-125- sorumluluk, takdir etme temaları)
    Yazar bu iletiyi Darok, Kaye, Melkara, Olein ve Gura Kaptan'nın hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmaktadır.



    12)" Hayır, kaza değildi. Karuo yaptı. Bilerek ve nişan alarak. Onu durdurmaya çalıştım, ama beni dinlemedi. Çok kötü bir iş yaptı Olein, tüm o yaşlılar ve çocuklar...Bu bizim yolumuz değil, bu Sultan Arterus'un, şanlı Koledion'un yolu değil...Olein hemen karşılk vermedi. Saray zindanlarında yılardır süregelen, bazılarına bizzat iştirak ettiği ilkenceleri düşündü, çoğu o kayıktakiler gibi silahsız köylülere, çetelere hakkında bilgi almak için yapılıyordu. Bu sultanın yolu değil, diye içinden tekrarladı, Derian yanılıyordu, bu onun pek çok yolundan biriydi."(syf-144/145-yaşama hakkı, üzüntü, sitem temaları)
    Yöneticilerin idealleri ile onların idealleri için çalışanların yaptıkları farklı olabilir. Birileri bir şeyin farkında değilken, ki bunlar başkasının amaçları uğruna ölmeyi göze alanlardır. Birileri de her şeyin farkındadır ve planladığı şeyler için uygun anı beklemektedir. Yazar bunu özellikle Olein'nin hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmıştır.



    13)"Geçmişte harnanlar katledilirken Nasralar Delkarlarla işbirliği yaptılar. Hatta bazı eskiler bizi en çok öldüren Nasralardı derler. Şimdi Delkarlar onları katledecek diye oturup ağlayacak değilim. Herkes ettiğini bulur."(syf-162- geçmiş, şimdi, gelecek ve yaşama hakkı temaları)
    Burada yazar birçok millete ait bir gerçeğe işaret etmektedir. Bunu Zorgo'nun geçmişte yaşanılanlar yüzünden tüm insanları aynı kefeye koyması üzerine Gura Kapta'nın onunla konuşması üzerine "yapılandırmacı"olarak aktarılan bir iletidir.



    14)"Zaman ilerledikçe şunu fark ettim, bugün zayıf olan, birkaç nesil sonra güç kazandığında, başkalarına kendisine yapılan zulmün aynısını yapmaktan geri durmuyordu. Buna defalarca şahit olduktan sonra, verdiğim mücadelenin anlamını sorgulamaya başladım."(syf-177- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Burada aslında dünyada yaratılmaya çalışılan ve başarılı olunan sisteme bir gönderme yapılıyor. Bunun farkında olan Melkara'nın da yaptıklarının nedenini sorgulamaya başlamasını sağlıyor. Bunu yazar hem Melkar hem de Kaye ve Darok üzerinden "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    15)" Birilerine faydası dokunmayacaksa, ilmin ne anlamı var ki?"(syf-180- bilim teması)
    Burada her şeyin farkına varan insanların kendilerini her şeyden soyutlayıp salt ilme adamlarının yanlışlığı anlatılmak istenmektedir. Bunu da melkara'nın köşeye çekilmesinden sonrasında tekrardan barış yanlısı insanlar yardım etmek için mücadeleye başlamasıyla yazar "yapılandırmacı" olarak bu iletiyi aktarmaktadır.



    16)"Galiba biz şaman olduğumuz için iyi şeyler yapmıyoruz, iyi şeyler yapmak istediğimiz için şaman oluyoruz. Bu içimizde olan bir şey..."/ " İnsanlarda en dibe düşme potansiyeli olduğu kadar yüce şeyler yapma potansiyeli de vardı ve kendisi asırlar önce şaman olmayı seçerken, insan denen varlığın genelde olduğu şeye değil, isterse olabileceği şeye duyduğu sevgiyle bu kararı almıştı." (syf-183/193- karar verme, kendini tanıma temaları)
    Burada bazı insanların içindeki iyiliğe işaret edilmektedir. Görev gereği değil de içlerindeki iyilik gereği bunu yapmalarına işeret etmektedir. Yazar bunu şamanlar üzerinden sezdirmeden aktardığı için "yapılandırmacı" olarak aktarmıştır diyebiliriz.



    17)"Ben ne yaptıysan doğru olduğu için yaptım!"(syf-274- insan sevgisi, özgürlükler teması)
    Bu sözü Olein Derian'ı öldürmek zorunda kaldığı zaman söylüyor. Onun aksine görev gereği değil, doğru bildiği şeyi yaptığını dile getiriyor. Yazar bu gerçeği gerçekte birbirine zıt iki karakter üzerinden vererek anlatmak yerine bir durum üzerinden sezdirdiği için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    18)"Yollarımız farklı olsa da, hepimiz aynı menzile gitmeye çalışıyoruz."(syf-278- insan sevgisi, dayanışma temaları)
    Burada barış yanlısı insanların farklı yollardan olsa da hep aynı amaç için "barış, huzur, mutluluk" için mücadele ettiğinin üzerinde durulmaktadır. Kitapta bu düşünce şamanlar, Olein çizgisinde sezdirilerek aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    19)"Gücü elinde tutanlar çıkarları için halkı birbirine kırdırıyor."/"Arterus bu sistemin bir ürünü, her şeyin tek sorumlusu değil. O giderse yerine gelecek çocukları ondan daha iyi olmayacak."(syf-280/281- insan sevgis, insan hakları temaları)
    Burada aslında tüm dünyada var olan büyük bir soruna işeret ediliyor; gücü elinde bulunduranların egemenliğine dikkat çekiliyor. Sultan Arterus'un böyle bir sistemin ürünü olduğuna dikkat çekiliyor. Bu görüşler kitapta birebir değil de kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucunun çıkaracağı anlama burakılarak aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı yaklaşım" diyebiliriz.



    20)"Orada kimse kimseyi incitmez, farklı olduğu için dışlanmaz. İnsanlar birlikte kardeşçe, dostluk içinde yaşarlar. Kan dökmeden, kavga etmeden..."(syf-294- insan sevgisi, insan hakları, umut, heyecan, rüya, düş, hayal temaları)
    Parşömen kağıdının üzerinde haritası çizilen Perg'e gitmeden önce Darok ve Kaye'nin orası hakkındaki dileklerini dile getirdikleri konuşmadan alınan bir kesittir. Kitabın temelinde aktarılmak istenilene vurgu yapılmıştır. Kitapta bu olay ve kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucuya aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    Değerlendirme:
    Kitabı içerik yönünden değerlendirmek gerekirse,
    Kitap şu an dünyanın gözü önünde Orta Doğu'da, Kırım, Irak, Suriye, Pakistan, Afganistan, Doğu Türkistan ve daha bir çok yerde yaşanılanlarda insanların kendilerinden olmayanlara karşı duruşlarına bir nevi işaret ediyormuş gibi geliyor insana kitabı okurken... Kitap genel olarak insanların mutluluk, huzur, barış içinde yaşamalarının çok zor olmadığını bunun için sadece "insan olmak" gerektiği ve bunun gereklerini yerine getirmek gerektiği üzerinde duruyor. Ve bunu kitapta sık sık vurgulamaktadır, bir nevi yakın tarihte yaşanılanlar yüzünden sesini insanlara duyurmaya çalışmaktadır gibi geliyor insana. Bazen hayatımızı anlamlı kılmak için uğruna mücadele edeceğimiz amaçlar seçtiğimize bunlar gerçekleştirmek istediğimizde doğru ya da yanlış olduğuna bakmaksızın sadece görev olarak bunu yapmak istediğimize ve bunun belki de hayattaki en büyük yanlışlardan birisi olduğunu anlatmak istemektedir. Böyle yaparak aslında hayatımızı ne kadar anlamsızlaştırdığımızı vurgulamaktadır. Yazar sade bir dil ve akıcı bir üslup kullanmıştır. Betimleme çok az kullanmıştır. Bu kitabı birazcık olsa edebi yönden geri planda bırakmıştır diyebiliriz.
    Kitap yapı ve içerik yönünden sıkılmadan bir solukta okunacak türden bunu da yazarın anlatımına borçluyuz diyebiliriz. Betimlemelerin azlığı ya da vurgulanan iletiyi çok sık tekrarlaması kitabın eleştirilecek yönleri arasında olsa da Türkiye' de fantastik/kurgu kitap türünün durumu göz önüne alındığında Barış Müstecaplıoğlu'nun bu kitabı yadsınamayacak bir öneme sahiptir. Fantastik kurgu kitap okumayı sevenlerin yanında benim gibi Türk yazarlara bu konuda ön yargıyla yaklaşanların okuyup bu konuda yanıldıklarını görecekleri bir kitap Şamanlar Diyarı. Bir çok milletin gerçeğini yansıtması açısından sosyal olay ve olgulara duyarlı insanlar için ilgi çekici olabilir.
  • “Gogol dedik çıktık yola
    Don Kişot’la kurduk oba
    Palto’suyla Burun’uyla
    Sen ne büyük adamsın Gogol Amca”
    Merih B.

    “Burnumuzun ucunu görecek durumda değilken, burnumuzun dikine giderek, Rus edebiyatına burnumuzu sokalım dedik. 'Büyük Burnu', pardon Nikolay Vasilyeviç Gogol’ü seçtik . Peki bu üç günü burnumuz kaf dağında mı gezdik? Ne gezer… Gogol, hepimizin burnunu sürtmeyi başardı. Ama biz yılmadık. Hiçbir bilgiye burun kıvırmadan hatta canımız burnumuza gelerek burnumuzun dikine gittik. Sonuç mu ne? Hık deyip Gogol’ün burnundan düşmesek de Gogol’ün dünyasıyla burun buruna gelmeyi başardık.
    Evet, herkesin burnu yerindeyse bu yolculuğu burnu kanamadan hallettik demektir, o zaman başlıyoruz.”

    Rusya’dan gelen soğuk hava dalgasını Gogol’la yumuşatarak yazı bitirmeye karar verdik. Üç gün süren bu kutlu görevde tam manasıyla Gogollendik diyebiliriz.
    Peki, bu üç gün nasıl mı geçti?
    Çaylar kahveler hazırlansın, hazır mıyız?
    Şu müziği de iliştirelim de başlayalım yolculuğumuza…
    https://www.youtube.com/watch?v=6LuREkiF_Hs

    Efenim kimimiz başkentten düştü yollara, kimimiz Kocaeli, kimimiz Aydın, kimimiz kadim şehir İstanbul ve tabii merkezimiz tarihi şehir Bursa’dan. Şehre ayak basınca “Cağnımız organizatöremiz Kevser” aracılığıyla özel aracımız bize merhaba dedi. Herkesi toplaya toplaya pek bir rahat geldik obamıza. Bu yolda son dakika rahatsızlanan arkadaşlarımıza geçmiş olsun der haklarını bir sonraki kampa saklarız.

    Ve obaya varış!
    Yemyeşil doğası, binbir çiçekli bahçesiyle nehir kenarında konuşlanmış kampçı dostu “Dostum Doğa Sporları ve Turizm Merkezi” tam bize göreymiş. Söğüt ağacının altında enfes nehir manzarasına karşı kurduk obamızı. Gogol’ün bayrağını göndere çekerek ilk demiri günahsıza da çaktırdık ya artık sırtımız yere gelmez :)

    Bayrağımızın büyüklüğü bizi sarıp sarmalamak isteyen Gogol’un gözlerinden piksel piksel anlaşılıyordu.

    Bayrağımızı açarken :)

    https://www.youtube.com/watch?v=U7lN0BPLDrw

    Ve artık başlasın kampımız…
    Geleneksel tanışma etkinliği ile hem kaynaştık hem de gelecek üç günün sinyallerini aldık: Çok eğleneceğiz :)

    Kaynaşan grubu aldı bir ürperti, dedik Novodeviçi mezarlığından haber geldi, artık vaktidir Gogol’u selamlamanın, var mısınız onu daha iyi tanımaya?
    Kızımızı Gogol’u en iyi tanıyan tüccara mı yoksa burun sahibi 9. Dereceden memur Çiçikov’a mı versek kararsızlığını gidermek için bir yarışma yapmak şart oldu. Çay ve simidin sponsorluğunda kıran kırana geçen yarışmanın gruplarına bir bakalım

    merih Bozdemir ve fotoğraf karesinde olmayan Özlem (Yaz) :)

    Bengü ve Nesrin

    Samet Ö. ve A.Rahim Kara

    Jüri ve moderatörler
    Selman(Selman Ç.) - Elif(Roquentin) - Kevser(NigRa)

    Neler öğrenmedik ki, Gogol Bordello'yu, Novodeviçi mezarlığında ülkemizi temsilen yatan mezar arkadaşı Nazım’ı, peygamberimiz Puşkin’i, tiyatrolarını, filmlerini ve daha neler neler…

    Ve kazanan... and the Gogol awards goes to…
    "Eşit Ağırlık" grubu
    Bu da ödül törenimiz…
    https://youtu.be/G3JkGTe0xg8

    Bilgi yarışmasında çok çaba sarf ettiğimiz için enerji toplamaya doğru mangal başına. Efenim grubumuzun her bir üyesinin on parmağında on marifet olduğu için dört koldan çalışarak bu enfes sofrayı hazırladık.

    Her kampımız bir yenilikle kendini geliştiriyor efenim
    Ülkemizde iyi şeyler de oluyor dedirten bir bilgi vermek isteriz. 2010 yılında TRT Türk'te yayınlanan, “Kentler ve Gölgeler” kentlerin ruhunu yansıtan sembol isimlerini, yaşamlarından örneklerle; Türkiye’nin başarılı isimlerinin eşliğinde, yaşadıkları ülkelerin atmosferinden ekranlara getiriyor. Türkiye’den alanlarında uzman sanatçılar, Avrupa’daki meslektaşlarının peşine düşüyorlar. Sanatlarıyla damgalarını vurdukları şehirlerde, onların izlerini sürüyorlar.
    Biz de Gogol’u daha iyi anlamak için, doğduğu ve edebiyatının beslendiği topraklarda Kiev’de dinledik. Film aralarında yaptığımız sohbetler de ayrı bir hava kattı, muhteşem bir paylaşım yaptık.

    https://www.youtube.com/...7_cPzE314&t=757s

    İlk günü kapatırken olmazsa olmazımız ateş başında şiirli şarkılı eğlencemiz…

    Bengü arkadaşımızın ukulelesi ile Gogol başlığında çıktığımız yola, müzikle beslenip Nazım Hikmet Ran’a Cem Karaca’ya Can Yücel’den Ahmed Arif’e tüm kalplere dokunarak uçtuk dünyanın tüm topraklarına…
    Gece bizi devirmedi, biz devrildik de döküldük yollandık çadırlara ertesi güne umut ve heyecanla.
    https://youtu.be/epNvAT0lK5o

    2. gün

    Sabah güneşini selamladık hep beraber, geleneksel uyanma marşımızla, hangisi mi?
    https://www.youtube.com/...zSadTJ5LL-8&t=7s

    Yoğundu bugün programımız, dört koldan hazırlıklar tamam, bir takipçimizin de deyişiyle "Yığışıp Gogol danışılacak." Evvela bir ısınma oyunu lazım bize, kitabı konuşmadan kendimizi konuştuk ki iletişim dilimizi öğrenelim. Dinliyoruz konuşuyoruz ya hazırız artık Gogollenmeye.
    Don Kişot Kampçıları'nın kitap atölyeleri başkadır, hem çok renkli hem bol kaynaklı hem de yaratıcı drama etkinlikleriyle desteklenir.
    Yazarın eserin her adımını anlamaya ant içmiş çıkarız yola, durur muyuz?
    Durmayız.

    Atölyeye başlamadan önce tüm katılımcılarımıza bir hediyemiz vardı.
    Erdal Öz’ün 1956-1998 yılları arasında, aralıklarla tuttuğu günlükleri: Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın?
    Erdal Öz, 50’li yılların ortalarında, yirmili yaşlarının başlarında tutkulu bir gençtir; durmadan okur, kendi kuşağından arkadaşlarıyla birlikte “yeni” bir edebiyat dilinin peşine düşer. 70’lerde edebiyat tutkusuna devrimci düşünceler eklenir, sahibi olduğu Sergi Kitabevi’nin paket kâğıtlarına yazdığı alıntılar gerekçe gösterilerek tutuklanır, günlüklerini küçük kâğıtlara yazar. 90’lı yıllarda artık ünlü bir yazar ve yayıncıdır. Ülkesinin sorunlarıyla ilgilenmekten de, edebiyat tutkusundan da hiç taviz vermemiş bir yazar…

    İşte Atölyemiz;
    (Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton)

    Önce Rusya dolaylarından ezgilerimizle yola çıktık, Neva Bulvarı boyunca dizilmiş tablolarını sergileyen ressamımız Çartkov’un tablolarının önünde Piskarev’le bir soluk aldık, Akakiy’in soyulduğu Kalinkin köprüsünde dolaştık, ah burda olsak kaptırır mıydık Palto’yu, bindiğimiz gibi faytonumuza uzaklaşırdık İspanya Kraliyet Sarayı’mıza doğru, bir de kaptırmamaya çalışarak burnumuzu…
    https://www.youtube.com/watch?v=yPpfDUgVnmU

    Bunlar da atölyemizden kareler

    Saatlerce süren Gogollenmeden neler neler çıkardık.
    Dinleyelim arkadaşları;

    İlk öykümüz;
    Neva Bulvarı

    Neva Bulvarı’nda yürüyen insanlar tıpkı bir podyumda yürür gibi bulvara çıkmadan önce özenle hazırlanıp kendilerini gösterme derdindeydi. Bu bulvarda her şey bir maskenin ardına gizlenmişçesine sunilik barındırıyordu. Sanki burada zaman ikiye bölünüyordu. Öğleden önce insanların yaşam telaşıyla hızla akan caddede, öğleden sonra adeta ağır ve gösterişli bir şölen düzenleniyordu.
    Neva Bulvarı'nın tasvirini okuduğumuzda adeta bir sosyal medya çağrışımı geliyor aklımıza. Çünkü "Neva Bulvarı, insanoğlunun yarattığı en iyi şeylerin sergi alanı niteliğindedir. Herkes bir şeylerini göstermeye çalışır." ayrıca Gogol "Düşlerimizde gördüğümüz şeylerle gerçek dünya arasında ne kadar uyum varsa, onunla Petersburg halkı arasında da o kadar uyum vardı." diye tanımlıyor Neva Bulvarı'nı. Baktığımızda da aslında sosyal medyada gördüğümüz ve gerçek olan arasında da benzer bir ilişki var diyebiliriz.
    İşte tam burada iki arkadaşın, ressam Piskarev ve teğmen Pirogov’un öyküsü vuku bulur. Caddede yürüyen iki güzele meyleden bu arkadaşlardan Piskarev yani, sanatın, duyguların ve hayallerin insanı, yani bir ressam, bir kadına vurulur, peşinden gider.
    Neva Bulvarı’nın ışıltıları altında güzelliği, giyim kuşamı ile kendine yücelik katmış kadının iffetsiz olmasını kaldıramaz ve düşler âleminde kaybolup gider öyle ki; ”Sonunda tüm yaşamı düşler oldu, bu değişimle birlikte de gerçek âlemle düşler âlemi yer değiştirdi sanki ve şöyle bir terslikle yüz yüze kaldı: Uyanıkken uyuyordu, uykudayken ise uyanıktı.”
    Bir çöküşün öyküsüdür Piskarev’inki.
    Dönemin insanlarını, kadını ve erkeği, şehrin aldatan ışıltısını çok güzel işlemiştir Gogol. 200 yıl geçmesine karşın pek de bir şey değişmemiş sanırım. Günümüzün Neva Bulvarı da instagramdır, facebooktur, onbeş kameralı telefonlardan çekilen filtrelenmiş bir dünyadır Neva Bulvarı.
    O yüzden biz biz olalım, Neva Bulvarı’na inanmayalım!

    Burun
    Bir sabah uyandığınızda yatağınızda böceğe dönüşmüş olarak uyanabilir; kahvaltı masanızda ekmeğinizin içinden bir başkasına ait burun çıktığına veya kendi burnunuzun dikine giderek gezintiye çıktığına şahit olabilirsiniz. Yaşamın size ne sürprizler hazırladığını bilemezsiniz öyle değil mi? Gogol’un Burun öyküsünü okuduğunuzda büyüsel ama bir o kadar da gerçek bir dünyaya gideceksiniz. Gideceğiniz bu dünyada burun öyle yükseklerde görür ki kendini üçüncü dereceden bir memurmuşçasına dolaşır sokaklarda. Zaten gerçek hayatta da insanın makamı yükseldikçe “burnunun büyüdüğüne” şahit olmuyor muyuz?
    Burnunu kaybeden, sekizinci dereceden bir memur olan Kovalev’in burnunu araması, burnun bir kişiliğe bürünmesi, kabullendiği anda geri gelmesini anlatır. Fakat nasıl bir anlatım! Bu burun Kovalev’in karakteri midir? Kibri mi?, Hayalleri midir? Yoksa alelade bir burun mu? Ya da her şey bir rüyadan mı ibaret?
    Bütün bunları anlatırken bir taraftan da dönemin bürokrasisini eleştirir Gogol. Burnunu bulmak için gittiği gazete çalışanının, zengin bir kadının kayıp köpeğinin ilanını yazarken Kovalev’in burnu için çaba sarf etmemesi, emniyet müdürünün onunla alay etmesi, insanların kayıtsızlığı… Sonunda büyü gibi nedenlere bağlaması da çaresiz kalan insanın nelere sığınabileceğini gösteriyor.
    Hikayede alt zümreden olan bir berberin bir şey yapmamasına karşın suçlu bulunması, burnun onun ekmeğinden çıkmış olması da ayrıca güzel bir iğnelemedir. Ekmek emeği temsil eder, burunu da sümük, yapışkan gibi düşünürsek pisliği çağrıştırdığını görebiliriz. Rusya'daki o dönem memurlar arasındaki yolsuzluk, rüşvet gibi durumlar da halkın emeğinin sömürülmesi ya da haksız kazanç gibi yorumlanabilir.
    Rusça “HOC” olarak yazılan burun tersten okunduğunda “COH”, yani hayal anlamında kullanılır. Karakterimiz burnunu kaybettiğinde aslında hayallerini de kaybediyor.
    Peki, burunla ilgili deyimleri hiç düşündünüz mü bu hikayede?
    Burnu havada olmak
    Burnunu sokmak
    Burnu düşse almamak
    Burnu büyük olmak
    Burnu Kaf Dağı’nda olmak
    Burnunda tütmek
    Burnundan fitil fitil getirmek
    Burnunun dikine gitmek
    Burun kıvırmak…
    Burun ile ilgili Nabokov "Onun yaratıcı çalışmalarını incelerken Leitmotiv olarak burun ile hep karşılaşacağız; kokuları, hapşırıkları ve horultuları onun kadar büyük bir hazla betimleyen yazar bulmak zordur. Şu ya da bu kahraman, sanki burnu bir el arabasına konmuşçasına, yuvarlanaraktan konuya dalar;" yazmış ki Gogol'un hangi öyküsünü okusak gerçekten de dediği gibi burunlarla karşılaşırız. Adeta ayrı bir karakter gibi önemli burunlar Gogol için. Kendi burnu çirkin diye mi böyle yoksa Freudsal bir anlam mı aramalıyız (burun – penis ilişkisi/kastrasyon karmaşası) bilemeyiz.
    Ama okurken çoğu kez tebessüm ettirdiği ve hikayelere sıcak bir hava kattığı aşikar.

    Portre
    Sanat sanat için mi sanat para için mi?
    Tüm insanlığın lanetini üzerinde taşıyan bir tefeci, onun ürkütücü gözlerini ve gizlerini betimleyen portresi... Paranın ve şöhretin gücüne yenik düşerek ideallerinden vazgeçen ve sonunda portrenin lanetine bulaşıp aklını iplerini elinden kaçıran ressamın öyküsü size kimliğimizi sorgulatacak...
    Sanat ortaya neler çıkarabilir, neyin peşindeyiz, hayat ideallerimiz neler, iç dünyamız sanatı nasıl etkiler? İki kısımda oluşan portrede bu meselelerin hepsi üzerine düşünebiliriz. Çartkov’un idealist temiz bir ressamdan bir canavara dönüşümünün öyküsünü anlatırken bizlere de düşünecek birçok mesele bırakmıştır Gogol.
    Bu öyküdeki portenin canlanıyor, ruh kazanıyor olması Oscar Wilde’in Dorian Gray'in Portresi eserini de anımsatıyor. Özellikle ikinci bölümde portrenin yapılış hikayesi anlatılırken "...bu çizgileri tuvaline aslına uygun bir biçimde aktarabilirse doğaüstü bir güçle sürüp gidecekti yaşamı, böylece de bütün bütüne yok olmaktan kurtulacaktı; bu dünyada varlığını sürdürmesi gerekiyordu onun" kısmı tamamen gençliğini hep korumak istediği için doğaüstü bir güçle anlaşan ve kendisi yerine portresi yaşlanan Dorian Gray'i. Belki de Gogol'un ressamı Çartkov da Dorian Gray gibi ruhunu şeytana yani paraya satıyor diyebiliriz.
    “Kuşkusuz abartma payı vardı bu öykülerde” diyerek ne kadar fantastik dünyalarda gezindiğini de bizlere aktarır. Öbür taraftan resim sanatı aracılığıyla sanat alanında eleştirisini yaparken edebi alanda da ne kadar özgün, kendi çizgisinde bir edebiyatçı olacağını da bizlere göstermiştir. Kitapta yer alan diğer eserlerine nazaran daha fazla açıklama gereği duyduğu bu hikayede, ilk bölüm sonu itibari ile bizlere yeterli mesajı verebilecekken, ikinci bir bölümle hikayedeki eksikleri kendisinin doldurmuş olduğu bir eserdir.

    Palto
    “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.”
    İçinde bulunduğu sistemin gaddarlığını esprili bir dille anlatmıştır Gogol kendinden sonrakilere. İhtiyaçlarını karşılamak adına büyük sıkıntılara giren Akakiy Akakiyeviç’in hikayesidir bu, doğduğunda hayatın güzel bir isim sunmadığı bir insanın öyküsüdür, dünyaya müdahale etmeyen, tek görevi yazıları temize çekmek olan bir adam. Yegane zevki işidir, eğlenmez, arkadaşlık kurmaz, yer içer ve uyur. Ellili yaşları geçkindir ve terfi alamamış çalışkan bir memurdur. Hoş terfi şansı gelmiş olsa da geri çevirmiş ve bildiği iş olan temize çekme memurluğuna devam emiştir.
    Yüzyıllar geçip coğrafyalar değişse de bazı insanların insanı insan yapan değerlerden ne denli yoksun olduklarını bir kez daha görmemizi sağlamış pek sevgili yazarımız Gogol. Öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in adı soyadı bile bu kahramanın tekdüzeliği ne kadar içselleştirdiğini kanıtlar nitelikte.
    Sistemin bu saf ve çalışkan insan karşısında ne kadar gaddarlaştığını anlatırken, bürokrasinin lüzumsuz işlerini de eleştirir Gogol. Bir palto almak için çalışırken yaktığı muma kadar tasarrufa giden Akakiy, önce insanların saldırılarıyla, sonrasında bürokrasinin tokatıyla alt üst olur. Gogol, Akakiy’in hayaleti ile intikam alır tüm bu sistemden. Gerçekten Akakiy’in hayaleti midir, yoksa vicdan muhasebesi mi yahut sistemin bir gün gelip güçlü ettiklerini yutabilecek olması mıdır tartışılır.
    Kitapta hiçbir anlatılan tesadüfi değil. Olayların gerçekliği Gogol'un sarkastik anlatımıyla muhatabının yüzünde Petersburg'un soğuk rüzgarları kıvamında bir tokat etkisi yaratıyor. Yazarımızın bu eseri yazarken, kendisine anlatılan ve etraftakileri güldüren bir hikâyeden yola çıkmış olması da onun sıradanın ardındaki acı gerçeği görme yetisi konusunda ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.
    Eser boyunca yazar anlatıcı okuyucuyla sohbet ederek modern anlatı geleneğinin kalıplarını aşıp anlatıya farklı bir üslup özelliği katıyor. Biçem özellikleri bir yana bu kitap gerçekten kendiyle ve toplumla hesaplaşmak isteyenler için bulunmaz bir nimet...
    Uzun lafın kısası palto meselesi her çağın meselesidir, haliyle Dostoyevski Gogol’un paltosundan çıktığımızı söylerken besleneceği kaynağı da işaret etmiştir. Tolstoy’dan, Dostoyevski’den yer kalmamıştır belki o paltoda ama bizler de bir köşesinden tutabiliriz bu paltonun.

    Bir Delinin Anı Defteri
    Algıladığımız gerçekliğin ne kadarının bize ait, ne kadarının kurgusal bir düzenin bir parçası olduğunu biliyor muyuz? Bir günlük tutsak ve orda düşlediğimiz ülkenin kralı olsak kim karşı çıkabilir bize? Umduğumuz dünya yaşadığımızdan daha güzelse böyle bir düzenin parçası olmak orda düş uykusuna yatmak güzel olmaz mı? Bir Delinin Anı defterini okurken herkes kendi ütopyasını kurgulamalı çünkü bu çirkin düzenden kaçmak için bir yerlerden başlamak gerekiyor.
    Köpekten mektuplar almak, büyük şeyler olacağını hissederken ispanya kralı olmak, görevin müdürün kalemlerini açmakken müdürün kızının senin aşkından yanıp tutuşması… Hayat böyle insanlar için çok zordur, bir taraftan krallığın tüm yükü, öbür taraftan Sofie’nin aşkı, Ivanov olmasa bu kadının, bu ülkenin hali nice olur. Dünya da garip bir yer olmaya başladı, bakkaldan çay alan inekler konuşan balıklar, nereden çıktı bunlar. Bir de köpekler var tabii bu kadar zeki canlılar konuşabildikleri halde niçin susuyorlar, dünyada bu kadar sorun varken onlar da fikirlerini söyleseler bir şeyler daha kolay çözülmez mi? Tabi İspanya kralı olarak bu problemlere çözümler üretmek Ivanov’un boynunun borcudur. Kim yaşadığı ülkede böyle bir kral istemez ki, üstelik bu İspanyolların garip tahta çıkma adetleri varken, kralı falakaya yatırmak da neymiş! Bir önceki kralı kaybetmeleri de cabası, ne acayip millet şu İspanyollar, neyse ki Ivanovic bir kadın başa geçmeden olaya el koydu da problem kalmadı.
    Biz ikna olduk İspanya Kralı’na.

    Fayton
    Bu konu hakkında konuşmak istemiyoruz :)

    Atölyemizden videolar
    https://www.youtube.com/watch?v=wHiW485_YW4
    https://www.youtube.com/watch?v=roM6HQf-J5U
    https://www.youtube.com/watch?v=8G7P5YwDvWc

    Tüm bu hikayeler başımızı döndürünce biz de kitaptan yeni bir dünya çıkardıkJ
    “Siz siz olun Neva Bulvarı’na inanmayın!” Zira bedenden koparak bağımsızlığını ilan etmiş, yüksek dereceden iki dirhem bir çekirdek memur burunlar, kıl aldırmamacasına çalımlı çalımlı kol gezerler orada. Bu önemli burunlar kendi derecelerindeki burunlarla karşılaştıklarında, soylu olmanın onlara armağan ettiği üstün bir aristokrat havayla önceki akşam izledikleri tiyatro veya konser, yahut havaların gidişatı gibi önemli konular üzerinde uzun uzun fikir mütalaalarında bulunduktan sonra akşam toplantılarında kâğıt oynamak üzere başka önemli burunlarla buluşurlar.
    Bu önemli burunlardan sıkılırsanız Petersburg’un ıssız ve tekinsiz ara sokaklarına girmek gerekir biraz. Örneğin çağın en yetenekli ressamlarından birinin dairesine çıkarken paltonuzun, çizmenizin kirlenmemesi için titizlikle tırmanmalısınız merdivenleri. Dairesine girildiğinde duvarda asılı onlarca kez yamanmış bir paltonun eşlik ettiği sefalete acınırsa üç beş ruble bırakarak, kafa karışıklığından asla tamamlanamayacak, ancak yine de sanat kıpırtılarından yoksun olmayan bir tuval satın alınmak istenilebilir. Ancak ressamla geçirilen vakit çok iyi değerlendirilmeli. Çünkü bir dahaki ziyarette dişil bir burnun sebep olduğu hayal kırıklığıyla kendini öldürmüş olan ressamın, kapıyı açamayacak olmasından sebep evde olmadığı sanılıp kapıdan dönülmek zorunda kalınabilir. Veya kapıdan dönüldükten sonra bir kadeh votka için gidilen Neva Bulvarı’nda, bir kupa arabasının içinde ressamın kendisiyle değil de burnuyla karşılaşılabilir. Ancak önemli bir kişi olan ressam burnun yanına yaklaşıp iki çift laf edebilmek ne mümkün!
    En iyisi mi Neva Bulvarı’ndan uzak durun siz.

    Konuşuyor konuşuyoruz ama bitmiyor Gogol’un büyülü dünyası. Özgürlük bu ya, dedik göl kenarına inelim de Gogol da biz de bir hava alalım.

    Derken grubumuzun faaliyetlerini uzaktan takip eden meraklı bir gruba denk geldikJ Pek bir hevesli, ilgili başlayan sohbeti enfiye çekerek yok olma arzumuzla sonlandırdık. Cenahımızın özelliklerinin şıp denilip anlaşıldığı(!) anda okumanın ne büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladık.

    Zihinsel doyumu yakaladıktan sonra vücut diğer açlık için sinyal vermişti. Kendimizi mangala mı atsak yoksa ekmek arası sucuk mu yapsak ikileminde kalınca iki etkeni birleştirip mangalda sucukla kendimizi şımartmayı tercih ettik, delirmedik.

    Ve sırada Türkiye’de bir ilk, kampımızın medarı iftiharı, zengin olursak patentini alacağımız, kendi kendini sürekli yenileyen, nefesleri kesen(bu gerçek), zıplayarak puan üreten, Elif’in keyfinin kahyası, adaletin aranmadığı, bulunsa da lazım olmadığı, her etapta ‘Ya bu yarışma şahane’ dedirten bol ödüllü, bol bilgili, yüksek tansiyonlu efsane yarışmamız “Bilmek Lazım Değil”

    *İçeriğini anlatamayız yalnız yarışanlar bilir.
    https://youtu.be/31O1sDOZ93U

    Ve kıyasıya geçen yarışmanın kazananı son dakika hamlesiyle Kevser oluyor. Karşınızda ödül törenimiz:)
    https://youtu.be/rkdN-B4bykk

    Ve gecenin sonuna yolculuk.

    Selman Bey napıyorsunuz? :))
    https://www.youtube.com/watch?v=pzuuZY4MvB4

    3. gün

    Son günün vermiş olduğu hafif buruklukla hazırlıklarımızı yaptık ama Don Kişot Kampçılarında etkinlik biter mi, tabii ki hayır.

    Tamamen kendi üretimimiz yerli ve milli Edebiyat Tabu’muz.
    Kampımız eğlendirirken bilgiyi de çaktırmadan veren, şahane etkinliklere sahip, sahi bunu daha önce söylemiş miydik?

    Dış mihraklardan uzak bu üç günümüzü böylece tamamlamış olmanın gurur ve mutluluğu içinde heybemize bolca anı, gülümseten anılar, kampa özel espri dili, instagramlık afili fotoğraflar, dolu dolu bilgiler paylaşmanın keyfi ve edebiyatın çatısı altında kurulan sağlam dostluklar doldurduk.

    Kampımıza katılan, bizlerle bu etkinliği paylaşan binbir çiçekli bahçenin her bir renkten çiçekleri;
    Doktor Samet’e
    Sağlıklı Bengü’ye
    “Yaz”ın temsilcisi Özlem’e
    Alakasız alakalı Nesrin’e
    Sıfatsız, 7. Dereceden memurumuz Rahim’e
    Nigra’mız, organizatörlerin piri Kevser’e
    Tanımsız Merih'e
    Gerçekçimiz Selman
    Ve bendeniz Big Brother/Sister Edolf’ten kucak dolusu sevgilerJ

    İyi ki geldiniz…
    Yepyeni kamplarda tekrar buluşmak üzere…

    Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp
  • Şimdi otobüsteyim, memlekete gidiyorum. İçim kıpır kıpır aslında ama bir yanım da garip bir his var. İnanamadan yaşadığım üç günün düşünceleri kafamın içinde dolanıyor.

    En iyisi en baştan anlatmak buyurun bakalım. :))

    Bundan bir yıl evvel aylardan Temmuz. Kitaplarla geçen bir yaz ve 1k mecrası. Okuyorum kaydediyorum kitaplarımı, altı çizili cümlelerimi arşivliyorum. Tam da o günlerde yeni bir kitaba başlayacağım Cemil Meriç, Bu Ülke. Bu kitabın yeri hep çok farklı olacak benim yanımda. Hayatımdaki yeri en özel olan bir insanla tanışmama vesile oldu.

    İşte her şey böyle küçük bir tanışmayla başladı ve gele gele geldi iki gece aynı odayı paylaştık aynı masada yemek yedik aynı yollarda yürüdük.

    Aylardır bu üç günün tatlı heyecanıyla gün saydık ikimizde, sonunda hayallerimiz gerçek oldu ve koccaman sarıldık.

    Şaka gibi üç gün hayal gibi düş gibi. Otobüsten indim bir baktım karşımda. Yılların dostluğuymuşcasına bir gülen yüz gurban olduğum. ❤️❤️

    Yanına gideceğimin kesinleştiği ilk gün heyecandan kalkıp göbek attım desem çok da abartmış sayılmam aslında 😅. Buradan da karşımda gördüğüm ilk anın heyecanını düşünebilirsiniz.

    Cümlelerimi toparlayamadım bir türlü, geçen günlerimin güzelliğini de yazamadım.

    Fakattt...

    Hilal benim canım kardeşim. Seninle birlikte geçirdiğim şu üç günümü anlatacak kelime bulamadım bak, öyle güzel öyle eşsizdi ki...

    Aylardır sesinde duyduğum samimiyeti yüzünde görmek tekrar tekrar hissetmek dostluğa olan inancımı, gerçekten isteyince fırsatların önümüzde açılacağına inancımı tazeledi. Tanışmamızın ilk zamanlarında hiç düşünmedik belki bu günlerimizi, ilerleyen zamanlarda da aklımıza getiremedik ihtimalini, ama hep istedik..

    https://i.hizliresim.com/qAJDW5.png

    İstedik ve oldu...

    https://i.hizliresim.com/6Dy1G9.png ❤️❤️

    https://i.hizliresim.com/XbEgg0.png 🌼🌼

    Sadece üç gün fakat dünyaları sığdırdık içine. Neler neler yaptık.

    https://i.hizliresim.com/JVOGyE.jpg 😋😋

    Bunun içine ikimizi koyup baş köşeme asıcam 🙊

    Bir ilki de yaşadım hem..

    https://i.hizliresim.com/7ByLGr.jpg 😅😅

    Fındık topladım.

    Seneye de fındık toplamaya mı gelsem netsem bahaneliğe. (Ama çok zorrr 😅)


    Ve daha buraya yazmaya kelime bulamadığım musmutlu nice zamanlarımız...

    KardeşCanımmm
    Seviyorum seni, seviyorum varlığını... Yine ve birçok kez daha iyi ki varsın iyi ki biz birbirimizi bulduk, dostluğumuzun temelini sağlamlaştırdık...