1000Kitap Logosu
kamu insanı
Kamu insanı olmaktan vazgeçince sevdiğim devrimcileri kapıdan çevirme cesareti gösterebildim. Kitapları da kapı dışında bıraktım. Siyasi yazıları bıraktım, siyasi kimlikleri, siyasi refleksleri.. İçim rahat. İdeolojimin bir ideoloji ile ortaklaşması yahut çatışması önemli değil. İnsan olmayı hatırladım. Tekmelediğim ve kanlar içinde kalıp tırnaklarımın söküldüğü açılmayan kapılar uçtu birden. Bir devrimci bana ''Şimdi Türkiye'nin neresine gitsem dışarıda yahut bir hotelde kalmama gerek yok, gideceğim bir yerim var'' demişti. Bu sözün aynısını bir tarikatçıdan da duymuştum beni ''kazanmak'' istediğinde. Bu sözü duymak bile kanımı ne kadar zehirlediğini kamu insanı olmaktan vazgeçtiğimde anladım. Bu sözün ne kadar zehirden pişmiş bir aş olduğunu kamu insanı olmaktan vazgeçtiğimde anladım. ''örgütlenerek bir şeyleri kazanırız, örgütlenerek hayal ettiğimiz zaferlere kavuşuruz'' Bu sözü yine bir devrimci ve yine bir tarikatçının davetinde duymuştum. Bütün kutupların hatta bütün zıt kutupların aynı dili konuştuğunu o zaman anladım. İstekler ve hayaller farklı. Bütün düşünceler veyahut ideolojiler sefalet içinde doğuyormuş. Sürüden ayrılanı kurt kaparmış. Şimdi de sürüden ayırmak için hakim bir ideoloji de var ''liberalizm'', ''serbest piyasa''. Sımsıcak bir asırdayız, güzel sözler söyleniyor, kanı kaynatan sloganlar, serinlik vaat eden gölgeler. Sonra birden bir kartalın pençeleri arasında çaresizce yem olabiliyoruz. Toplumun ölümü demek bireyin de ölümü mü oluyordu? Ya da tam tersi. Bilemiyorum. Yalnızca bir şey biliyorum ki her ikisinde de insanın kendine öz doğurduğu bir ihtiyaç değil, önüne sunulan bir ihtiyaç. Aç insanın önüne neyi sunarsanız sunun onu yer, yemek zorunda.. Bireysel gelişimini temelden tamamlayamamış bir insan için yalnız kalmak da sürüde olmak da ona yarar sağlamaz, çoğunlukla zarar verir. Biz bireysel gelişimimizi tamamladığımızı nasıl anlayacağız? Nasıl bir karar verebilme gücümüzün olduğunu bileceğiz? Eksiğimizin, artımızın ne olduğunu nasıl bileceğiz? Eksiğimiz yoksa sürüye ihtiyacımız var mı? Sürüde olmak eksikliği tamamlamak için mi yoksa artı bir değer kazanmak için mi? Şimdilik bilebildiğim tek şey gözlem yapmak, çokça düşünmek. Söz gelimi bir haksızlığa karşı gelmek için sürüyle mi olmak gerek? Bir insan tek başına bunu yapamaz mı? Bir Adaletsizliğe karşı ses çıkarmak için sürüyle mi olmak lazım? Bir insan bunu bilmek-öğrenmek ve sorunu gidermek için sürüye giriyorsa; bu o insan için büyük bir utançtan başka ne olabilir? Bunları bilmenin farkına varmanın okumayla, sürüyle olmanın ne ilgisi var? Buna karşı tavır takınmanın birikimle ne ilgisi var? En temel seviyede aklın biraz çaba göstermesiyle ulaşılacak şeyler değil mi? Bir insanı öldürmenin nedenlerini ve sonuçlarını hesaplayamayan utanç abidesi bir insanın en aşağılık ve sefil bir yaşamı hak etmesi gerekirken... Bir örgütle varlık içinde yaşamasının neresi adalet? Haksız yere öldürülen, haksız yere ceza alan, soykırıma uğratılan bir olaya karşı nasıl bir tavır takınılması gerektiğini anlayamamanın sebebi nasıl olur da kitap okumamak, düşünememek vs olabilir. Bu düpedüz karşıdaki insanı aptal yerine koymaktır. Bu da insana karşı girişilebilecek en aşağılık tavırdır. Şu an yeryüzünde yaşanan sorunların yüzde yüzüne yakını en temel seviyede, hayat belirtisinin olduğu en ufak bir aklın bile biraz da olsa düşününce düzelebilecek sorunlar iken yaşanan bunca şeyin tek bir açıklaması var: Delilik. Kötülüğün, kötü niyetin, kibrin getirdiği delilik. En temel yaşam haklarında bile bir araya gelme ihtiyacı hissedilen bir yerde akıl tutulması yaşanmıyor, çok kötücül bir akıl girişimi yaşanılıyor ve tartışmak dahi bu kötücül akla meşruiyet kazandırmaktır. Önce toplum değil bireyin kendi doğası üzerine düşünmesi gerekiyor. Toplumu düşünmenin ne denli bir saçmalık girişimi olduğu, kamucu olmanın ne denli bir deliliğin tezahüratı olduğu o zaman anlaşılır. İhtiyacımın ne olduğunu biraz aç kalarak öğrendim. Bir tokat gibi yüzüme inen o çaresizlik. Ben hiçbir yere ait değilmişim. Peki şimdi ben neyim? Sürüden ayrılan bir koyun mu? Yoksa bir sürüye bile ait olamayacak kadar beceriksiz bir koyun mu? Yoksa kendi sürüsünü gütmek isteyen bir çoban mı? Bilemiyorum. Her şeye rağmen imkanlar ölçüsünde istediğim ota gitmekte özgürüm. Aç kalmak veya tok kalmak benim kendi imkanlarımın içinde olması bana güç veriyor. Hiçbir çobanın sesini duymamak bana güven veriyor. Uzun uzun çayırlara ve diğer koyunlara bakınca üzerinde düşünme zamanı buluyorum. Bu düşünceler bana çok şey öğretiyor. Artık doyumsuz bir yalnızlığı şah damarımda hissediyorum. Belki bir iyi bir çobanla çok iyi otlara çok rahat ve güven içinde ulaşabilirdim. Belki o iyi otlara tek başıma hiçbir zaman ulaşamayacağım. Belki böyle hissetmek ve bu şekilde düşünmek önceden onların istediği ve yaptığı bir şey. Belki mesele iyi ot yemek veya yememek değil.. Bilemiyorum.
184 syf.
·
Puan vermedi
Herkesin kafasında dönen bir düşüncedir; "acaba geçmişi değiştirsem şimdi nasıl olurdu?". Pişmanlık bayrağını çektiren bu fikre karşı yazılmış bir hayattır İvan Osokin'in Tuhaf Hayatı. Romanın başlarında hissettirdiği bu fikre birde mümkün olan bir senaryo çıkınca insan merakla kitabın diğer sayfalarına saldırıyor; acaba ne olacak, bir şeyler olacaksa nasıl olacak falan filan derken sayfalar ilerliyor. Bir değişikliğe kurban gitmeyen bu tuhaf hayatın ikinci versiyonu da aynı şekilde bitince, bilge büyücüden nasihatlar dinlemeye başlıyoruz. Hayat binlerce kez tekrar yaşansa da değişmeyecektir. Hayat; sadece bakış açısı değişince değişecektir. Burda akla şöyle bir fikir geliyor; bir fiil birden fazla bakış açısıyla bakılıp, yorumlanabilir mi? Aslında Osokin'in başına gelenler kötü olduğunu söylediği iyi şeyler mi? Yazarın büyücüye çizdirdiği senaryodan anlaşılan bence budur. Zira Osokin'in sevdiği kişi ondan uzaklaştığını zannettiği yol aslında ona yaklaştığı yolmuş. Hal böyle olunca roman boyu başına gelen kötü olarak değerlendirdiği tüm olayları onun açısından iyi olabilecek olaylar olarak yormak mümkün. Yazarın demek istediği de bu galiba; sen hayatını pişmanlıklar içerisinde ümitsizce yaşamayı bırak, sadece ve sadece bakış açını değiştir aslında kötülüğün hayatında yeri olmadığını göreceksin. Romanın sonlarına doğru Osokin büyücünün teklifini düşünmek üzerine oradan ayrılır ve roman ucu açık bir şekilde yani olabilecek üç seçenekle sonlanır. Tıpkı şuan hayatı nasıl yaşamamız gerektiğine karar vermemiz gibi. Yazar burada incilden alıntı yaparak büyücüyle Tanrı'yı simgeleştirmiş olabilir. Sunduğu seçeneklerin birisini de Tanrı'nın yolunda fedakerane bir hayat olduğunu düşünüyorum. Böylesi bir soruyu romanlaştırarak insanın aklına kitap bitince bile düşünceler bırakan bu tarz romanlar gerçekten keyifli oluyor. Ama insan, romana konu olan bu sorunun tam tersinin olacağı bir kitap olabilir mi diye merak etmiyor değil. Gerçi; olsa da insanın olayları nasıl değerlendirdiği nasıl bir bakış açısıyla baktığı gerçeğinin tek gerçek olduğunu bilmek bu soruyu bile anlamsızlaştırıyor. Ne farkeder ki?
İvan Osokin’in Tuhaf Hayatı
Okuyacaklarıma Ekle
trainspotting/1996- Danny Boyle
uyuşturucu bırakmanın kötü yanı arkadaşlarımla gayet bilinçli bir şekilde yeniden konuşmam gerektiğini bilmemdi. çok berbattı, bana o kadar çok kendimi hatırlatıyorlardı ki. ______________ filmi izledinizde başta, hem uyuşturucuya özendiriyor hem de bataklığa girdikçe işin aslını gün yüzüne çıkarıyor düşüncesine pozitif bakıyor fakat izledikçe bu çelişkiden kurtuluyorsunuz. belirli kurallarla çevrelenip düşünmeye fırsat yaratamadan ağır sorumlulukları omuzlarımıza alıp dünyada yaşayan ve sıradan boşlukları doldurmak için varolmuş gibi bir konumda ömrümüzü tüketiyoruz. filmin baş karakteri Reston da bu ağır ve her şeyin koşullara dayatıldığı konumda yer edinme düşüncesini sıkıcı, aptal ve boş olarak yorumlar. insan yapısının varoluşsal dert üretme amacıyla oluştuğunu düşünürsek Reston da belirli bir sürenin ardından ikilemlere düşüp ne istediğini tam olarak kavramadan bize addetilen yaşamı mı yoksa keyif aldığı eroini mi seçeceğini merakla izleriz. trainspotting’in kelimesi: “işaretlemek, gelen trenleri kontrol etmek için zaman çizelgesine bakmak, işsiz glasgow'lu gençlerin merkez istasyonuna giren trenlerin numaraları üzerine; birasına oynadıkları küçük bir kumar, doğru bir işi doğru zamanda yapmak" gibi anlamları taşıyor. ___________________ her şey pamuk ipliğine bağlı squd.(…) tanrım, beni bana yardım etmek isteyenlerden koru.(…)toplum, davranışları kendi normlarının dışında kalan insanları emebilmek için yapay ve dolambaçlı bir mantık icat eder.(…) toplum diye bir şey yoktu, varsa da ilgim yoktu.(…) hayat sıkıcı ve anlamsız. büyük umutlarla başlıyoruz, sonra çuvallıyoruz. hepimiz bir gün büyük sorulara cevap bulamadan öleceğimizi keşfederiz. hayatımızın gerçeğini farklı biçimlerde yorumlayacak dolambaçlı düşünceler geliştiririz, bedenimizle büyük şeylere, gerçek şeylere dair kayda değer bir bilgiye ulaşmaksızın. aslında, kısa ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat yaşar, sonra da ölürüz.(…) boku başkası yerken felsefe yapmak hep kolaydır zaten(…) lanet olası c vitamini illegal olsa onu bile kullanırdık.
52 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
İnsanlararası İlişkiler, Aşk ve Ölüm Üzerine 3 Öykü: Uzaktan
“Zaten bütün hayatımız bir ahtan başka nedir?” (sayfa 32) Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden
Mehmet Rauf,
Mehmet Rauf,
1875’te İstanbul’da doğuyor. İlk öyküsünü henüz 16 yaşındayken,
Halid Ziya Uşaklıgil
Halid Ziya Uşaklıgil
’in İzmir’de çıkardığı Hizmet gazetesinde yayımlıyor. Genç yaşlardan itibaren tiyatro ve edebiyata olan merakı onu üretmeye itiyor ve devlet memuru olmasına rağmen Servet-i Fünun gibi edebiyat çevrelerinde yer alacak zamanı kendine yaratıyor.
Tevfik Fikret
Tevfik Fikret
’in halası Ayşe Sermet Hanım’la evlenen Rauf, hayatının bir döneminde aşık olduğu kadından karşılık bulamayınca intihara kalkışıyor. Halid Ziya ve
Hüseyin Cahit Yalçın
Hüseyin Cahit Yalçın
’in son anda müdahale etmesiyle hayatı kurtuluyor. Meşrutiyet’in ilanından sonra yazmaya devam eden Mehmet Rauf, Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı olarak anılacak olan “
Eylül
Eylül
”ü yazıyor. Birçok eserinde ana tema olarak aşkı seçen ve çeşitli açılardan irdeleyen Rauf, 1926’da İstanbul’da felç geçirip, 1931’de vefat ediyor.
Genç Kız Kalbi,
Genç Kız Kalbi,
Ferdâ-yı Garâm,
Ferdâ-yı Garâm,
Böğürtlen,
Böğürtlen,
Define,
Define,
Bir Aşkın Tarihi
Bir Aşkın Tarihi
gibi romanlarına ek olarak onlarca öyküyle de edebiyatımıza değer katan güçlü simalardan bir olan yazarın
Uzaktan
Uzaktan
adlı bu kitabı, Can Yayınları’nın Lacivert Klasikler Dizisi kapsamında yayımlanıyor. İhtizar, Uzaktan ve Hastayken adlı 3 öykünün yer aldığı kitap, yazarla tanışmak için ideal bir tercih olarak öne çıkıyor. İnsan ilişkileri, aşk ve ölüm eksenindeki öykülerle hemen her insanın başından geçen veya hayatında yer eden önemli konuları incelikli bir üslupla ele alarak başarılı bir şekilde işliyor. Öykülere kısaca değinmek gerekirse eğer; 1. İhtizar: "Ziyan edilmiş hayat! Evet, işte hep buydu. Bütün ara sıra tutulduğu o sebepsiz ağlama buhranı bundan geliyordu." (sayfa 14) Kelime anlamı olarak “can çekişme” ifade ediyor “ihtizar”. Fakat bu can çekişme ilk anlamıyla değil, mecazi bir şekilde karşımıza çıkıyor öyküde. Genç bir kadının monoton evlilik yaşamına konuk oluyoruz. Evlendiği adamın annesiyle sürekli sorunlar yaşayan kadın, mutsuz bir hayat sürer. Bir türlü orta yolu bulup anlaşamadıkları gibi, kocasının da sürekli annesinin tarafında yer alması sebebiyle buhranlı günler geçirir. Artık bu duruma katlanamayan ve sevgi açlığı çeken kadın, bunu başka bir yerde aramaya çalışacaktır. Bu kişi, genç bir erkektir ve aralarındaki mektuplaşmalarda bir aşk filizlenir. 2. Uzaktan: "Bana inanın ki bir aşkın yalnız ilk günleri vardır." (sayfa 43) Bu öykü, Mehmet Rauf’un kendi hayatından izler taşıyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi, yazar hayatının erken dönemlerinde Büyükada’da tanıştığı bir kadına âşık oluyor fakat ondan bir karşılık bulamıyor. Bu durum bir travmaya sebep oluyor ve Rauf intihara yelteniyor. Dostları tarafından kurtarılıyor ve bu sayede hayatına ikinci kez başlamış oluyor. Öykü elbette bire bir aynı değil. Fakat yazarın çok güçlü bir aşk öyküsü anlattığını söylemek mümkün. Adalar vapurunda rastladığı kadına aşık olan bir gencin öyküsü bu. 23 yaşındaki bir erkeğin 30 yaşındaki bir kadına olan aşkı da diyebiliriz pek tabii. Bu tesadüfi karşılaşmalar yinelenirken ikili iletişim kurar ve bir aşka doğru yelken açılır. Aradaki yaş farkından olsa gerek, bu ilişki uzun soluklu olmaz. Belki de yaş farkı değil, fikirlerin ve dünyaların uyuşmamasıdır etken. Buna net bir cevap vermiyor yazar ve kararı okura bırakıyor. Hayatının geri kalanında bir daha mesut olamadığını söyleyen ve o büyük aşkı özlemle anan melankolik bir adamın cümleleriyle ete kemiğe bürünüyor aşk. Özetle, hüzün dolu bir aşkın yeniden hatırlanması ve bir mektupla tekrardan hayat bulması duygu yüklü satırlar okumamıza neden oluyor. 3. Hastayken: "Şimdi bütün kabahati hayata buluyor, insanlar için bu haller kader olduktan sonra tek çarenin tahammül olduğunu düşünüyordu." (sayfa 51) Bu öyküde hasta bir adamın psikolojisine odaklanıyor Rauf. Bu yönüyle
Peyami Safa
Peyami Safa
’nın
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
adlı romanını getiriyor akıllara. Şunu da eklemek gerekir ki, Mehmet Rauf bu öyküsü 1899-1900 yıllarında yazarken, Peyami Safa’nın romanı 1930’da yayımlanıyor. Benzer bir temanın daha önce işlenmiş olması ilginç bir durum ortaya çıkarıyor. Türk edebiyatının en güçlü romanları arasında sayılan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu okunmadan önce bu öyküyü okumak daha iyi olabilir. Öyküdeki hasta adam evlidir ve ölümü beklemektedir. Fakat ölüm kavramı onun için farklı bir anlam taşır, somut bir ölüm değildir onun beklediği, soyuttur. Sebebi ise hayatını birleştirdiği kadına olan aşkıdır. Fakat hastalanması ve yatalak olması eşinin ona gösterdiği ilginin azalmasına sebep olur. Ya da belki içinde bulunduğu psikolojinin etkisiyle o öyle sanır. Bu çelişkiyi netliğe kavuşturmuyor yazar ve yorumu yine bize bırakıyor. Kendi ölümünden sonra eşinin başkasıyla birlikte olacağı gibi farklı düşünceler içine girerek kendisini daha fazla üzüyor ve eşinin zihnini okuduğunu düşünerek bir an önce ölmesini dilediğini tahmin edip acı çekiyor. Onunkisi bir garip yaşama tutunma çabasıdır aslında.
Mehmet Rauf
Mehmet Rauf
'u Eylül, Genç Kız Kalbi gibi romanlarıyla tanıyıp sevmiş olanların bu kısa öykülerle yazarın öykücü kimliğini de tecrübe etmeleri gerekir. Hiç tanışmamış olanlar içinse kısa ve iyi öykülerden oluşan bu kitabı seçmek isabetli olacaktır. Keyifli okumalar dilerim. “Zaten bütün kusurumuz saadet elimizdeyken kadrini bilmemekten başka nedir?” (sayfa 20)
Uzaktan
7.6/10 · 115 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
"Gerçekten ihtiyacımız olan, hayata yönelik tutumumuzda köklü bir değişimdi. Öğrenmek zorundaydık, dahası ümidini yitirmiş kişilere önemli olanın bizim hayattan beklediklerimiz değil; hayatın bizden bekledikleri olduğunu öğretmeliydik. Hayatın anlamını sorup durmayı bırakıp, bunun yerine kendimizi hayat tarafından her saat her gün sorguya çekilen birileri olarak düşünmeliydik. Cevabınız konuşma ya da meditasyonda değil, doğru eylemde ve doğru davranışda aranmalıydı. Hayat, nihai olarak sorulara doğru cevapları bulmak ve her bir bireye özgü sürekli olarak tayin ettiği görevleri yerine getirmek için sorumluluk anlamına gelir." Viktor Frankl'inin bu sözleri üzerine kitabı okumaya ara verdim. Hayatın karşıma çıkarttığı nihai sorulara doğru cevapları bulabilirsem, kendi ortalamalığımı ancak o zaman kabul edeceğimi düşündüm uzunca bir süre. Yazarın bu olayları yaşadığı yaşla aynı yaş olan 24 yaşımda bence: biraz yollardan, biraz aileden, biraz aşktan, yaratıcı hissetmekten ve haz aldığım anları tadını alarak yaşamaktan ve sorulardan ve sorunlardan kaçmamaktan geçiyordu hayat. Babamın sağlığının birden bire bu denli bozulması ve kanserin babamı yeneceği ile yüzleşmem, beni doğru kabul ettiğim her şeyi yeniden sorgulamaya ve kişisel gerçekliğimin ve bu gerçekliğin sonsuz olmadığının bilincine vardırdı. Kendi ruhumu ameliyat ettiğimiz psikoterapi seansları bu konuda kaybolmamam ve geçmişten geleceğe değişen dinamik benliğimi kavramam ve kabullenmem konularında yol gösterici olmaya devam ediyor. Kendimi çok güçlü hissetmesem de güçsüz hissetmiyorum, hayata dair her şeyi seviyorum ve sevmeyi de çok seviyorum. Artık materyallere daha az anlam yüklüyor, sosyalleşme ihtiyacımın arttığı şu bahar aylarında kendimi suçlamadan, kendimi paylaşabileceğim bir şeyler arıyordum. Tüm bu ruh hali ve düşünceler arasında, gelecekteki kendime, şu andan (çok yararlı olacağını düşündüğüm) bir not bıraktım.
55 syf.
·
2 günde
·
10/10 puan
İnsanlar ve kitaplar
Halil Cibran ile ilk tanışmamız bu kitapla oldu. Gittiğim kitapçıda birazcık sohbet ettiğim ihtiyar bir teyze, ısrarla bu kitabı tavsiye ediyordu. Onu kırmadım ve kitabı alıp eve döndüm. Klişe bir hikayeydi anlayacağınız, henüz hiçbir eserini okumadığım ve tüm bilgim isminden ibaret olan bir yazarın kısacık bir eseriydi elimdeki. Kitabı açıp okumaya başladım ve birkaç saat sonra kafamda hayli derin düşüncelerle kitabın bittiğini fark edip kapattım. Bu kadar az sayfaya bu kadar derin düşünceler sığdırıldığını görmek beni fazlasıyla etkiledi. Yer yer kendimi Zerdüşt'ü dinlerken, yer yerse Siddhartha'yı dinlerken buldum. Belki de sadece bana öyle gelmiştir bilmiyorum. Derinlikleri benzer ve özleri birbirine hayli yakındı. Hayat ve hayattan da öte her durumu düşünceleriyle ele alışıysa mükemmeldi. İçinde her insan için büyük dersler barındıran ve zihni bulandıran bu eser, kesinlikle başucu kitabı olmalı, birkaç senede bir de okunmalı. O nedenle eğer bu kitabı henüz okumamış ama hâlâ bu incelemeyi okuyorsanız, burada incelemeye son verin ve kitabı temin edip okuyun derim. (Buradan kitabı tavsiye eden teyzeye de sevgiler yolluyorum.) Gelenek üzerine bu incelememi de kitaptan sevdiğim bir alıntı ile noktalayacağım. Keyifli okumalar. "Yüreğime saklanırsan eğer, seni bulmak zor olmaz. Ancak kendi kabuğunun ardına gizlenirsen, seni bulmaya çalışmak bir işe yaramaz…"
Ermiş
8.1/10 · 51,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
IV-Gençlik Üzerine Çağımızda büyük sorunlarla hiç uğraşmayan insanların da intihar ettiklerini söyleyecekler; bununla beraber görünüşte hiçbir neden yokken gizemli biçimde kıyıyorlar canlarına. Gerçekten çok intihar olayıyla karşılaşıyoruz (çok olması yine de bir muamma), dıştan baktığımızda hiçbir nedeni olmayan, maddi yetersizliğin, kırık aşk acılarının, kıskançlığın, hastalığın, hipokondrinin ya da bir cinnetin sonucu olmayan, sebebini ancak Tanrının bileceği tuhaf, giz dolu bir yığın intihar... Çağımızda bu tür olayların nedense bir çekiciliği var ve görmezden gelemeyeceğimiz kadar hızla yayıldığından, çok insan için endişe verici bir sorun haline gelmiştir. İntihar olaylarının elbette ayrıntılarına girmeyeceğim, zaten yapamam. (İntihar olaylarıyla ilgili pek çok mektup alıyorum. Bu konuda neler düşündüğümü, nasıl bir açıklama getireceğimi öğrenmek istiyorlar.) Bununla beraber kuşkusuz inanıyorum ki genellikle, doğrudan ya da dolaylı olarak bu kişiler, tek ve aynı ruhsal hastalıktan, içlerinde o yüce var olma düşüncesinin olmamasından canlarına kıymaktadırlar. Bu anlamda çağdaş Rus hastalığı haline gelen ilgisizliğimiz, umursamazlığımız insanlarımızı içten içe kemirmektedir. Gerçektir, günümüzde dua eden, kiliseye giden kimi insan, ruhun ölümsüzlüğüne inanmıyor; daha doğrusu inanmak şöyle dursun, hiç mi hiç düşünmüyor. Gelgelelim hiç de katı düşünceli değil, ne sürü gibi yaşıyor, ne de düşkün bir hayat sürüyor bu tip. Oysa tek bu inançtan, az önce vurguladığım gibi, hayatın yüce anlamı ve yaşama isteği doğuyor. Ah, yine söylüyorum, hiçbir düşüncenin ardından gitmeden, hayatın yüce anlamından yoksun, basitçe hayvan gibi -bayağılık anlamında- yaşamak isteyen çoktur; ama meselenin en ilginç tarafı, görünüşte son derece kaba saba, hatta ahlaksız olmalarına rağmen pek farkında olmadan hayatın yüce anlamına ve amacına uzun zamandır özlem duymalarıdır. Bu insanların yemeğe, kulebyaka’lara{224}, cins küheylanlara, sefahata, rütbelere mevkilere, karşılarında el pençe divan duranlara, uşaklara düşkünlükleri nedeniyle değildir sıkıntıları. Bu tipler görünüşte nedensiz, ama mutlaka bir tasadan dolayı beyinlerine kurşunu sıkıverirler; bilinçsizce olmakla birlikte hiçbir yerde bulamadıkları yaşamın yüce anlamına duydukları özlemden yaparlar bunu. Ayrıca bu insanlardan bir kısmı önce rezilce, alçakça bir skandal çıkararak öldürür kendini. Ah, çoğuna baktığımızda, “hayatın yüce amaçlarına duydukları özlemden” canlarına kıydıklarına inanmak kuşkusuz güçtür. “Evet onlar ne bir amaç düşünmüşler, ne de lafını etmişlerdir, yaptıkları sadece ‘alçaklıktır’”. İşte genel kanı budur! Diyelim ki hiç düşünmedi, alçaklık yaptı: Kesin olarak bilebilir misiniz, bu yüce özlemin, toplum yaşamında bazen hangi dolambaçlı yollarla yüreklere nüfuz ettiğini ve bulaştığını? Düşünceler havada uçuşur, ama mutlaka kuralına göre; düşünceler çok güç sezinlediğimiz yasalara göre var olurlar ve yayılırlar; düşünceler bulaşıcıdır; yaşamın genel havası içinde, yalnızca çok kültürlü ve gelişmiş beyinlere ulaşan bazı düşüncelerin, kaygıların ya da özlemlerin eğitim düzeyi düşük, kaba ve hiçbir zaman hiçbir şeye ilgi duymayan kişilere bulaşabileceğini ve ruhunu etkisi altına alacağını bilir misiniz? Bana belki de hayatın deneyimlerinden geçmemiş gençlerin, hatta çocukların bile günümüzde intihar ettiklerini söyleyecekler. Şu gençliğimizin, bizde hayatın yüce anlamının olmamasından acılar çektiğine ve bunu özlediğine gizli bir inancım var. Ailelerimizde hayatın yüce amaçlarına ilişkin bir tek söz ağza alınmaz; ölümsüzlük düşüncesine, bırakın kafa yormayı, sık sık yergisel yaklaşırız; çocukluğumuzdan beri böyledir, anne babalar özellikle böyle yetiştirirler. Geçenlerde usta yazarlarımızdan biri görüşlerime karşı çıkarak: “Bizde aile denen şey hiç yok!” demişti. Yazık ki bir bakıma gerçek bu: Hayatın yüce amaçlarına karşı o bilinen genel kayıtsızlığımızın, ülkemizin belirli kesimindeki ailelerimizi sarstığına kuşku yoktur. Genç kuşağımızın, kendi ülkülerini ve hayatın yüce anlamını kendisi arayıp bulmak durumunda kaldığı en azından apaçık ortadadır. Ancak bu gençliğin toplumdan yalıtılması ve kendi haline terk edilmesi korkutucudur. Zamanımızda, hayatımızın bu çetin döneminde çok, ama çok ciddi, önemli bir sorundur. Gençliğimiz onu hayatın yüce anlamına ulaştıracak kurtarıcı ışığı hiçbir yerde bulamayacak duruma getirilmiştir. Gençlik bugün aklı başında insanlarımızdan ve genelde önderlerinden bunu alabilir; yine söylüyorum, ortada sadece yergisel bakış açısı vardır ve asla olumlu yanı yoktur, yani neye inanmak, neye saygı duymak ve tapmak, neye yönelmek... işte gençliğimize gerekli olan budur, en çok bunu istemiş ve her zaman istemeye devam edecektir! Oysa aile ve okul çevresinde doğru öğütlerden bir şeyler gençliğe aşılanabilseydi, yine ailede de, okulda da buna ilgisiz kalanların pek çoğu, pratik ve gündelik yaşamın çekici yanlarından ve amaçlarından çok buna eğilim gösterirdi (istisnaları olur tabii). Gençler 6 Aralıkta Kazan Meydanında, en azından Moskovskiye Vedomosti’nin dikkat çektiği olaylara baktığımızda, birkaç işini bilen madrabazın elinde kuşku yok ki “kamçılanan sürü” durumuna düşürülmüştür; bu olaydan ne çıkmış, ne elde edilmiştir? Sonrasını bilemem. Burada elbette bir pislik, başkasının sesiyle kötü niyetli, ahlaksızca maymun tarzı bir öykünme söz konusudur; ne var ki gençleri yüce ve güzel şeyler adına, en büyük amaçlar için şaşırtıcı bir özveri adına topladıklarına inandırarak bir araya getirebilmişlerdir. Bazı gençlerde buna “kendi ülküsünü arama” diyelim, ama bu gençler geriye kalanlar üzerinde egemenlik kurarak onları peşlerinden sürüklüyorlar, bu apaçık ortadadır. Ülkülerinin bu denli çarpık oluşunda şimdi kim suçlu peki? Elbette kendileri, ancak suç sadece onlarda değildir. Kuşku yok ki onları kuşatan günümüz gerçekliği, yaşamsal ve gerçek olan her şeyden çarpık biçimde kopuştan ve en basit konuları bile anlamada gösterdikleri yeteneksizlikten onları kurtarabilirdi, ama işin asıl önemli olan yanı, Rus yurdunun büyük eleştirmenleri havasında gönençli bir huzurla son günlerini yaşayan, halkından uzun zamandan beri bağlarını koparmış “babalarını” bile dehşete ve şaşkınlığa düşürecek şekilde genç kuşağımızda köklerinden, halkın gerçeğinden bir kopma sürecinin başladığıdır. İşte ders - aileye de, okula da, sırtı pek, dediğim dedik eleştirmenlere de ders: Şimdi onlar kendi sonuçlarını öğrenemeyecekler ve sırtlarını dönecekler; ama suçu yine kesin olarak babalarda bulmak doğru mu? Kendileri de o özel, kaçınılmaz yasaların ve zamanımız çarlığının büyük reformlarına kadar Rus aydın zümresinin neredeyse iki yüzyıldır tepesinde dikilen yazgının ürünleri ve sonuçları değil mi? Hayır, iki yüzyıldır toprağından ve her işten kopmaya sürüklenmeleri boşuna değildir. Suçlamakla bir yere varılmıyor, çarelerini aramak ve ilacını bulmak gerek. Bence bir çıkış yolu var: Evet, ilacı halkta, onun kutsal değerlerinde ve onunla kaynaşmadadır. Ancak buna ilerde değineceğim. Ben ve Günlük bir bakıma bu çıkış yollarını göstermek için girişmiştir bu işe, bir ölçüde katkı sağlayacağına inanıyorum.
1
...
2.327 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.