• En sade bir olayın serüven olabilmesi için anlatılması yeter. İnsanları yanıltan da bu: kişi her zaman öykü anlatan bir yaratıktır, öykülerle, başkalarının öyküleriyle çevrilmiş olarak yaşar, tüm başına gelenleri öyküler biçiminde görür; ve hayatını, bir öykü, hayat öyküsünü anlatıyormuş gibi yaşamak ister.
    Ama ikisinden birini seçmek gerekir: yaşamak ya da anlatmak.
  • 568 syf.
    ·15 günde·7/10
    Stephen King, ölüm hakkında söyleyecek çok şeyi olan bir yazar. Ayrıca yaşam hakkında da. Ve ölümle yaşam arasında kalan düşlerin kâbusa dönerken, yüksekten düşme hissi yaşayıp uyandığımız, gecenin sessiz karanlığıyla yüzleştiğimiz anda hissettiğimiz o garip boşluk duygusunu hemen herkes bilir. İşte tam da bu duyguyu yaşatıyor King okura. Her hikâyenin bir önsözü var ve yazar ile minik sohbetler niteliğinde bu önsözler. King hayranları için sadece bu önsözler bile çok büyük kıymettedir. Ve bu satırlarda yazarımız, kendisi hakkında da küçük sırlar veriyor okura.

    Kitabımız, ilk hikâye olan "Mile 81" ile, Christine'e bir selamla ve fırtına gibi başlıyor. Christine ve Buick 8 karışımı bir romanın kısaltılarak, daha hızlı ve daha kolay okunabilir bir öykü versiyonu diyebiliriz. Ve en güzel hikâyelerden birisi aynı zamanda.

    İkinci öykümüz "Premium Harmony", yazarın 2009 yılında The New York Times Book Review dergisi için yazdığı kısa ve dokunaklı bir hikâye. İnsanların en sevdiklerinin ölümünde bile nasıl kayıtsızca bir çaresizlik içinde kalabileceğini ve iç dünyasında yaşadığı travmaların yanı sıra kafasının içindeki seslerin, ürettiği düşüncelerin nasıl da vurdumduymaz ve zalimce tavırlar içine girebileceğini gözler önüne seriyor.

    "Batman ve Robin Tartışıyorlar" isimli hikâyede, bir trafik kazasının ardından asla yapılmaması gerekenler ve alzheimer hastalığının hem ne kadar zor olduğu, hem de bir anda nasıl hayat kurtarıcı bir role büründüğü hakkında fikir sahibi oluyoruz.

    "Kum Tepesi", King gibi benim de sevdiğim sona sahip bir hikâye. Doksan yaşında huzurlu bir ölümü bekleyen emekli bir yargıçla, avukatı arasında geçen vasiyetname diyaloglarının arasında yaşam, ölüm, yalnızlık ve yaşlılığa dair yazılmış hoş bir öykü okuyoruz.

    " Kötü Çocuk"da bir idam mahkûmunun hüzünlü hikâyesine tanıklık ederken, mahkûmlara infaz sırasında enjekte edilen öldürücü karışım hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Öyküde bahsi geçen kötü çocuk, bir çocuktan çok daha fazlası kesinlikle...

    "Kemik Kilisesi" manzum yazılmış, şiir dilinde bir kısa öykü. Çeviri manzumelerdeki anlam kayması ve yetersizlik bu hikâyede de göze çarpıyor.

    Ahlâk'ın nerede bitip ahlâksızlığın nerede başladığını anlatan güzel bir hikâye "Ahlâk".

    Kitaptaki en beğendiğim hikâyelerden birisi de farklı bir paralel evren anlatısı olan " Öbür Dünya". Meşhur beyaz ışığın ötesinde ne olduğunu hiç kimse bilemez, öyle değil mi?

    Bir e-kitap okuyucu, sadece e-kitap okuyucu mudur? Eğer bahsi geçen bir Stephen King hikâyesi ise, cevap kesinlikle değildir. Kaç farklı geçmiş, kaç farklı şu an ve kaç farklı gelecek var? Ve geleceği değiştirebilmek elimizde midir? "Ur", King'in geniş hayâl gücünün kapısından içeri girmek için yapılmış oldukça cazip bir teklif. Ve elbette Kara Kule'ye göndermelerle dolu harika bir hikâye.

    "Mister Yummy", yanlış ve yaygın olarak bilinen, AIDS'in bir eşcinsel hastalığı olduğu kanısına yazılmış bir reddiye aslında. Ölüm meleğini ve ölüm anını tasvir ederken yazar, hiç de korkulacak bir şey olmadığını anlatıyor hepimize.

    "Tommy" için, 68 kuşağına yazılmış bir güzelleme ve kısa bir ağıt diyebiliriz. King'in şair yanını görmek isteyenler için iyi bir fırsat.

    Kitaptaki en güzel hikâyelerden biri de "Ölüm İlanı". Bir internet magazin sitesinde müteveffa insanların arkasından kendince esprili ve oldukça incitici ilanlar yazan anlatıcımız, kendisinin aslında hiç kimsede olmayan ve oldukça tehlikeli bir özelliği olduğunu fark eder. Ve alıştığımız King öykülerinde olduğu gibi, işler rayından çıkar tabii ki.

    Ve savaşın saçmalığı, acımasızlığı ve sonuçları üzerine yazılmış bir kısa kıyamet hikâyesi "Yaz Günü Gök Gürültüsü". Ciddi anlamda dramatik ve unutamayacağınız bir öykü.

    Buna benzer toplam yirmi hikâye mevcut kitapta. Bazıları gereğinden fazla uzun, bazılarıysa yarım kalmış gibi. Çok güzel hikâyelerin yanı sıra, kitabı okumuş olmak için satırlarda gözlerinizi gezdirdiğiniz ve konuya hâkim olamadan biten hikâyeler de var. Kâbuslar Pazarı, yazarın kendi deyimiyle "istediği biçimde ve istediği için" yazdığı, ortalamanın altında olmayan fakat çok da üstüne çıkmayan hikâyelerden oluşan hoş bir seçki.
  • 600 syf.
    ·9/10
    Sanatı hep güzelle tamamlarız zihinlerimizde. Peki, sanat gerçekten yalnızca güzeli mi anlatır? Ya da şöyle soralım; bir sanat eseri güzel mi olmak zorundadır? Resim, müzik, edebiyat veya diğer sanat dallarının konusu “güzel” midir? Şöyle bir soru da ekleyelim: Çirkinin sanatı olur mu? Peki ya hayatın çirkinliklerini sanata yedirmek?
    Çirkinlikler, olumsuzluklar hayatın bir parçası. Diyalektiktir; güzel var oldukça çirkin de var olacaktır. Sanat her zaman çirkini anlatmak zorunda değildir; fakat anlamak zorunda.
    Bir soru daha: Çirkinin güzeli olabilir mi? Çirkin, güzel bir dille anlatılabilir mi? Edward Munch’un “Çığlık” tablosunu getirin gözlerinizin önüne. Çirkini nasıl da güzelle anlatıyor. O çığlığı; insanın acısını, sefaletini, çaresizliğini, iç bunaltısını resme bakanın gözlerinden girerek iliklerine kadar hissettiriyor. Boydan boya akan renkler, o çığlığı atan kişinin bozulmuş suratından fışkıran ses dalgaları gibi eriyerek, uzaydaki sonsuzluğa kendini bırakıyor. Tabloya bakan kişinin bakışlarından ve kulaklarından başlayarak tüm vücuduna bir irkilme yayılıyor: Çirkinin çarpıcılığı.
    Dünyadaki sarsıntılar ve modern sanatta yaşanan kırılmalar, ister istemez çirkini de sanatın gündemine oturttu. Dünya savaşlarındaki kırımlar, soğuk savaşlar, aydınlanmaya olan inancın azalması, toplumsal çözülüş ve kapitalizm tahakkümü altında bireyin ezilmesi, çığlıklar içindeki insanı ve çirkini, sanatın temel konusu haline getirdi. Gittikçe pisliğe bulanan dünyada insan içine döndü.
    İşte edebiyatımızda pek bilinmeyen, insanın varoluşsal sancılarını ilk kez edebiyata aktaran fakat hâlâ Oğuz Atay’ın hatta abisi Vüsat O. Bener ve oğlu Yiğit Bener'in gölgesinde kalan Erhan Bener, böyle bir isim. Bener, insan hayatında hangi çirkinlik varsa –yalnızlık, aldatma, sarhoşluk, bulantı- hepsini duru, yalın, çarpıcı ve usta bir dille anlatıyor.
    YAZDIĞINI ÖLENE KADAR DÜZELTMEK
    1929 yılında doğan Bener, vefat ettiği 2007 yılına kadar üretken bir hayat geçirdi. Arkasında onlarca roman, öykü, anı, deneme ve diğer türlerde eser bırakan Bener’in en verimli dönemi, emekli olduktan sonra geçti.
    Bener, en önemli çıkışını daha sonraki baskılarında “Yalnızlar” adıyla bilinecek olan “Gordium” adlı eseriyle yapar. Yalnızlar’ın yayımlanmasında en büyük desteği o dönem Ulus gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan Bülent Ecevit’ten görür. Ecevit kitabın ilk cildinin arka kapak yazsını yazar, ikinci cildinin ise Ulus gazetesinde tefrika edilmesine destek olur. Bener, Ecevit’in Başbakan olduğu yıllarda, Emekli Sandığı Genel Müdürü olarak görev yapar. Bener, bu dönemde yoğun işlerinden dolayı edebi eserlerine ara verse de yazmayı hiç bırakmaz. Bu süre boyunca mesleki kitaplar yazan Bener, 1975’te emekli olmasından sonra tekrar edebiyata yoğunlaştı. İlk işi ise Yalnızlar romanını tekrar yazmak olur. Yalnızlar, 1977 yılında Milliyet Yayınları tarafından tekrar basılır.
    Bener uzun edebi yolculuğunda, Yalnızlar’da yaptığı gibi diğer kitaplarında da yeniden yazım sürecini sürdürür. Pek çok kitabını her basım öncesi yenileyerek, eklemeler, çıkarmalar yaparak tekrar tekrar yazmıştır. Bu anlamda Bener’in romanlarının her baskısı hem eski hem de yenidir. Latin edebiyatının büyük isimlerinden Gabriel Garcia Marquez, “Anlatmak İçin Yaşamak” eserinde, yazdıklarını ölene kadar düzeltmek gibi bir alışkanlığından söz eder. İşte, Bener de Marquez gibi bir düzeltme ustasıdır.
    BİREYE ODAKLANMAK
    Erhan Bener’in eserlerinde odak nokta bireyin kendisidir. Bireyi bir bütün olarak, derinlemesine ele alır. Ailesi ve işi dolayısıyla Anadolu’nun pek çok şehrinde bulunma fırsatı bulan Bener, ülkeyi ve çeşitli sınıftan insanları yakından gözlemlemiştir.
    Bilhassa romanlarında ana karakterler küçük burjuva meslek gruplarından seçilmiştir. Valiler, doktorlar, öğretmenler, sanatçılar… Uzun yıllar devlet içinde çeşitli görevlerde bulunmuş olan Bener'in kitaplarını okurken, bürokratik tiplerle karşılaşmanız, bürokrasinin havasını solumanız işten bile değildir. Öykülerinde ise, romanlarından farklı olarak, bürokrasi çevrelerinin bulunmasının yanı sıra Anadolu’nun farklı tipleri de eşlik eder bizlere. Genelevde çalışan kadınlar, odacılar, sekreterler, gündelikçiler, köylüler, taşra otellerinin kat bekçileri… Fakat Bener'in en büyük mahareti, yarattığı karakterleri başarılı psikolojik çözümlemelerle anlatmasıdır.
    Keskin gözlem gücüyle eserlerinde canlı kanlı karakterler yaratan Bener, mekanlara da adeta can verir. En ince ayrıntılara dokunur. Necati'nin elindeki rakı şişesi, Doktor Nevzat'ın sigarası, Macide'nin uzandığı yatak örtüsü, Kerim Turgut'a hediye edilen fincan takımları, Olcay'ın sıyrılan etekleri, Ankara'nın gecekonduları, gündelikçi Sultan Hanım'ın toz bezleri, küçük ilçelerin sokakları ve lokantaları, devlet dairlerinin ofisleri... Fazla içkiden bitap düşen karakterlerin mide bulantısını, ağza gelen kekre tadı dahi alırsınız.
    YAŞAMÖYKÜSÜNÜ TAKİP ETMEK
    Yazarın yarattığı karakterler, kullandığı mekanlar kendi hayatında karşılaştıklarıdır. Yazarın kendisinden de yoğun olarak parçalar ve izlekler bulmanın mümkün olduğu eserlerden yola çıkarak, Bener'in yaşamına ışık tutulabilir.
    Yalnızlar romanı için seçtiği karakterler ve mekanlarda, Bener'in gençliğinden parçalar buluruz. Ağabeyi Vüs'at O. Bener'in askerliğini yaptığı Edremit'te, onunla birlikte kalan Erhan Bener, bu eserinde yaşadığı çevreyi ve karşısına çıkan karakterleri aktarır. Hatta romanın Nermin karakteri, ağabeyinin aşk yaşadığı Neriman Ündeğer'dir. Özellikle “Oyuncu” (1981) romanının başkarakteri Kerim Turgut, otobiyografisi ile harmanlayarak ortaya çıkardığı bir tiptir. Hatta kitapta bunu açıkça itiraf eder: “Bu kitap bir bakıma roman değil, bir yaşamöyküsü olarak nitelendirilebilir; ama yalnız o değil.” (Oyuncu, s. 54.)
    Bener, anlatılarının çıkış noktasının kendi hayatı ve gözlemleri olduğunu “Öyküde Yaşatmaya Çalıştığım” başlıklı yazısında da açıkça itiraf eder: “Çünkü, beni öykü yazmaya iten anlık sezgilerin, heveslerin hep yukarda değindiğim bağlamda gerçek bir başlangıç ve bitiş noktası, beni yazmaya zorlayan, bir itici gücü vardır.”
    DOSTOYEVSKİ'NİN KİŞİLERİNE DÖNÜŞMEK
    Bireyi adeta ameliyat yapar edasıyla inceleyen Bener için yaşam acı ve yakıcı bir kavramdır. İnsanı yabacılaştıran, yalnızlaştıran ve çökerten, herkesin birbirine oyun oynadığı, çürük düzen içerisinde kişiyi cenderesine alan ve her gün işkence eden bir bunalım durumudur. İnsanın varlık nedenini, kişiler arası ilişkilerin bir ip kadar zayıflığını sık sık sorgulayan Bener, edebiyatımızın aslında ilk varoluşsal eserlerini vermiştir. Bener'e göre insanın en güçlüsü bile kendi içindeki yalnızlıktan kaçamaz:“İnsanlar çürük yaratıklardı. Kozaların içinde, çabucak çürümeye, kokuşmaya hükümlüydüler. En güçlü sanılan sevgiler bile, kurtaramıyordu onları kendi içlerindeki yalnızlıktan.” (Yalnızlar, s. 446.)
    Yalnızlık içindeki insan o kadar batmıştır ki, yaşamın karşısında sürekli ezilmektedir. Çöp kadar değersizleşmiş, kusmuk için yüzmekte ve zevk almadan sevişmektedir. Ve bu süregelenlilik, birey için artık mazoşizm aşamasına geçmiştir. Ölümün veya deliliğin sınırında yaşayan, hatta bu sınırı zorlayan insanlar vardır. Zordan zevke açılan bir kapı vardır Bener'in yitik insanlarında: “Kimi zaman, “Kendimi Dostoyevski'nin kişilerine benzetiyorum, ben de onlar gibi ezilmekten hoşlanıyorum galiba!” demez miydi? Bir çeşit mazoşizm değil miydi bu?” (Oyuncu, s. 77.)
    KÖR DÖVÜŞÜNDE KAYBOLUŞ
    “İnsanlar. Karanlık bir kutuda, belli sonuçtan kurtulmaları olasılığı varmış gibi, kör dövüşü içinde, birbirlerini ite kaka, yürümeye çalışan insanlar...” (Yalnızlar, s. 546) Ters dönmüş bir böcek gibi debelenen insan, birbirini her fırsatta alt etmeye çalışır. Yalnızlar, hiçbir durumda birbirlerine destek olmaz, aksine hep birbirini altına alma çabası içine girişirler.
    Bener'deki bireycilik, 'Homo Homini Lupus'a varır. Yani, insan insanın kurdudur. Ve her ilişkide, bir çember içinde, kişilerin birbirini tüketmesine neden olur: “Kendini bildiğinden beri, yalnız kendi gücüyle ayakta durmaya çabalaşmıştı. Sevgilerin her çeşidini küçükseyerek, zayıflık sayarak, iki hayvanın dost olabileceğine inanırdı ama, iki insanın, asla. Cinsel çekiciliği olmasa, kim aşık olurdu bir kadına? O kadınlar ki, aptal ve zavallı yaratıklardı... İki erkeğin dost olması da daha farklı bir aptallık değildi. İşte Nevzat. İşte kendisi. İşte Terzi Nuri. İşte Üsteğmen Galip ve dul karısı. Durmadan birbirini arkadan bıçaklayan dostlar çemberi. Bu muydu o kadar övündükleri insanlık...” (Yalnızlar, s. 423.)
    Bener'in ağırlıklı olarak ilk dönem romanlarında, yalnızlaşan insanın bir çıkış yolu yoktur. Kaçışı ve varlığı yoklukta arar. Roman karakterleri her şeyi sonuna kadar tüketmiştir: “Necati'nin 'Tortusuna kadar içilmiş bir kadeh şarap,' diye tanımladığı acılı, yakıcı bir yaşantı.” (Yalnızlar, s. 253.) Tortuyu yutan bu bireyin kaçacağı tek yer vardır, intihar. Bener'in romanlarında ve öykülerinde sık sık yinelenen sondur.
    İNSAN YALNIZCA KENDİNİ TÜKETMEZ
    Kendini tüketen insan, eserlerde, içki ve cinselliği vahşice tüketir. Bener'in romanları rakı kokar desek, yanılmış sayılmayız. Sağlıklı bir aile kurumu karşımıza çıkmaz. Karakterler, kadın erkek ayrımı olmadan hep boşanmış ya da eşini aldatan tiplemelerdir. Savrulmuş ve bölünmüş ailelerin bireyleri, cinselliği sürekli tüketir. Kadın ise aşkın ve cinselliğin simgesidir. Bitmeyen kaçamakların ve doyulmayan aldatmaların...
    Her toplumun kendi ahlak anlayışı vardır. Çürüyen toplum kendi ahlak anlayışını kendi elleriyle yıkar. Ahlak anlayışını kitaplarda sık sık sorgulayan Bener, çekirdek ailenin çözülüşünü işler. Çüzülen aslında, küçük burjuva kültürünün ve bu sınıfın karakterlerinin kendisidir. Ahlak, bu düzen içinde güçlülerin düzeninden başka bir şey değildir. “Ahlak”a saldırır, özellikle evliliğe sert eleştiriler getirir: “Dünyanın en aşağılık, en iğrenç, en rezil sömürü düzenidir evlilik. Hem de yalnız kadın açısından değil, erkek açısından da bu böyledir.” (Büyün Öyküleri-1, s. 256.)
    Evlilik, aile ve çocuk, Bener romanlarında hep esir alıcı tasvir edilir. Gerçi aşk için de farklı ifadeler bulmayız. Sevilen, sevişilen, tutkuyla bağlanılan kadınlar ve erkekler, nihayetinde arkasında bir yıkıntı bırakılar: “Şimdi gördüğü o, o kadar sevdiği, gece gündüz düşlerinden çıkmayan tapılası aşk tanrıçası değil, o tanrıçadan, büyük bir deprem sonrasında arta kalan bir yıkıntıydı; aşkın değil, acının; sevginin değil, ihanete uğramış olmanın somut bir simgesi haline dönüşmüştü.” (Bütün Öyküler-1, s. 362.)
    12 EYLÜL TERSTEN KIRILMA
    Bener'in eserlerini iki döneme ayırabiliriz. Pek çok yazarda bir kırılma yaratan 12 Eylül, onun üzerinde de etkili olur. Bener'in emeklilik günlerine ve en verimli çağına denk gelen bu dönem, yazar için açıkçası bir olumsuzluk oluşturmamıştır. 12 Eylül öncesi daha çok bireyselliği anlatan yazarın, Oyuncu ile başlayan eserlerinde giderek artan bir toplumsallık ve felsefi arka plan görülür.
    Dikkat çekicidir, özellikle toplumcu kitapların basıldığı, daha fazla okunduğu, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Köy Enstitülü yazarların revaçta olduğu bir dönemde Erhan Bener, bireye odaklanmış, şehirli insanın sıkışmışlığına ve bunalımlarına yönelmiştir.
    Zaman olarak genelde Cumhuriyet'in 30'lu yıllarından 2000'lere kadar olan dilimi anlatan Bener, toplumsal koşulların bireylerde yarattığı kırılmaları çarpıcı karakterlerle anlatır. Yalnızlar'da İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Demokrat Parti dönemini konu edinen Bener'in diğer eserlerinde 27 Mayıs Devrimi'ni, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, sosyalistler üzerindeki baskıyı, 90'larda güneydoğuda estirilen terör dalgasını, Sivas yangınını, Susurluk olayını izleme şansı bulursunuz.
    Bener, özellikle 60'lar üzerinde durur. 60'lardaki kırlardan kentlere akan hayatın bireye etkisini Freudcu bir hava ile tahlil eder. İnsanın yenilmesinde, tükenmesinde 1968'lerin kırılma yarattığını açıkça ifade eder: “1968'ler Türkiye'sinde genç yaşta pek çok insan, köylerinden, kasabalarından, iş bulmak, okumak amacıyla akın ettikleri büyük kentlerde pek çok şeyi ilk kez gördü, ilk kez yaşadı. Teknolojik gelişmeler yanında, zenginliğin tüketim çılgınlığını, çıplak kadını, seks ticaretini, sınıf ayrılığını, sosyalizmi, devletin güçsüzlüğünü, kendi güçsüzlüğünü... Önce sol sağ parçalanmasını, daha sonra, çaresizliğin kucağında, din sömürüsüne teslim olmayı yaşadı ve durmadan kan kaybetti.” (Oyuncu, s. 108.)
    DÖNEKLERİ GÖZÜNDEN KAÇIRMAYAN YAZAR
    Türkiye'deki değişimi ve dönüşümü bireysellik üzerinden aktaran Bener'in zihninde 1930'lar coşkuyla kalmıştır. Sivas yangınını arkaplan olarak kurduğu Hınzır Kız kitabında, Refah Partisi iktidarına sert eleştiriler getirir. 12 Eylül sonrası azalan toplumsal olaylar ve kitle hareketleri, köktendinci Refah Partisi iktidarı döneminde nasıl tekrar çoğaldığını ve İkinci Cumhuriyetçiler'in tahtını sarstığı anlatılır. Ve elbette 30'lardaki Cumhuriyet'in marşları yükselerek: “Dosyayı yanına bırakarak düşünüyor Günseli: Çok sonra, özellikle de ikinci Cumhuriyetçiler ortaya çıktığı zaman, bu marşın sözleri şoven bir ulusçuluğun ifadesi olarak nitelendirilmiş; devrim yılları faşist baskılar altında ezildiği bir dönem olarak damgalanmıştı. (...) Aradan çok yıllar geçip, yirmi birinci yüzyıla pek az kala, köktendinci bir partinin iktidara ortak olduğu günlerde, aydınlar yeniden anımsamışlardı bu marşı; üstelik yalnız olanlar değil, bu kez, işçiler, memurlar, esnaf, yani halk, alanlarda, sokak mitinglerinde, kalabalık tepki toplantılarında, bir çeşit kurtuluş simgesi olarak söylemeye başlamışlardı.” (Oyuncu, s. 107.)
    Bener, toplumsal koşulların yarattığı buhran içinde, siyaseten çöken tipleri de dile getirir. Döneklik gerçeğine değinen, tartışan bir yazardır. Yalnızlaşan bireyin, sırtını topluma çevirmesi kaçınılmazdır. Çığlık atan, bulantılar yaşayan küçük burjuvalar, döneklikten kendini kaçıramazlar: “İçimizde bir Barış kaldı galiba, sonuna kadar yürüyen... Peki, biz döndük mü? Bizim kuşak? Selim ve ben... Ötekiler... Ölümün bin çeşidiyle göçenler? Ali, Erdem, Savcı Tekin, Postacı Nâzım, Handan... Orkun dışındakiler... Sedat bile vardı. Ya oğullarım? O ateşli Cüneyt, Amerika'ya kaçıp beynini satan Erdinç? Alaca bulaca resimler çizerek gönül eğlendiren kızım?” (Oyuncu, s. 64.)
    POSTMODERNİZME TAVIR ALMAK
    Toplumsallığı arka planda yediren Bener, “Falcı” öyküsüyle özgürlükler üzerine açık bir tartışmaya girer. Tarihin başından bugüne değin özgürlükleri, baskıları, egemen sınıfın sömürülerini, başkaldırıları fantastik bir anlatımla, illüzyon gösterileri eşliğinde okuyucuya beyin jimnastiği yaptırarak sorgulatır. Özellikle, ezilen milletleri “sanatsal faaliyetlerle” oyalanma alanlarına çekilmesi ve arabesk bir kültür yaratılmasına sert eleştiriler yöneltir.
    Bener, büyük medya kuruluşlarıyla, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi eserlerle yaratılan “zararsız” düş alanları ile kitlelerin postmodernizmin içine nasıl çekildiğinin altını çizer. Türkiye'de pek çok sanatçının küreselleşme adı altında Batı hayranlığının arttığı günlerde, o Batı'nın sanat hayatındaki çöküşü görür ve daha 80'lerin başında bu müjdeyi verir: “Sinemaya gitmiştim. Eleştirmenlerin çok övdükleri bir filmdi. Doğrusu ya, bir şey anlamadım. Sanat, Batı'da bunalım geçiriyor. Okuyacak doğru dürüst bir şey yok. Biçimsel oyunlar, olağanüstülüğe sığımış, doğallıktan kaçış...” (Oyuncu, s. 399.)
    Varoluşçu yazarlar esasında bir geçiş dönemi kurmuşlardır. Varoluşçuluk, bir ara geçiş formudur. Modernizmin bunalımlarından postmodernizme geçişte, basamak oluşturmuşlardır. Postmodernizmin bireyinin, en ilkel halini Sartre'da, Camus'da ve diğer varoluşçu yazarlarda görürüz. Son dönemlerinde postmodernizme dikkat çeken ve eleştirmekten geri kalmayan Bener, buna rağmen postmodern etkilerden kaçamaz. Postmodern teknikleri de kullanan yazarın yalnız ve yıkık bireyleri, bugün Türk edebiyatının postmodern karakterlerinin öncülü konumundadır. Bener'in Yalnızlar'daki Necati'sinin, İlhami Algör'ün “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” kitabındaki Arif'inden pek bir farkı yoktur.
    STALİN DÜŞMANLIĞINDAN KAÇAMAMAK
    Bener, sıklıkla küçük burjuvaların hayatını anlattığı eserlerinde maalesef bir küçük burjuva hastalığından kaçamıyor. Falcı öyküsünde ve diğer kitaplarında Stalin düşmanlığına düşüyor. Sosyalizme yakın karakterleri anlatsa da Bener, konu Stalin olunca kinini gizleyemiyor. Stalin'i Hitler'le bir tutan Bener, sanatsal faaliyetlerin önünde Stalinist anlayışın bir engel olduğunu da kendi ağzından iddia ediyor: “Sanatsal faaliyetler, faşist ya da Stalinist iktidarlar döneminde daha doğrudan ve daha kaba yöntemlerle yönetilmekte iken, yaşadığımız çağda bu kez büyük sermaye iktidarı daha geri planda kalarak, oluşturdukları basın, dağıtım ve tanıtım tekelleri aracılığıyla edebiyatı etkilemektedir.” (Bütün Öyküler-1, s. 9.)
    Gölgede kalmış yazarlarımızdan Bener'in kitaplarının yeniden basılması ve Türk okuyucusuyla buluşması sevindirici. Üzerine derinlemesine araştırmalar yapılmayı hak eden yazarlarımızdan olan Bener'i okurken, karakterlerin Munch'un tablosunda olduğu gibi çığlıklar atacağını duyacaksınız. Kimi zaman sancılar çekecek, kimi zaman bulantılar duyacak, kimi zaman da toplumsal ve felsefi tartışmalar içinde bulacaksınız kendinizi.
    Çığlık atan bireyleriyle, kitaplığınızda özel bir bölüm açacak kadar çok, zengin ve hacimli eserleriyle Bener, yeniden elinizi uzatmanızı, yeniden değerlendirmenizi ve belki de bu kez okuyucu tarafından yeniden yeniden yazılmayı bekliyor.
  • Çin Burçlar Kuşağı'nın 7. hayvanıdır. Eski Çince'de, değişik renk ve büyüklükte atlar için çok sayıda ke­lime kullanılırdı. Bu kelimelerin günü­müzde kullanılmamasına bakarak atın yakın tarihte önemini kaybettiğini çı­karabiliriz. Çin'de atlar her zaman pahalı hay­vanlardı. En güçlüleri Moğolistan'dan, daha küçük ancak dayanıklı ve güveni­lir olanları Tibet'ten gelirdi. Ancak, çoğu zaman en iyi atlar Batı Asya'dan getirtilirdi: bunlar 'kanterledikleri' söylenilen Arap atlarıydılar. Antik Çağ'da, kendisine kurban adanan bir tür tanrı olan bir 'ecdat atı' kültü var­dı. Yi-Jing'de, ejderha (erkek) ve at (dişi) iki cinsiyeti temsil etmek için se­çilmiş hayvanlardır; ama daha sonra ki dönemde mitolojide, at eril ilkeyi (yang) temsil ederken, dişil ilke (yin) inek tarafından temsil edilir.
    Sekiz atlı bir sürü, MÖ X. yüzyılda yaşamış olduğu varsayılan Kral Mu'nun ünlü atlarını ifade eder. Önem­li bir Ming öykü kitabı olan 'Batı'ya Yolvulukta", (xi-you ji) hırçınlık ve karar­sızlık anlamında kullanılan yi ma = 'ira­de atı' deyimine rastlıyoruz. Dörtnala giden bir yağız at, General Guan Yu'nun (gelecekte Guan-Yi adını almış­tır.) 'Kırmızı tavşan-at' adındaki atına gönderme yapar. Budist metinlerinde sıkça rastlanılan beyaz at, saflık ve sa­ dakati simgelemektedir. Sırtında değerli eşyalar taşıyan bir at ve bir erkek resmi, devlet memurlu­ğu ve bunun sağlayacağı rahat hayat di­leğini simgeler. Ata binen bir may­mun resmi hediye etmek, hediyeyi alanın hemen (ma shang kelimesi keli­mesine 'at sırtında') asalet unvanıyla (hou) ödüllendirilmesini dilemektir. Günümüzde Tayvan'da, 'at' 'kız ar­kadaş' yerine kullanılan bir deyimdir; ancak bir genç kızdan kabaca söz etmek için kullanılan 'at' sözcüğü çok eskilere dayanır. XVI. yüzyıldan itibaren, Yang­zhou şehrinde 'sıska atlar'ın (ou-ma) sa­tıldığı bir pazardan söz edilir. Aslında bu pazarda müşteriler, yüzden fazla ha­yat kadını satın alabilir ve kadınlarla bır aracı tarafından rahatsız edilmeden, doğrudan pazarlık edebilirlerdi. 'Attan inmek,' kendisini ziyaret et­meleri için tanrıları çağıran bir şamana gönderme yapar. Hayat kadınları arasında 'ata binmek' adet görmek, bir 'at kovası' (ma-tung) evlilik törenlerinde bebekleri simgeleyen bir tuvalet kova­sıdır. 'At gözü,' penisin deliğini simge­ler ve 'at toynaklarını, nallarını sallı­yor' otuz cinsel ilişki pozisyonundan biridir.
  • Oğuz Atay karakterlerinin alâmetifârikası olan tutunamama hâli bu öyküde yine merkezde. Tutunamamak nedir, daha doğrusu ben bundan ne anlıyorum, öncelikle biraz ona değinmek istiyorum. Tutunamamaktaki asıl mesele, düz bakışta çağrıştırdığının aksine, en altta olmak değil, en dışarıda olmaktır. "Oyun"a girememek ve onda yer alamamak, kalabalık içinde bir yalnız, toplum içinde bir uyumsuz olmak, toplumdaki rolünü bilememek ve onu yerine getirememektir. Bu durum bir uyum sorunu olduğu kadar ahlâki de bir sorun çünkü kişi toplumdaki olumsuzlukları içine sindiremez ve uyum sağlamayı ahlâki bulmaz. Bu yüzden de hayat denen sahnede tutunamaz. Bu hayatta tutunmayı ancak "-mış gibi yapmakla" başarılacak bir durum gibi görür ve insan "-mış gibi" yaparken ne kendisine ne de çevresine karşı asla dürüst olamaz. Ne var ki etrafta mış gibi yapmak konusunda adeta toplumsal bir uzlaşı var gibidir ve bu durum herkesçe bilinse bile "mış gibi yapmak" herkesin işine geldiği için hayat bu şekilde devam eder. Dolayısıyla ahlâklı olmak ancak oyunun dışında kalmakla mümkündür.
    Öyküye gelecek olursam burada da bir tutunamayan var sahnede. Öykü boyunca hiç konuşmaz. Kim olduğunu ve hayattaki rolünün ne olduğunu bilmez gibi davranır. Olan biten her şeye karşı mutlak bir kayıtsızlık halindedir. Toplumla uyuşamayan, yabancılaşmış biridir o. Adamımız toplumsal kodların o derece dışındadır ki başka bir cinsiyet rolüne ait giysiyi, bir beyaz mantoyu, hiçbir şeye aldırmaksızın alıp üzerine giyer. Artık rol yapmayı bırakmış biri gibidir. Öyküde bunun ahlâki bir seçim olup olmadığını söylemez Oğuz Atay bize, sadece gösterir. Ve bu durumun kişiyi hangi kaçınılmaz sona sürükleyeceğini de öykünün sonunda anlarız ki bu sonun biz okurlar üzerindeki etkisi çarpıcıdır. Evet BİZ OKURLAR. Hani kitabın son öyküsünün son satırında soruyor ya Atay: "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" Buradayız sevgili yazar, artık biz de buradayız ve seni okuyoruz. Sen hayattayken biz beklediğin kadar çok değildik. Artık varız ama şimdi de sen yoksun. Ah, Oğuzcuğum Atay!..