• Yığınlar için de durum bundan farklı değil,
    İnsanlar, zihinlerinde kimleri canlandırıyor, zihinlerinde kimler örnek insan olarak teşekkül ediyorsa, onlara benzemeye çalışacaklardır. Bu örneğin belirmesi için de kişinin o örnekle sık sık karşılaşması, onun zihne taşınması gerekmektedir. Toplumun kişiye model olarak benimsettiği kişiler veya kişinin sık sık ve etkin şekilde karşılaştığı modeller hangileri.. Özellikle yetişme çağındaki insan kimlere hayranlık duyuyor, kimlere benzemeye çalışıyor? Film yıldızları, önemli iş adamları, başarılı yöneticiler, televizyon veya radyo sunucuları ve politikacılar.. Oysa bunlar şişirilen bir takım hayâllere boş tahminler sağlayan, manevi özelliklerden yoksun kişilerdir. Bu kişilerin bizzat kendileri değil, ama basın organları tarafından kabartılan kişilikleri, hayatları ruhsal değerlerden uzaktır. Zihinde teşekkül eden modeller bunlar olunca, yetişme çağındaki insanların değersiz amaçlar peşinde koşuşlarına bakarak onları küçümsemek, horlamak yararsız olacaktır. Kendilerine sunulan örneklere benzemekten başka ne yapabilirler?!
  • "Açın milyon katı toklar
    Yani isteseler rahat rahat doyururlar" Indigo

    Hadi biraz şehircilik oynayalım. Tuco Herrera hediye etti bu kitabı, ben de onunla birlikte uçurumdayım artık.

    Bugün ben Milano'nun alışveriş caddesi Via Montenapoleone, Paris'in zamanında aristokratik amaçlara hizmet eden Champs-Élysées ya da Barcelona'nın La Rambla'sı değilim. Ben bugün devletin İngiliz kömürü ve makarnasıyla iktidarını ayakta tuttuğu Londra'nın, Le Corbusier, Mies van der Rohe ve Louis Sullivan gibi isimlerle başlayan modernizm akımının, Minoru Yamasaki'nin Pruitt Igoe evlerinin ghetto ve suç yüklerinin binaların statik hesabına katılması unutulmak istendiğinden dolayı yıkıldığı ve modern mimarlık akımını öldürdüğü Doğu Yakası'yım.

    Rabbul meşrikayni ve rabbul magribeyn. Ama Batısı daha çok hoşlarına gitmişti çamurdan yarattıklarına. Çünkü Batı'da yoktu hammaddeleri olan çamur.

    Venedik'te gondol turlarına binip gününü gün etmek, Lizbon'da şarap tadım turlarına katılmak ve Amsterdam'da peynir, mantar ve esrar çeşitleri arasında zihinsel tokluk oyunları oynamak varken Jack London manyağın teki miydi Londra'nın Doğu Yakası'na uğrayacak kadar?

    Modernizm icat edildi; ghetto, suçlar ve evsizlerdi katalizörü,
    Fıtrat icat edildi; işçi kazaları, başarısızlıklar ve devletin kendi yönetimindeki ölü piksellerdi bahaneleri,
    Jack London icat edildi; soyadını hakkıyla tanıması gerektiğini düşündü, çünkü hiç kimsenin ismi onun gibi Oğuz İzmit, Necip İstanbul, Tuco Ankara ya da Metin Moscow değildi.

    Derdi Londra'nın vitrini değildi. Onun derdi öne çıkarılan güzel ve hatasız kıyafetlerin altında onları yukarıda tutan defolu kıyafetler, manav tezgahlarında öne çıkarılan parlak ve harika domateslerin altında onları halka daha yakın tutmaya yarayan ilaçsız ve çürümüş domatesler, halkın onayını kazanmak için duvarların estetik gözükmesini sağlayan boyaların altında gelişigüzel yapılmış kaba karışık alçılardı. Modernizm de böyle kuruldu aslında. Afrika'dan siyahi köleler aracılığıyla getirildi Sanayi Devrimi, üzerinde kocaman bir "İTHALDİR." yazısı, Londra halkına sunuldu. Batı Yakası bunu beğendi, Doğu Yakası'nın bundan haberi bile olmadı. Aynı Afrika'da kakao üretimi yapan işçilerin kendilerine çikolata uzatıldığında hayatlarında çikolatayı ilk kez tatmaları gibiydi.

    Aslında her ülkenin ortasından geçen bir ayna orijin oluyordu ve bu aynanın bir tarafındaki insanların kalçalarını devletlerine emanet etmeleri orijine göre simetrikleri alındığında da durumu pek değiştirmiyordu. Vergiler arttığında, işsizlik yükseldiğinde, ekmeğin, mazotun fiyatı zamlandığında Kuzey Denizi manzaralı düşkünhanesinde karnı zil çalan adam da, Kuzey Atlantik Okyanusu manzaralı villasından dışarıyı tok karnıyla seyreden insan da devletin kendilerini tecavüz ettikten sonra edindikleri orgazma karşı koyamıyordu. Ama işin ilginci de nedense taç her zaman en çok bu zevkin kaynağına yakışıyordu. Politik bir pornoydu bu.

    İnsanlar yemeklerini her gün "Son Akşam Yemeği" gibi bir algıda, yarın yemek bulamayıp da ölecekmişçesine yemeyi arzularken, İngilizlerin London'ın anlattığı sefalet tablosunda renklerin hepsi sanki Bob Ross'un kıvırcık saçlarına kaçışmıştı. Gri, siyah ve kahverenginin tonları bile bir renk olabiliyorken renksizliğin ve sefaletin içinde gününü bile kurtarmaya mecali kalmamış insanları hangi renk sahiplenirdi ki? Bir de İngiltere'nin zor zamanları değilmiş ya, burada ağza alınmayacak küfürlerin olduğunu varsayabilirsiniz. Ben ağzıma burada küfürleri alamazken İngiltere'nin Doğu Yakası taş gibi ekmekleri, bulamaç gibi yulaf çorbalarını ve pislik içinde üretilmiş yiyecekleri ağızlarına almaya çabalıyordu.

    Ortaçağ'ın işkence aletlerinden dikenli ve çivili koltuklar, her türlü böcek ve fareye ev sahipliği yapan işkence çeşidi Yakın Çağ'ın İngilteresinde kendine sosyolojik bir reenkarnasyon imkanı bulmuştu. Düşkünhanelerde, evsiz yurtlarında, duvarların insanın üstüne geldiği her mekanda suçun tanımı ne bu mekanların tasarlanması emrini alan mimarlarda ne de insanların birbirlerinin kaburgalarını kırıp, kadınlara ve ihtiyarlara saldırmasıydı. Birkaç armut, ekmek ya da baklava çalıp, atıştırıp, açlığını yatıştırmak ne Snickers'ın ne de kadınlara, ihtiyarlara saldıranlara hiçbir ceza vermeyen mahkemelerin hoşuna giderdi.

    Her gün uçuruma daha çok kişi yuvarlanıyor, etrafına sarılmış mumyalarının üzerinde İngiliz malı, Türk malı vs., yapıştırıcıları ülkelerin ortasından geçen aynanın iki tarafındaki sahnenin rutin sonucu, mutlulukları ise bitmek bilmeyen ödünç makarnaları. Uçurum, cesetlerin yükselmesiyle uçurum özelliğini tam kaybediyor derken, uçurumun kıyısındaki ekonomik dağ ne yapıp ediyor yükselip bir yolunu bulup o cesetlerin hayatın Batı Yakası'nı görmesini engelliyor. Oysa ki paranın yenmiyor olduğunu son ağaç kesildikten, son balık yakalandıktan ve son nehir zehirlendikten sonra anlayabileceğimiz güne doğru şafak sayıyoruz.

    " Gel bir çılgınlık yapalım. Doğu Yakası'nı ziyaret edelim, maceralara atılalım. " Jack London
    "O yasak bu yasak
    Ekmek yasak su yasak
    Yürümek yasak uçmak yasak
    Çiçeklere basmak yasak
    Kalburüstü olsak da yaşasak
    Fikir yasak zikir yasak
    Horlamak yasak tıklamak yasak
    Kadınlara zaten yasak" Halk

    "Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."
    Kendi ellerimizle harap ve bîtap düştük uçurumun içine.

    "Anadolu'da umut ölmüş. Umut yok, umut! Göster bana, bir tane söylesene umut. Umut ver bana, bir şey için umut ver. 20 yıl sonraya, 30 yıl sonraya bir umut ver diyoruz."
    https://www.youtube.com/watch?v=WNWQO70amq4
  • Tencere kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne fırlamaya, yüzlerce coşkunluk göstermeye koyulur. 
    "Neden beni ateşe attın, kaynatıyorsun.. mademki satın aldın, neye bu hallere uğratıyorsun" der. 
    Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki: "Yok.. güzelce kayna, tencereden çıkmaya kalkışma ." 
    Seni sevmediğimden, senden hoşlanmadığımdan kaynatmıyorum seni ki.. bir zevke, bir çeşniye sahip ol da. 

    Gıda haline gel, yen, cana karış diye kaynatıyorum. Bu imtihan, seni horlamak için değil!
    Der ki: Ey nohut, baharda otladın, yeşerdin.. Şimdi zahmet ve eziyet, sana konuk oldu, hoş tut da, 
    Konuk, şükürler ederek minnetler duyarak geri dönsün, padişaha gidip senin ikramını, ihsanını anlatsın. 
    İkram ettiğin şeylere karşılık olarak da sana o nimetleri veren gelsin.. bütün nimetler sana haset etsinler! 
  • Kadını horlamak, hayattaki rolünü görmezlikten gelmek, eğitim ve kültürden yoksun bırakmak, İslâm’ ın emrettiği veya onayladığı bir davranış değildir. İlim öğrenmeyi bütün Müslümanlara farz kılan İslâm’ dır. Kadın, erkek bütün insanları evreni düşünmeye ve çevrelerinde gelişen olaylara bilinçli bir gözle bakmaya yönelten odur.
    Muhammed Kutub
    Sayfa 435 - Beka yayınları
  • Belleğin tam olarak nasıl çalıştığını düşünüyoruz? Aşağıdaki sözcükleri okuyun: yatak, dinlenmek, uyanık, yorgun, rüya, şekerleme, battaniye, uyuklamak, horlamak, kestirmek, esnemek, huzur, dinginlik, uyuşuk, yatmak. Birkaç paragraf sonra bunlara geri döneceğiz.
    ...
    Tıpkı dikkat yanılmasının bizi önemli ve ayırt edilebilir olayların dikkatimizi çekeceği fikrine itmesi ama gerçeğin tam tersi olmasındaki gibi bellek yanılması da neyi hatırladığımızı düşündüğümüz ile gerçekte neyi hatırladığımız arasında temel bir zıtlığı yansıtır. İnsanlar niçin kısa vadeli belleğin sınırlarını kolayca anlamakta fakat uzun vadeli belleğin doğasını yanlış yorumlamaktadır?
    ...
    Dikkat ettiğimiz şey, dikkat ettiğimizi düşündüğümüz şeyden farklı olunca dikkat yanılsaması ortaya çıkar. Bellek yanılsaması ise hatırladığımızı düşündüğümüz şey ile hatırladığımız şey farklı olduğunda ortaya çıkar.

    Şimdi az önce okuduğunuz listedeki sözlükleri hatırlamaya çalışın. Mümkün olduğu kadar çok sözcük hatırlayın. Okumaya devam etmeden bunları bir kağıda yazın.

    Daha birkaç dakika önce okuduğunuz sözcükleri hatırlamaktan daha kolay ne olabilir? Fakat bu kadar basit bir iş bile belleğin sistematik çarpıtmalarını gözler önüne sermeye yetecektir. Yazdığınız listeye bakın. Sizce iyi hatırlayabildiniz mi? On beş sözcüğün hepsini hatırlayamadınız büyük ihtimalle. Bu deneyi sınıfta yaptığımızda öğrencilerin çoğu baştan birkaç sözcük ve sondan birkaç sözcük hatırlıyordu. Çoğunlukla listenin ortasındaki sözcüklerinin yarısından azını hatırlıyorlardu. Ortalamada ise onbeş sözcüğün yedi ya da sekizini doğru hatırlıyorlar. Bir an durup bunu bir düşünün. Bu sözcükler son derece yaygın ve tanıdıktı. Onları okurken (umarız) özel olarak stres altında değildiniz ve hatırlamanız gerektiğinde de süre kısıtlamasının baskısını hissetmediniz. 1950'lerde yapılan bilgisayarlar belleklerinde on beş sözcüğü mükemmelen saklayabiliyordu. Fakat muazzam bilişsel yeteneklerimize rağmen, daha biraz önce okuduğumuz sözcükleri tam olarak hatırlayamıyoruz.
    ...
    Listemizdeki on beş sözcüğü hatırlamakta güçlük çekmemizin bellek yanılsamasına örnek teşkil etmesinin sebebi bellek sınırımızı göstermesi değildir. İnsanlar genellikle bu sınırın farkındadır. Bellek yanılsamasının sebebi ne yaptığımızı nasıl hatırladığımızın altını çizmesidir. Hatırlayıp kağıda yazdığınız listeye tekrar bakın. "Uyku" sözcüğünü yazmış mıydınız? İnsanların yaklaşık %40'ı "uyku" sözcüğünü gördüğünü hatırlamıştır. Eğer bu kişilerden biriyseniz, diğer sözcükleri gördüğünüzden emin olduğunuz kadar "uyku"sözcüğünü gördüğünüzden de eminsiniz büyük ihtimalle. Hatta bu sözcüğü listede gördüğünüzü açıkça hatırlıyor da olabilirsiniz- fakat listede bu sözcük yok. Bu sözcüğü siz uydurdunuz.

    Bellek hem gerçekten olana hem de olanları nasıl anlamlandığınıza bağlıdır. Okuduğumuz liste bu tür bir yanlış hatıra yaratmak üzere düzenlenmişti. Sözcüklerin hepsi listede bulunmayan "uyku" sözcüğüyle yakından bağlantılıdır. Listedeki sözcükleri okuduğunuz sırada zihniniz onları anlamlandırır, otomatik olarak aralarında bağlantılar kurar. Belli bir düzeyde sözcüklerin hepsinin uykuyla alakalı olduğunu bilirsiniz fakat "uyku" sözcüğünün kendisinin listede olmadığına özellikle dikkat etmezsiniz. Demek ki sözcükleri hatırlamaya çalışırken zihniniz listeyi elinden geldiği kadar iyi bir şekilde yeniden kurar ve bu sırada gördüğünüz sözcüklere dair özgül hatıralarınıza ve sözcüklerin genelde nasıl ilişkilendiğine dair bilginize dayanır.
  • Bir vicdan borcu olarak şunu söyleyelim ki,bu tartışmalar,başını örtenleri horlamakla başlamıştır.Bu horlama giderek eziyete,yer yer zulme dönüşebilmiştir.Hudutsuz şekilde
    açabilmenin sınırsız hürriyetlerle serbest olduğu bir dünyada,inançları yahut zevkleri yüzünden vücudunu,saçını-başını şöyle veya böyle örten insanlara kötü gözle bakmak,onları
    horlamak,insan haklarına ve hürriyetlere saldırıdır;insanların gelmiş olduğu bilgi ve aydınlık boyutuna hakarettir.Bundan acısı,bunu yapan anlayışın batıdaki kabul ve standartları
    şaşmaz yaradılış ölçüleri gibi hareket noktası olarak onlara uymayanları ilkellikle suçlamasıdır.Şu veya bu ülkenin,filan veya falan medeniyetin ölçüleri neden insanlığın
    ve hayatın şaşmaz ölçüleri olsun?İnsanlık vahyin,Yaratıcı'nın ölçülerini bile gözardı edebilir ve bu tavır bile özgürlükler adına hoş karşılanırken kitlelerin vahyin
    değerlerine bağlılık için korudukları tutum ve kıyafet hangi vicdan ölçüsüyle kötü ilan edilmektedir?
  • Şüphesiz ki Sait Faik okumak, bir okurun tadabileceği en muazzam ayrıcalıklardan biridir; sıcacık bir sohbeti paylaşır gibi, içilen çayın, kahvenin kokusunu içine çekmenin derin hazzını yaşar gibi, anı iliklerinde hisseder gibi doyumsuz bir edebiyat yolculuğudur Sait Faik...

    Kaleminde hayatın tınısı, fark edilmeyenlerin büyüsü, bir de ıskaladıklarımızın şaşırtan çarpıcılığı vardır. Kusursuz gözlem yeteneğinin süzgecinden geçirdiği her saklı cevher, satırlarında gün yüzüne çıkar ve okurun yüreğine bir nehir misali akar. Öylesine bir ustalık vardır ki kaleminde görmediklerimizin, duymadıklarımızın hikâyesini fısıldar...⭐

    "Etrafımda vapur düdüğü, tramvay çanı, otomobil kornası, şimendifer sesi duyuluyor. Ama şehir uğultusu daha başlamamıştı. O uğultuyla beraber yerimden kalkacak, o uğultunun içinde benim de sesim bulunsun diye dolaşacaktım. Ne garip bir uğultuydu o!.. Bir çimenliğin üstünde gazetemi okurken birdenbire kulağıma gelirdi. Bu insanların yürümesinden, koşmasından, tahtaların düşmesinden, makinelerin işlemesinden, atların yürümesinden, uzak, çok uzaktan geçen arabaların, uzak, çok uzak kaldırımları tıkırdatmasından, kim bilir daha nelerden nelerden bir araya gelme, ne müthiş bir birikme mahsulü bir sesti. bu arı, kovanının etrafındaki aynı vızıltının birikmesinden doğan tek ses değildi. Bu ayrı ayrı birbirine benzemeyen sesler çıkaran canlı cansız milyonların, şehir denilen kovan içinde vınlayışıydı. Bu sesin içinde ağlamak, yürümek, demiri dövmek, esnemek, tramvayı işletmek, at nallamak, horlamak var.
    Şimdiki halde kuş sesleri duyuyorum. Etrafımda biri ceketli ihtiyar, öteki ceketsiz iki genç park temizleyici, hiç konuşmadan, yaprakları süpürüyorlar. Fakat kuru yapraklar onlarla konuşuyor gibi!.. Yalnız bu bana mevsimi hatırlatmaya kâfi: Sonbaharı..."

    - Sait Faik'in kaleminden Park isimli öykünün minik bir kesitiyle ıskaladıklarımızın satırlara izdüşümü... -

    Sarnıç, 16 öykü ve anılarda Sait Faik'in anlatıldığı bir adet ekten oluşan bir öykü kitabı. Sait Faik'in ilk eseri Semaver'e dahil etmediği öykülerin yer aldığı bu güzel eser, bir öykü bir öykü daha diyerek sonunu kısa sürede getireceğiniz, anılarda Sait Faik'in kaleme alındığı ek ile sayfalar boyu çıktığınız doyumsuz yolcuğu taçlandıracağınız muazzam bir eser ya da diğer bir deyişle yine usta bir kalemden edebiyat şöleni diyebileceğimiz nitelikte.
    Her bir satırında öykünün geçtiği zaman ve mekana yolculuk yapmaktan kendinizi alıkoyamayacağınız bu güzel esere şans vermenizi tavsiye ediyorum. E, haydi o zaman durmayın! Doldurun tavşan kanı çayınızı, yanına da bir Sait Faik kitabı iliştiriverin ve yukarıda dile getirdiğim tatlı duygular tek tek deneyimlemeye başlayın. Kendinizi bu usta kalemi okuma ayrıcalığından mahrum bırakmayın