• Bilişsel yaşamınızı etkileyen faktörler arasında insan dışı minicik yaratıklar da yer alır: Virüs ve bakteri gibi mikroorganizmalar, içimizde göze görünmeyen savaşlara yol açarak davranışı son derece özgül biçimde yönlendirebilir. Mikroskobik ölçekteki bir organizmanın dev bir makinenin davranışına nasıl hükmedebildiğine ilişkin en sevdiğim örnek, kuduz virüsüdür. Bir memeliden diğerine ısırıkla geçen bu mermi biçimli küçücük virüs, yol olarak kullandığı sinirler üzerinden beynin şakak lobuna varır. Burada yerel nöronlara kendisini sinsice kabul ettirir ve yine yerel düzeydeki etkinlik örüntülerini değiştirerek bulaştığı canlıda saldırganlık ve şiddetli öfke nöbetlerinin yanında, ısırma dürtüsüne de neden olur. Virüsün tükürük bezlerine de yerleşebiliyor olması, ısırıkla birlikte bir sonraki canlıya geçişini sağlar. Sonuçta, hayvanın davranışlarını yönlendirerek, başka hayvanlara yayılımını da garanti altına almıştır. Bunu bir düşünün: Boyutları metrenin yetmiş beş milyarda birini aşmayan küçücük bir virüs, kendisinden yirmi beş milyon kat büyük bir hayvanın devasa vücuduna komuta ederek hayatta kalmayı başarıyor. 45.000 kilometre uzunluğunda bir canlının davranışlarını kendi istediğiniz yöne çekmenin akıllıca bir yolunu bulmamıza eşdeğer bir durumdur bu. Bundan alınacak kritik önemdeki ders, beyin içinde gerçekleşen gözle görülemeyecek ölçüdeki küçük değişimlerin bile, davranışta çok büyük değişimlere neden olabileceğidir. Seçimlerimiz, içimizdeki düzeneğin en küçük ayrıntılarına bile ayrılmaz biçimde bağlanmış durumdadır.
    David Eagleman
    Sayfa 213 - Domingo Yayıncılık
  • 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İtiraf etmeliyim ki kitabın ortalarına geldiğimde kitaptan böyle etkileneceğimi bilmiyordum. Kitabın büyük bir bölümünde karakterlerin kendi ideal dünyalarının betimlemesini okuyorsunuz ve haliyle şu soruyu soruyorsunuz kendinize ya da ben soruyorum : “İnsanlar aç , bunların dertlerine bak. Zenginlik böyle bir şey herhalde , saracak bir şey bulamayınca insan kafayı güzelliğiyle bozuyor.”
    Bu cümleyi kurduktan bir gün sonra işler çok başka bir hal almaya başlıyor. Oscar Wilde’ın kendi yaşamını, kendi kişiliklerini nasıl kitaba yedirdiğini anlamaya başlıyorsunuz.

    Bildiğiniz gibi Wilde döneminde çok eleştiriye uğramış, yaşadığı hayat tarzından dolayı hapis yatmış , toplumca dışlanmış , çok bağlı olduğu “güzellik” ve sevgilisinden ayrı bir hayat sürmeye zorlanmış ve çirkin yaşam onu öldürmüş.
    Estetizm ve hazcılığa dair görüşlerin yanı sıra dünya ve insanlar hakkında da güzel deyişleri barındıran bu kitapta güzelliği uğruna şeytanla anlaşma yapan Dorian Gray, Dorian Gray’i kendiyle tanıştıran Harry ve portrenin sahibi Basil karakterleri bize roman boyunca eşlik ediyor. Bu üç karakter Oscar Wilde’ın farklı özelliklerini temsil etmektedir.

    Dorian Gray: Oscar Wilde’ın kendi hayatında yaşadığı acıların temsilidir.
    Basil: Oscar Wilde’ın cinsel yönelimini , estetizm düşüncesini ve melankolisini temsil eder.
    Harry: Hazcılığa olan bakış açısı, estetiğe yönelik düşüncelerinin temsilidir.

    Bu üç karakter etrafında çevrelenen romanda insanın hazları ertelememesi , gerçek yaşamın ancak hazların yaşanmasıyla mümkün olabileceği görüşü hakimdir.Güzel olmanın önemi dönemin güzellik anlayışına bir gönderme olarak vurgulanmıştır.
    Güzelliği ve gençliğini korumak adına şeytanla anlaşma yapan Dorian Gray’in ruhunu şeytana satması ve her günahın sonunda portresindeki resmin çirkinleşmesi Dorian’a Tanrı tarafından gönderilmiş bir cezadır. Eserde çizilen olaylar ve güzellik algısı bana , dünyada asla güzel şeylerin yaşayamayacağını düşündürdü. Çünkü günahı ancak çirkinlerin gerçekleştirebileceğini düşünen insanların aslında ruhlarının ne kadar çirkin olduğu göz önündeydi. Bu da dünyanın çirkinliğinde iyi ruhların ve güzelliğin yaşayamayacağını temsil eder.

    Trajedilerle doğan, trajedilerle beslenen ve trajedilerle yok olan bir karakterin hikayesi bize bir çok soruyla ve düşünceyle veda ediyor kitabın sonunda. Ruhunu şeytana satmak diye bir şey yoktu aslında , çünkü şeytan ancak insanın kendinden kaçışıydı. Aynada gördüğümüz de tablodaki çirkin yaratık da bizdik aslında. Sadece çirkinlik gözümüzün önünde apaçık durmasın diye onu tozlu odalara hapsettik ve yüzleşemedik. Dorian yüzleşti ve yenik düştü.

    Kitapta yer alan cinayet de hazzın bir parçasıdır. İnsan şiddet dürtüsüyle var olur. Ve cinayetler ona hazzı tattıran eylemlerdir. Düşünceler eylemlere dönüşmeden insana rahat vermez. Eylemler de gerçekleştirildikten sonra insanı asla mutlu etmez. Bu nasıl bir kısır döngüdür? Trajedilerden bu kadar hoşlanmamızın sebebi içimizde eyleme olan açlığın kısa bir süre için bastırılması değil midir? İnsan değişebilir mi? İnsan olduğu insan mıdır yoksa olmak istediği mi?
    Bunun gibi bir sürü soru çıkar bu kitaptan ama cevapları verilebilir mi? Alın işte size yeni bir soru.

    Dorian Gray , Oscar Wilde’ın ruhunun yansımadır. Kendi karakterlerinin romanda buluşmasıdır. Bu kadar güzellik düşkünü bir adamın ölürken iğrenç bir odada , iğrenç bir duvar kağıdıyla savaşına da yer vermek zorunda hissettim kendimi.
    Ölmeden önce Wilde’ın son sözü

    “Ya duvar kağıdı gider, ya ben” olmuştur.

    Sanırım kendini ölmeden önce bu kadar iyi anlatabileceği başka bir cümle olamazdı.

    Bu kitap hakkında inanın sayfalarca inceleme yazabilirim ama okunmaz , okunması adına ancak bu kadar kısaltabildim. Mutlaka okunması gereken bir kitap. Kötülük herkesin içinde var , bu kitap bunu dışarı vurduğu için rahatsız edici ama okumak biraz da rahatsız olmaktır. Rahatınızı kaçıracak kitaplar okumanız dileğiyle.
  • Hepimiz kendimizde olmayanı arıyoruz.
    Ve,hepimiz ancak kendimizde olanı buluyoruz...
  • Yalnızlığımızla çoğalıp,kalabalığımızla eksiliyoruz ve öylesine kalabalık ki yalnızlığımız...
    Ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz...
  • "Yaralanmışlardan korkun..."
    Yaralanmamış kim var peki?
  • Kendimizi affetmemizdeki bu korkunç hoşgörü değil mi,başkalarını affetmemizi bu kadar zorlaştıran?..
  • Hatalarımızı ve pişmanlıklarımız,çıkarsak bizden geriye ne kalır?..