• "Hypatia, "İskenderiyeli Diaphantos'un Aritmetikası , Pergeli Apollonios'un Konikleri ve Ptolemaios'un astronomi sistemi üzerine yorumlar kaleme alan," İS 355-415 tarihleri arasında yaşamış bir filozof, gökbilimci ve matematikçidir.

    "Bütün kaynaklar[ın] cesaret, erdem, doğruluk, vatandaşlık ve entelektüel birikim açısından kusursuz bir örnek olduğu konusunda"* birleştiği Hypatia, alçakgönüllü, sade bir yaşam çizgisi ve ağır başlılığı ile de dikkat çekmektedir. Damascius, "tüm şehrin onun üstüne titrediğini" ve ona "taptığını," onu vatandaşlık ödüllerine boğduğunu söyler.

    Yaşam tarzı, özgür ruhu, kurduğu ilişkiler, toplumu etkileme gücü ve entelektüel düzeyi, erkek egemen değerlerin kadınlara yönelik beklentilerinin çok üzerindedir. Bu nedenle, başta kilise olmak üzere, söz konusu değerlerin temsilciliğine soyunmuş tüm tutucu çevrelerin hışmını üzerine çekmiştir. Oysa o, ne kilise karşıtı sofu
    bir çoktanrılı, ne de Hıristiyan felsefesine yakın Yeni Platonculuk'un yayıosıdır. Hypatia, çalışma ve düşüncelerinde araştırmacı ve bilimsel bir yaklaşımın ağırlığı olan bir kadındır. Bu kimliğiyle kadınlar için ideal bir örnek iken, ataerkil sistemin toplumsal yaşamın tüm hücrelerine nüfuz etmiş değerlerine bir tehdittir. Bu nedenle, erkek egemen düzen karşıtı düşünsel değişime yol açabilecek eylemlerinden dolayı, üstelik cinsel kimliği üzerinden cezalandırılarak yok edilmiştir.

    Hypatia'nın tutucu çevrelerin dikkatini ve hışmını çeken özellikleri gerek yaşadığı dönem, gerek öncesi ve gerek de sonrasında çok sayıda karşı cinsten insanın da özellikleri olabilmiştir. Tarih cesur, entelektüel, birikimli, sade bir yaşam çizgisine sahip, özgür ruhlu erkeklerin başarı ve hatta bir tür kutsanma öyküleriyle doludur. Bu erkeklerin bazıları zaman zaman sistemle çatışmalı duruma düşseler ve hatta öldürülseler bile, bunun nedeni muhalif duruş ve düşünüşleri olmakta ve cinsel kimliklerine yönelik bir saldırganlıkla karşılaşmamaktadırlar. Oysa onlarınkine benzer bir yaşam tarzı, duruşuyla değilse bile düşünsel yapısıyla muhalif bir nitelik taşımayan Hypatia'ya, kadın olmasından ötürü çok görülmüştür ve esas olarak cinsel kimliği saldırıların hedefi olmuştur.

    Onu şehrin baş düşmanı ilan eden, tutucu çevrelerin temsilcisi kilisedir. Ancak insanların sevgi ve saygı duyduğu bir filozof, gökbilimci ve matematikçiye açıkça saldırmak, kilise için bile kolay değildir. Böylece "sinsi bir kumpas" devreye sokularak çirkin amaçlara yol açılacaktır. Ateşli bir dedikodu mekanizması işlemeye başlamıştır.

    O bir cadıdır. "Büyücülüğün en tehlikeli türü olan kara büyüyle* uğraşmaktadır." O, şehirdeki pek çok insana şeytani büyüler yapan, "şeytanca hileleriyle pek çok insanı baştan çıkaran tehlikeli bir cadıdır."
    Sonunda şehirde ona karşı şiddetli bir rüzgar esmeye başlar ve Hypatia, ortamı uygun bulan "kusursuz Hıristiyan" Peter önderliğindeki kalabalık bir lümpen takımı tarafından acımasız bir linçle ortadan kaldırılır.

    Hypatia şöyle öldürülmüştür: İS 415 yılının Mart ayında bir gün şehirdeki olağan gezintisinden dönmektedir. Arabası yolda durdurulur; Hypatia arabadan indirilir ve Caesarion Kilisesi'ne götürülür. Burada önce elbisesi çıkarılarak çırılçıplak soyulur. Sonra "kırık çömlek parçalarıyla" vücudu paramparça edilir. Bu da yetmez, cesedi şehrin dışına çıkarılarak yakılır.

    Hypatia ölümünden önce neden çırılçıplak soyulmuştur?

    Maria Dzıelska, Hypatia'nın 415 yılında öldüğünde yaşının altmışlara vardığını belirtir. Dolayısıyla "korkunç ölümü sırasında Afrodit'e layık bedeniyle katillerin sadizmini ve kösnüllüğünü kamçılayan bir genç kız"(Dzıelska, Maria, İskenderiyeli Hypatia, s. 118) olmadığını söylemektedir. O halde saldırganların hedefi onun cazibesini yitirmiş cinselliği değildir. Peki nedir? Dzıelska bu konuda fikir yürütmemektedir. Oysa bize göre, kösnüllüğü kamçılayabilecek cazibesini yitirse de o hala bir kadın bedenidir ve bu beden, erkek egemen değerlerin kadın için uygun görmediği bilimin, ahlakın, erdemin, felsefenin ve cesaretin tümünü birden üzerinde taşımış bir abidedir: Dolayısıyla sahip olduğu tüm erdemlerinden sıyrılması gerekir. Çırılçıplak bırakılışı çok anlamlıdır ve şu mesajı içermektedir: İşte memelerin, işte kalçaların ve cinsel organın. Sen yalnızca bir kadınsın, yalnızca dişi bir şeytan. Al bakalım!

    Sonunda Hypatia'yı yok ettiler. Böylece başka Hypatiaların doğuşunu yüzyıllarca ertelediler, ancak yenileri er geç gelecekti."
    Pervin Erbil
    Sayfa 133 - Arkadaş Yayınevi 4. Baskı 2015
  • "Böylece, yıllar süren çalışmalar sonucunda, «sinircemeli kişiliklin karşıtı olarak gördüğüm «üreyimsel kişiliğin ana çizgileri yavaş yavaş belirdi."
    İdeal alınacak tip, tabii ki buydu. «Üreyimsel» adlandırması da, burada alışılagelen ruhçözümsel anlamının dışındadır. Reich’ın bu sıfatı seçmesinin nedeni bu kişilik tipinin temel niteliği olan, orgazmla doyum sağlama yeteneğini ifade edebilmek içindir: Reich’a göre bu yalnızca üreyimsel yoldan olabilir. Hastalar üreyimsel olarak, tam anlamıyla kendilerini verebilme yeteneğine eriştikleri zaman, öyle çabuk ve derinlemesine değişiyorlardı ki, başlangıçta bu görüngüyü kavrayamıyordu.
    Reich’ın sonradan tüm kitaplarının başına koyduğu savsözü şuydu: "Sevgi, çalışma ve bilgi yaşamımızın ana kaynaklarıdır. Öyleyse, yaşama onlar yön vermelidir."
  • Toplumun oluşturduğu kuralları benimseyen, toplumun kendisinden yapmasını istediği tutum ve davranışları yerine getiren birey, ideal kişi modelini oluşturmaktadır. İdeal kişilik tipi, toplum içerisindeki genel kabulleri, eğilimleri ve değer yargılarını tutum ve davranışlarında somutlaştırma olarak tanımlanan “karakter”e karşılık gelir. Bireyin, üyesi olduğu toplumun kültürel taleplerine, değer hükümlerine, gelenek ve göreneklerine göre davranması onun “karakter” sahibi olduğunu gösterir (Bilgiseven, 1995: 90) Allport, karakteri, insanın, içinde yaşadığı çevrede geçerli olan değer yargılarını ve ahlâk kurallarını kullanış biçimi olarak tarif etmektedir. Kişiye özgü davranışlar bütünü olan “karakter”, insanın bedensel, ruhsal ve zihinsel etkinliklerine çevrenin verdiği değer olarak tanımlanır. Yapılan tanım, “karakter” ile yaşanılan çevre arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarır. “Karakter”in, insanın içinde yaşadığı çevrenin toplumsal değerlerinden ve ahlâk kurallarından oluşması ve değerlendirilmesinin de bunlara göre yapılması söz konusudur (Köknel, 1999: 20-21).
    DEĞİŞEN EKONOMİK VE SOSYAL KOŞULLARIN BİR ÜRÜNÜ OLARAK “KARAKTER AŞINMASI”
    Ünal ŞENTÜRK*
  • 304 syf.
    Takip: Darok denen şamanın Delkarna Sarayının hazinesinden bir parşömen kağıdı almasıyla başlar her şey. Darok parşömeni şatodan çıkarırken epey bir zorlandı. Başta bir arıya dönüşerek ve insan ebatında bir ak kartala dönüşerek düşmanları olan Delkarnalardan parşömeni almayı başarır...
    Bu olaydan sonra sultanlık sarayında parşömen kağıdını kimin çaldığı ve nasıl çaldığıyla ilgili sarayın büyücüsü Derian olayla ilgili en olası görüşü ortaya atar. Bunun bir şamanın yaptığına önce bir arıya dönüşüp parşömenin olduğu odanın kapısını açtığını sonra tekrar bir insana dönüşüp parşömeni alıncada, kaçtığı esnada bir kartala dönüştüğünü söylüyor. Darok parşömeni alınca arkadaşlarının yanına gidip Gura Kaptanın gemisiyle yola çıkarlar. Bu esnada Delkarlar sarayında sultan öncülüğünde Derian, Olein, Terikan ve Başkomutan Gadek ile birlikte toplanırlar. Bu toplantı sonucu sultan Alterus Derian ve Olein'nin birlikte parşömeni bulmalarını ister... Sonrasında on iki katlı bir araba ve otuz iki süvariden oluşan ordularını hazırlayınca sarayın gizli örgütü olan Zincir Örgütünün başı Olein ve büyücü Derian yola çıkarlar. Derian buna çok sevinir. Çünkü, Oleine'e karşı ne hissettiğini tam anlamlandıramasa da ondan hoşlanmaktadır. Ve onunla bu yolculuğa çıkmak onu epey heyecanlandırmaktadır... Bu yolculukta Derian Olein'nin ne kadar cesur olduğunu bir kez daha anlamış, Olein de Derian'nın sultana ne kadar bağlı olduğunu ve işini hakkıyla yapmak için ne kadar uğraştığını görmüştür.

    Onlar ilerlerken Karou yanlarına gelir. Ülkedeki Nasraların gözbebeklerini siyaha çevirerek kendilerini gizlediklerini bunu anlamak için bir büyü geliştirdiğini söyler. Onlar daha uzaklaşmadan herkese bu büyüyü yapacaklarından onlara da yapması gerektiğini söyler. Başta Derian kontrolden geçti, gözlerini kapatıp kendini büyülü sözlere bıraktı, garip şeyler hissetti. Ama kontrolden başarılı geçti. Garip şeyler hissetmesinin sebebi ise; hafif gözbozukluğuna sahip olmasıymış, büyü sırasında bu da tedavi edilmiş. Daha sonra Olein de kontrolden başarılı geçince tüm askerler bir teki hariç bu kontrolden başarılı geçmiştir. O kişi de başına gelecekleri bildiği için uzaklaşmaya çalışırken arkadaşları tarafından öldürülür.
    Orduları akşam olunca bir ormanda dinlenmeye karar verir. Bu esnada Derian iki süvarinin, Nasra çetesi kılığına girmiş askerlere para verdiğini görür. Bunu Olein'e anlatır. Olein bunu sultana haber verir, sultan bu işten haberi olduğunu söyleyip, kendi işlerine odaklanmalarını ister. Sultan daha sonra Gadek'i odasına çağırıp neden böyle bir şey olduğunu sorar. O da "Birlik zaten zorunlu olarak o rotadan ilerleyecekti, yol üzerinde küçük bir işi halletmelerinin sorun olmayacağını düşündüm." der. Sultan onu sert bir şekilde uyarıp ve işine dönmesini ister.


    İki Kızın Hikayesi: Natensi sabah yumurta ve ekmek almak için abkadı ve amcası uyanmadan pazara gider. Orada Gadulayla sohbet ederken, at üstündeki bir süvarinin pazarda yarattığı angaryadan nasibini alacakken Gadulo'nun sayesinde kurtulur...Bu süvari getirdiği haber yüzünden çevredeki köylerde bulunan Nasralı çetelerce saldırıya uğramıştı. Etrafını göremediği için böyle bir angarya yarattığını köydekilere anlatır. Tabii bunu Natensi duymadan eve gider, olanları ablasına endişelenmemesi için tamamıyla anlatmaz. Ablasına Nasralıların kuyruğu var mı diye sorar. Daha sonra köyde olanlardan haberdar olan amcaları morali bozuk bir şekilde eve gelir.

    Natensi ve Eymar bir akşam Nasralı çeteler trafından Kaptan Gura'nın gemisine götürülürler. ilk defa bir gemi gördikleri için çok şaşkındırlar. Hem korkuyorlar hem de onların kaçıranların onlara çok iyi davranmalarına hayret ediyorlardı.

    İki kardeşi kaçıran Darok ve Gura Kaptan başta Eymar'a her şeyi anlatırlar. Amcalarıyla iyi bir müttefik olduklarından söz ederler... Ve ona amcasının yazdığı mektubu verirler. Mektupta amcaları babalarının bir Delkar olduğunu ama bir Nasra kızı sevdiğini iki ailenin buna saygı duyduğunu ama toplumun annelerini kabul etmesi için annelerine bir büyü yapılarak gözbebeklerinin siyah yapıldığını, bu yüzden onların da gözbebekleri Nasralı bir anneden doğdukları için beyaz olduğunu ama doğar doğmaz büyü yapılarak gözbebeklerini siyaha çevirdiklerini anlatır...Şimdi de duyduklarına göre Delkar Sarayında bunu açığa çıkaracak bir büyü bulduklarını onları da bu yüzden güvende tutmak için çok güvendiği Gura kaptan ve Darok'a teslim ettiğini söyler. Bütün bunlardan sonra Eymar ağlar ama durumu da güvende olduğunu da anlamış olur. Kardeşine de korkmaması ve oradakilere güvenmesi gerektiğini söyler.


    Kiralık Kılıç: Ayron köylerine Delkarlı çetelerce yapılan katliamdan kurtulup, onun oeşindeki çetrlerden kaçmaya çalışırken, ormanda onlara esir olur. Tam bu esnada Kaye denen Kiralık Kılıç onu çetelerden kurtarır. Onu güvenli bir yere götüreceğini söyler. Yolda Ayron'un köylüsü Durkayla karşılaşırlar. Başta Kaye buna sevinir. Ama Durkan'nın Ayron'nu zorla yanına alıp onu Nasralı bir çete yapmak istediğini söyleyince ve kızın bunda isteksiz olduğunu anlayınca bir Nazkor ayısına dönüşerek onu kurtarır... Abla kardeş olarak Kaye'nin güvenli dediği yere doğru yol alırlar.


    Setiran Limanı: Gura Kaptan ve Darok hazırlıkları yaparken Kaye yanlarına gelir. İki şaman yıllardır birbirlerini göremedikleri için özlemlerini giderirler. Kaye Kılıçbalığı adındaki gemilerine binmeyeceğini yanında getirdiği Ayron'u onlara emanet etmek istediğini söyler... Bu sırada Olein ve askerleri gemi limana yaklaşmadan limana komşu tepeyr yerleşmişlerdi. Saldırmak için uygun anı bekliyorlardı. Askerler Orsalin' ni yani sultanın baş düşmanını orda görünce çok şaşırdılar. Aralarından biri hesapta yokken ona saldırmaya çalıştı ve ortalık kızışmaya başladı. Orsalin'i korumaları korudu. Olein çatışmanın başladığını anlayınca kendilerine yardıma gelecek gemileri beklemeden saldırımaya başladılar. Derian gördüğü şamanı Karuo'ya gösterir sonrasında ikisi de Darok'a saldırmak için hazırlanırken Olein ve Kaye savaşıyorlardı. İkisi de karşılarında ilk defa bu kadar güçlü bir rakip görüyorlardı. Kaye Olein'i tanıdı. Sen "şaman avcısı olan kadınsın" deyip tüm gücüyle bir ayı olmaya çalıştı ama Olein'nin taşıdığı efsunlu kolye yüzünden bunu başaramıyordu. Muhtemelen Olein bunu ölmüş bir şamandan almıştı. Karou bu esnada onlarca yaşlının, çocuğun, hem Nasra hem de Delkar tarafının zülmünden kaçan yüzlerce insanın bulunduğu gemiye bir gülle attı. Orada olanların çoğu hayatlarını kaybettiler. Kaye bunlar arasında Ayron'nun da olduğunu anlayınca Karou'ya doğru koştu o esnada Oleinden uzaklaştığı için ayıya dönüşmeyi başarabildi ve Karou'yu parçaladı. Bu sırada Derian kaçmayı başardı. Sonrasında Olein de uzaklaşmanın daha iyi olacağını düşünerek oradan uzaklaştı... Daha sonra ikisi birbirini bulup, sonrası için plan yapacaklardır.
    Eymar ayıdan tekrar insana dönüşen Kaye'yi tedavi ediyordu. Eymar bir şifacının yanında çalıştığı için önceden bu işlerden anlıyordu ve yaralı olarak kurtulanlara yardım eden şifacıya yardım ediyordu... Bu sırada Kaye'nin Darok'un kardeşi olduğunu öğrenir ve bu şaşkınlık içinde gemilerinde ilerlemeye başlarlar.


    Torin Prensliği: Kaptan Gurave Darok'un himayesindeki insanlarla dolu olan Kılıçbalığı adındaki gemileri şamanların atası Melkara'yı bulmak için Torin Prensliğine doğru ilerlerler. Melkara'yı bulmalarının amacı ise kapalı hücrede tuttukları Zorgoydu. Zorgo çok zaman önce Delkar ülkesinde Nasralar ve Delkarlar tarafından katliama upraya bir harnandı. Darok'a göre gemideki barış yanlısı insanları ancak onların ülkesinde rahata kavuşturabilirdi. Bu ülkenin yerini de ancak çok zaman önce Delkar ve Nasraların birleşerek gerçekleştirdiği katliamdan sağ kurtulan ve batmak üzere olan bir gemiden son anda Gura Kaptan tarafından kurtarılan Zorgo biliyordu. Ama atalarını yok eden insan ırkına Zorgo güvenemiyordu. Onlar da kendisine zarar vermemesi için onu bir kafese koymuşlardı. Ama onun sadece Melkara'yla konuşacağını bildikleri için onu ancak Melkara'nın ikna edeceğini anlayıp onu ikna ettikten sonra harnankar ülkesine gidebileceklerini düşünüyorlardı... Bu amaçla yola çıktılar. Yolda bir ormanda Oranekler adında vahşi yaratıklarla karşılaştılar. Onların saldırısına uğradılar ama neyseki bulmaya geldikleri Melkara dev bir yaratığa dönüşerek onları yok edebildi. Sonrasında bir sineğe dönüşüp ordan uzaklaştıktan sonra gerçek haline dönüp şaşkınlık içinde onların yanına gelir. Olup bitenleri Darok'tan öğrenir. Eymar ve Natensi'yi yanında getirmesinin nedenini açıklar. Zorgo'yla olan sorunlarını bunun ancak kendisinin çözebileceğini söylerler çünkü Melkara harnanların atalarını yok olmaktan kurtaran kişiydi ve tüm harnan halkı bunun farkındaydı. Melkar Zorgo'yla konuştuktan sonra Zorgo ataları için çok şey yapan Melkara'ya güvenip ülkelerinin yolunu göstereceğini söyler. Tam yola çıkacakları sırada sultanın askerlerinin donanmasını çok yakınlarında fark ederler. Başta bir şansları olmadığına kanaat getirirler. Daha sonra Melkara'nın Yavurta Örümceğine dönüşmesiyle bir kurtuluş olduğını anlarlar. Kaye ve Darok da birer kartala dönüşerek ateşlenmiş iki gülleyi düşman gemilerinin mancınıklarına atmak için havalanırlar tam bir işbirliği içinde dülmandan kurtulmayı başarırlar... Düşman yaralılarını düşman gemisilerine aldıktan sonra kendi yaralılarını toplanıp hazırlanıyorlarken Melkara'nın bir tahta parçası üstünde çok bitkin olduğunu görürler. Çünkü, Melkara'nın onları kurtarmak için asırlarca biriktirdiği bilgi ve ilmini son zerresine kadar kullandığı için kendine gelmesi uzun olacaktı. Onlar da bunun farkındaydı.

    Bilinmayene Yolculuk: Sultanın emrindeki büyücüler halkın arasına karışmış Nasraları bulmak için bir köye baskın yaparlar. Orada Nasra bir çetenin çok eskiden başka bir Nasralı çetenin öksüz kalan çocuğunu Nasralara düşman olmayan Azarna adında bir kadına vermişti. İşte Delkarlı askerler onu zorla alıp, tutsak aldılar. Köyde buna üzülen de oldu, tepkisiz kaln da Delkar askerleri gibi düşünenler de vardı... Bu durumu Ulkon adında bir çocuk mağarada gizlenen Nasra çetelerine bildirir... Onlar da o esnada Nasra ve Delkarlarla işbirliği içinde olan Herioyla konuşuyorlardı. Bundan sonra bağımsız bir Nasra ülkesi için hızlanmaları gerektiğine karar verdiler.
    Derian ve Olein de ülkedeki kaosu düşünerek Kaptan Gura'nın gemisinin peşindeydiler. Kaptan Gura'nın gemisinde ise durumlar iyileşmeye başlıyordu. Eymar ve Zorgo sohbet edip, kendileri dışında da burada Nasralar arasında yalnız hissedenlerin olduğunu anladılar.

    Kaplan Adası: Gidecekleri uzun yolda erzak ve yenilecek hayvan bulmak için Zorgo'nun tarif ettiği Kaplan Adasının yanında buldular kendilerini... Şaşırmışlardır. Orada ikiye bölündüler; Kaye, Darok ve bazı korsanlar adaya gitti geride kalanlar ise gemide bekledi. Ama adada kendilerini şaşırtan Maymun Adamlar ve kaplanlara rastlamışlardı. Onların tuzağına düşmüşlerdi. Ama içlerinden bir kaplanın Kaye'yle akıl üzerinden görüntüler göndermesiyle bunların bunların kötü olmadıklarını onlardan istediklerine karşılık, yavru bir kaplanı kurtarmaları gerektiğini anladılar. Ve Maymun Adamların kaplanları değil, kaplanların Maymun Adamları evcileşttirdiğini gördüklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Kaye yavru kaplanı kurtarmak için gösterilen mağaraya indi orada iradesini yok edecek bir kokuya maruz kaldı. Başta halüsinasyon gördü. Oleinle savaştığını ona yenik düştüğünü ve bunun en büyük korkusu olduğu için bundan utandı.
    Derian ve Olein ise Yüzen şehre gelmişlerdi. Gura kapta'nın gemisine yaklaştıklarını anladılar. Bu şehirde kimsenin olmaması şaşırtmıştı onları. Askerleri orada bazı notlar bulmuş, bu notlar üzerinde eskiden burada bir salgın hastalık olduğundan söz etmişler, bunun üzerine Olein bazı askerlerin güvertede bekletilip sonra denize atılmasına karar verdi.
    Bu arad sultanın oğlu Torin'nin yanına Başkomutan Gadek gitmişti. Ülkede olanlardan, babasının planlarından, ondan yapmasını istediği şeylerden bahsetti. Tabbi ki babası gibi düşünmeyen Torin'nin canı sıkılmıştı bunları duyunca. Gadek gittikten sonra danışmanı Kanara geldi. Prens ona her şeyi anlattı. Be bir Nasra olduğu için onun adına endişelendiğini ondan vazgeçmek istemediğini söyledi...

    Harnan şehri:Ve sonunda gemidekiler amaçları olan Harnenik Şehrini sisli bir gecede Zorgo'nun dikkati sayesinde buldular. Bu sırada Melkara da iyileşmiş, Kaye o zamana kadar başlarından geçenleri ona anlatır. Melkara ve Zorgo meclis başkanı olan Zorgo'nun dostu olan Norlo'yla görüşürler. Olanları anlatırlar. Şehir halkı Melkara'ya ve şamanlara karşı çok minettard, bu minettarlıklarını onların istediklerini yerine getirmekle sağlamaya çalışıyorlardı... Gemidekilerin kalabileceği bir yer ayarlayıncaya ve halkın bununla ilgili düşüncesini anlayana kadar Zorgo ve Melkara dışında herkes gemide kaldı...
    Bir gün sultanın gemilerini fark ettiler harnanlar. Gemidekiler epey kaygılandı onları nasıl bulduklarına şaşırıp harnanları da tehlikeye attıkları için üzülüyorlardı. Ama neyseki harnanlıların bunu için alınmış önlemleri vardı... Düşmana önce onlar saldırdı. Sultan askerleri neye uğradıklarını şaşırarak yok olmaya başlamışlardı ki Derian, Olein'e olnları ve parşömeni alanların saklandığı şehri sultana yüzüğü aracılığıyla haber vermesini istedi. Olein aldığı büyük darbe yüzünden gücünü toplayamıyordu. Derian kendisi yüzüğü alıp bunu gerçekleştirmek istedi Olein buna kaln gücünü kullanarak karşı çıktı. Ve Derian'ı istemese de öldürmek zorunda kaldı...
    Düşman gemisinin içinde Olein'i fark eden Melkara kartala dönüşerek onu karaya çıkardı. Arkadaşlarına zarar vermemesi için de ellerini, kollarını bağladı. Kaye beklediği günün geldiğini Olein kendine gelir gelmez onu öldüreceğini söylüyordu. Olein kendine gelince iki kadın arasında ve oradakiler arasında tartışmalar oldu. Çünkü bilmedikleri şeyler vardı. Sonrasında Melkera'nın orada olduğunu gören Olein olan biteni anladı. Melkara Olein'e bir can borçlu olduğunu, onun için onu kurtardığını , onu aslında sultandan nefret ettiğini, farklı yollarda olsalar da aynı menzile gitmeye çalıştıklarını anlattı. Olein başından geçenleri, kendini ve amaçlarını belli etmemek için insanları ve şamanları öldürmek zorunda olduğunu anlattı. Tabii buna hepsi kuşkuyla baktılar Melkarna dışında o Olein'nin ne yapmaya çalıştığını gayet iyi biliyordu.
    Olein daha sonra ya kendisini öldürmelerini ya da parşömeni vermeleri gerektiğini, çünkü amaçlarını gerçekleşmesi için başka bir seçeneklerinin olmadığını anlattı. Melkarna parşömeni vereceğini ama içinde ne olduğunu öğrenmek istediklerini söyler. Olein de içindekini bilmediğini ama şifreyi bildiği için parşömenin içinde bulunduğu kutuyu açar. İçinde kaşif Oregtorn tarafından "perg" denilen bir adanın haritası olduğunu görürler...
    Daha sobra Olein Kaptan Gura'nın gemisinde kensisine casusluk yapan Redie'yi de yanına alarak Delkarna'ya dönmeden önce ona hala öfkeli olan. Kaye'ye Redie'yle iletişim kurduğu yüzüğü ona verir. Perg'e giderlerken açık denizlerde onlara yardımcı olacağını, aynı zamanda Olein hayallerini gerçekleştirdiğini bu yüzük sayesinde haber vereceğini ve sonrasında herkes mutluluk,huzur ve barış içindeyken gelip Kaye'nin kendisini öldürmesini isteyeceğini söyler. Olein öldürdüğü onca insanın kabuslarını görmekten anca böyle kurtulacağını söyler.
    Darok ve Kaye iki kardeş şaman bulmak için yola çıktıkları Per'in herkesin barış, huzur içinde yaşadığı bir yer olduğunu umut ederek yola çıkarlar.

    Eserde Aktarılan İletiler:
    1)"Koledion bile, o eşi benzeri olmayan kahraman bile ölümün karşısında duramadı."(syf-48- Üzüntü, veda temaları)
    Burada Arterus yanına gelen Başkomutan Gadek ile konuşması sırasında böyle bir cümle kullanıyor. Demek istediği kimsenin ölüm karşısında direnemeyeceği elbet bir gün sultan da olsa öleceğini anlatmak istemiş. Yazar bir nevi bunu kitabın tamamına aktarmış ve bunu bir nutuk çekerek değil kitapta genelde üst mevkilerdeki kişilerin konuşmalarıyla vererek bunu "davranışçı yaklaşıma" göre aktarıyor diyebiliriz.


    2)"'Çıkmasa iyi olur,' dedi Arterus. Askeri kararlarını sorgulamam, ama sonuçlarını sorgularım." (syf-50- bağışlama, sorumluluk temaları)
    Burada aslında yazar sistemi eleştirmektedir bazı insanların neden sistem karşıtı olduğunu dikkatli okuyuculara sezdirerek aktardığı için "yapılandırmacı yaklaşıma" göre ileti aktarılmıştır diyebiliriz.


    3)"Herio gibi adamlar sadece çıkarlarına sadıktır"(syf-55- kişilik tipleri taması)
    Yazar burada ikiyüzlü insanların tek amaçlarının çıkarları olduğunu belirmiştir. Herio burada söz konusu karşıt iki grubada menfaatleri gereği yardım etmektedir. Bunu yazar kitapta Herio'nun bazı davranışlarıyla zaten belirtiyor. Burada özet geçmesi iletiyi "davranışçı yaklaşıma" göre aktardığını gösterir.



    4)"Bunun olmasını istemem, ah, hem de hiç, ama Delkarna'nın geleceği duygularımızdan önemli."/"Anlamlı bir ideal için savaştığını düşünmek duygularına hakim olmasını sağlamıştı." /"Görev doğrudan ve yanlıştan önemliydi, zaten doğru olan neydi ki, birine göre doğru olan diğerinin gözünde yanlışa dönüşüyordu. Kafasındaki karmaşadan ancak bu inanca sımsıkı tutunarak kurtulabilirdi."(syf-56/142/216- vatan sevgisi, millet sevgisi, bayrak sevgisi, sorumluluk temaları)
    Bu sözüyle Alterus eğer ki Torin kendisine karşı çıkarsa toprakları diğer iki çocuğu arasında mecburen paylaşacağını dile getiriyor. Ve aynı zamanda bir amaç uğruna ölmenin kutsiyetinin kişiyi nasıl ayakta tuttuğundan söz ediliyor. Burada vatan sevgisinin her şeyden önce geldiği anlatılmak isteniliyor. Bunu yazar "yapılandırmacı yaklaşıma" göre yapmaktadır.



    5)"Hepsini sürmeli buralardan. Ataları neydi ki bunlar ne olsun." /"Bütün insanlar aynı değil Zorgo. Asırlar önce yaşananlar yüzünden hepimizden nefret edemezsin."/"Biz harnanlar çocuklarımıza sürekli bu acılı öyküleri anlatarak belki de iyi bir iş yapmıyoruz, bilemiyorum. İnsanlara karşı kendilerini kollamaları için yapıyoruz bunu, ama nefreti de canlı tutmuş oluyoruz." (syf-63/161/218- insan sevgisi, geçmiş, gelecek temaları)
    Delkarların Nasraların köylere yaptığı saldırılardan sonra söylenen bir söz. Burada geçmişte Nasraların atalarının yaptığı hataların şimdiki nesile ödetilmeye çalışılması anlatılmaktadır. Bunu yazar kitabın tamamında Nasralar ve Delkarlar sonrasında Harnanlar(Zorgo) üzerinden, bu üç milletin birbirinden ayrılmaz yazgısı üzerinden sezdirerek aktardığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.


    6)"Kalabalıkta önce bir uğultu, sonra derin bir sessizlik oldu. Nasralara duydukları tüm nefrete rağmen, bu uygulama onlara bile ağır gelmişti." (syf-65- empati, insan sevgisi temaları)
    Sultanlığın kararına göre tüm Nasraların alınlarına asla çıkarılamayacak bir damga vurulacakmış, bunun üzerine Nasra çetelerinin yaptıkları saldırılara rağmen Delkar halkı içinde derin üzüntü duymuşur. Bunu yazarın kitapta bu şekil belirtmesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapar.



    7)"Kavga ederken büyüklerin Nasra kelimesini küfür yerine kullandıklarını de az işitmemişti. Gadulo, gençliğindeki yolculukları sırasında pek çok Nasra tanıdığını söylerdi, bizden farkları yok derdi, sadece gözbebekleri beyaz ve galiba ortalamada biraz kısa boylular, hepsi o kadar işte... Ama öğretmeninin anlattıkları çok farklıydı, Nasraların kolayca şiddete sapabildiğini, kan dökmekten hiç kaçınmadıklarını okulda defalarca dinlemişti."/"Bir Nasra olduğunu duymak onu pek etkilememişti, Nasraların kuyrukları olmadığını öğrendikten sonra Delkar ya da Nasra olmanın ne fark edeceğini zaten pek anlayabilmiş değildi."(syf-66/67/89- insan sevgisi, empati temaları)
    Natensi'nin ablasına Nasralar hakkında soru sormasıyla aralarında geçen konuşma sırasında böyle bir diyalog geçer. Bununla aslında bir çok milletin gerçeğine de işaret etmektedir.Yazar bu iletiyle aktarmak istediğini insan sevgisi çercevesinde "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    8)"Eskiden bizim atalarımızla onların ataları savaşmışlar. Bizi sevmemeleri sadece geçmişte yaşanmış olaylardan. Cahiller dedim ya sana." (syf-70/71 geçmiş zaman teması)
    Yine iki kardeş arasındaki konuşma sırasında söylenmiş bir söz. Yazar burada geçmişte yaşanılanların bedelini şimdiki kuşağın ödediğini bunun da sebebinin cahilik olduğunu anlatmak istemektedir bunu kitaptaki karakterlerin konuşmalarıyla vermesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapmaktadır.



    9)" Ben sadece bir şamanım, diye gülümsedi Darok. 'Bunun ötesini hiçbir zaman önemsemedim. Çünkü şaman olmayı kendim seçtim, Nasra ya da Delkar olmayı ise seçemezsin. Öyle doğarsın, kimse tercihini sormaz. Kendi seçmediğim bir şeyle tanımlanmayı kabul etmiyorum'."/"Bu çatışmalarda iki taraf da birbirine kötü şeyler yaptı, diye başını salladı Darok. İnan bana, onların da sana anlatabileceği bir sürü acı öyküsü var. Ama Nasralar ve Delkarlar isimli iki kişi yok bu olayda. İki halk da birbirinden farklı on binlerce insandan oluşuyor. Bazıları zayıf, bazıları güçlü karakterde, kimi bencil ve zali, kimi yardımsever ve sevgi dolu. Nasralar Delkarları katlediyor ya da Delkarlar Nasralara zulmediyor demek doğru değil. Bazı Delkarlar bazı Nasraları, bazı Nasralar ise bazı Delkarları öldürdü, tek diyebileceğimiz bu. Bir kişiye sevmediğimiz insanlarla aynı milletten diye kötü gözle bakamayız, bunu kendileri seçmiyor, değiştiremezler de." "Ben seni kurtardım.Bir Nasra kızını değil. Sana baktığımda bşr Nasra görmüyorum, sadece Ayron'u görüyorum. Korunmaya ihtiyacı olan küçük ve tatlı bir kız. Sen de bana baktığında bşr Delkar görme. Sadece Kaye' yi görmeye çalış. Böylesi daha iyi." (syf-91/94/95/105- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Bence bu ileti kitabın ana teması olan insan sevgisi çercevesinde oluşmuş olup kitabın tamamına hakim olan iletidir. Yazar bunu Delkarlar ve Nasralar arasındaki geçmişten gelen çatışmlar üzerinden "yapılandırmacı yaklaşıma" göre iletmektedir.



    10)"'Ailen ve köydekiler öldüler,' dedi kadın soğuk bir sesle. Ölmek bir zafer değildir."(syf-103- yaşama hakkı teması)
    Kaye' nin Ayran'a yaptığı konuşmadan alınan bir kesittir. Ölmenin kolay olduğu asıl yapılması gerekenin ve zafer olcak olanın zorluklar altında yaşamayı sürdürmek asıl önemli olan budur demek istemiştir. Yazar bu iletiyi hem Ayron üzerinden hem de Olein'nin hayat hikayesi üzerinden sezdirerek aktardığı için aktarma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    11)"İnsan bazı idealler için fedakarlıkta bulunmayı göze almalı. Bunu en iyi siz şamanlar bilirsiniz."(syf-125- sorumluluk, takdir etme temaları)
    Yazar bu iletiyi Darok, Kaye, Melkara, Olein ve Gura Kaptan'nın hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmaktadır.



    12)" Hayır, kaza değildi. Karuo yaptı. Bilerek ve nişan alarak. Onu durdurmaya çalıştım, ama beni dinlemedi. Çok kötü bir iş yaptı Olein, tüm o yaşlılar ve çocuklar...Bu bizim yolumuz değil, bu Sultan Arterus'un, şanlı Koledion'un yolu değil...Olein hemen karşılk vermedi. Saray zindanlarında yılardır süregelen, bazılarına bizzat iştirak ettiği ilkenceleri düşündü, çoğu o kayıktakiler gibi silahsız köylülere, çetelere hakkında bilgi almak için yapılıyordu. Bu sultanın yolu değil, diye içinden tekrarladı, Derian yanılıyordu, bu onun pek çok yolundan biriydi."(syf-144/145-yaşama hakkı, üzüntü, sitem temaları)
    Yöneticilerin idealleri ile onların idealleri için çalışanların yaptıkları farklı olabilir. Birileri bir şeyin farkında değilken, ki bunlar başkasının amaçları uğruna ölmeyi göze alanlardır. Birileri de her şeyin farkındadır ve planladığı şeyler için uygun anı beklemektedir. Yazar bunu özellikle Olein'nin hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmıştır.



    13)"Geçmişte harnanlar katledilirken Nasralar Delkarlarla işbirliği yaptılar. Hatta bazı eskiler bizi en çok öldüren Nasralardı derler. Şimdi Delkarlar onları katledecek diye oturup ağlayacak değilim. Herkes ettiğini bulur."(syf-162- geçmiş, şimdi, gelecek ve yaşama hakkı temaları)
    Burada yazar birçok millete ait bir gerçeğe işaret etmektedir. Bunu Zorgo'nun geçmişte yaşanılanlar yüzünden tüm insanları aynı kefeye koyması üzerine Gura Kapta'nın onunla konuşması üzerine "yapılandırmacı"olarak aktarılan bir iletidir.



    14)"Zaman ilerledikçe şunu fark ettim, bugün zayıf olan, birkaç nesil sonra güç kazandığında, başkalarına kendisine yapılan zulmün aynısını yapmaktan geri durmuyordu. Buna defalarca şahit olduktan sonra, verdiğim mücadelenin anlamını sorgulamaya başladım."(syf-177- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Burada aslında dünyada yaratılmaya çalışılan ve başarılı olunan sisteme bir gönderme yapılıyor. Bunun farkında olan Melkara'nın da yaptıklarının nedenini sorgulamaya başlamasını sağlıyor. Bunu yazar hem Melkar hem de Kaye ve Darok üzerinden "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    15)" Birilerine faydası dokunmayacaksa, ilmin ne anlamı var ki?"(syf-180- bilim teması)
    Burada her şeyin farkına varan insanların kendilerini her şeyden soyutlayıp salt ilme adamlarının yanlışlığı anlatılmak istenmektedir. Bunu da melkara'nın köşeye çekilmesinden sonrasında tekrardan barış yanlısı insanlar yardım etmek için mücadeleye başlamasıyla yazar "yapılandırmacı" olarak bu iletiyi aktarmaktadır.



    16)"Galiba biz şaman olduğumuz için iyi şeyler yapmıyoruz, iyi şeyler yapmak istediğimiz için şaman oluyoruz. Bu içimizde olan bir şey..."/ " İnsanlarda en dibe düşme potansiyeli olduğu kadar yüce şeyler yapma potansiyeli de vardı ve kendisi asırlar önce şaman olmayı seçerken, insan denen varlığın genelde olduğu şeye değil, isterse olabileceği şeye duyduğu sevgiyle bu kararı almıştı." (syf-183/193- karar verme, kendini tanıma temaları)
    Burada bazı insanların içindeki iyiliğe işaret edilmektedir. Görev gereği değil de içlerindeki iyilik gereği bunu yapmalarına işeret etmektedir. Yazar bunu şamanlar üzerinden sezdirmeden aktardığı için "yapılandırmacı" olarak aktarmıştır diyebiliriz.



    17)"Ben ne yaptıysan doğru olduğu için yaptım!"(syf-274- insan sevgisi, özgürlükler teması)
    Bu sözü Olein Derian'ı öldürmek zorunda kaldığı zaman söylüyor. Onun aksine görev gereği değil, doğru bildiği şeyi yaptığını dile getiriyor. Yazar bu gerçeği gerçekte birbirine zıt iki karakter üzerinden vererek anlatmak yerine bir durum üzerinden sezdirdiği için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    18)"Yollarımız farklı olsa da, hepimiz aynı menzile gitmeye çalışıyoruz."(syf-278- insan sevgisi, dayanışma temaları)
    Burada barış yanlısı insanların farklı yollardan olsa da hep aynı amaç için "barış, huzur, mutluluk" için mücadele ettiğinin üzerinde durulmaktadır. Kitapta bu düşünce şamanlar, Olein çizgisinde sezdirilerek aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    19)"Gücü elinde tutanlar çıkarları için halkı birbirine kırdırıyor."/"Arterus bu sistemin bir ürünü, her şeyin tek sorumlusu değil. O giderse yerine gelecek çocukları ondan daha iyi olmayacak."(syf-280/281- insan sevgis, insan hakları temaları)
    Burada aslında tüm dünyada var olan büyük bir soruna işeret ediliyor; gücü elinde bulunduranların egemenliğine dikkat çekiliyor. Sultan Arterus'un böyle bir sistemin ürünü olduğuna dikkat çekiliyor. Bu görüşler kitapta birebir değil de kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucunun çıkaracağı anlama burakılarak aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı yaklaşım" diyebiliriz.



    20)"Orada kimse kimseyi incitmez, farklı olduğu için dışlanmaz. İnsanlar birlikte kardeşçe, dostluk içinde yaşarlar. Kan dökmeden, kavga etmeden..."(syf-294- insan sevgisi, insan hakları, umut, heyecan, rüya, düş, hayal temaları)
    Parşömen kağıdının üzerinde haritası çizilen Perg'e gitmeden önce Darok ve Kaye'nin orası hakkındaki dileklerini dile getirdikleri konuşmadan alınan bir kesittir. Kitabın temelinde aktarılmak istenilene vurgu yapılmıştır. Kitapta bu olay ve kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucuya aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    Değerlendirme:
    Kitabı içerik yönünden değerlendirmek gerekirse,
    Kitap şu an dünyanın gözü önünde Orta Doğu'da, Kırım, Irak, Suriye, Pakistan, Afganistan, Doğu Türkistan ve daha bir çok yerde yaşanılanlarda insanların kendilerinden olmayanlara karşı duruşlarına bir nevi işaret ediyormuş gibi geliyor insana kitabı okurken... Kitap genel olarak insanların mutluluk, huzur, barış içinde yaşamalarının çok zor olmadığını bunun için sadece "insan olmak" gerektiği ve bunun gereklerini yerine getirmek gerektiği üzerinde duruyor. Ve bunu kitapta sık sık vurgulamaktadır, bir nevi yakın tarihte yaşanılanlar yüzünden sesini insanlara duyurmaya çalışmaktadır gibi geliyor insana. Bazen hayatımızı anlamlı kılmak için uğruna mücadele edeceğimiz amaçlar seçtiğimize bunlar gerçekleştirmek istediğimizde doğru ya da yanlış olduğuna bakmaksızın sadece görev olarak bunu yapmak istediğimize ve bunun belki de hayattaki en büyük yanlışlardan birisi olduğunu anlatmak istemektedir. Böyle yaparak aslında hayatımızı ne kadar anlamsızlaştırdığımızı vurgulamaktadır. Yazar sade bir dil ve akıcı bir üslup kullanmıştır. Betimleme çok az kullanmıştır. Bu kitabı birazcık olsa edebi yönden geri planda bırakmıştır diyebiliriz.
    Kitap yapı ve içerik yönünden sıkılmadan bir solukta okunacak türden bunu da yazarın anlatımına borçluyuz diyebiliriz. Betimlemelerin azlığı ya da vurgulanan iletiyi çok sık tekrarlaması kitabın eleştirilecek yönleri arasında olsa da Türkiye' de fantastik/kurgu kitap türünün durumu göz önüne alındığında Barış Müstecaplıoğlu'nun bu kitabı yadsınamayacak bir öneme sahiptir. Fantastik kurgu kitap okumayı sevenlerin yanında benim gibi Türk yazarlara bu konuda ön yargıyla yaklaşanların okuyup bu konuda yanıldıklarını görecekleri bir kitap Şamanlar Diyarı. Bir çok milletin gerçeğini yansıtması açısından sosyal olay ve olgulara duyarlı insanlar için ilgi çekici olabilir.
  • 164 syf.
    Johann Wolfgang von Goethe Alman bir yazardır. Eserleri Doğu-Batı Divanı, en bilineniyse Faust’tur. Eserleri ile kişisel hayatı arasında bir bağ vardır. Sanatçı ister istemez yaşadığı toplumdan, sosyal hayattan ya da tanışık olduğu kişilerden etkilenir. Goethe de onlardan bir tanesidir.
    Genç Werther’in Acıları yazıldığında Goethe 24-25 yaşlarındadır. Yazıldığı döneme bakıldığında 1774-75’li yıllar Fransa’nın kaynadığı yıllardır. Eser gerçeklik payı da olan, Goethe’nin hayatından izler taşıyan, tanıdığı kişilerden izler taşıyan bir niteliğe sahiptir. Çok yakın bir arkadaşı, Werther’in yaşadığı şekilde bir aşk yaşamıştır ve intihar etmese bile ona meyl eden bir süreçten geçmiştir. Yani Goethe’nin yakından tanık olduğu bir olay anlatılır. Ancak eser, edebi bir kurgu olarak nitelendirildiği için yazarın hayatından bağımsız düşünülmelidir.
    Roman tamamen mektuplardan oluşmuştur. Olayın zamanı mektuplarla (zaman bakımından) incelendiğinde belirlenir. 1771 Mayıs’ında başlayıp 1772 Aralık’ında biten bir mektup silsilesi vardır. Olaylar kronolojik bir şekilde 1,5 yıllık bir süreçten oluşan bir zaman diliminde anlatılır. Mektuplarda anlatılanlar ile yaşananlar eş zamanlı olduğu için öykü zamanı ile öyküleme zamanı birbirine denktir. Eserin yazılma zamanı 1775’tir. Yani yazma zamanından önce yaşanmış bir olay anlatılır. Bu zaman diliminde (1700’lü yıllar) Fransız İhtilali, milliyetçilik akımı, din savaşları, ruhsal çöküntü, bunaltı, dine olan güvensizlik vardır. Werther’e bakıldığında dini eleştiri söz konusudur. Ön planda aşk hikayesinin anlatılmasına rağmen arka planda sosyal eleştiriyi barındıran bir eserdir.
    Romanın olay örgüsü Werther’in kentten rahatsız olup kasabaya göçmesi ve orada yeni bir hayata başlaması, Lotte’ye aşık olması, aşkı sonucunda yaşadığı buhranlarla intihara sürüklenmesi olarak üç bölümde incelenebilir. Kentten kasabaya göç eder. İşsizlik, sosyal baskı, hayat standartlarını arttırmak amacıyla göç etmiş olabilir. Memnuniyetsizlik… Göçün temelinde yatan şey memnuniyetsizliktir. Bu memnuniyetsizlik sosyal çevreden olabilir ya da baskı altında kalıyor olabilir. Ekonomik durumundan memnuniyetsiz olabilir, hayat standartlarını yükseltmek istiyor olabilir, yeni bir iş sahibi olmak istiyordur ya da bunaltı olabilir. Werther’in kentten kasabaya göçmesinin sebebi de kent hayatından bıkması ve bunalmasıdır. Bu nedenle de doğaya dönüş (kasaba kırsal olarak değerlendirilir.) olarak nitelendirilir. Werther’in göçünün altında yatan sebep budur.
    1700’lü yıllara bakıldığında, eser her ne kadar yazardan bağımsız değerlendirilse de, sosyal zaman ister istemez okuru yazarın yaşadığı döneme ya da eseri yazdığı döneme götürür. Bu yıllarda memnuniyetsizlikler, Fransız İhtilali’ni hazırlayan sebepler gündeme gelir. Bu süreç rahiplerin her şeyi ellerinde barındırdığı bir süreçtir. Skoslastik düşünce denilen bir düşünce sistemi vardır. Sadece dini değil, siyaseti de, devlet yönetimini de, doğal olarak insanların sosyal hayatını da kendi kıskaçlarına almış durumdadırlar. Martin Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesiyle birlikte okuma-yazma oranı artar ve insanlar dini kendi kutsal kitaplarından (İncil’den) öğrenirler. Rahiplere ihtiyaç kalmaz. Zaten insanların Tanrı tarafından gönderilen bir kitabı vardır. Onu okuyarak Tanrı’ya ulaşabilirler. Böylece bir bunalım dönemine girilir. Rahiplere güven azalır. Kaos ortamı doğar. “Eğer Tanrı olmasaydı onu icat etmek gerekirdi.” sözü dönemi özetleyen bir sözdür.

    Orta Çağ dönemine bakıldığında kilisenin kendilerine öğrettiği dine inanç sarsılır. Bu sarsıntı yeni bir kaosa sebep olur. Kilise siyaseti, ekonomiyi ve sosyal hayatı elinde tutardı. Kilisenin elinde tuttuğu değerlere inanç azalınca siyasette de, ekonomide de, sosyal hayatta da bir kaos yaratır.
    Werther böyle politik bir ortamda, dolayısıyla din konusunda bunalıma, buhrana girmiş bir kişilik olarak çıkmaktadır. Sosyal hayatı eleştirileri söz konusudur. O dönemlerde burjuva doğar. Werther’e bakıldığında burjuva eleştirisi, aristokrat eleştiri vardır. Ön planda bir aşk hikayesi fakat arka plana bakıldığında sosyal hayatın, siyasi hayatın, dini yaşamın eleştirileri söz konusudur. Tanrı’yı sorgulamaları vardır. Arka planda yatan şeyler bunlardır.
    Romanın zamanı; öykü zamanı 1,5 yıllık bir zaman dilimidir. Öyküleme zamanıyla birbirine denktir. Yazma zamanı 1775’tir, olayın sosyal zamanı da 1171-72 yılları arasında Fransa’nın, Almanya’nın ve Avrupa’nın içinde bulunduğu kaotik ortamı anlatır. Bakış açısı ve anlatıcısına gelindiğinde I. şahıs kahraman anlatıcı olduğu söylenebilir. I. şahıs kahraman bakış açısıyla yazılmış bir eserdir.
    Eserin mekanı incelendiğinde, fiziksel mekan bir kasabadır. Fakat kasaba olgusal anlamda değerlendirildiğinde ilk başlarda Werther için fiziksel anlamda açık olan kasaba, olgusal anlamda da Werther için açık, geniş bir mekandır. Ancak Werther’in aşık olmasıyla birlikte Lotte’nin nişanlısının gelmesi, onunla arkadaşlık kurmak zorunda kalmış olması gibi sebeplerden dolayı kasaba olgusal anlamda daralmaya başlar.
    Genç Werther’ın Acıları yazıldığı yıldan sonra o çetin süreçte bu kitabı okuyan birçok genç intihar eder. Bu kadar etkilenilmesinin altında yatan sebepler, Werther’de kendilerini bulmaları, Werther’in kendileri gibi olduğunu düşünmeleri, Werther’in okurların acılarına tercüman olması, onların da Werther’in yaşadığı sonu yaşayamaya, onun gibi giyinmeye başlamalarıdır.
    Lotte’nin babası vardır, annesi ölmüştür. Kardeşlerine bakmaktadır. Bir çay davetinde Werther ile tanışır. Akrabaları Werther’i Lotte’ye aşık olmaması konusunda uyarır. Nişanlı bir kıza aşık olmaması gerektiğini söylerler. Werther yanındaki akrabalarını unutup tamamen Lotte ile meşgul olur. Aşık oluşu bu şekilde başlar. Werther, sonra nişanlısı Albert ile tanışır. Albert ahlak bakımından, güzellik bakımından o çağın aradığı kusursuz bir insandır. O yüzden Werther’e kızamaz, hatta onunla arkadaş olur. Werther’i Lotte’ye layık bile görür. Ardından paradoksla karşı karşıya kalır. Lotte ise Werther’e karşı boş değildir fakat sosyal hayatın vermiş olduğu baskıdan dolayı ikisi de aşkını yaşayamaz. En sonunda bunalıma giren Werther intihar eder.
    Werther’in yaşadığı sadece tek bir acı değildir. Onu intihara sürükleyen sebepler sadece Lotte’ye olan aşkı değildir. O aşkın ve onu intihara sürükleyen sebeplerden birisi toplum, sosyal hayat ve dindir. Werther’in bu acıları aşkın ardına saklanmış olan acılardır. Werther intiharı tercih etmeyip Lotte ile birlikte topluma karşı durup aşklarını yaşasalardı ölümü tercih etmek zorunda kalmazdı, kalmayabilirdi. Tüm bu çatışmalar da (topluma karşı duramayışları) onu intihar etme sürecine hazırlar. Tema olarak “ölüm, aşk, yabancılaşma, dönemin yozlaşması temel temalardır. Werther’in dini sorgulaması, kendini sorgulaması, toplumsal sorgulamaları vardır. Bunların hepsi Werther’de aşk örtüsü altında acıya dönüşür.

    Werther genç birisidir. Kentte yaşar. Kentin tüm o boğucu havasından, yozlaşan yabancılaşan insanından sıkılır; doğayı temsil eden kasabaya geçer. O kasabada daha rahat bir hayat yaşayacağını düşünür. Yazıldığı döneme bakıldığında temel anlamda doğaya kaçısın olduğu görülür. Birinci anlamda kaçış, dağların, ağaçların olduğu, doğayı uyanık kılan birinci anlamının dışında; insan doğasına, insanın özüne, tabiatına kaçışı… İnsan tabiatı denildiğinde, doğa denildiğinde insan doğası akla gelir. Doğaya kaçmak ister. Sembolik düzlemde kentten kasabaya kaçarken aynı zamanda yozlaşmışlıklardan, tükenişlerden, kendisini bunaltan tüm havadan insani öze (kasabaya) kaçış söz konusudur. Kentten kasabaya gidiş sadece bir yerden başka bir yere gidiş değildir. Göçün sebepleri arasında bulunduğu yerden memnuniyetsizlik vardır ya da yaşadığı hayat şartlarını değiştirme eğilimi vardır.
    Werther ilk etapta Lotte’nin fiziki güzelliğine aşık gibi görülse de onun ruhuna aşık olur. Önemli olan ruh ve insani özdür. Lotte hem fiziksel olarak, hem de ruhsal ve ahlaki bakımdan güzeldir. Lotte’nin aşık olduğu Albert de düzgün karakterli, aynı zamanda fiziksel güzelliği olan birisidir. Hem ahlaki, hem fiziki güzellik olarak Lotte’ye layık birisidir. Lotte’nin erkek versiyonu gibi de düşünülebilir. Hem güvenen, hem güven veren birisidir. Werther ile Lotte birliktelik yaşarlar fakat dostluğa dayanan bir birlikteliktir. İlişkilerinin temelini oluşturan kavram dostluktur. İlişkilerinin temelinde dostluk ve arkadaşlık yatar. Lotte, kardeşlerine bir anne şefkatiyle yaklaşır, yani koruyucu, kollayıcı bir kimliği, kişiliği de vardır.
    Kont ise tamamen kurallara bağlı olmayan birisidir. Kurallara bağlı olmaması, onun rahatsız olduğu anlamına gelmez. Ancak katı kurallar uygulayarak da insanları sıkmaz. Büyükelçi de tüm kuralları herkese uygulayan bir kişidir. Üstelik Werther orada memur olarak çalışır ve metin yazmakla görevlidir. Her şeyi yokuşa sürmeye çalışan, katılaşmış, taş yürekli bir insandır.
    Baskı, katı kurallar toplumun ilerleyişine bir engeldir ancak engellere takılıp kalınmamalıdır. İnsanların susması, onların tepkisiz kaldığını göstermez. Bir yerde direndiklerini de gösterir. Papaz, papazın karısı dinde yozlaşma teması altında değerlendirilebilir. Normal şartlarda rahiplerin daha hoşgörülü, dini özellikleriyle yaşaması, gerçekten okuduklarını anlayabilen ve anlatıcı olması gerekir. Orta Çağ Avrupası’na bakıldığındaysa kilise, papaz tüm her şeyi elinde bulunduran siyasi, sosyal, ekonomik getirileri elinde bulunduran ve bu yetkilerle insanlara baskı uygulayan kişilerdir. Papaz ve papazın karısında klasik skolastik düşüncenin ve klasik kilisenin papazları görülür. Papaz öldükten sonra yerine yeni bir papaz gelir. Önceki papaz ideal, olması gereken papazdır. İnsanlara çok da fazla baskı uygulamayan, dini kullanarak onları sömürmeye çalışmayan bir papazdır. Fakat onun yerine gelen papaz tamamen sömürü odaklı bir papazdır. Halka ait tarlaları alarak, kamuya ait olan malları alarak kişiselleştirir ve onu tekrardan halka satar. Papazın karısı da dini şeklen yaşayan birisidir. O da bir ağaç örneğiyle anlatılır. Evinin önünde bir ağaç vardır. Kadın bu ağaçtan rahatsızdır ve kestirmek ister. Gerekçelerinden ilki ağacın yaprağı dökülerek çevre kirliliğine dönüşü, diğeri toprak sulandığında çamura dönüşmesi, bir diğer gerekçe de ağacın üzerindeki meyvelerden almak isteyen çocukların ona taş atmaları ve kadının dikkatinin dağılması (İbadet ederken)… O yüzden bu ağacın kesilmesini ister, muhtar izin verir; ağaç kestirilir. Muhtarın izninin sebebi ağacın odunlarından ikisinin de faydalanmasıdır. Bu küçük hesaplar üzerinden yozlaşmalar görülebilir. Yani temelinde hiçbir manevi olgu yoktur. Dolayısıyla kişiler düzleminde papaz, papazın karısı ve muhtar karşıt güçtedirler.
    Werther büyükelçilikte çalıştığı sırada Kont’un evinde bir davet verilir. Werther de Kont ile arkadaş olduğu için onun evine gider fakat davetin olduğunu bilmez, sıradan bir gün gibi gider. O davette Werther daha alt tabakada olduğu için katılamaz. Ancak Werther oraya gittiği için Kont onu içeri davet eder. Lotte’nin dışında beğendiği bir kadın da vardır. O kadın da ona yüz vermez, konuşmaz. Konuşmaya çalıştığı kişiler de onu aşağılayan cümleler kurar. Werther sınıfın farkında bile değildir. Kont onu orada bulunmaması gerektiği konusunda uyarır. Zaten gitmek ister fakat Kont’un gerekçesi kırıcıdır. Orayı terk eder. Davetteki sandalyeler bile farklıdır. O yüzden oradaki sınıflı toplum, kast sistemi çok net bir şekilde görülür.
    Kitaba bakıldığında dönemin doğa ve sanatına aşina olunur. Werther intihar öncesinde kendisini ıhlamur ağaçlarının altına defnedilmesini ister. Lotte ile gayet iyi bir ilişkisi vardır. Ancak romanın sonuna kadar Lotte’yi cinsel obje olarak görmez. Werther romanın sonlarına doğru onu kaybetmiş olmanın acısıyla düşünür. Lotte Albert ile evlendikten sonra bu düşüncesi daha da artar. Lotte’yi görmeye başlar, onunla birlikte olduğunu düşünür. Bir kez de Lotte’yi gerçek hayatta öper. Lotte’yi öptükten sonra Lotte artık onunla konuşmak ve görüşmek istemediğini söyler. Albert, Lotte ile Werther arasında tensel bir şey olduğunu fark eder. Aralarında öyle bir ilişki varken Werther’in intiharından sonra Werther’in cenazesine katılmaz.
    Bunaltı esnasında Werther hayatına son vermeyi planlar. Kendisinin ıhlamur ağaçlarının altına gömülmesini ister. Çünkü ilk gördüğünde orayı çok beğenmiştir. Werther intihar ettikten sonra arkasında kimse olmaz. Hatta rahipler bile katılmaz, intiharından dolayı cenaze töreni düzenlenmez. Werther yalnız bir şekilde ölür.
    Werther, her şeyi ince eleyip sık dokuyan bir kişidir. Sonuçların altındaki sebepleri araştırmaya, sebep gösterilen şeylerin esas sebep olup olmadığını araştırmaya yönelten bir kişiliği vardır. Romanın başında Werther’in giydiği kıyafetlerin (sarı ceket, mavi pantolon) bir anlamı vardır. Sonbahar, ayrılık, hastalık sarının çağrışım değerleridir. Sonsuzluk, özgürlük, gelecek, ruhsal dinginlik de mavinin çağrışım değerleridir. Dolayısıyla giydiği kıyafette bir zıtlık görülür. Hastalıklı bir ruh yapısı ve dingin bir ruh yapısı bir aradadır. Roman boyunca bu çatışma fark edilir. Werther sürekli bir şeylerle çatışır. Yaşadığı olaylar ve toplum sürekli çatışır. Varlık ve yokluk, yozlaşma ve kendi olma, tutsaklık ve özgürlük, büyükelçi ve kont çatışır. Papaz, papazın karısı ve muhtar çağrışım değerleriyle çatışır. Yazar bu çatışmaları ilk olarak romanın başında Werther’in giydiği kıyafet üzerinden verir. Romanda bir dinginlik hissi ile solgunluk, bitkinlik hissi bir aradadır. Bu bıkkınlığı getirende dinginliğin karşısında bir hareketliliğin olması gerekir. Hareketlilik çok net görülmez. Ancak hareketsizlikten doğan bir bitkinlik, yok olma durumu söz konusudur. Romanda bu hareketsizlik bir harekete (intihara) dönüşür.
  • Eğitimle ilgili olarak kitapta vurgulunan bir başka önemli boyut ise, bizde henüz çok farkına varlılmamış bir ‘doğru’yla ilgili. O da, küçük yaştaki çocukları eğitme durumunda olan öğretmenlerin aslında belki de ortalama bir üniversite hocasından bile daha bilgili ve yetkin olması gerektiğidir. Bu iki noktada önemlidir.

    Birincisi, eğer çocuklar keşfedilmeyi bekleyen hazine ise, olabilecek en erken yaşta bu keşif yapılmalı ki çocuğun istidadı en yüsek seviyesine çıkarılabilsin. İkincisi ise küçük yaştaki çocuklara eğitim verirken yapılacak bir hata, onların kişiliği, öğrenme hevesleri, ahlâkî ve manevî gelişimleri üzerinde kritik ve bir o kadar da telafisi zor sonuçlar doğurur. Öyleyse bu çocukların öğretmenleri diğerlerine göre çok daha donanımlı ve bilgili olmalıdır. Ki bir toplumun en değerli hazineleri olan çocuklar ahlâk, kişilik, dikkat, motivasyon ve üretkenlik gibi temel taşlar noktasında ‘hayat şişelerinin’ içine bu taşları zamanında koymuş olsunlar.
    Grigory Petrov
    ÖNSÖZ-Ömer BALDIK