• edaslibrary_
    edaslibrary_ Bir Ömür Nasıl Yaşanır?'ı inceledi.
    @_edanurozkan·1 sa.·Kitabı okumadı
    Bir Ömür Nasıl Yaşanır | Kitap Yorumu
    Merhabalaaar
    Kitabı çıktığından beri almak istiyordum ve yeni okumak nasip oldu. İlber hocanın söyleşilerini, yazılarını ve makalelerini okuyorum ve o yüzden bu kitabı seveceğimi tahmin etmiştim. İlk defa söyleşi türü bir kitap okudum ve hiç sıkılamdım. Videolarını ve söyleşilerini dinlediğim için her anlattığı şeyi onun ses tonundan okudum ve çok güzeldi sanki karşımda oturmuş bana öğüt verip anlatıyormuş gibi hissetim. Bir ömrün nasıl dolu dolu yaşanacağını en iyi anlatabilecek kişilerden biridir bence İlber Ortaylı. Anlatım tarzını sevdiğim ve çok değerli bulduğum biri olduğu için önerdiği her şeyi işaretledim, kitabın yarısından fazlasının altını çizmiş oldum böylece. Bu kitabı genç yaşta okuduğum için şanslı hissettim. Umarım bir gün söyleşisine gitme şansını yakalarım Kitap sekiz ama bölümden oluşuyor. Başlık başlık hayat hakkında püf noktalaro anlatıyor. Seyahatlerinden, eğitim hayatından, insan ilişkilerinden, müzikten ve daha birçok şeyden bahsediyor. Herkese okumasını tavsiye ederim.
  • Kitaba düştüm, sabahtan akşama kadar okuyorum. Kitaplar akıllı kitaplar aptal. Kitaplar büyük kitaplar çocuk.
    Kitaplar en uzak, en güzel yolculuk fakat kısır fakat sensiz.
  • 128 syf.
    ·1 günde
    Hayatımı sil baştan yaparak yenilemek uğruna atacağım adımlarda karşılaştığım bir kitap... Müge İplikçi'den Sil Baştan.. Adını dilime ne zaman değdirsem Şebnem Ferah'ın şarkısı dökülür devamında dudaklarımın arasından.

    Benim gibi bir edebiyat öğretmeni olan Nebiye Hanım'ın mesleğini arka kapakta öğrendiğimde almaya karar vermiştim. Bu öğretmenin hikayesi kim bilir nasıl ki öğretmenliği vurgulanmış demiştim içimden.

    Nebiye hanım, temizlik takıntısı olan bir edebiyat öğretmenidir. Hani gereksiz bir insan görse toz niyetine silecek bir kafası vardır. Öyledir de... Dert yakındığı komşusundan. Yerine alınan öğretmenden. Otobüsteki muavinden.

    Aklınıza gelebilecek her türlü detaya yer veriliyor kitapta. Hacim olarak kısa ama anlam olarak epey etkileyecek bir kitap, benim nazarımda. Yahut kendimden çok şey buluyorum da ondan mı?

    İlk kez Müge İplikçi okuyorum. Sanırım son da olmayacak.

    Nebiye Hanım'ın öyküsünün anlatıldığı bu kitap, elimde birkaç gün gezmiş olsa da sonunda ellerime bıraktığı hüznünden dolayı memnun kaldım. Çünkü ben istediğimi buldum.

    Nebiye Hanım'ın öyküsü anlatılsa da arka planda çokça şey anlatılıyordu. İnsan ilişkileri, insanın toplumdaki profili ve iletişim becerileri üzerinden değindiği ufak tefek detaylar tadından okutmuyordu kitabı.

    Sanırım yine olsa yine okurum. Ama bu durum göreceli olduğu için sizlere önerir miyim? Emin değilim. Yine de elinize kitabı inceleme fırsatı geçerse biraz karıştırın. Öyle karar verin.

    [Kaynak: https://www.instagram.com/...igshid=uy3xiw1f964w]
  • 592 syf.
    ·1/10
    Merhaba :) Yazarın Kitaplarini genel de tavsiye etmiyorum filozof nazarımda açıkçası o konudaki yazılarında iyi ama Islami eserlerle bütünlestirmiyorum yazdıklarının çoğu bu konuda genel de sakıncalı bunu bu eserinde anlatayim.

    Ha uyanıksanız okuyun yok popi guzel twitter sözleriyle okuyacaksanız ve onu pohpohlayan İslamoglu ve destekci zihniyetleriyle yine sonuç farkli gelir önünüze zira yanlışı kitapta görsenizde sallamasınız dikkat etmezsiniz .Çünkü kafanizdaki olumlu önyargılar yerine objektif bir bakış açısı koymanız gerekli.Kitabi yanlış bulmak kusur aramak için açmadım ama yanlışlar doğruları örtüyor.Doğrular da kendi kafasına göre mezhebine göre yorumlamış zaten yazar üzüldüğüm o oldu.Hani arastirmasak gelişigüzel okusak hiç farketmeyiz belki..Neyse.

    Bu kitapla ilgili maceram sahafta görüp aldim bide kiremit gibi :)Cidden güzelce oturup adamakilli okuyacam dedim kızım sen okursun hadi diye diye kendimi galeyana getirip başladım bide objektif okuyacam önyargı yasak kendime söz verdim. Velhasıl öyle başladık üstünde uyuduğum çok oldu bu eserin başim da hep zonkladı okurken kendime ödüller sunduğum oldu sabirlar çekip dualar ettigim kısımlar vs gemileri karadan yürütüp bitirdik en sonda cidden objektif olmaya çalıştım..Neyse anı defterine dönmesin buralar (:

    Şimdi inceleme yorum Manas destanı olabilir kızmayın benim tarzım böyle uzun lafın kısası yok uzunu var efendim istemeyen okumayarak kaybetsin banane :)

    Baktığımizda Alimlerin vaz ettiği menhecten yoksun olmayı tercih eden ya da isteyenler için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî artık ya da entellektuel olma kaygısı olabilir. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi haliyle: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”: Ali Şeriati gibi birazdan serdedeceğim üzere bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira baktığımızda ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var efendim: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilirler umarım okurlar tek istediğim bu doğruyu söylemek ve görmek.

    KİTAP İNCELEMESİ

    Objektif söylüyorum Kitaba ilk baktığımda kapağı ve ismi beni rahatsız etti.Yani Ben bilhassa kim olursa olsun Muhammed kimdir?Gibisinden bir cümlenin kurulmasını doğru bulmuyorum bulmamalıyız da zira
    Ulema siyer ve meğazi kitaplarını yazarken böyle bir başlık değil atmak peygamberin sav ismini dahi yazmaktan çekinirdi.Benim buraya örnek olarak yazmama gerek yok.Oldukca saygısızca ne bir salavat-ı şerife mevcut ne Sahabelere(R.anhum) Ehli beyte dua mevcut kitapta.
    Ömer geldi ,Muhammed gitti ,Aişe konuştu......Ben okurken yaw ne okuyorum diye tekrar baktım masal kitabı mi bu? Masal karakteri felan mi bunlar ?Tövbe Ya Rabbimmm..Saygısızca ve edebe karşı bu durum kim ne derse desin ben peygamberimin sav adı anilinca normal basit biriymiş gibi konuşulmasına yazılmasına karşıyım.Evet bir insandı ama neticede peygamberdi ve bu tür ifadeler doğru değil.

    **Kitap efendimizin hayatından bahsediyor ama nasıl bir hayat?
    _Daha çok Şeriatının baskın olduğu peygamberi kendi kafasına göre yorumladığı Yine fanatık Şiiligini konuşturduğu sahabeyi tekfir edip farklı ithamda bulunduğu ehli beyte yakistirliamayan ifadelerin kullanıldığı bir eser diye özetleyebilirim alıntılarla daha iyi anlaşılır sanırım.Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’'nın bu sözüyle çok fazla çeliştiğini gördüm eserinde.Tarafsiz diyor ama Şiilik devrimi mesleki deformasyonunu iyi konuşturmuş açıkçası

    ***Allah Resulü’nü susmakla bir nevi hakkı saklamakla itham ediyor, yetmiyor birde akıl veriyor, oda yetmiyor, Hazreti Ali’nin başına gelenleri Hazreti Resûlullah’a attığı “suskunluk” iftirasına bağlıyor. Şeriati şoyle diyor kitapta;

    “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebeb olacaktır. Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147)

    (Bu konuyla ilgili makale yazmıştım ya keşke burda paylaşabilsem bu olaya ornek olarak KIRTAS HADISESI olur. Şiilerin kendi uydurmalarının olduğu peygamberimiz sav vefat etmeden gerçekleşmiş bir olay bir nevi haşa adaletsiz ve haksızlık yaptıgini öne sürüp suskun oldugunu iddia etmeleri Ömer r.anh ve diğer sahabelerin tekfir edildiği bir hadise
    bkz= (Kırtas/ kagit kalem hadisesi)

    Devam ediyorum aynı eserin diğer sayfalarında:

    “Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.473) 

    “Özetle, onda vicdan akıldan daha güçlüdür. Beyni ümmî bir Arab erkeğinin beyni kadar basittir.”
     (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.474)

    Şimdi burada yorum yapmak bile abesle iştigal açıkçası . Allah’ın “Habibim” dediği zata bu kelimeleri kullanan ve bu kelimeleri kullanan zata muhabbet eden her kim varsa Allah onlara adalet etsin yani zira ne kalbim kaldırdı kabul etmeye ne aklım ! 

    devam ediyorum yazmaya:

    “Muhammed şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş emburjuvaze olmuştur.” 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147) 
    (Yani Şeriati, Allah Resûlü’ne “burjuvalaşmış” diyerek hakaret ediyor birnevi bana öyle geldi.)

    Adam sosyalist olunca, dil ve diyalektik de ona göre, Peygamberi ifade de ona göre. Emburjuvaze sosyalist literatürde şöyle geçiyor ;

     “İşçi sınıflarının sanayileşme süreci içinde faydalandıkları sosyal siyasetin tedbirleri ile yukarı doğru içtimaî hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya, orta sınıfların hayat tarzına kavuşmaları.”

    Ve son bir tane… Allah Resulü’ne “Arab padişahı” demekle kalmıyor, Efendimizin hanımlarına, annelerimize de hakaretvarı ifadeler geçiyor yine öyle gördüm :

    “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.508)

    Benim dikkatimi çok çeken bir alıntıyla devam ediyorum;

    "İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.”
    (Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir? 573_574)

    Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor Yani tevili mevili yok (Janus ifadesi icin bakiniz)


    Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Allah Azze ve celle sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık aslinda . Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten(Jasus ifadesi), bu ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî haydaaa o kelimeye ansiklopediden bakınca çok şaşırdım . Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını söyleyebiliriz ama kendisini tekfir etmiyorum yanlış anlaşılmasın.Ben derdim yanlışın görülmesi dikkat edilmesi.

    Ne zannediyoruz ya? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır haşa ? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi ya? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor ki kimse doğru düzgün takmıyor heryerde destekçileri var.

    Kitapta öyle bisey gördüm ki ben bu kısım da abdest aldığımı hatırlıyorum sinirlendim ve baya üzüldüm ya belki inanmayacaksınız ama cidden kabul edilemez bisey eserden yazıyorum buyrun;

    "İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir." (S. 42)

    " Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)

    Burda su kısım önemli okudugum bu kitapta Ebubekir hoca aslında gerçek yüzünü ortaya çıkarıp söylemiş zatın kendini gizlemeyen yüzünü aslında buyrunuz efendim;

    Ali Şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
    (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)

    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkında söyledikleri de şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

    2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:
    “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
    “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
    Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:
    “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
    Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:
    “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

    3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:
    “Ali’ye karşı beslenen kinler.”
    Ya bu kadar da Hz.Ali üzerinden gidilmez bakılmaz ya bütün sahabelere yüklenme durumu var suçlu bulma.

    4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:
    “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:
    “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

    “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)
    Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

    5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:
    Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.
    (s: 323)
    6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ettiğini düşünüyorum yine
    “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)
    Bunu söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin efendim Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur bütün ehli sünnet kaynaklarında belirgindir. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! Yani şaşırdım.

    7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:
    “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)
    Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersi. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.
    (Müslümanların tarihi ihsan süreyya sırma)

    8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:
    “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e olan bu kısmi anlamadım haşa farklı bir itham mı var diye düşündüm.
    9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği yazıyor
    “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)
    10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir bildiğiniz gibi. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali vebyine Siiligi konuşturup şöyle anlatıyor:
    “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)
    (Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor bi ara kalemle başlarına hz. r.anh r.anha yazdigimi hatirliyorum)
    Kitapta cok örnek var bu kısımlari yazabildim şimdi dikkatimi çekti.Zoraki bitirdim velhasıl

    Kitabı Ilminiz yoksa okumayın efendim Tek gayem bu kendisini tekfir ettiğim de yok.Tavsiye etmiyorum.
    Sizlere iyi okumalar selametle :)
  • Eskiden bir alışkanlığım vardı.Bir kitabı beğenmesem de sırf yarım bırakmamak adına ıkına sıkına da olsa sonuna kadar okurdum.Şimdi düşününce çok saçma olan bu alışkanlığımı sona erdiren kitap olması bakımından "Tutunamayanlar"a ve yazarına çokteşekkür ederim.Zira bu kitaptan sonra Mina Urgan'ı haklı buldum:
    ”Az ömrüm kaldığı için, kitapları seçerek, çok özenle seçerek okuyorum artık. Kısıtlı vaktimi yeni ama değersiz bir kitaba harcayacağıma, daha önce birkaç kez okuduğum ve sevdiğim kitapları yeniden okumayı yeğ tutuyorum. Başladığım kitabı, kötü de olsa bitirmek huyundan Fethi Naci’nin bir sözü sayesinde kurtuldum: “Karpuzu kestin. Baktın ki kabak. Gene de zorla yiyecek misin o karpuzu?” demiş Fethi Naci.”

    Bu kitabı bir kaç sene evvel bir çok insan gibi internette orada burada çokça gördüğüm ve beğendiğim alıntılardan sonra okumaya karar verdim ve bir tutunamayan olarak içinde ne çok şey bulabileceğimi düşünürek de sevinmiştim.Velakin ben nereden bileyim benim tutunamama anlayışımla yazarınkinin aynı olmadığını.

    Ya sabır çeke çeke neredeyse yarısına kadar geldim.Ama üzgünüm.Ben de bir insanım ve zırvalıklara dayanabilme kapasitem var.(Hoş yarısına kadar dayandığıma göre takdir edersiniz ki vasatın üstü bir kapasitem var,günahımı almayın.)Ya da mazoşist eğilimlerim çok fazla...

    Bu kitabı hatırladıkça hafakanlar basıyor.Ben bilseydim kitaptaki bir kaç akıllı sözün de zaten o alıntılar olduğunu değerli vaktimi hiç harcar mıydım?

    Ben bu kitabın karakterinde tutunamayan değil de tutunmak için aptalca bir şekilde uğraşıp duran ama bunu beceremeyen bir beceriksiz gördüm.Ve tahammül edemedim bu kadar ezikliğe...

    Daha da yazarım da şimdi hepsini okumadım ya;vicdan azabı çekmek istemiyorum.Okuduğum yere kadar ise vicdanım rahat...
  • Ne zaman eski şiirimizden açılsa, şu sözü bir söyleyen olur:
    "Yazık! bütün bu güzellikler unutulup gidecek. Biraz olsun Arapça, Farsça görmemiş, eski yazımızı okuyamayan şimdiki gençler bunları nasıl anlasın? Fuzuli'yi, Baki'yi biz son okuyanlarız. Bizden sonra onların divanları, yüksek edebiyat derslerinde açılırsa işte o kadar. Kutadgu Bilig gibi en eski Türk kitapları bugün bize ne kadar yabancı geliyorsa Fuzuli, Baki de yarınkilere o kadar yabancı gelecek."

    Bu sözün doğru olduğunu sanmıyorum. Kendim Denedim: eski yazımızı da, aruz veznini de bilmeyen bugünkü gençlere eski şiirimizden okuyorum, biraz anlatıyorum, hoşlarına gidiyor. Geçenlerde on yedisinde bir kıza, kendi kızıma, Galib Dede'nin:
    "Ey nihal-i işve bir nevres fidanımsın benim"
    diye başlayan şarkısını okudum. Çok sevdi, ezberledi.
    Bir çok yerlerini anlamaz. Ama sesi duyabiliyor, o mısralardaki şiiri sezip sevebiliyor. Kız, erkek, o yaştaki gençlere böyle şiirleri söyleyin, siz gerçekten severseniz onlara da sevdirebilirsiniz. Önce anlamadan hoşlanırlar, yavaş yavaş o şiirdeki kelimelerin mânasını da öğrenirler, bir gün onlar da bizim kadar anlarlar. Hepsi mi?
    Hayır; içlerinde elbette şiirden hoşlanmayanlar, yalnız eski şiirimizi değil, bugünün en açık Türkçesiyle yazılmış olanları bile anlamayanlar bulunur. Biz hepimiz şiiri sever miydik?

    Bugün gençler eski şiirimizi bilmiyorlarsa, kendilerine öğretilmediği içindir. Çocuklarımıza şiir terbiyesi vermiyoruz!
    Onlara yurt bilgisi, ahlâk hocalığı eden, büyükleri öven, çocuğun Türkçesi de bozuk bir takım manzumeler öğretiyoruz. Çocuklar Naili'nin, Nedim'in dilini anlayamazlar; buna peki diyelim, Karacaoğlan'ın, öteki saz şairlerimizin dilini de mi anlayamazlar?
    Kendilerine okutulan kitapları açın, onlardan da bir satır bulamazsınız. O şiirlerin çoğu sevgi üzerineymiş, çocuklara gösterilemezmiş...
    Sevgi üzerine olmayanları da vardır. Diyelim ki hepsi sevgi üzerinedir, ne çıkar?
    Çocuklar sinemaya gitmiyor mu?
    On dört, on beş yaşına gelince öğretmenlerinin izni/öğüdü ile roman okumuyor mu?
    Filmlerde, romanlarda sevgi yok mu?
    Hem sorarım size, sevgi o kadar kötü, utanılacak bir şey midir ki gençlere açmaktan kaçınıyoruz?
    Dünyada her şey, hayvanlar, ağaçlar sevgiyi anlatırken biz insanların o duyguyu gizlemeğe kalkmamız, çocuklarımıza öğretmek istemeyişimiz gülünçtür!

    Bence çocuklara aşk terbiyesi verilmelidir; kendilerinde nasıl olsa uyanacak olan o duygunun güzel bir surette yetişip gelişmesine yardım etmeliyiz. Kız, erkek, ilk gençlik çağındaki her insan, aşk sözleri söylemek, aşk sözleri dinlemek ister.
    Şiirlerimizde bunların çok güzelleri vardır; onları öğrensinler ki, kendileri de yavanlarından, bayağılarından kaçıp iyilerini bulsunlar. Gençlere tabiatın verdiği aşk ihtiyacı, kendilerinde şiir, sanat zevkinin uyanması, incelmesi için en iyi yardımcı olabilir.
    Nurullah Ataç
    Sayfa 29 - Yapı Kredi Yayınları
  • 216 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hayatı seyretme hastalığı,
    Hayatı yaşama hastalığı
    Ve hayattan saklanma hastalığının romanı.

    -Çöküş içe doğrudur, bu yüzden tamamlanana kadar kimse fark etmez.
    2020 nin en güzel romanını okuduğumu düşünüyorum. Çok geçmeden ardından bir öykü kitabı daha çıkmasın mı çıksın tabiki, çıktı da zaten. En kısa zamanda onu da okumam lazım.
    Güray süngünün dili anlatma biçimi yaklaşımı bizi olaya hem çok yakın hemde çok uzak hissettiriyor. Olay çok tanıdık gözümün önünde gibi ama hissettiklerimiz dünyanın öbür ucunda...
    Pek çok şeyi yarım bıraktı, çünkü zaten hiçbir şey tam değildi.
    Osman kendi evinde kendi hayatında yabancıydı sonra ne oldu gitti (kaçtı kendinden kaçtı) kafasının içinden kaçtı ülke değiştirdi. Başka ülkede yabacı olduğu biryerde bir eşyası mülkü olmayan, biryerde kendini evinde hissetti Osman. Yalnız olmamak etrafında seni anlayan insanlar varsa yalnız olmamaktır. Osman ailesinin yanında yalnızlık hisset....
    Gözlerle değil de fıtratla görmek!?
    Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi....
    Ama insan nereye gitse kendini de götürüyor.

    “İnsan yaşadığı histe esirdir”
    Esir miyiz gerçekten ? Mutluluk bile esir olabilir mi? Olabilir evet zorunlu hissetmek başlı başına bir esirlik herkesin bildiği de budur zaten. Kimi zaman kendimizi esir alsınlar diye boynumuza ipi biz takıyoruz yalan değil.
    Yaşamak başka yol almak başka demiş Güray süngü. Bunu biliyoruz ama bide cümlenin başında demiş ki “bir şeyi inceden anladım.” Dikkat edilmesi gereken şey o inceden değil mi? Herkes bi zaman sonra birşeyleri inceden anlıyor.
    Osman onca gitmesine karşı aslında kaçmasına karşı mutsuzluk dememişti ki. Ben hayatı seviyordum ki zaten dedi. Sevmesem kırar dizimi otururdum diyo bana biçilen hayata uyardım diyo. Osman hayatı seviyordu da kendi hayatını mı sevmiyordu? Çünkü mülksüz yabancı olduğu bir hayatta anahtarın bile yok ama evin gibi hissediyorsun Osman.

    Ne bileyim ne kadar döndü dünya başım dünyadan çok döndü sayamadım. Osman Osman tebessüm edecem edemiyorum Osman. Birde denizler okyanuslar kaç ton muhabbeti var:)
    Ben bakarken dünyaya içinden, kendime tepemden dedin Osman.
    İşte insan sahiden de kendine kızmaktan vazgeçinde kızacak başka şeyler arıyor.

    İnsanlar genellikle inanmayı seçer.
    Çünkü red savaş gerektirir. Dedin bi kaç sayfa öncesinde de.
    Oysa akletmeye başlayınca insan anlardı ki zaten. İnsanlar akletmiyorlar düşünmüyorlar, merak etmiyorlar, bilmiyorlar.
    Kendi içinde cevapları var gibi değil mi?

    Şimdi...
    Seni bir yere ait kılan ne?
    Sorusuna cevaplar aradık...


    Güray süngü nün kitaplarında farklı bir ruh haline bürünüyorum. İbrahim beni derin etkilemişti şimdi de Osman... ya ben farklı halde okuyorum bilemedim İbrahim’i anlatmaya başlamadım bile anlatmaya başlayacak cümlemi bitirmeye doğru kuracağım son cümle seçimim olsun seçemedim ama bir çok kişiye alıp okuttum. Yakın arkadaşım anlıyordu demek istediğimi... çizdiğim yerlerde hissettiklerimi anlattım toplu bi anlatış değil de bölük bi anlatış yaptım en azından. Çünkü değişik bir hale bürünüp durdum bi halim bi halimi tutmadı o an ne desem gri olurdu belki de. Hala anarım İbrahim seni...