• Çok zaman önceydi. o kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.

    İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.

    Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.

    Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.

    Bir parçasına dün dedi,
    Diğer parçasına bugün,
    Öteki parçasına da yarın.

    Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.

    Dünü düşünüp pişman oldu,
    yarını düşünüp telaşlandı;

    Ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.

    Farkında olmadan rezil etti bu gününü.

    Oysa yarın, bugüne dün diyor, dün de bugün için yarın diyordu.

    Bir türlü beceremedi.

    Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı.

    Bugünü eline yüzüne bulaştırdı...

    Mutsuz oldu insan ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı;

    Ama bugünü hiç yaşayamadı.

    Ne yarın ne de dün!
  • Güzel seviyor” dediğimiz insan sevmeyi unuttu. “Kesinlikle değişmez” dediğimiz insan değişti. "Beni asla yarı yolda bırakmaz” dediğimiz insan tam yarı yolu geçtikten sonra bıraktı. Demek ki insanlar değişebiliyormuş, o yüzden kötü olmadığımız sürece hep kaybedeceğiz.
  • Yıllar seksene koşuyordu Aylar Eylül'e

    Insanlar sevmeyi unuttu mu ne?
    Ve de gülmeyi...
    Başımı kaldırsam kan görüyorum
    Yoksa kin
    Peşimde gölgesi binlerce hasretin
    Ne sıcak bir merhaba
    Ne de bir tebessüm
    Kalmamış izi mutluluğun sevincin
    Oysa biz hâlâ yaşıyoruz
    Bilmem ki niçin?....
  • Modernizm, Orta Çağ insanlarının düşünce ve yaşam tarzlarına muhalif olarak ortaya çıkan bir tepki dogması. Avrupa’da Rönesans ile birlikte dünyaya yayılan; ekonomiden, mimariye, edebiyattan, tıp bilimine kadar her şeyi etkisi altına alan bir tür yaşam tarzı. Modernizm, çağdaş olma, çağın gereklerine uyma telaşı.

    Modernlik ya da modern olma kavramını bugün hemen hemen hepimiz çok kullanıyor ve seviyoruz. Ancak ne yazık ki bu kavramın ne olduğu ve üzerimizdeki etkilerinin nasıl olduğu konusunda ise çoğumuz bihaberiz. Modern olmak kimimize göre batı tarzı giyinmek, kimimize göre entelektüel görünmek, kimimize göre ise süslü kelimelerle ezbere konuşmak. Bir takım kelimelerin önüne “Modern” kelimelerini getiriyoruz ki daha entel görünelim. “Modern Edebiyat”, “Modern Dans”, “Modern hikâye”, “Modern Tıp”, “Modern Ekonomi” hatta ve hatta “Modern İslam”…

    Ama gelin görün ki, modernizm kelimesini dünyaya yayan toplumlar bugün onun olumsuz etkilerini tartışır oldular. Çünkü modernizm kisvesine giren toplumlarda, insanlar, kendine olan güveni eksik, birbirine benzeşik veya bitişik karakterler sergilemeye başladılar. Ülkemizde de yavaş yavaş hepimiz modernizmin pençesine düşüyor, tek tip ve aynı şeyleri yapan insanlar haline dönüşüyoruz. Düşünmeyen, sorgulamayan, araştırmayan, anlamayan bir toplum haline geliyoruz. Hepimiz ortada gezen birer robotçuklar olduk.

    Modernizm’i savunan hemen hemen herkesin ilk övgüsü bilim üzerine oluyor. Bilim ve teknoloji modernleşti, daha büyük silahlar üretildi, daha çok insan öldürüldü. Tıp modernleşti, hastalık çeşitleri arttı. Sanayi modernleşti, zengin daha zengin fakir daha fakir oldu.

    İnsanoğlu modernleşirken bir şeyi unuttu ve en büyük sermayesi olan ahlak olgusunu da aynı oranda geriletti farkında olmadan. Modern insan oldu, ancak yanı başındaki muhtaç insanları görmezden geldi, saygı ve hoşgörüyü yitirdi, psikolojik rahatsızlıkları arttı.

    Yanlış anlaşılmasın, tümüyle modernleşmeye karşı filan değilim. Modernleşmenin işimize geldiği taraflarını alarak çıkmaza sürüklenmeye karşıyım. Modernleştirelim, modernleştirelim ama neyi?

    İşte yazar modernleşmenin içine düştüğü hastalığı incelemiş ve güzelce kırmadan dökmeden de anlatmış. Kitabı okumanızı tavsiye ederim dolayısıyla…

    Saygılarımla…
  • "Tam o sırada gök gürledi..."

    - - -
    Baharın güzelim havasında, ne güzel bir karşılama gibi gelmişti... Aylardan nisandı, güzel bir baharın eşsiz lezzeti, yüzüme vuruyordu o sıralar, hani çicekler açacaktı, rengarenk çiçekler... içimde de bir bahar daha açarmış gibi olacaktı.

    Sevmeler de kavuşmalarda bazen baharın değilde güze de düşerdi. İnsanlar sevmeyi o sıralar mı unuttu, yoksa sona gelinen bir duygumuydu, hiç bilemedim.

    Yine bir sabah olmuştu, penceremin ardında kuşlar şarkı söylerken, birisi de tepemde zır zır ötmeye görsün...

    Yüzüme serin suyun öpüşü o kadar hoşuma gitmişti ki, bir kaç defa daha öpmesine müsade ettin. Havlunun yüzümü sarması, mecburiyettendi, gıdıklayıp güldurüyordu su beni.. silmeliydim, ne yapalım, bir sabah daha beklerdi yüzümü öpmeyi, beklemesin mi?

    Kelebeklerin peşinde koştururken, taşa takılıp yere düşmem ta bir komedi gibiydi. Başımı kaldırdığımda, kelebeğin bana gülmesi ilgimi çekmiş, sevgilimi kovalar gibi kovalamaya başlamıştım. Tam yakalayacak olduğum sırada, tarlanın çitinin, bana engel olması, kelebeğin "oohh yakalayamadın işte." demesi kadar garipsenmiş gibi geldi bana... boyun eğerek hanimelililerin yanına vardım, yüzü asık...

    "Çok çirkinsin biliyormusun, bir o kadar da tatlı.."

    "Sence gerçekten öylemi hanimeli? Surat aşınca çirkin mi oluyorum..?"

    "Tabii ki!"

    "Neden böyle düşünüyorsun?"

    "Yüz asan insanları hiç sevmem! İnsanlr tebessüm etmeliler. Sen yüzü asık bir insandan mutluluk alabilirmisin?"

    "Keder, hüzün de lazım değil mi?"

    "İllaki olacaktır, hüznü içinde yaşamak gerekmez mi?"

    "Peki derdim kocaman, kaldırmıyorsam, ya da zor geliyorsa ne yapmalıyım?"

    "Allah kimseye kaldıramayacak yük vermez ki! Derdini aranızda paylşabilirsiniz?"

    "Siz paylaşabiliyormusunuz ki hanımeli?"

    "Tabii ki! bu gayet doğal.."
    "Bak sana bir hikaye anlatayım istermisin?"

    "İsterim."

    Güzden bir akşamdı, bahara çok vardı... ellerim üşüyordu, yapraklarım tek tek düşmeye başlamıştı. Bir kaç aylık uyku zamanım gelmişti...
    Uyumak istemiyordum ama, doğa/düzen bunu gerektiriyordu.

    - - -

    - Tam o sırada gök gürledi! - -

    "Sakin ol güzelim, sadece gök gürültüsü, belki yağmur yağar."

    "Ama o kadar bulut yok ki!"

    "İlla ki üzerimize yağmasına gerek yok.."

    "Hımm."

    "Ben iyisimi sana güzel bir hikaye anlatayım, eminim begeneceksin."

    "Dinliyorum hanımeli."

    - - -
    "Böyle bir nisandı, hava çok güzel ve açıktı. Bir tane bulut yoktu, bahar olmasına rağmen, hava her zaman ki, nisan ayından farklıydı. Güneşleniyordum, yüzüme bir şeyler döküldü, bir an içimi cektim, tenime soğuk bir kaç damla su dökülmüştü. Üşür gibi oldum, gözlerim kapalıydı, bir an açıp etrafıma baktım, etrafımda kimseler yoktu, gökyüzüne baktım, güneş var, yağmur düşürecek bulut yoktu ama, biraz toplanmışlardı...

    O arada, bir damla daha düştü, tam da alnıma, şaşırdım, yağmur mu yağacak derken, bulutlar çoğaldı... hava kararır gibi oldu, bir anda şiddetli yağmur yağdı, birkaç yapraģımı düşürdü, üzüldüm, hüzünlendim... bir kaç dakika sonra yağmur hafiflerken, cisilemeye başladı, ben o zaman hüznümü içimden atamadım.. üzülmüştüm yani...

    Yağmur yavaşladı iyiden iyiye ve fazla zaman geçmeden, durdu. Bulutlar dağıldı...

    Güneş, üzerime o kadar sıcak bırakmıştı ki, boğulacak oldum, bir saat öncesi neşem yok olup gitti...

    Sonra gökyüzünde rengarenk öyle hoş bir görüntü olmuştu ki, uzaktan konuşan çocukların çığlıklarını, heyecanlı konuşmalarını duyuyordum. "Gökkuşağı gökkuşağı" diye çığlık atıyorlardı... böylelikle ismini daha önce duyduğum, yağmurun hüznü, gökkuşağı ile alıveriyormuş içimizden...

    "Ne güzel anlattın hanımeli.."

    - Tam o sırada gök gürledi - -

    "Ben bir şemsiye bulup geleyim tamam mı? Sonra içeri geçmem lazım, annem yağmurda ıslanma hasta olursun diyor.."
    "Annem çiçekle konuştuğumu görse bana "deli" derdi herhalde..

    "Hoşcakal.."

    "Sende Hanımeli.."
    Kadim TATAROĞLU


    Bu hikayeyi Esir kalp 'in #36200480
    yazısından yola çıkılarak kaleme alınmıştır...
    Kendilerine verdikleri ilha için teşekkür ederim..
  • "İnsanlar bu gerçeği unuttu," dedi tilki. "Fakat sen unutmamalısın. Hayatın boyunca evcilleştirdiğin her şeyden sorumulusun..."