• İnsanoğlu neden böyle anlamsız şeyler peşinde koşuyor, neden cehaletin karanlıklarında birbiriyle didişip duruyordu?
  • 318 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Ömer Hayyam Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ve günümüzde temsil ettikleri düşünce ve değerler



    Semerkant, Amin Maalouf'un Doğu'nun üç önemli ismi Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı buluşturduğu önemli bir romanıdır.
    Gerçek olaylarla harmanlanmış edebi yönü güçlü içinde değişik göndermeler olan bir eser. Kitabın sayfalarına gerçek olaylar eklenmiş olmasına rağmen bu bir romandır. Kurmacadır. Tarihi, romanlardan öğrenmeyin. Yanlış bilgilere sahip olmuş olursunuz.



    Romandaki Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah birer sembol. Yazar maksat muhabbet olsun diye bunların romanını yazmış olamaz. Yine laf olsun diye kitabın adı Semerkant konulmamıştır. Şimdi bunları tek tek anlatmak istiyorum.



    Amin Maalouf, dinlerde varolan köktencilik, yobazlık veya taassup diye tanımlayacağımız yaklaşımlara karşı olan biri. Bu sebeple kendisi hiçbir dine, milliyete veya düşünce hareketine aidiyet hissetmiyor. Dünyadaki din eksenli yaklaşım ve çatışmalara karşı olan biri.




    Bunlardan hareketle şunu söyleyebilirim Amin Maalouf, kitapta Ömer Hayyam olarak vucut bulmuştur. Amin Maalouf gibi Ömer Hayyam da dini taassuplara karşı olan biri. İnsan olarak yapılan iyiliğin karşılığını bulacağına, iyilik yapmak içinse illa bir yere bağlı olmaya gerek olmadığına inanan biridir. İnsanın, insan olarak kabul edilmesi gerektiğini bunun için illa bir yere bağlı olmaması gerektiğini vurgular.



    Bende oluşan düşünceye göre yazar Kitapta geçen Nizamülmülk', Sünni İslam Dünyası; Hasan Sabbah ise Şii İslam Dünyası olarak tanımlamış olabilir. Mesela Nizamülmülk, veziri olduğu Selçuklu Devletini imar faaliyetleriyle han hamam kervansaray medreseler yollar köprüler ile donatır. Adaletin tecelli etmesi için güçlü kurumlar oluşturur. Zaten yazar bu kısımlardan övgü ile bahseder.




    Buna rağmen Nizamülmülk yaptığı onca şeye rağmen dünya hakimiyeti için saltanattâ kalabilmek için yanlış yollara girer. Kibrinin esiri olarak insanlara kötülükler yaşatır. Sünni İslam Dünyasi da böyle değil midir? Peygamber Efendimizin getirdiği nizama en yakın anlayış olarak kabul görmesine rağmen kibrine yenik düşer. Adaleti sağlamak üzeré gelen İslam, Zümre dini haline getirir. İdeolojik kalıplara hapsolur. Sünni olmayana kem gözle bakar. Okumayı aydınlanmayı ilk emir olarak getiren İslam ne yazık ki kan gözyaşı ve terörizmle bir tutulan bir din oluverir. Bu da insanların eliyle olur.



    Gel gelelim Hasan Sabbah'a romanda Selçuklu sarayında divanda görev aldığı ifade edilir. Gerçeklikte alakası olmayan bu durum esnasında haksızlığa uğrayarak saraydan kovulur. Sonrasında ise yaşadıklarını başkalarına yaşatmaya başlar. Tıpkı Şii İslam Dünyası gibi. Mesela Şiiler, Hazreti Alinin ve onun soyunun büyük haksızlıklara uğradığını söyler. Buna rağmen ilerleyen zaman diliminde başka insanlara aynı şeyi yapmaktan geri durmazlar. Hazreti Hüseyin'in din için kanı dökülmüştür. Şiiler ise sırf bizden değil diye günümüzde de kan dökmeye devam etmiyor mû? Şii Mollalar saplantılı ideolojik dünyaları kendi ülkelerine cehennemi yaşatmıyor mu?



    Ve Son Nokta Semerkant... Semerkant Türk -İslam medeniyet tarihinde müstesna biryere sahiptir. Medeniyetin doğduğu bölge. Önemli bir kültür ve eğitim merkezdir. Büyük medreseler, ticaret merkezleri, saraylar kurulur. Bunları yapan insanoğludur. İnsanoğlu şaheserler yapmıştır.Tüm bunları yapanlar yiné sahip olduğu kibir ile Sünni -Şii kavgalarına, inanç-düşünce farklılıkların, iktidar kavgalarına feda edilmiştir ve yerle bir olmuştur. İşte bu sebeple kitabın adı Semerkant konulmuş olmalı.



    Kitabın başında bir hikaye var. Gerçek mi bilmiyorum. Titanik battığında gemide Ömer Hayyam'ın Rubailerinin orijinal hali bulunmaktadır. Kitabın çevresindeki kaplama sebebiyle denizde zarar görmez. Anlatılan bu dur. Gerçek midir bilemem. Kitabın sonunda kitap için doğunun nadide çiçeği diye bahseder. Buradan hareketle yazar şunu diyor; buna ne gerek vardı Ömer Hayyam'ın Rubaileri ait olduğu yere yanı doğduğu topraklarda kalmalıdır. İnsanın gururu, bir değeri doğduğu yerde yaşamaya bırakmıyor diye ekliyor. Nadide bir çiçek en iyi doğduğu toprakta yaşar öyle değil mi?Bu cümleler kitabın özeti olarak kabul edilmelidir.



    Romanın asıl kahramanı el yazması Rubailerdir. Rubailer ve onu var eden medeniyet kurulan toprakların bin yıldaki yıkım ve varoluş arasında gidip gelen hikayesi.



    Kitap, farklı düşünceleri bir kitapta buluşturarak bunların kavgalarının sebep olduğu yıkımlara, katliam vé yerle bir olan değerlere dikkat çekmiştir. Kitabı bu açıdan okumak daha yerinde olur.

    "Darülislam'da zorbalıktan uzakta yaşayabileceğim bir köşe yok" kitaptan bir alıntı.

    İslam, insanlığın büyük bir buhran yaşadığı dönemde ortaya çıktı. Kimsesizlerin kimsesi oldu. Eşitlik, adalet getirdi. Müalümanla müslümanı kardeş kıldı. İslam memleketleri medeniyetin beşiği ilmin irfanın merkezi oldu. Sonra ne değişti de bunlar tersine döndü? Adalet gitti, zülüm peydah oldu. Bunu sadece emperyalizme bağlayamayız, keza Hazreti Osman'ı emperyalistler değil Müslümanların kendisi şehit etti. Hazreti Hüseyin'in kanını birbiri ile akraba sayılan insanlar döktü. Netice itibarıyla İslam memleketleri daha önce varolan neyi kaybetti ki zulüm her bir yeri sardı? 681 yılından günümüze geçen 1338 yılda neden İslam Dünyası bir adım ileriye gitmedi?
  • 151 syf.
    ·3 günde·5/10
    İnsanoğlu kendine yapılan iyiliği de kötülüğü de kolay kolay unutmaz. Aklının bir köşesine yazar, gün gelir ansızın su yüzüne çıkarıverir eski yaşanmışlıkları; borçları, alacakları. Tabi iyilik ve kötülük kavramlarına inanıyorsa. Nitekim A'mak-ı Hayal kitabı Raci'nin iyi ve kötüyü aramak için çıktığı bir yolculuktu. İnsanın, kendisini aradığı mistik bir rüya.
    En muhteşem sanat eseri olan insanoğlunun, sanatçısını arayışı.
    #41927048


    " İyilik, insanlık sanatıdır " demiş Genceli Nizami. Ta, 12. Yüzyılda. Evet, iyilik bir sanattı. Gizli yapılan bir sanat aleni olursa iyilik, iyilik olmaz.

    Bugün sizlere; bir iyilik zincirinden, daha doğrusu zincirin halkalarından bahsetmek istiyorum.

    İyiler Ölmez, Mustafa Kutlu'nun kaleminden okuduğum beşinci hikaye kitabı. Diyebilirsiniz ki çok mu seviyorsun bu yazarı? cevabım "hayır" olurdu. Çünkü bu sıralar hikaye okumak hoşuma gidiyor. Kutlu'nun hikayelerini okumak insanı yormuyor üslubuna alıştıktan sonra rahatlıkla okunuyor.

    Şimdi gelelim zincirin halkalarına; zincir, bir bütünken güçlüdür, kırılmaz. Onu oluşturan halkaların da haliyle sağlam olması gerekir. Kardeşlik, sırdaşlık bağlarıyla halkalar kenetlenmeli sımsıkı. Kitapta her halka, ayrı bir hikayede anlatılıyor ve bir noktada buluşuyor halkalar (Hacı Kadir'in kahvesi)

    -- Sıtkı
    -- Civan
    -- Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa
    -- Doktor
    -- Dörtler Makamı

    Ben en çok Sıtkı ve Civan'ı beğendim. Söyle ki, kitap adeta Yeşilçam tadında başladı. Kendim de bir an, eski türk filmlerinden birini izliyormuş gibi hissettim. Fakat Yeşilçam esintisi çabuk geçti. Çünkü yazar klişelere bir dur der gibi,

    "Sevgili okur!" diyerek okura seslenmesin mi?

    " Sevgili okur! Burada araya girmek zorunda hissettim kendimi. Ben öyle dalmış gitmişim. O günlerin İstanbul'undan bahsederken..."(syf: 37)

    Böyle daha devam ediyordu nutuku. Ben daha fazla yazmak istemedim. Açıkçası şaşırdım ve eleştirme gereği duydum. Çünkü bu gördüğüm durum Tanzimat Edebiyatı 1. Dönemi'nde görülen bir durumdu. O dönem yazarların (Namık Kemal, Şinasi, Ahmet Mithat Efendi v.s) eserlerinde çokça gözlemlenir. Yazar hikayenin bir yerinde kahramana ya da olaya karşı yorum yapar, görüş bildirir.

    Ayrıca Kutlu, okura "seslenmeyi" bir kere yapmadı kitapta. Birkaç kez daha seslendi. İlk "Sıtkı" adlı hikayede seslendi. Ara ara da yorum yapmayı ihmal etmedi.

    " O güne kadar Atalay'ın yanına mümkün olduğu kadar fazla kalmış, mesleki sorular sormuş, hocası onu "işi ile ne kadar ilgili bir kız" şansın diye elinden geleni yapmış. Atalay buna inanmış. *Söyledik saftirik adam. *Kadınları hiç tanımıyor."(syf: 117)

    hatta bundan da ileri giderek Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa öyküsü birebir Uzun Hikaye adlı kitabında da yer alıyormuş nitekim yazar kendisi söylüyor. Tek fark Uzun Hikaye 'de fotoğrafçının adı Selami imiş. Hikaye ise birebir aynıymış. Açıkçası bu durum beni üzdü okurun düşüncelerini önemsemez gibi hem aynı hikâyeyi yazmış hem de kitap ile okur arasına girerek yorum yapmıştı. Böyle yaparak okuyucunun ne düşüneceğini kendisi yönlendirmiş oluyor. Bu da okuyucu açısından hoş bir durum değil.

    Kitabın sonunu da beğenmedim. Neden beğenmedim. Aceleye gelmişti bir an önce bitirme gayesi içinde olduğunu hissettirdi bana. Şöyle söyleyeyim başta hissedilen Yeşilçam tadı burda artık kabak tadı verdi, acı bir tat bıraktı damağımda. Hani olur ya televizyonda iyi bir dizi olur izletir kendini fakat bir anda senaristin acemiliğinden kötü bir final yapar ve orda noktalanır. Öyle hissettirdi bana kitabın sonu.

    Bu kadar eleştiriden sonra zincir halkalarına geri dönecek olursak (Umarım kafa karışıklığı olmamıştır). Bana göre hikayeyi ve bu iyilik halkasını en iyi anlatan şu diyalogtur:

    -- Bu bir serap olmasın hocam?
    -- Hayırrr... Bunca ilim adamı, sanatçı, siyasetçi yanılmış olamaz dediğim gibi muhalifleri temizlediler. Oysa biz korkmuş kapitalizmin aldatmaya dayalı sahte demokrasisinden öte gerçek demokrasiyi insan haklarını, özgürlüğü getirecektik.(syf: 23)

    #42554429


    İyilik; içten, samimi, emek vererek yapılırsa iyilik olur. Emekle yapılır. Emeğin yanında olunur. Emek korunur. İyilik yayılır. İdeolojilere bağlı değildir.

    Kitapta da bu var, tek olan zincir halkaları bir masa etrafında toplandı. Hepsi emeklerini koydu masaya. Düşmüşün, acizin, yaşlının, gencin, çocuğun toplumun bir köşeye attığı insanların yanında oldular. Fakat onlarda insandı dertleri, acıları kalp kırıklıkları vardı. İyilikle, tebessümle o yaraları sarmayı tercih ettiler.
    İsimleri dörtler makamı oldu. Öylece anıldı.

    "Böyledir
    Biz de iyiler ölmez"(syf:151)


    Keyifli okumalar dilerim.
  • Tolstoy’un anlamsızlık bunalımı.

    “Bu hayat bana karşı düzenlenmiş aptalca bir oyundan ibaretti. Beni var eden bir varlığı kabul edemesem de, düşüncelerim şöyle gelişiyordu: birisi bana, beni dünyaya yollamakla, çok normal gözüken son derece derinliksiz, sığ bir şaka yapmıştı.

    İstemeden de olsa, bir yerlerde, beni bu hale sokan birinin bana alayla bakıp, katıla katıla güldüğünü hissediyordum.

    Benim 40-50 yıl boyunca öğrenip gelişerek, bedenen ve zihnen büyüyüp nasıl hayatımı sürdürdüğüme bakıyor ve şimdi aklım tam kemal noktasına ulaşıp olgunlaşmışken, tam hayatımın zirvesinde olduğum şu dönemde, bana tepeden bakarak; “hayatta hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır” tarzındaki görüşe ulaştığımı görüyor ve bana kahkahalarla gülüyordu.

    Benimle eğlenen, dalga geçen böyle biri olsun ya da olmasın; bu beni ilgilendirmiyor. Beni düşündüren, hayatımda yaptığım herhangi bir eyleme mantıklı bir açıklama getiremiyor oluşumdu. Hastalık ve ölüm, beni ve sevdiklerimi yakalayıp sonsuzluğa götürecek, geriye pis bir koku ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak.

    Yaşadıklarım ve başarılarım, er-geç unutulup kaybolacak ve ben, o zaman hayatta olmayacağım. O zaman; bütün bu hengame niye? Neden çabalıyoruz ki boşu boşuna? İnsanoğlu nasıl olur da bu boşluğu görmeden hala yaşama devam edip, onun için çaba sarf eder? Anlaşılacak gibi değil açıkçası...

    Bir insanın yaşayabilmesi, ancak “hayatın sarhoşluğuna” kapılmışsa mümkün olabilir. Ayıldığında ise, hayatın sadece bir yanılsama hem de aptalca bir yanılsama olduğunu görecektir.

    İşte bütün mesele bundan ibaret! Ne komik ne de esprili bir yanı var; sadece acımasız ve aptalca...”
  • Eğer köhnemiş insanoğlu -neden böyle olduklarını bir tek Tanrı bilir- ısrarla geçmiş acılarını hatırlamayacak olsa ve o anki sükûnete kendini bıraksa , o zaman daha az acı çekerdi.
    Johann Wolfgang Von Goethe
    Sayfa 10 - İndigo Kitap , 6 Baskı , Haziran 2017
  • BU TOPLUMUN ANLADIĞI MANADA … NAMAZIN GÜNLÜK … AYLIK … YILLIK … KAZASI DİYE BİR ŞEY VAR MI … ? … !!!

    VEYA DA … BU TOPLUMUN … NAMAZI TERK ETMEK İÇİN ÖNE SÜRDÜĞÜ MAZERETLERİ … İSLAM MAZERET OLARAK KABUL EDİYOR MU …. ? … !!!

    Değerli kardeşlerim … ! unutmayalım ki İnsanoğlu,“ la ilahe illallah ” sözüyle yaradanının varlığına, birliğine ve O’nun İlahlığına şehadet ettikten sonra muhakkakki Rabbinin önünde boyun eğme ve O’na itaat etme mecburiyeti vardır… Taki kullanmış olduğu “ la ilahe illallah ” sözünün gerçek manası yerini bulmuş olsun…

    Kulun, “ la ilahe illallah ” şehadetinden sonra Rabbine takdim ecedeği en azim ibadeti ise Namazıdır… Uyku, unutma ve ay hali hariç kim bu ibadeti bilerek terk ederse şüphesiz ki İslamdan çıkıp şirk ve küfre düşmüş olur… Ki bu konuda yığınlarca delil vardır…

    İslam, Namaz ibadetinin üzerinde çok ciddi bir şekilde durmuş ve hatta kulun kıyamet günü ilk hesabını vereceği amelinin de Namaz olduğunu haber vermiştir…

    "..... عن عبد الله بن قرْط رضي الله عنه قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أول ما يحاسب عليه العبد يوم القيامة الصلاة ، فإن صلحت صلح سائر عمله وإن فسدت فسد سائر عمله

    { … Rasulullah s.a.v şöyle buyurdular : Kulun, kıyamet gününde ilk hesabını vereceği ameli “ namazıdır “ . Eğer namazından salah bulursa, sair amellerinden de salah bulur. Eğer namazı ifsad olmuş ise, sair amelleri de ifsad olur. }

    Taberani Mu’cemul Kebir : 10435.n - Ahmed : 4 / 103 - el Albani Silsiletü’s Sahiha : 1358 - 1748.n - Sahih’i Terğib ve Terhib : 376.n

    Değerli kardeşlerim … ! bu konuda üzülerek şunu ifade edebilirim ki ; Namaz gibi azim bir ibadetin bilinçli bir şekilde terk edilmesiyle şirk ve küfre düşüleceğini anlatan birçok delillere rağmen, meseleyi hala sağa sola çekerek, bunun şirk ve küfür olmayacağını savunanlar olmuştur …

    Hatta bir takım te’villerle bu ibadeti, “ Nasıl olsa kaza ederim “ diyerek terk edenler olduğu gibi … “ Nasıl olsa kaza edersiniz “ diyerek cahilce fetvalar neticesinde terk edilen bu namazları günlük, aylık, yıllık, hatta seneler sonra kaza etmeye çalışan insanlar da yaygınlaşmıştır…

    Şimdi bu noktada duruyor ve şöyle bir soru soruyoruz … Acaba gerçekten onların iddia ettiği gibi, Namazı bilinçli bir şekilde vaktinden çıkarıpta onu başka bir zamanda eda edebilir mi bir Müslüman … ?

    Akşama kadar iş-güc bahanesiyle terk edilen namazlar, acaba akşam olunca hepsi bir arada kılınabilir mi … ?

    Veya da ; - yine bu insanların iddia ettikleri ve yaptıkları gibi – 10 – 15 sene namaz kılmayıpta, seneler sonra bu namazları kaza edebilir mi bir Müslüman … ?

    İşte bu dersimizde bu konudan bahsedip meselenin Kur’an ve Sünnet çizgisinde meşru olup olmadığına bakacağız… Çünkü biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, bu konu gerçekten çok hassas ve önemli bir konudur…

    Değerli kardeşlerim … ! meseleye namazın terkiyle alakalı bilinen gerçekleri hatırlatarak girecek olursak, konu daha da güzel anlaşılacaktır inşaAllah … Bu gerçeklerden bir tanesi de bilindiği gibi, bir vakit de olsa namazı bilerek terk eden kimsenin bütün amellerinin iptal olacağıdır.

    وقال أبو الدرداء‏ :‏ قال رسول الله صلى الله عليه وسلم‏ :" ‏من ترك الصلاة متعمداً فقد حبط عمله‏ " ‏‏ ‏
    ‏رواه أحمد ورجاله رجال الصحيح‏.‏

    { … Ebû'd-Derda r.a'dan. O şöyle dedi : Allah Rasulü s.a.v buyurdu ki : " Her kim ki bilerek namazı terkederse bütün amellerini ibtal etmiştir." }

    Bu Hadis'i Ahmed Müsned'in de rivayet etmiştir. Heysemi Mecmau'z-Zevaid de bu rivayetin ravileri Sahih'in ravileridir demiştir.

    Heysemi Mecmau’z Zevaid : 1 / 295 . 1639.n

    “ ..... أن أبا المليح حدثه قال : كنا مع بريدة في يوم ذي غيم، فقال: بكروا بالصلاة فإن النبي صلى الله عليه وسلم قال : من ترك صلاة العصر حبط عمله "

    { … Ebu’l Melih’den,şöyle dedi : Biz Bureyde r.a ile bulutlu bir günde gazada bulunuyorduk. Bureyde r.a bize hitaben şöyle dedi : İkindi namazını vaktinde kılınız, çünkü Rasulullah s.a.v buyurdular ki : “ Kim ikindi namazını terk ederse onun bütün amelleri boşa gitmiştir “ }

    Buhari : 2.c.617.s - Nesei : 1.c.473.n

    Öyleyse ey Müslüman … ! Durum bu kadar ciddi iken Namazı bilinçli olarak nasıl terk edebilirsin ki …? … Veya başka bir ifadeyle ; terki olmayan bir amelin kazası nasıl yapılabilir ki … ?

    Ben her şeyden önce Müslüman kardeşlerimin dikkatine şunu sunmak istiyorum :

    “ Eğer bir müslümanın bilinçli olarak terk ettiği namazının kazası olmuş olsaydı, kadınlar ay hali gördüklerinde terk ettikleri namazlarını temizlendikten sonra kaza ederlerdi. Çünkü bilindiği gibi kadın hastalandığı zaman namazı da orocu da terk eder. “

    Ama İslam, kadınların temizlendikten sonra oruçlarını kaza etmelerini emretmiş, Namazlarını ise kaza etmelerini emretmemiştir…

    { … Ebu Said el-Hudri r.a’dan. Rasulullah s.a.v : … Kadın hayız gördüğü zaman namaz da kılmaz oruç ta tutmaz ………… }

    Buhari : 4.c.1820.s

    { … Aişe r.anha’dan. Şöyle demiştir : Biz, peygamber s.a.v’in yanında iken ramazanda adet görürdük. Temizlendikten sonra bize orucu kaza etmemizi emrederdi. }

    İbni Mace : 4.c.1670.n

    { … Muaze el-Adevi r.a’dan rivayet edildiğine göre kadının biri Aişe r.anha’ya : “ Hayız gören bir kadın namazı kaza edecek mi ? “ diye soru sordu. Aişe r.anha : “ Sen harurilerden misin ? . Biz Rasulullah s.a.v’in yanında hayız gördüyümüz zamanlarda namaz kılmazdık ve kazasıyla da emrolunmazdık “ diye cevap verdi. }

    Tirmizi : 1.c.130.n - Nesei : 1.c.381.n

    Görüldüğü gibi zikredilen bu delillerde, namaz gibi azim bir ibadet terkedilmesine rağmen – ki hanımların bunu terk etmelerini zaten İslam emrediyor – temizlik sonrasında eda edilmesi kendilerinden istenmemiştir.

    Bunun nedeni ise, şer’i özür olmadan bir müslümanın bilinçli bir şekilde Namazını asla terk edemeyeceğidir…

    Şer’i özür ise, insanların belirlediği şeyler değil , İslam’ın belirlediği şeylerdir… Bunlar da ; kadınlarda hastalanma - yani ay hali - , Umumen kadın ve erkeklerde ise, uyuma ve unutma halidir… Bunların haricinde hiçbir mazeret, Namazın terki için özür kabul edilmez.

    Basiretli bir müslümanın bu hususta şu kaideyi asla aklından çıkarmaması gerekir… O da ; “ Allah indindeki özrün tayini, insanların seçtikleri ile değil , Allah’ın seçtikleri iledir.”

    Yani, özür ancak Allah’ın belirlediği şeylerdir… Dolayısıyla bizim özür olarak gördüğümüz veya belirlediğimiz şeyler, Allah katında özür olarak kabul edilmez,

    Öyleyse tekrar altını çizerek ifade edelim ki, bu hususta bir Müslüman için özür ancak, “ ay hali “ “ unutma hali “ ve “ uyku hali “ dir.

    Ay hali olan kadının namazı terk edeceği ve bu halinin de şer’i bir özür olduğu, biraz önce zikredilen delillerde anlatılmıştır… Şimdi ise Uyku ve unutma halinin şer’i özür olduğunu anlatan delilleri zikredelim…

    … عن أنس بن مالك ؛ أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال :من نسي صلاة فليصلها إذا ذكرها. لا كفارة لها إلا ذلك .

    { … Enes İbni Malik r.a’dan. Rasulullah s.a.v buyurdular ki : Her kim bir namazı kılmayı unutursa onu hatırladığında kılsın. Onun bundan başka kefareti yoktur. }

    Buhari : 2..648.s – Müslim : 2.c.684.n

    …. “ عن أنس بن مالك قال: قال نبي الله صلى الله عليه وسلم " من نسي صلاة أو نام عنها ، فكفارتها أن يصليها إذا ذكرها

    “ … Enes İbni Malik r.a’dan. Rasulullah s.a.v dedi ki : Her kim bir namazı kılmayı unutur veya onu uyuyarak kaçırırsa, artık o namazın kefareti, hatırladığında - veya uyandığında - onu kılmasıdır. }

    Müslim : 2.c. 684 / 315.n

    { … Ebu Katade r.a dedi ki : Rasulullah s.a.v şöyle buyurdular : “ …… Dikkat edin ! şu muhakkak ki uyku ile namaz kaçırmakta bir taksirat yoktur. Taksirat ancak diğer bir namaz vakti girinceye kadar namazını kılmayan için vardır. Binaenaleyh her kim vakti çıkana kadar bir namazdan uyku sebebiyle gafil olursa, uyandığında bu namazı kılsın. Ertesi gün olduğunda ise, o namazı kendi vakti içerisinde kılsın …… }

    Müslim : 2.C.681.N - Tirmizi : 1.C.177.N – Ebu Davud : 1.C.437. N - Nesei : 1.C.615.N – İbni Mace : 2.C.698. n - Ahmed : 5 / 298 - İbni Huzeyme : 989 - İbni Hibban : 1460 - Abdurrezzak : 2240 – Dare kutni : 1/386 - Beyhaki : 1/376

    Bu delillerde de açıkça görüldüğü gibi, Allah Rasulü s.a.v uyku ve unutmayı şer’i özür kabul etmiş ve bu sebeplerden dolayı kılınamayan namaza da, uyanmayı ve hatırlamayı vakit tayin etmiştir…

    ALLAH’U TEALA SAVAŞTA BİLE NAMAZ KILMAYI EMRETMEKTEDİR …

    Değerli Müslümanlar … ! unutmayalım ki Allah’u Teala savaş gibi ölüm korkusunun yaşandığı en şiddetli bir ortamda bile Müslümanlara cemaatle Namaz kılmalarını emretmiştir…

    Rabbimiz bu hususta kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :

    وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْ ضَى أَن تَضَعُواْ أَسْلِحَتَكُمْ وَخُذُواْ حِذْرَكُمْ إِنَّ اللّهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَاباً مُّهِيناً

    “ İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsın ; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da korunma araçlarını ve silahlarını yanlarına alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız - yani, erzak ve mühimmatınızdan - ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır. “

    Nisa : 102.Ay.

    Şimdi hazır yeri gelmişken sormak gerekir ; acaba bugün Namazlarını terk edenlerin bundan daha önemli bir mazeretleri olabilir mi … ?

    El cevap : elbette ki olamaz … Öyleyse düşünmemiz gerekmez mi …? Allah’u Teala savaş gibi vahim bir ortamı dahi Namazı terk etmek için bir mazeret kabul etmezken, bizler nasıl olurda havadan sudan şeyleri kendimize mazeret kabul ederek namazı terk ederiz… ?

    Acaba bizim mazeret diye öne sürdüğümüz şeyleri Allah’u Teala mazeret olarak kabul eder mi … ? Elbette ki etmez… Neden … ? Çünkü Rabbimiz nelerin mazeret olacağını Rasulünün dili ile bizlere beyan etmiştir… Onları ise az önce okumuştuk…

    Eğer Allah Rasulü s.a.v’in Hendek savaşında birkaç namazı güneşin batımından sonra kılmasını, namazın kaza edileceğine delil sayanlar varsa, bunların bu iddialarına da birçok yönden reddiye vardır.

    BİRİNCİSİ : Her şeyden önce bu namazların vaktinin dışında kılınma sebebi ihmal değil, o anki savaşın şiddetiydi…

    Bundan dolayıdır ki Allah Rasulü s.a.v o gün onlara şu şekilde beddua etmiştir :

    " ملأ الله قبورهم وبيوتهم نارا. كما حبسونا وشغلونا عن الصلاة الوسطى . حتى غابت الشمس".

    “ Allah onların kabirlerini ve evlerini ateş doldursun . Zira onlar, ta güneşin batışına kadar bizi hapsettiler ve ikindi Namazını kılmaktan alıkoydular. “

    Müslim : 2.c.627.n

    İKİNCİSİ : Korku Namazı ile ilgili Ayet henüz nazil olmamıştı… Yani, Müslümanlar savaşta dahi olsalar Namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini anlatan Ayet henüz inmemişti o zaman... Bundan dolayıdır ki, konu ile alakalı Ayet’lerin inzalinden sonra Allah Rasulü s.a.v ve onun ashabı, savaşta dahi Namazlarını kılmışlar ve onu vaktin dışına asla çıkarmamışlardır…

    { … Rasulullah s.a.v ile beraber Zatu’r Rika gününde korku namazı kılanlardan Sehl İbni Hamse şöyle anlatıyor : “ Askerin bir kısmı Rasulullah s.a.v ile beraber Namaz için saf bağladı. Öbür kısmı da düşmanın karşısında saf bağladı. Rasulullah kendisi ile beraber bulunanlara bir rekat kıldırdı. Sonra Rasulullah s.a.v ayakta sabit kaldı. Kendisi ile beraber bir rekat kılanlar kendi başlarına kılarak tamamladılar. Sonra çekildiler ve düşmanın yüzüne karşı saf bağladılar. Ve öbür taife gelip Rasulullah’ın geri kalan bir rekat Namazını onunla birlikte kıldılar. Sonra Rasulullah s.a.v oturmakta devam etti. Cemaat da bir rekat kendi başlarına kılıp tamamladılar. Sonra Rasulullah bunlarla beraber selam verdi.” }

    Müslim : 2.c.842.n

    ÜÇÜNCÜSÜ : Bu olay, savaş sebebiyle kılınamayan Namazın kaza edileceğine de delil olamaz… Neden …? Çünkü ümmet ilk defa böyle bir sıkıntıyla karşı karşıya gelmişlerdi ... Dolayısıyla, böyle anlarda Namazı nasıl eda edeceklerini de bilmiyorlardı. Ne zaman ki Allah’u Azze ve Celle bu gibi durumlarda Namazın nasıl kılınacağını Rasulüne vayyetti, artık bundan sonra vahyin doğrultusunda hareket edilmiştir…

    { … Ebî Sa'îd el-Hudrî'den, O da babasından haber verdi ki, O şöyle dedi : Hendek Savaşında, geceden uzun bir zaman geçinceye kadar - Namaz kılmaktan - alıkonulduk. Nihayet bize kifayet edildi, - yani biz, savaştan kurtarıldık - Bu, yüce Allah'ın şu sözünde - açıklanan durumdadır - : " Allah savaşta - yardımıyla - müminlere yetti. Allah güçlüdür, üstündür " Bunun üzerine Peygamber s.a.v Bilâl'i çağırdı ve O'na emretti de, O kamet getirdi de öğle Namazını kıldırdı ve onu, vaktinde kıldırdığı gibi güzelce edâ etti. Sonra O'na emretti de ikindi Namazı için kamet getirdi, O da onu kıldırdı. Sonra O'na emretti de akşam Namazı için kamet getirdi, O da onu kıldırdı. Sonra O'na emretti de yatsı Namazı için kamet getirdi, O da onu kıldırdı. Bu - olay - ; " Fakat bir tehlikeden korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın " Ayetinin inmesinden önce olmuştu. }

    Ahmed : 3 / 67 . 11250.n - Darimi : 3.c.1532.n - Tirmizi : 1.c.179.n

    DÖRDÜNCÜSÜ : Bilindiği gibi ibadetlerde asıl olan taabbudiliktir…Yani, bir ibadet Allah’ın istediği ve Rasulünün de gösterdiği şekilde yapılır. Dolayısıyla, Namaz hususunda her şey en ince ayrıntısına varana kadar tarif edilmişken, insanların kendi kafalarına göre öne sürdükleri tarifler ve mazeretler asla kabul edilemez.

    Özellikle namazın terki için kabul edilen şer’i özürler İslam tarafından anlatılmışken, hiç kimse kendi kafasına göre özür tayin edip, namazını nilinçli bir şekilde terkedemez…

    BEŞİNCİSİ : Sohbetimizin başında da zikrettiğimiz gibi ; “ Allah indindeki özrün tayini, insanların seçtikleri ile değil , Allah’ın seçtikleri iledir.”

    Yani, bizim özür olarak gördüğümüz veya belirlediğimiz şeyler Allah katında özür kabul edilmez, özür kabul edilecek şeyler ancak Allah’ın belirlediği şeylerdir…

    Öyleyse tekrar altını çizerek ifade edelim ki, bu hususta bir Müslüman için özür ancak, “ ay hali “ “ unutma hali “ ve “ uyku hali “ dir… Bunun haricinde hiçbir özür, şer’i bir özür kabul edilmez.

    Hulasa, sözü daha fazla uzatmaya gerek yoktur… Benim bu hususta problemi olan insanlara nasihatim şudur :

    “ … Unutmayın ki Namaz, insanın kıyamet günü hesabını vereceği ilk amelidir. Eğer Namaz hususunda hesabınız kolay olursa, sair amelleriniz hususunda da hesabınız kolay olacaktır. Eğer Namaz konusunda sınıfı geçemez iseniz unutmayın ki, diğer ameller hususunda da sınıfı geçemeyeceksinizdir… “

    “ … Öyleyse hiç vakit kaybetmeden Allah’ın Kitabına ve Rasulü’nün sünnetine koşun … Ve sakın bu konularda Radyo ve televizyonlarda şarlatanlık yapanlara da aldanmayın… Çünkü bu zavallı kağıt karalama alimleri, hiçbir delile dayanmadan sizlere gülük, aylık, yıllık, hatta 10-15 senelik de olsa, Namazın kazasından bahsedeceklerdir … “

    Sizler Allah Rasulü s.a.v’in şu hadisi şeriflerine güvenerek Allah’a yönelin ve Namazınıza başlayın… Eğer Namazınızı ara sıra da olsa ihmal ediyor idiyseniz, sakın bundan sonra Namazınızı şer’i bir özür olmadan terk etmeyiniz.

    Bakınız Allah Rasulü s.a.v ne buyurmaktadır :

    “ Adem oğullarının hepsi günah işler, günah işleyenlarin en hayırlısı ise çokça tevbe edenlerdir “

    İbni Mace : 10.c.4251.n

    "... قَالَ رَسثولً اللهِ صلى الله عليه وسلم : التَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ، كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ

    “ … Allah Rasulü s.a.v yine şöyle buyurmaktadırlar : Günahından tevbe eden kimse, tıpkı günahı olmayan kimse gibidir. “

    İbni Mace : 10.c.4250.n

    Öyleyse bu fırsatı kaçırmadan Rabbine yönel, O’na tevbe et ve Namazına başla… Ve asla onu terk etme.

    Allah’u Azze ve Celle bizlere, hakkı hak bilip ona ittiba eden ve batılı da batıl bilip ondan uzak duran kullarından olmamızı nasip eylesin... Amin

    Vel hamdu lillahi rabbil alemin

    Tacuddin el Bayburdi
  • -Bana söyle,neden böyle gülümsedin baba?
    +İnsanoğlu böyledir oğlum.Kendisine yaşama,savaşma umudu verilince daima gülümser.