• "Size göre... Kurtulmadıklarında aptallar. Kurtulduklarındaysa, başınıza bela..."
    Henri Lefebvre
    Sayfa 66 - belge yayınları
  • BİYOLOJİK VE KİMYASAL SAVAŞIN AYRILMAZ BÜTÜNLÜĞÜ (TİTANYUM DİOKSİT VE CORONA VİRÜS) VE KADIN DEVRİMİNİN, İNSANLIĞIN VE DOĞANIN KURTULUŞUNDAKİ TEMEL FELSEFİ VE PRATİKTEKİ NİTELİKSELLİĞİ


    Son aylarda özellikle coronavirüs ile birlikte yoğun bir biyolojik savaş tehdidinden bahsedilmektedir. Medya, basın ve sosyal medyanın hemen hemen her yerinde akilli geçinenler adeta bir savaş çığırtkanlığı düzeyinde coronavirüs, biyolojik savaş, stratejileri, taktikleri, çözümlemeleri vs. oradan oraya uçmakta, tabi popülerliği, magazinselliği de cabası. Konuştukça konuştular, tartıştıkça tartıştılar ve süreç devam etmektedir bakalım bu popülizm ve magazinselliği daha ne kadar devam edecek. Tabi herkesin kendi alanıdır, konusudur, işidir, derdidir herkes yoluna bakacak tabi ki. Ancak bu biyolojik savaş adeta yeni başlamış gibi tezler sunulması ve bunun da kimi zaman bir devlet ve/veya kurum tarafından yayılması gibi tezler yanında savaşın kendisini mikroplar, bakteriler, virüsler üzerinden şekillendirmek asla bilimsel değil, gerçek hiç değil. Biyolojik savaş, kimyasal savaş, fiziksel savaş, matematiksel savaş, psikolojik savaş, özel savaş, iç savaş, savaş,… Savaşın şekli, şemalı, sıfatı, bitmiyor, bitmek bilmiyor. Ancak savaşların neden ve sonuçları üzerinden bahsedilmiyor. Bahsedilse de kerhen, ucundan kıyısından veya kimseyi fazla işaret etmeden, kimseye çok dokunmadan bahsediliyor. Kimse kim evet, savaş, savaş, savaş karşıtları, savaş tespit ve tahlilcileri, savaş rantçıları, savaş popülistleri vs. kimler, kim bu savaşları organize eden, planlayan, projelendiren, hiç bunların doğrudan isimleri ortaya konulmamaktadır. Örneğin hangi ülkeler özellikle savaş istiyor ve gerçekleştiriyor, hangi kurumlar savaş planlıyor ve çıkarıyor, elbette bu savaşlardan kimler karlı çıkıyor, (emperyalist, kapitalist, faşist, gerici, yobaz, ırkçı, dinci, muhafazakâr, ideolojik politik sisteme sahip tüm devlet ve kurumlar yani kısacası burjuvazinin çıkar ve menfaatleri, lüks bir hayat sürebilmeleri, çarklarının dönmeleri ve dünya üzerindeki elde edilen toplam gelirin neredeyse yüzde doksanına sahip olmaları için insanın insanı ve doğayı sömüren tüm devlet ve kurumlar) tüm bu soruların doğrudan cevapları verilmeden, bu cevaplar doğrultusunda cevabın kendisiyle tüm insanlığın ve doğanın kurtuluşu adına topyekûn mücadele etmeyi örgütleyip, direnmedikten sonra gece gündüz savaşları tespit ve tahlil edelim ve gece gündüz savaş karşıtı ve barış eylemleri yapalım sadece kocaman bir sıfırdan bire ile bile geçemeyiz, geçemedik de devam eden hangi coğrafya da yaşanan her türlü savaş devam ediyorsa bu insanlığın topyekûn ayıbıdır.

    Şimdi gelelim biyolojik savaş modasına, coronavirüsten öncesine. Öncelikle insanlık tarihinde mikroplar, bakteriler ve virüslerin canlı türleri üzerindeki hastalık ve ölüm tehdidi ne ilk ne de son değil. Biyolojik savaşın bugün tüm dünyanın gözü önünde devam eden coronavirüs salgınına dikkat çekenler öncesindeki onlarca biyolojik ve kimyasal savaşı açık net ortada olmasına rağmen görmemiştir, görmemektedir. Burada popülizmle ve magazinselliğin yoğun malzemesi olan coronavirüsten çok ondan önceki biyolojik savaşı besleyen, tetikleyen kimyasal savaş çeşitlerini görmek zorundayız. Kimyasal savaş pek çoğunun bildiği sadece kimi kimyasal gazlarla insanların toplu halde katledilmesi değildir. Kimya tüm endüstriyi, sanayi kısaca insanlığın ürettiği ve tükettiği her şeyi kapsayan bir bilim dalıdır. Ancak kimyacılar nedense ya pek ciddiye alınmıyor ya çok sessizler, ya da sistem çok iyi besliyor olacak ki insanlığı ve doğayı yaşatmak, ilerletmek, mutlu etmek, işlerini kolaylaştırmak isterken ve elbette yüksek kar elde etmek adına insanlığı ve doğayı da beraberinde yok ederken susmaya devam ediyorlar. Elbette iyi niyetli, samimi insanlığa ve doğaya duyarlı onun devamlılığı için çalışan, çaba harcayan tüm kimyacıları buradan selamlıyoruz. Ancak kimya sıradan ve hafife alınacak bir bilim dalı değildir. Hayatımızın her alanındadır ve inkâr edilemez bir güce sahiptir. Elbette sanayinin, endüstrinin vs. her alanda kimyasal savaş ve o savaşın kayıplarını tek tek sıralayamayız. Özellikle gündelik hayatta kullandığımız hemen hemen her evde bulunan ve doğrudan insan ve doğanın sağlığına savaş açmak amaçlı üretilmiş ve tüketilmesi devam eden bir savaş aygıtına değineceğiz.

    Titanyum Dioksit (TiO2) (*), evet kendisi kapitalizmin doymak bilmeyen açgözlülüğü için bir savaş aygıtıdır ve uzun yıllardır süren bir kimyasal savaşın aygıtıdır.

    TiO2 kapitalizmin elindeki en büyük kimyasal silahlardan biridir. Bu silah doğrudan biyolojik yapımıza, gelecek nesillere, kanımıza, DNA’mıza hedef almıştır. Büyük oranda hedefe ulaştılar. Özellikle günümüzde çikolatadan, sakıza, koladan, meyve suyuna, yoğurttan, peynire, giyim kuşamdan, ayakkabıya, şampuandan, kozmetiğe, aklınıza ne gelirse hepsi birer yok ediş silahı olarak kullanılmaktadır. Hem de kendi ellerimizle.
    Bu savaş aygıtını sadece siyonizm ve illuminati gibi emperyal din ve tarikatlarda aramak ve hedefi küçülmek asla kabul edilemez keza bu savaş aygıtını muaviye islamcı pek çok kapitalist şirkette üretmekte ve kar elde etmektedir. TiO2 sadece kimyasal savaşın savaş aygıtı olarak kullanılan tek bir silahıdır bundan başka da pek çok kimyasal savaş aygıtı hayatımızın içinde her gün bizi ve geleceğimizi zehirlemekte ve bunu üretip satıp kar elde edenlerin dini, dili, cinsiyeti, ırkı, ulusal kimlikleri değil sınıfsal yapıları esas alınmalıdır. Dünya nüfusunu azaltma planı mide koruyucu olarak verilen ilaçta yer alan maddeye dikkat edin 'Titanyum Dioksit' uluslararası kodu E171 yani bizi aslında kanser eden atom altı bir madde

    Atom altı çalışan nanoteknoloji bir boyadır. Nem dengeleyici olarak da işlem görebilir. Boyutu çok küçücük olduğu için DNA yapınızı bile bozabilecek kadar tehlikelidir. İçinde bulunduğu abur cuburun ambalajına bakarak ürünü aldığınız zaman hem sizin hem de çocuğunuzun o tazecik hücrelerine nüfuz edebilecek şekilde üretilmiştir. Vücudunuza bir kere girdikten sonra çıkmaz. Nereye yerleşirse özellikle kaslarda eklemlerde dayanılmaz ağrılar yapar!

    TiO2’nin Uluslararası kodu ise E171'dir. İçinde TiO2 bulunduran hayatımızın her alanında olan bazı ürünler.

    BAZI; sakızlarda, hamilelere verilen demir ilacı ferrum fort da, mide ilaçlarında, bazı marka diş macunlarında, el sabunlarında, antibiyotiklerde, şampuanlarda, kremlerde, güneş kremlerinde, cilt maskelerinde, göz maskelerinde, kolesterol ilaçlarında, ağdalarda, tuvalet kâğıtlarında, kâğıt havlularda, kağıt mendillerde, dudak nemlendiricilerde, rollonlarda, bulantı haplarında, beyaz çikolatalarda, … Kısacası hemen pek çok kozmetik ürünlerinde, temizlik ürünlerinde, aburcuburlarda kimyasal savaş aygıtı olan TiO2 ver ve hayatımızın, geleceğimizin hemen hemen her şeyine yön verecek kadar kullanmaktayız. Bahsi geçen ürünlerin pek çoğu kadınların kullandığı, alış verişte özellikle çok tükettiği ürünlerdir. Tarihsel olarak kapitalizmin ve insanlığın ve doğanın sömürü çarkları her daim kadınlar üzerinden daha çok kendini var etmektedir, bundan dolayıdır ki kadınlar kapitalizmin yıkımının en büyük, en değerli kaynaklarından ve ivmelerindendir. Kadınların tartışmasız gücü kapitalizmin özellikle kimyasal savaşına karşına yönelik bireysel ve örgütlü bir direnişi şarttır. Özellikle kozmetik ürünlerinde, temizlik ürünlerinde çocukların tükettikleri her türden aburcubura karşı savaş açmaları şarttır. Evet, kapitalizmin bu kimyasal savaşına kadınların öncülüğü tartışmasız şarttır. Kadınlar bu kimyasal savaş aygıtlarına karşı olmak zorundadır. Aksi halde bu yüzyıl için sıklıkla kullanılan biyolojik savaşların pek fazla sürmesine gerek kalmadan kimyasal savaşla insanlık ve doğa yok olacaktır. “Kadınların tüketim canavarı” olarak görülmesi ve kapitalizmin çarklarının dönmesinde en önemli faktörlerden biri ve bunu tersine çevirmeliyiz. Özellikle kozmetik ürünler, estetik ürünler, güzellik adı altındaki ürünler bunların kullanımından artıklarına kadar saymakla bitmez bir insan ve doğa düşmanı posa çıkmaktadır. Kozmetik ürünlerin kapitalist sömürü sisteminin devamı için nasıl bir sermaye gücü olduğunu burada uzun uzun anlatmamıza gerek yok. Sözde kozmetik ürünlerle insan bedeninde sözde güzellik yarattığını iddia eden salonlar adı altında, sözde organik maddeler, zararsız maddeler kullandığını iddia edenler kimyasal savaş aygıtının adeta birer tapınağıdır. Her kadının çantasında pek çok kimyasal savaş aygıtı içeren TiO2 ve daha pek çok zararlı kimyasallar bulunmaktadır ve bunlar hakkında yazılıp, çizilen sözde bilimsel makaleler hepsi ama hepsi özel olarak tek tek maaşları verilen yazarlarca yazılmakta ve popülize edilmektedir. Elbette bunları reklamlarında kullanılan ünlüleri de unutmamak gerek. Öylesine büyük bir sektör ki kendi için küçük ama insanlık için çok büyük bir yok etme savaşının aygıtıdır kozmetik ürünler, temizlik malzemeleri, aburcuburlar, …

    KADIN DEVRİMİ, insanlığın topyekûn devrimine sebep olabilir. Kadınlar kapitalizm tarafından öylesine sömürülüyor ki hem üretici hem tüketici olarak, kapitalizm neredeyse tüm tüketim malzemelerini kadınların algısı, duygusu, psikolojisi üzerine kurmuştur ve kurmaya da devam etmektedir. Ne gariptir ki değil erkek egemen kapitalist sistem kadınların tüketeceği her şeye çoğunlukla erkekler karar vermektedir. Üretilen, tasarlanan, planlanan ürünlerin hemen hemen hepsinin başında, ortasında, sonunda hep erkekler bulunmaktadır. İstisna bazı aşamalarda kadınlar olsa da bunlar dünya genelince parmakla sayılmaktadır. Kadınların ne giyeceğinden, ne yiyeceğine, hangi kozmetik ürünü, hangi temizlik ürünü vs. kullanacağına erkekler karar vermektedir. Erkekler üretmekte kadınlar tüketmekte adeta. Bu bile tek başına kadın onuruna, kişiliğine bir saldırıdır. Kadınların insanlığın ve doğanın kurtuluşu için öncelikle kozmetik ürünlerine, temizlik ürünlerine, aburcuburlara savaş açması şarttır.

    Emperyal burjuvazi zerre kadar insanlığın ve doğanın sağlığını düşünmemekte sadece kara odaklı ve kardan başka hiçbir şey görmeyen doymak bilmeyen açgözlü kanemici bir sistem olarak var oldukça bu türden kimyasal savaş aygıtları pek çok biyolojik savaşı da destekleyecek ya da tetikleyecektir.



    H.H.B.
    02.09.2020

    (*) 1. Titanyumdioksit, oksijenle tepkimeye girmiş titanyum elementidir. Bu bileşiğin en önemli kullanım alanı güneş pilleridir. Nano teknolojik boyalar özelliğini titanyumdioksitten almaktadır. UVA ve UVB ışınlarını önler. Ayrıca değerli bir madendir. Kaynak: (Vikipedi)
    Formül: TiO2
    Molar kütle: 79,866 g/mol
    Yoğunluk: 4,23 g/cm³
    Molekül ağırlığı: 79,87 g/mol
    CAS numarası: 13463-67-7
    Kimyasal formül: TiO2

    2. Titanyum dioksit (veya popüler ismiyle titanya), titanyum elementinin doğada doğal olarak bulunan oksitlemiş formudur. İnsanlar bu bileşiği yiyeceklere beyaz renk vermek için (E171 isimli pigment), duvar ve resim boyalarında ve güneş kremlerinde yaygın olarak kullanmaktadır; öyle ki, ilmenit, rutil ve anataz gibi mineral kayaçlardan her yıl 9 milyon tondan fazla titanyum dioksit çıkarılmaktadır ve var olan tüm pigmentlerin 3'te 2'si civarı titanyum dioksit içermektedir. Bu pigmentlerin toplam değerinin 13.2 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir. Kaynak: (Evrim ağacı)
  • Bu gün günlerden hüzün. Bu gün gencecik bir akıllı kadının, kendini içine saklamış bir şairin, Cemal Süreya’nın “Zelda”sı, Ece Ayhan’ın “dünyaya yaralı bir insanı” Nilgün Marmara’nın doğum günü.13 şubat


    Ece Ayhan, 1987’de onun için : “Acaba büyük kanatları yüzünden uçamayan o (ya da “bir”) albatros mu? Denizler kuşu. Gözleri denizin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki maviliktedir işte.” diye yazmış. Cemal Süreya ise “Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememişim” demiş. Haydar Ergülen ise “Nilgün, “dünyayla yaralı” bir insandı ama kaç kuşaktır okuyan, yazan, duyan, hisseden, düşünen hemen herkes dünyayla yaralı sayılır bence” demiş ama ayrıca “Şakacı, gülen, güldüren, muzip, espriler yapan, ortamı neşelendirmeye çalışan, dostlarını, arkadaşlarını evinde neredeyse günlerce ağırlamaya bayılan, dolu dolu yaşamayı seven biri olarak kaldı aklımda Nilgün. Arkadaşlığa, dostluğa çok kıymet veren bir insan. Ben de Nilgün’ün bir “arkadaşlık efsanesi” olduğunu düşünürüm ve onu böyle daha da çok özlerim” diye de eklemiş.

    Çoğu acı çeken insan zaten hep gülümsemez mi hayata? Kimseler bilmez içinde yaşadıklarını. Nilgün Marmara da böyle insanlardan biriydi kanımca. 29 yıl yaşamış sadece. Ölümü acılarından kurtuluşu muydu bilmiyorum ama yaşasaydı nasıl bir şair olacağını görmek isterdim doğrusu. Ece Ayhan ve Cemal Süreya, Nilgün Marmara, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi gençlerden oluşan bir grubu “Yeni Marjinaller” olarak adlandırmış ve onları bir bakıma II. Yeni’nin bir uzantısı olarak görmüş o yüzden merak etmemek elde değil.

    “Çok yalnızdım ve başka yalnızlar gibi, başka yalnızlarla birlikte sık sık Kızıltoprak’taki eve gidiyordum ben de. O yalnızların başında elbette Ece Ayhan gelir. Cemal Süreya gelir, birbirinden iki yalnız gelir. İlhan Berk, Tomris Uyar, Tevfik Akdağ’ı da görmüşümdür orada. Sonra Nilgün’ün arkadaşları gelir, öyleyse şimdi onlara ‘Nilgün yalnızları’ ya da ‘Nilgün’ün yalnız bıraktıkları’ demek gerekir: Gülseli İnal, Ahmet Soysal, Lale Müldür, Seyhan Erözçelik, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, ben, bazen Akif Kurtuluş, Mustafa Irgat, Boğaziçi’nden Cemal.” demiş Haydar Ergülen.” Böylesine hayatı, arkadaşlığı seven biri, işte bu güzel toplantıların yapıldığı, şiirin konuşulduğu dostlarla dolu evin penceresinden atlamış ölüme, inanılır gibi değil, ama duçar olduğu manik depresyon’a da göz ardı etmemek gerek elbette.

    Sylvia Plath üzerine yaptığı incelemelerden dolayı hayatı ve ölümü Plath’inkine benzetilen, intiharı üzerine adının etrafında aşk dedikodularıyla anılan şairler suçlanan, ölümünün aslında intihar olmadığına dair iddialar ortaya atılan Nilgün Marmara, bazı gazetelerce Türk edebiyatının melankolik prensesi olarak adlandırılsa da “prenses” ünvanının onun gibi güçlü bir kadın için çok hafif kaldığını düşünüyorum. O sadece sevilmek isteyen ama bunu kendine saklayıp belli etmeyen “hani derler ya hep incelikler yüzünden” sonra da umudu kırılıp yok olan bir kadındı, ama kadınlık vasfından daha da çok insan olarak ele alınmak ve erkek dünyasının içinde kabul görülmek istenen. Herkes onu “beden” olarak, “kadın” olarak görüp severken, arkadaşlığı paylaşılamazken o “insanlık, kadınlık” meseleleri üzerine düşünen ve erkek-kadın ayrımı yapılmadan insan olunabilen bir toplumda yaşamak isteyen biriydi bana göre.

    Evlendiklerinde Nilgün Marmara 23 yaşındaymış, 5 sene sonra evli kalmış Kağan Önal’la yani çok gençlermiş o yüzden intiharından sonra eşinin “Nilgün’ün şiir yazdığını bile bilmezdim, bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı” demesini anlamaya ve hazmetmeye çalışıyorum. Bu cümle çoğu insana sempatik gelip gülümsetse de aslında Nilgün Marmara’nın iç dünyasına ışık tutması açısından önemli. Onun gibi duyarlı bir insanın karşısında onu anlamayan, anlayamayan, anlamaya, tanımaya çalışmayan biriyle yaşamak yaralamıştır elbet. Elbette ki eşini tanımıyorum ve bu söylediklerim hariçten gazel sallamak gibi oluyor ama basit bir okur olarak sadece ve sadece yazdıklarından yorumlamaya çalışıyorum yazarımızı o yüzden affola.

    “Beklentim yokmuş gibi davranıp, içime dünyalar kadar umudu sığdırmaktan yoruldum.” demiş ya Nilgün Marmara işte bu satırlar benim içimi kanırtıyor, boğazıma bir yumruk gelip oturuyor sonra da. “Kendini anlatmaya çalışmak neye yarar?” dediğini duyar gibiyim sanki ve ben de söylemek istediklerimi içime yutup, kağıtlara dökmek istiyorum onun gibi. Kimdin sen Nilgün Marmara, seni bıraktıklarınla tanımak, anlamaya çalışmak havanda su dövmek gibi bir şey, hem bir insanı kim tanıyabilir ki tamamen? Ayrıca gerekir mi de? Ama seven insan tanımak, bilmek ister, seven insan bilinmek ister. Her şeyin farkında olan biri olarak hem göz önünde olup, hem görünmeyen biri olmanın farkındalığıyla yaşamak…Ağır bir bedel…Çekilesi değil elbet…

    Nilgün Marmara’yı doğum gününde rahmetle anıyorum ben de sevenleri gibi. İnşallah aradığını bulmuştur.

    -AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA-
  • 159 syf.
    Romanın ilk olay halkası Mebus Şerif Halil Bey ile Maarif Müdürü Tevfik Hayri Bey’in konuşmaları ile başlar ve Zehra’nın hasta babasını görmek üzere İstanbul’a doğru yola çıkışı ile sona erer. Mebus Şerif Ali Bey ile Maarif Müdürü arasındaki konuşma, aralarında yaşanan fikrî çatışma sonucu merak unsurunun henüz romana dâhil olmayan Zehra üzerinde
    odaklanmasını sağlar. Zehra’nın babasının hastalık haberine kayıtsız kalışı onunla Maarif Müdürü ve Tevfik Hayri arasında bir çatışma doğurur. Söz konusu çatışmada Zehra kişisel olanı; Maarif Müdürü ve Tevfik Hayri ise genel ahlâk kuralları doğrultusunda davrandıklarından sosyal olanı temsil ederler. İlk olay halkasındaki bir diğer çatışma ise babasının hastalık
    haberini alan Zehra’nın yaşadığı içsel çatışmadır. Zehra, bir yanda her ne kadar bastırmaya çalışsa da babasına karşı ilgisiyle, diğer yanda ise çocukluğundan kalan tecrübelerin neticesi olan öfke ve bağışlayamama duygusunun ortaya çıkardığı babanın varlığını inkâr ediş arasında kalır. Zehra’nın bu arada kalmışlığı yaşamasının bir diğer nedeni de babasının,
    kendisi için oluşturduğu mükemmeliyetçi yaşam tarzının zıddını temsil edişi ve bu nedenle tehlikeli kabul edilmek suretiyle olumsuzlanmasıdır. Ailesinden zorla ayrı bırakıldığına inanan Zehra’nın yeni yaşamında ilk işinin babasının varlığını reddetmek olduğunu hatırlarsak; yeni hayatını bu kabul üzerine bina ettiğini görmemiz kolaylaşacak ve babanın ortaya
    çıkışının söz konusu kabul üzerine kurulan hayat için ne denli büyük bir tehlike olduğunu kavramak mümkün olacaktır.
    Romanın ikinci olay halkası Zehra’nın İstanbul’a gitmek üzere trene binişi ile başlar ve onun İstanbul’da babasına ait hatıra defterini okumaya başlamasıyla son bulur. Seyahat sırasında yaşlı kadının anlattıkları Zehra’nın şuuraltını uyandırır ve onu geçmişine doğru bir yolculuğa çıkarır. Böylece Zehra’nın, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında yaşadıkları okuyucuya aktarılır. İkinci olay halkasında yaşanan çatışma Zehra ve sevdikleri ile babası Mürşid Efendi arasındadır. Söz konusu çatışmada Zehra, annesi, ninesi, kız kardeşi, Mesadet Hanım ve Necip Bey, masumiyet, iyilik, temizlik, şefkat vb. tüm güzel huyların temsilcisiyken; Mürşid Efendi bütün bunların zıddı olarak kötülüğü, bencilliği ve olumsuzluğu temsil eder. Bu çatışma Zehra’nın kişilik ve davranışlarının psikolojik arka planını net olarak ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Görüldüğü gibi birinci olay halkasında Zehra’nın babasına karşı aldığı tavır ortaya konmuş, ikinci olay halkasında ise bu tavır onun hayat hikâyesi ile açıklanmıştır. Eserin üçüncü ve dördüncü olay halkaları Mürşid Efendi’nin hatıra defterinde anlatılanlardan oluşur. Üçüncü olay halkası Mürşid Efendi’nin
    mülkiyeden mezun oluşu ile başlar ve Diyarbakır’dan İstanbul’a tayininin çıkışı ile son bulur. Bu olay halkasında ilk çatışma Mürşid Efendi ile amirleri ve diğer memurlar arasında yaşanır. Çatışma diğer memurların kişisel çıkarlarını ülke menfaatlerinin üstünde tutmasından kaynaklanır. Mürşid Efendi’nin amirleri ile yaşadığı çatışmalar aşırı bürokrasi, yolsuzluk, adam kayırma üzerinedir. Bütün bu çatışmalar Mürşid Efendi’nin kişiliğinin bir
    ürünü olan ve iç dünyasında başlayıp yaşamına yansıyan hayal- hakikat çatışması etrafında verilmiştir. İdealist bir memur olarak göreve başlayan Mürşid Efendi, memuriyet hayatı boyunca aşırı iyimserliğe varan santimantal kişiliği ve idealizminin de etkisiyle gerçek hayatla çatışmak durumunda kalır. Söz konusu durum onun evlilik hayatına da sirayet eder.
    Romanın son olay halkası Mürşid Efendi’nin İstanbul’a tayin isteme kararıyla başlar. Ailesi hakkındaki gerçekleri öğrenmesi ve öğrendiklerinin bundan sonraki hayatını bambaşka bir mecraya sürüklemesiyle devam eder. Aile ve iş hayatında yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle Zehra’nın babasından
    nefret etmesine sebep olan olayların, Mürşid Efendi’nin bakış açısından tekrar okuyucunun dikkatine sunulması teknik açıdan dikkat çekicidir. Eser, Zehra’nın babası hakkındaki düşüncelerinin değişmesi ile son bulur.

    Acımak, her ne kadar iki taşra memurunun kişisel ve meslekî
    yaşantılarını konu edinse de aslında bu konu vasıtasıyla insanî bir olgunun: Duygusal ve mantıksal yönlerinin uyumu ile bir bütün oluşturabilecek olan insanın söz konusu iki yönden herhangi birinin öne çıkışıyla yaşam dengesini ve bütünlüğünü yitireceği ve ideal bir hayat sürdüremeyeceği fikrinin ifadesidir. Romanın iki ana kahramanı olan Mürşid Efendi ve Zehra da sözünü ettiğimiz bu uyumsuzluğun temsilcileri olmaları hasebiyle metnin niyetinin bu şekilde okunmasını mümkün kılarlar. Bütün yaşantısını duygularıyla şekillendiren Mürşid Efendi, gerek iş gerekse aile yaşamında hüsrana uğramıştır. Zehra bu duygusallığın sebep olduğu olumsuzluklara bir tepki olarak yaşamını katı kurallarla örülü mantığıyla şekillendirmek istemiş, ne tam bir başarıya ulaşabilmiş ne de tam bir insan olabilmiştir. Eserde Zehra için yapılan makine nitelemesi, onun insanî eksikliğini ortaya koyması bakımından önemlidir. Babası ve geçmişi ile ilgili gerçekleri öğrenip duygusal eksikliğini gidermesi Zehra’yı gerçek insan yapmıştır. Romanda dikkat çeken bir başka husus da tek yönlü bakış açısına karşı alınan tavırdır. Duygu ve düşünce dünyasında yakalanması gereken bir dengeyi vurgulayan eserde, tek yönlü bakış açısı söz konusu dengeye ulaşamamış kişilerde dikkat çeker. Zehra, yaşadıklarının tüm sorumluluğunu babasına yüklerken tek yönlüdür. Öğrencilerinin ve kasaba halkının hatalarını değerlendirirken tek yönlüdür. Mürşid Efendi hayata tek yönlü bakar. Duygusallığı mantığını arka planda bırakmıştır. Her iki kahraman da belirli bir dönüm noktasından sonra tek yönlülükten sıyrılırlar. Ancak sözü edilen tek yönlülükten kurtulan Mürşid Efendi’de bunu davranışa aksettirecek irade kalmamıştır. O, iradesinin son kırıntılarını Zehra’yı yatılı bir okula vererek tüketmiştir. Dolayısıyla eksiksiz bir insan olmayı başaramamıştır. Eserde Zehra’nın sahip olduğu tek yönlü bakıştan kurtuluşu, olgunlaşıp tam bir insan olmasını sağlar. Bu durum bir cümle ile okuyucuya aktarılır. Romanın bu cümle ile bitirilmiş olması biraz önce Mürşid Efendi için belirttiğimiz davranış boyutunun eksik bırakıldığı izlenimi doğursa da eser genelinde Zehra’nın irade timsali olarak gösterilmiş olması bu izlenimi okuyucunu zihninde eksiklik olmaktan çıkartır. Söz konusu tek yönlülük eserde olayların belirli kişilerce anlatılması ile teknik olarak desteklenmiş ve gerçeğimsi kılınmıştır. İlk bölümde, Zehra’nın geçmişi ile ilgili bilgileri Zehra aktarırken; aynı olaylar ikinci bölümde Mürşid Efendi tarafından anlatılır. Mürşid Efendi’nin ailesinde yaşananlar da ilk olarak kaynanasının bakış açısından aktarılırken daha sonraki sayfalarda bu olaylar Abdüssamed Bey tarafından anlatılır. Bu anlatım şekli merak unsurunu arttırdığı gibi esere belirgin bir akıcılık da katmıştır.
  • 648 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitapla ilgili en güzel incelemeyi, kitabın aynı zamanda çevirmenliğini yapan Mazlum BEYHAN birinci ciltteki "Önsöz" ünde yapmıştır.Ben sadece o önsözün kısa bir özetini aşağıda yayınlamayı uygun buldum.

    Nasıl Yapmalı?’nın içeriği son derece kapsamlıdır. Artık temelleri sarsılmaya başlamış olan feodal Rusya’da yeni güçler doğmuş ve bunlar eskiyle çatışmaya başlamışlardır. Çernişevski; eski insanlarla yeni insanlar arasındaki çatışmanın sınıfsal özünü kavramıştır. Çernişevski’nin eskileri, ülkeyi yönetmekte olan egemenler,beyler, paşalar, toprak sahipleri, kısaca soylular ve onlara bağlı olarak gelişmeye başlayan burjuvazidir. Bunlar aşağılık, kişiliksiz, açgözlü,namussuz insanlardır. Çernişevski’nin yeni insanları; Rahmetov, Lopuhov, Kirsanov ve Vera Pavlovna’dır. İyi yürekli, tertemiz insanlardır bunlar. Ama Rus edebiyatında çokça görülen, işten, eylemden kopuk, habire hayallerkuran öteki iyi yüreklilere benzemezler. Canlı, atılgan, mücadeleci insanlardır. Ahlaki üstünlükleri, sarsılmaz iradeleri ve yüce ülküleriyle örnek insanlardır. İçinde emeğin, çalışmanın yer almadığı biryaşamı düşünemezler. Yalnız kendileri değil, herkes güzel yaşasın,mutlu olsun, yoksullar, mutsuzlar, sömürgenler, asalaklar.

    Bu yeni insanlar için kadın, dosttur, yoldaştır; hayatın bütün alanlarında verimli etkinliklerde bulunacak insandır. Doğa müthiş bir akılla donatmıştır kadını, ama bu akıl topluma hiçbir katkıda bulunamamaktadır, çünkü toplum bu aklı elinin tersiyle itmekte, ezmekte, yok etmektedir.
    Çernişevski Rus edebiyatında bütünüyle olumlu, devrimci kadın tipini yaratan ilk yazardır. Bir küçük burjuva ailesinin kızı olan Vera Pavlovna’nın okuru büyüleyen kimliğine kavuşması hiç kolay olmamıştır. Ailesinden, Mişel Storeşnikov’dan kurtulabilmesi ve Lopuhov’u sevme ve onunla hayatını birleştirme hakkını elde edebilmesi için epeyce acı çekmesi gerekmiştir. Çok sayıda genç kızı yoksulluğun ve çirkefin batağından çıkaran dikiş atölyesini kurması da kolay olmamıştır. Vera Pavlovna’ya göre kadının mutluluğu, duygularını dile getirebilmesinde, aşkta eşit olmasında değildir. Erkekle toplumsal eşitliğini her bakımdan sağlamadıkça mutlu olamaz kadın. Eşitliğin olmadığı yerde gerçek aşk ve mutluluk da yoktur. Kadına saygının olmadığı yerde, aşkın sevinci de yoktur.
    Çernişevski Vera Pavlovna tipiyle kendini toplumun devrimci dönüşümüne adayan kadının destanını yazmıştır.
    Çernişevski eserindeki kişilerin birer masal kahramanı değil, sıradan insanlar olduklarını savunur. Bununla birlikte bir de “özel insan” gösterir: Rahmetov. “Sayıları nerdeyse bir elin parmağını geçmeyen devrimcilerden biri” olan Rahmetov, atılgan, kararlı, özverili, korku nedir bilmeyen, zorluklar karşısında yılgınlığa kapılmayan kusursuz bir insandır. Rahmetov’a verilen göreve bitmiş gözüyle bakılır; noktası noktasına yerine getirir üzerine aldığı işi. Toplumsala boyun eğmeyen kişisel hiçbir şeyi yoktur. Kendisini “iş”ine öylesine verir ki, çok geçmeden onunla tek bir beden olur, “iş”i artık onun kişisel yaşamıdır.Çarlığın kendisine karşı her kıpırdanışı ezme konusunda alabildiğine azgınlaştığı o dönem koşulları içinde Çernişevski, Rahmetov’un yığınlar arasında örgütlenme çalışmalarını yürüttüğünü daha açık dile getiremezdi. “Rahmetov hakkında söylediklerimden çok daha fazlasını biliyorum” diyordu büyük yazar. Bu “özel insan”ın sürekli olarak bir yerlere gidip gelmesi, her gün yeni yeni insanlarla bağlar kurması da onun “bir şeyler”le esaslı bir şekilde meşgul olduğunu göstermektedir.
    Hıristiyan hümanizminin özünü oluşturan boyun eğmeye, katlanmaya, kısaca Hıristiyan ahlakına alabildiğine karşıdır Çernişevski. Bağrında sosyalist geleceğin tohumlarını taşıyan “yeni insan”,başkaları için mücadele etmeyi kendine vazgeçilmez bir görev bilir.Böylece Lopuhov, Vera Pavlovna’nın; Kirsanov, Kryukova ve Katerina Polozova’nın kurtuluşu için mücadele ederken, Vera Pavlovna da yoksulluğun batağında çırpınan genç kızları kurtarmayı kendine görev bilir.
    Sosyalizmin ahlak ilkelerini Çernişevski, erkekle kadın arasındaki özel ilişkiye, aşka, evliliğe, aileye uyguluyordu. Sosyalizm ülküsünü ütopya dünyasından çıkarıp, üstelik de yarı feodal bir toplumun koşullarında yaşayan insanlar arasındaki gerçek ilişkilere taşıması,Çernişevski’nin gösterdiği en büyük yararlılıklardan biridir. 1860-70’ler Rusyasında sosyalizmi, geleceğin toplumsal yapısını oluşturacak bir ülkü gibi görmenin ötesinde hemen bugünden sosyalist ilkelere uygun yaşamaya hazır insanlar bulunuyordu. Çernişevski bu noktada da ütopik değildi, gerçekçi bir yazar olarak romanını yaşadığı gerçekliğe uygun yazmıştı; o böyle insanların bulunduğunu biliyordu, kendisi de bu insanlardandı.
    Nasıl Yapmalı? birçok ilerici kuşağın yetişmesinde, yetkinleşmesinde, “toprağının ikinci bir kez derinlemesine sürülmesinde” çok önemli rol oynamıştır.