• "ben başkası için önemli bir insan olabilir miyim diyorum ve artık başkası benim için önemli bir insan olabilir mi diyorum ve artık ben kendim için bile önemli biri olabilir miyim diyorum."
    Arkadaş Zekai Özger
    Sayfa 138 - Mayıs Yayınları - Beşinci Basım - Mayıs, 1997
  • Okunmalı, özümsenmeli ve uygulanmalı. Yaşadığın koşullardan ve çevreden umutsuzluğa düştüğünde belki de bir daha okunmalı.

    Bulunduğumuz noktadan şikayet ediyorsak, oturup da bir kahramanın bizi kurtarmasını beklemek ne kadar doğrudur? Zaman değiştikçe şartlar da değişir, kahramanlar yarı yola bile gelemeden tökezletilip düşürülebilir. Ama her milletin, her grubun elinde tuttuğu devasa bir güç vardır: Ortak bir hedefe ve yola baş koyup canla başla çalışmak. Bu olduğunda her şey değişir. Peki insanlara bu ortak amacı nasıl kazandırabilir, bunun uğrunda çalışmalarını nasıl sağlayabilirsiniz?

    Sizin bir şeyler yapmaya biraz olsun isteğiniz varsa, bu kitap yol göstericiniz olabilir. Belki tam da kendi milletinizden insanların bazı kesimlerine karşı "cahil, ukala, ne yapsan fayda etmez" gibi önyargılarınız varsa, kim bilir, bu kitap onları bile yumuşatıp o insanlara bambaşka bir açıdan bakmanızı sağlayabilir.

    Bazı kesimlerin beklediği o tek ve büyük kahraman olamayabilirsiniz. Ama yaşınız ne olursa olsun, üstüne ekleyerek kendini geliştirebileceğiniz iki gram bile gücünüz varsa, cahil ya da ukala, ak, kara ya da gri deyip birbirini ayırmadan bir araya gelen halkın kahramanlar topluluğunun bir üyesi olabilir ve işte o zaman büyük ve inanılmaz değişimler gerçekleştirebilirsiniz.

    Kendinizden başlayın ve sonra ışığınızı çevrenize yayın. Eğer buna üşeniyor, ya da kitabı okuduğunuz gibi rafa kaldırıp tekrar umutsuzluk hırkasını giyiyorsanız, kendinize şunu sorun: "Şimdi ben hayatın kurucularından biri olabilir miyim? Yoksa çamurun içinde debelenen solucan olmayı kendim mi seçiyorum?"
  • Sanırım hiçbir zaman bir katille, çok ünlü bir ressamla-yazarla, Avustralya Aborijinleriyle, gençliğini bundan yüz-iki yüz sene önce yaşamış biriyle ya da kötü yola düşmüş veya bunu seçmiş (kitaptaki gibi) bir kadınla tanışma fırsatım olmaz. Kitaplar işte bize bu imkanı sağlıyorlar.

    On Bir Dakika kitabı ile de bir hayat kadınıyla tanışıyorsunuz. Maria. Onun günlüğüne erişmek gibi bir fırsatınız oluyor. Kitabın ilk sayfalarında "ben ne okuyorum?" diyerek bırakmayı düşündüm. Daha sonra Paulo Coelho gibi bir yazarın kaleminden çıkmışsa elbet vardır bir mesajı düşüncesiyle devam ettim.

    Benim için kitap asıl anlamını iki yerde buldu. Birincisi; Maria'nın yaptığı işten nefret ettiğini haykırdığı sayfa. "Sevmeye ihtiyacım var." dediği sayfa. (186 Can Yayınları)

    "Hayat, bu kadar kötü yaşama lüksünü kendime sunamayacağım kadar kısa, belki de uzun."

    İkinci ve tam anlamını ise yazarın notları bölümüyle buldu. Ne kadar kitabı okumanın kendim için erken olduğu sonucuna varsam da çiftlerin birlikte okumalarını tavsiye edebilirim. Okuduğum için pişman mıyım değil miyim emin değilim. Belki insanları olduğu gibi kabul ederek, hoş görerek, yargılamayarak -illa yargılayacaksak da adil yargılamalar olsun- , anlamaya çalışarak yaşamaya bir araç olabilir kitap. Her kim olursa olsun. Duygularını tanımaya ve anlamaya değer..

    Keyifli okumalar.
  • – ben başkası için önemli bir insan olabilir miyim diyorum, ve artık başkası benim için önemli bir insan olabilir mi diyorum, ve artık ben kendim için bile önemli biri olabilir miyim diyorum.
  • geçen gün tanrı ile konuştum.

    ne düşündüğünüzü biliyorum. konuştuğun kişinin tanrı olduğunu nereden biliyorsun?

    açıklayacağım, ama şunu söyleyeyim, sorduğum bütün sorulara –yani hepsine- cevap vererek beni ikna etti. bütün sorularıma makul ve tatmin edici cevaplar verdi. sonunda, onun tanrıdan başka birisi olmadığını kabul etmek zor değildi.

    tuhaf olan şu ki; ben hala bir ateistim ve biz bu konuda bile hemfikirdik.

    her şey 8.20 de paddington’dan dönerken başladı. kendime cam kenarı bir koltuk seçtim, bağıran haylaz çocuklar ya da sarhoş holiganlar yoktu. oturdum, bir şeyler okuyordum ve o yürüyordu.

    neye benziyordu?

    kesinlikle beklediğiniz gibi değildi. 30 yaşlarındaydı, kot pantolon ve “hobgoblin” tişörtü giymişti. gayet sıradandı. işçiye ya da benim gibi bir bilgisayar programcısına benziyordu.

    “burası boş mu?” dedi.

    “buyrun.” dedim.

    oturdu. umursamadım ve besin zincirine giren genetiği değiştirilmiş yiyeceklerle ilgili yazıma döndüm.

    “bir şey sorabilir miyim?”

    bir ve ya belki iki sorudan fazla sormaması gerektiğini ifade eden bir ses tonuyla “evet” dedim. konuşacak havada değildim.

    “neden tanrıya inanmıyorsun?”

    şerefsiz!

    bu tip konuşmaları severim ve tanrıya inananların mantıksız inançları hakkında saatlerce konuşabilirim. ama havamda olursam! bu, 20 yaş dişini çektirmek için randevuna 20 dakika kala kapını bir yehova şahidinin çalmasına benziyor. kalmak istiyorsun. ama asıl eğlence için bile zaman yok. ve biliyordum, standart cevabımı versem cardiff’e vardığımızda hala tartışıyor olurduk. havamda değildim işte! başımdan savmam gerekiyordu.

    ama sonra birden düşündüm; “garip! tamamen yabancı olan bu adam, benim ateist olduğumdan –ki doğru- nasıl bu kadar emin?” eğer arabamı sürüyorken böyle bir şey olsaydı, bu kadar gizemli olmazdı. narin hıristiyan balığına karşın, arabamın arkasında darvin balığı vardı. buna dikkat eden herhangi biri benim inançlarıma dair bir fikir edinebilirdi. ama bir trendeydim ve “evrim” tişörtümü bile giymemiştim. “the ındependent” okumak ateist olmanın göstergesi değilken bu adamın benim ateist olduğumu nasıl anladığını merak ettim.

    “seni bu kadar emin yapan şey nedir?”

    “çünkü” dedi, “ben tanrıyım ve sen benden korkmuyorsun”

    bana inanmak zorundasınız. ama bu tip durumların çoğunda konuşan kişi akıl hastanesi ya da en azından prozac adayı olarak görülür. bazen de şaka olarak adlandırılır.

    buna “rastgele olay” demek çok zor ama tam olarak öyle oldu. sesindeki ya da tavrındaki hiçbir şey beni aksi yönde etkilemedi. böyle söylemişti çünkü böyle olduğuna inanıyordu. rasyonel konuşmaları, uyuşturucu etkisinde ya da beyinsel bozukluklarının olmadığını gösteriyordu.

    - peki sana neden inanayım?

    “tamam” dedi, “neden bana birkaç soru sormuyorsun? istediğin herhangi bir şeyi sor. şüpheci aklını tatmin edecek miyim, gör.”

    - ben kimim?

    + stottle. 10 ağustos 1947, bristol, ingiltere, doğumlu harry stottle. baban paul, annen mary. duke of yorks krallık askeri okulunda okudun. sandhurst ve oxford’da exobiyoloji yüksek lisansı yaptın. başarısız bir rock şarkıcısı, 10 yıldır ticaret sendikası aktivisti, sonraları kendi işini kurmuş bir bilgisayar programcısı, web uzmanı ve ilham verici bir filozofsun. amerikan vatandaşı michelle ile evlisin ve önceki evliliğinden 2 çocuğun var. hazırladığın programla ilgilenen bir yatırımcıyla başarılı geçmiş gibi görünen bir iş görüşmesinden eve dönüyorsun. bu sabah otelde tam bir ingiliz kahvaltısı yaptın. tek eksik ingiliz sostu ve sen bunu istedin.

    durdu.

    + ikna olmadın. hmmm… seni ne ikna eder? telepatik bağlantı için iznini isteyebilir miyim?

    - iznime ihtiyacın mı var?

    + teknik olarak hayır. etik olarak evet.

    - tamam. izin veriyorum. beni ikna et.

    + peki. en gizli şifren ve sebebi...

    ciddi bir hacker şifremi elde edebilirdi, fakat sebebini kimse –yani hiç kimse- bilemezdi.

    o bildi.

    siz olsanız ne yapardınız?

    nispeten daha önemsiz ama bana özel birkaç soru daha sordum. (mesela bebekken ilk söylediğim kelime gibi – “armadillo” dedi.) tamamen ikna olmuştum. bu noktada olası 3 açıklama vardı.

    birinci olasılık rüya, halüsinasyon ya da hipnozdu. hiç kimse böyle bir şeyi anlayamazdı. bir oyunda gibiydim. rolümü oynuyordum. olaydan beri devam eden detaylı hatıralar ve benim güncel notlarımla birlikte halüsinasyonun bugüne kadar devam etmediğini düşünürsem bu seçeneği reddetmek zorundayım. geriye iki seçenek kaldı.

    gerçek bir telepat olabilirdi. şimdiye kadar kesinlik kazanmış böyle bir şey yoktu ama yine de bir olasılıktı. benim en gizli sırlarımı bilmesini bu şekilde açıklayabilirdim. ama başka şeyler bununla açıklanamazdı. özellikle, daha sonra sorduğum sorulara verdiği cevapların sebebi bu olamazdı.

    sherlock holmes’un dediği gibi; muhtemel seçenekleri elediğinde geri kalan şey, ne kadar imkansız olsa da gerçektir.

    iyi gözlemci, sherlock.

    bu adamın, olduğunu iddia ettiği kişi olduğuna inanmak zorunda kaldım.

    peki, şimdi ne yapardınız?

    eğer bir gün tanrıyla karşılaşırsam, ona milyonlarca soru soracağımı herkes bilirdi. ben de “neden olmasın?” diye düşündüm. konuşmanın detaylarını okurken bana hak vermelisiniz. bu sadece garip değil aynı zamanda sıra dışı bir şeydi. ve evet, biraz gergindim. doğru kelimeleri bulamadıysam bana kızmayın. söz veriyorum, ana fikri yakalayacaksınız.

    - kendime gelmem biraz zaman aldıysa özür dilerim, ama bir tanrıyla konuşmak her gün başıma gelen bir şey değil.

    + tek tanrı! diye araya girdi.

    - hassas! diye düşündüm.

    + tam olarak değil. sadece bir düzeltme.

    yavaş yavaş alışıyordum.

    düşüncelerimi kontrol etmeye çalışıyordum. kendi kendime “sakin ol harry. hayatın boyunca böyle bir durumda olmak istedin. ve işte oldun. sakin ol ve hayatının fırsatını kaçırma” dedim.

    “kaçırmayacaksın” dedi.

    siz söyleyin. o kısa anda bunun diğer her şeyden daha gerçekdışı olduğunu hissettim. yanımda oturan bu adam gayet açık ki aklımdan geçen her şeyi okuyordu. pantolonunun cebinde bir başkasının elini bulmak gibi bir şeydi.

    fakat izin vermiş olmamdan başka bir şey beni bu beyin işgalini kabul etmeye meylettirdi. onun yetenekleri ya da algısı bana açıkça güven vermeye başlamıştı. bu yüzden, söylediği sözlerin bana güven verdiğini ve rahatlattığını çok net hatırlıyorum. tıpkı amaçladığı gibi… bu adam muazzam bir çekim gücüne sahip olmalıydı.

    sonra tekrar başladık.

    - insan mısın?

    + hayır.

    - hiç oldun mu?

    + hayır, ama benzeri, evet

    - yani evrimin bir ürünüsün?

    + kesinlikle, kendi kendimin evrimi

    - ve bizimki gibi yaşayabilen, dna temelli bir türden evrimleştin?

    + doğru

    - seni tanrı yapan şey tam olarak neydi?

    + kendim yaptım

    - neden?

    + iyi fikir gibi görünmüştü

    - peki ya güçlerin? bizim türümüzdeki batıl inançlı insanların sana atfettikleri güçlerle herhangi bir alakası var mı?

    + çok yakın

    - yani her şeyi bizim için yarattın.

    + tabi ki hayır.

    - ama evreni sen yarattın.

    + işte bu evet.

    - ama tek başına değil.

    + tek başıma

    - ne demek istediğimi biliyorsun

    + kimse kendi ailesini yaratamaz. bu yüzden hayır.

    - açık konuşmama izin ver. sen tamamen bir doğal fenomensin.

    + tamamen.

    - bizim bir gün anlayabileceğimiz ve kontrol edebileceğimiz bir mekanizmadan mı ortaya çıktın?

    + bizden kastının ne olduğuna bağlı ama evet.

    - eğer insan ırkı o seviyeye gelemezse başka türler mi gelecek demek istiyorsun?

    + sadece bir tür

    - peki dünya dışında bizim seviyemizden ilerde olan kaç ırk var?

    + sadece birkaç tane. 14 milyondan daha az.

    - birkaç mı?

    - vay bee!

    - bizim seviyemizde kaç tane var?

    + şu anda 4,5 milyardan biraz fazla

    - yani bizim uzaydaki önemimiz dünyadaki ortalama bir joe’nun dünyadaki önemi kadar. öyle mi?

    + biraz daha az. seviye bir, ki bu sizin seviyeniz, uçan makinelerin icadıyla başlar. diğer seviye, herhangi bir türün bir şeye bağlı olmadan yaşamayı başarmasıyla başlar. yani sizin güneşiniz gibi… onlar herhangi bir yıldız sistemine bağlı kalmadan yaşamayı başardılar. insanlık sadece uçan makine aşamasında ve hayal edebileceğin gibi, seviye bir sürüsünün en altına yakın bir seviyede.

    - yani günün birinde, kardashev ve asimov’un bahsettiği gibi, kendi güneşimizi kontrol edebilecek miyiz?

    + tam tersi. bunlar evreni kontrol edebilmek için daha büyük makinelere ve dolayısıyla daha çok enerjiye ihtiyacının olduğunu düşünen, evrimi hala devam eden mekanik türlerin bakış açılarıdır. gerçek bunun tam tersidir. geliştikçe daha az enerjiye ihtiyaç duyarız ve çevremize daha az etkimiz olur. siz cisimleri kontrol edersiniz ki bu çok fazla enerji gerektirir. biz enerjiyi kontrol ederiz ki bu hiçbir şey gerektirmez. sonuç olarak, seviye ikideki bir türü, o izin vermediği sürece, tanıyamazsınız bile.

    - bütün bu evrimleşen türler, hepsi senin çocukların mı?

    + onları bu şekilde görmeyi seviyorum.

    - peki amaç?

    + en basit şekliyle, “hayat devam etmeli”. kendi motivasyonum evrenin zekâsını optimize etme isteğimdir. sizin tabirinizle, mutluluğu maksimize, acıyı minimize etmeye uğraşıyorum. fakat mutluluğun büyük bölümü farklı varlıkların iletişiminden ortaya çıkar. benim seviyeme ulaştığınız anda, milyarca farklı varlık olmaya son verip harika bir bütün olacağız. hiç bir kurum yaşama isteğini kaybedene kadar ölmez. ben, gelişmiş ve kendini bilen biri olmama rağmen, ya da şöyle söyleyeyim, gelişmiş ve kendini bilen biri olduğum için biliyorum ki, bu yol boyunca kaybettiğimiz mutluluk yeni bir zekâyla tanışmanın ya da ondan bir şeyler öğrenmek ve ona öğretmenin basit ve tahmin edilemez zevkidir. bu yüzden önemli olan birlik sağlamaktır. bu evrendeki ilk ölümsüz benim. son olmak istemiyorum

    - yani potansiyel olarak senin gibi bir tanrı daha üretmeye müsait bir evren mi yarattın?

    + doruk noktası geçici olacak, ama tüm orgazmlar gibi, buna değecek.

    - o an bizim yeni tanrımızın seninle birleştiği ve tekrar bir olduğumuz an mı?

    + sakın küçümseme. ben de dâhil hepimizi yaşatan bu coşkulu görüştür. ve bu olduğu zaman, coşku bu evrenin yaşından birkaç kat daha fazla bir zaman devam edecek. bana inan, çalışmaya değer.

    - evet, sanırım yüz milyarlarca yıllık bir orgazmın çekiciliğini görebiliyorum.

    + ve insanlar yaşabildikleri orgazmdan gerçek keyfi nasıl alacaklarını bile bilmiyorlar. bu basit sanatın ustası olana kadar bekle.

    - yani tamamen seksle ilgili, öyle mi?

    + cinsel zevk üremenin karşılığında alınan bir ödüldür, bu sizin seks yapmak isteyişinizin sebebidir. bu başlangıç olarak biyolojik evrimi desteklemek için gerekli. fakat ne zaman bu aşamayı bitirdiniz ve artık üremeye gerek yok, o zaman seksin vaat ettiği zevkten çok daha yoğun bir zevki öğreneceksiniz.

    - kulağa hoş geliyor.

    - bütün bu olanlarda senin etkin ne kadar? big bang(büyük patlama)’i gerçekleştirecek sistemi hazırladın ve arkana yaslayıp seyir mi ettin? yoksa yaşam için uygun ve verimli gezegenlere tohumları mı ektin?

    + maddenin kendini var edecek aklının ilk önemli seviyesi, biyolojiyi ve ilk ilkel yaşam formlarını oluşturan organik kimyanın ulaşmasıdır. bu kimya, yıldızlarda, özellikle derin uzayda, ağır elementlerin oluşmasıyla, bilim adamlarının tamamına yakınını anladığı fizik ve kimya kanunlarının bir sonucu olarak gelişti. benim yaptığım patlamayı gerçekleştirecek olan başlangıç şartlarını oluşturmaktı. ilk yaşam formlarının oluşması ise 5 milyar yıl sürdü. bu onları sizin 8 milyar yıl ilerinizde yapar. ilk akıllı türler ise sizden 4,3 milyar yıl ilerde. gerçekten çok geliştiler. onlarla çok derin manalı sohbetler yapabiliyorum. ve genelde yaparım. aslında ben onlarla konuştuğumuz gibiyim.

    - n’olmuş yani?

    + her hareketiniz için size bekçilik mi yapmalıyım? bazılarınızın düşündüğü gibi her şeye müdahale etmem. şöyle diyelim; gezegende neler olup bittiğini takip ederim. evrimsel sıçramalara odaklanırım. doğru yolda olup olmadıklarını kontrol ederim.

    - eğer doğru yolda değillerse ne yaparsın?

    + genelde hiçbir şey.

    - genelde?

    + genelde türler yanlış yönde gelişip kendilerini yok ederler ya da diğer sebeplerle yok olurlar.

    - genelde?

    + şimdiye kadar, sadece birkaç yanlış tür, daha fazla umut veren diğer türü yok edecek kadar baskın oldu.

    - dur tahmin edeyim. dinozorlar buna örnek olabilir. çok güçlüydüler. memelilerin gelişimine engel oldular ve hiç akıl belirtisi göstermiyorlardı. bu yüzden onları yok edecek uygun bir asteroit yolladın.

    + etkileyici. neredeyse doğru. akıl gelişimi hatta işbirliği işaretleri gösteriyorlardı. troodon’lara bak mesela. ama çok yırtıcıydılar. diğer canlılara karşı “saygı” bile geliştiremediler. siz çocuklarınızın diğer canlılara karşı duygusal bağ geliştirmesi için uğraşıyorsunuz. sürüngenler bunu yapamadı. senin de söylediğin gibi, memeliler bu canlılara direnemiyordu. siz şimdi dinozorlarla eşit seviyeye ulaştınız. ama bu sadece son birkaç bin yıl için geçerli. 65 milyon yıl önce yaşayan atalarınız onların karşında yaşama şansına sahip değillerdi. bu yüzden dinozorlar yok olmak zorundaydı. fakat dünyanın her yerindeydiler ve teknolojileri yoktu. bu yüzden kendilerini kısa süre içinde yok etmeleri imkânsızdı. maalesef, müdahale etmek zorunda kaldım.

    - maalesef?

    + onlar güzel ve başarılı canlılardı. kimse böyle şeyleri üzülmeden yok edemez.

    - peki, daha iyi bir türün küllerinden doğacağını nasıl bilebildin?

    + bilmiyordum. ama ihtimal yüksekti.

    - o zamandan beri, bizim gelişimimiz için başka ne müdahalelerde bulundun?

    + başka yok. havacılıkla ilgili herhangi bir aktiviteniz için, genelde yaptığım gibi, alarm kurdum. leonardo bir süre umut vericiydi. fakat montgolfier kardeşlere kadar ilgilenmeye başlamadım. bu sizi birinci seviye akıllı türler arasına çıkardı.

    - eğer işaret “havacılık aktiviteleri” ise, uçan türlerin teknolojilerini nasıl anlıyorsun?

    + aynı şekilde. gerçi uçan türler çok nadiren teknolojiyle ilgileniyorlar. onlar yönetmekten çok uyum sağlamaya meyilli oluyorlar. ama çok azı uçan makineler icat etti. bunu sizden daha hızlı yaptılar çünkü onların doğal bir aerodinamik anlayışları var.

    - ama uçan bir tür uçan makineye niye ihtiyaç duysun ki?

    + bu sizin türünüzün neden arabalara ve diğer ulaşım araçlarına ihtiyaç duyduğunu sormak gibi bir şey. teknoloji ağır yükleri, fiziksel güçle mümkün olmayacak kadar hızlı ve uzağa taşımanızı sağlar.

    - tamam. peki, peygamberler musa, isa ve muhammed hakkında ne diyorsun?

    + hmm… korkarım saptırıldı. ben, gelişen türlere güvenlik ağı ya da ahlak polisi olmak için burada değilim. kendi hücreleriyle iletişim kurabilen herkes, benimle - ve evrendeki diğer şeylerle- kuantum köpüğü sayesinde soluk bir iletişim kurabilir. ama bunu doğaüstü bir şeyi temsil etmek ve itaat zorunluluğu olarak yorumlamak hedeften sapmaktır. takipçilerinin hepsi bana karşı biraz fazla takıntılı ve bağnaz oluyor. ibadet ediliyor olmak büyüme çağı bittikten sonra hiç zevkli değil. şunu söyleyeyim, gelişmekte olan türler için, bu durum çok da sıra dışı bir durum değil. evrendeki küçük yerlerini ne kadar şekillendirebileceklerini kavrayana kadar, evreni yarattığı düşünülen belirsiz kişiden korktukları için saygı göstermeleri anlaşılabilir. ama eğer ikinci seviyeye geçmek istiyorlarsa, bu tutumdan vazgeçmeleri ve kendi güç ve potansiyellerini kabul etmeye başlamaları gerekiyor. bu bir evladın ebeveynleriyle olan ilişkisine çok benziyor. korkudan saygı göstermek ve itaat, çocuk yetişkin olmadan önce sona ermeli. normal saygı çok abartılmadığı sürece kötü değildir. saygıyı bu mesafede tutabilen türlere kesinlikle saygı duyuyorum. bu çok zor. biliyorum. oradaydım.

    - yani montgolfier kardeşlerden bu yana bize daha çok ilgi duyuyorsun. ne zamandı? 1650 ler?

    + yaklaştın. 1783.

    - peki, eğer bizi o zamandan beri yakinen takip ediyorsan, ortalama bir insanın bilmek isteyeceği şey neden daha sık müdahale etmediğindir. eğer güce ve her şeyi bilme kabiliyetine sahipsen, neden, öylece arkana yaslanıp, son birkaç yüzyıldır inanılmaz acılar ve sefalet çekmemize izin verdin?

    + zorunluluk gibi görünüyordu.

    - zorunluluk?

    + gezegeninde baskınlığı kazanan –istisnasız- bütün akıllı türler, en etkili yırtıcı olarak bunu yaptı. yaşadıkları gezegende baskın olmak için evrimleşmeyen bir sürü akıllı tür var. yunuslar ve pek çok akıllı uçan canlılar, sizin yaptığınız gibi gezegeni yönetmek yerine kusursuz bir şekilde çevreye adapte oldular. yunuslar maalesef sonunda yok olacaklar. insan ırkından daha uzun yaşayabilirler, fakat dünyanın sınırlarını- sizin herhangi bir yardımınız olmadan- asla aşamazlar. sadece yaşadıkları dünyayı yönetebilen türler bir gün orayı terk etme ve tohumlarını evrene yayma umuduna sahip olabilirler.

    işbirliğini daha erken öğrenen doğaya adapte olmuş türlerin aksine, yönetenler savaşırlar. ve daha düşük seviyedeki türlerin üstesinden gelindiğinde, bu sefer kendilerine karşı rekabetçi ve yırtıcı olmak zorunda kalırlar. bu, genelde, ırk rekabetine yol açar ve giderek daha yok edici olur- tıpkı tarihinizdeki gibi. ama bu rekabet biyolojik evrimden teknolojik evrime sıçramayı sağlamak için önemlidir.

    ilerlemek için kucaklayıcı bir ırka ihtiyacınız var.

    baskın olma isteğiniz, adapte olmayı tercih eden türlerin asla başaramayacağı gibi, bilgi araştırmasını ateşler. bilgi arayışınız en başta bencil ve yıkıcı amaçlı olsa da, kişisel farkındalık ve daha yüksek bir bilinç gelişimini başlatır. bu diğer türlerde asla olmaz. akıllı ve adapte olan türler, yunuslar gibi, kısa bir süre için bile olsa “sevgi” ve “zaman” gibi kavramları anlayamazlar.

    ordulaşma ve kitle imha silahlarının gelişmesi, seviye bir için önemli bir testtir. işaretleriniz umut verici olsa da bu testi hala geçemediniz. sizi kendi kendinizi yok etmenizden korumak adına müdahale etmem için hiçbir sebep yok. bu durumlarda hayatta kalma kabiliyetiniz, diğer seviyelerde hayatta kalmaya uyum sağlamanız için önemli bir sınav. bu yüzden, hiçbir türü kendi kendini yok etmekten kurtarmak için asla müdahale etmedim, etmeyeceğim. ve çoğu bunu yaptı.

    - peki, bu işkenceye doğru yaşamak zorunda olan türlere yazık değil mi?

    + bunun vicdansızlık olmadığını söylemem, ama arabayla üzerinden geçtiğin karıncalar için ne kadar süre üzülüyorsun? bunu size korkunç geldiğini biliyorum, ama genel manzarayı görmen lazım. insan gelişiminin bu seviyesinde, ilginç oluyorsunuz ama hala önemli değilsiniz.

    - ah! ama ben karıncalarla akıllı bir sohbet yapamam.

    + kesinlikle.

    - hım... senin de bildiğin gibi, insanların çoğu bu bakış açısını kavramaya çalışmaz bile. bunu nasıl daha çekici yapabilirsin?

    + neden yapayım ki? kavramakta bir sıkıntın varmış gibi durmuyor. hiçbir şekilde eşsiz değilsiniz. bir şekilde bunu anlamaya başladığınızda daha az yakınacaksınız. pek çok şey sonsuz bir hayat için feda edilebilir.

    - peki, kâinatın üstünler sınıfı üyeliğine kabul edilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

    + evrimleşin. hayatta kalın.

    - evet, ama nasıl?

    + of, şimdiye kadar bir şeyleri anlamış olabileceğini düşünmüştüm. “nasıl” tamamıyla size bağlı. eğer yardım etmek zorunda kalırsam, başarısız oldunuz demektir. tüm söyleyebileceğim bu. nükleer silahlarla yaşamayı öğrenmek gibi büyük bir engeli çoktan aştınız. birçoklarının bu seviyede başarısızlığa uğraması moral bozucu.

    - daha kötüsü var mı?

    + çok fazla

    - mesela genetik savaş?

    + çok olası

    - yani mesele, ikinci seviyeye geçmek için bütün bu teknolojileri geliştirmek ve tüm bu tehlikeli bilgilere ulaşmak zorunda olmamız. ama bu bilgi seviyesinin herhangi bir yerinde kendi kendimizi yok edebiliriz.

    + eğer bu genetik savaşın tehlikeli olduğunu düşünüyorsan, istismar edildiğinde türünüzü anında yok edebilecek ve her insanın ulaşabileceği bir sistem düşün. eğer gelişiminiz böyle devam ederse, birkaç bin yıl içinde bu kendi kendini yok etme mekanizmasının keşfedileceğini anlayabilirsin. bu keşfi yapmadan önce çok fazla olgunlaşmanız gerekiyor. aksi takdirde, güneş sistemini asla terk edemeyecek ve asla ikinci derece bilge türler arasına giremeyeceksiniz.

    - 14 milyon tane.

    + biraz altında

    - bizim için bir oda olacak mı?

    + orası çok büyük bir yer ve ikinci derece türler çok fazla yere ihtiyaç duymazlar.

    - peki, biz ölümlüler seni nasıl düşünmeliyiz?

    + bir abi ya da abla gibi. tabi ki sizden daha çok bilgiye ve erdeme sahibim. tabi ki sizden daha güçlüyüm. sizden daha uzun süredir evrimleşiyorum ve bu yol boyunca birkaç numara öğrendim. ama sizden “daha iyi” değilim. sadece daha gelişmişim. tıpkı sizin de olabileceğiniz gibi.

    - yani seni memnun etmek, kılavuzunu ya da buna benzer bir şeyi takip etmek zorunda değil miyiz?

    + kesinlikle hayır. kâinatın varlığından beri hiçbir kılavuz yok. labirentten çıkışı kendiniz bulmalısınız. ve ilerlemenin ilk göstergelerinden biri benim ya da bir başkasının gelip yardım etmesini beklemeyi bırakmaktır.

    işte bu rehber olmalı, bu yüzden alışkanlıklar bir ömür devam eder.

    yine de cidden, tarihi geçmiş inançlara tutunan insanlar kendi kendilerini yok etmeye daha meyilli oluyorlar. benim gerçek varlığım hakkındaki tartışmalara çok enerji harcıyorlar ve hakkında net bir ipucu olmayan şeylerin tanımlarına, ki bu tanımların farklılıkları yüzünden en sonunda birbirlerini öldürüyorlar, çok fazla duygusal yatırım yapıyorlar. komik davranışlar, fakat böylece zayıflıklarını ayıklıyorlar.

    - neden ben? o kadar insan içinden neden bir ateisti seçtin? neden bana bütün bunları anlatıyorsun? ve neden şimdi?

    + neden sen? çünkü sen benim varlığımı egolarını bastırarak yaramaz bir çocuk gibi kabul edebilirsin.

    papa’nın benim varlığıma göstereceği tepkiyi hayal edebiliyor musun? eğer o kendisinin ve kilisesinin ne kadar yanlış olduğunu, dini dolayısıyla ne kadar çok acı çekildiğini - senin de bahsettiğin gibi- gerçekten anlarsa, sanırım kalp krizi geçirirdi. ya da aynı anda misyonerlik yapan yarım düzine televizyon programında görünseydim ne olabileceğini düşünebiliyor musun? pat robertson kimle konuştuğunu anladığında altına işerdi.

    öte yandan, senin ilgin tamamen akademik. masalı asla yutmadın ama tanrıvari güçleri kazanmış olan daha gelişmiş yaşam formlarının var olabileceğine ihtimal verdin. tanrılığın, yaşamın kaderi olduğunu doğru tahmin ettin. sıradan anlayışla mücadele edebileceğini gösterdin. şüphelerini doğrulamak ve bu bilgilerle yapabileceklerine izin vermek mantıklı göründü.

    önemli bir tohum ekecek bu konuşmayı internetten yayınlamayı düşündüğünü biliyorum. filizlenmesi birkaç yüzyıl sürebilir fakat sonunda filizlenecek.

    neden şimdi? kısmen, sen ve internet şu anda hazırsınız. ama ana olarak, insan ırkı önemli bir seviyeye ulaşıyor. az önce bilginin tehlikesi hakkında konuştuğumuz şeylere doğru ilerliyor. aslında siz tehlikenin farkına varıyorsunuz. bu, akıllı türlerin başına geldiğinde, gelecekleri üç şekilde olabilir.

    çoğu tehlikeden kaçınmak için bilgiden kaçınıyor. adapte olanlar gibi, yok olmaya mahkûm oluyorlar. genellikle yaşama istekleri bitene kadar gezegenin sınırları içinde mutlulukla yaşarlar ya da liderleri kırmızı bir deve dönüşüp onları yok eder.

    birçoğu bilinçsizce bilgiye ulaşmaya devam eder ve istismarını engellemeyi öğrenmez. pandora’nın kutusu yüzlerine patladığında, onların sonu tabi ki daha çabuk gelir.

    ikinci seviyeye ulaşanlar ise yalnızca kabullenmeyi ve en tehlikeli bilgilerle yaşamayı öğrenenlerdir. böyle türlerde, toplumdaki herhangi bir birey herhangi bir zamanda türün tamamını yok edebilecek güce sahip olmalıdır. ama kendilerini kontrol etmeyi, böyle ölümcül bir durumda bile hayatta kalabilecek seviyede, öğrenmeliler. ve açıkçası, kendi güneş sistemlerini terk ederken görmeyi gerçekten istediğimiz türler onlardır. bu olgunluğa ulaşamayan türlerin evrenin geri kalanını etkilemesine izin verilemez, ama neyse ki benim müdahalem hiç gerekmedi. bilginin kendisi her zaman bir şeyler yapar.

    - neden dördüncü bir seçenek yok? tehlikeli yolların soruşturulmasından kaçındığımız seçici araştırmalar gibi.

    + tamamen “güvenli” bir bilgi neredeyse yoktur. kısıtlı tarihinizden de görebileceğin gibi, en kullanışlı fikirler aynı zamanda, hemen hemen her zaman, en tehlikelileridir. mesela, sosyal gelişiminizin bu seviyesinin tamamlanması için gerekli olan üretim fazlası enerji miktarına ulaşmalısınız. bunun için gerekli teknolojiye sahip olduğunuzda, bu bir ya da iki nesil içinde mülk eşitsizliğini ve fakirliği ortadan kaldıracak ki bu olgunlaşan türler için önemli bir adımdır. bu zenginliğe ulaşmanın potansiyel yolu henüz kitle imha silahı olarak keşfetmeye başladığınız nükleer füzyonun, nano mühendislik ürünü güneş enerjisi cihazlarının ve hidrojen dönüşümünün kontrolüdür. ve zaten önde gelen askeri bilim adamları aynı teknolojiyi kullanarak eşit seviyede tehlikeli silahlar geliştirmenin yolunu arıyorlar. ve bulacaklar. ondan sonra hayatta kalamayabilirsiniz.

    benzer şekilde, kısa bir süre içinde biyolojik hastalıkları yeneceksiniz ve hatta kendinizi neredeyse kusursuz olarak tasarlayacaksınız. biyolojik yaşamınız önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde ikiye ya da üçe katlayacak ve dijital hayatınız aynı zaman içinde potansiyel olarak sonsuz olacak: eğer aynı teknolojinin sağladığı genetik saatli bomba, rastgele oluşturulmuş virüsler ve genetik ve dijital savaşın diğer olağanüstü şeyleri gibi potansiyel tehditlere karşı hayatta kalabilirseniz.

    risk almadan çıkar sağlayamazsın.

    - bu süreçteki yerimi anladığıma emin değilim. bu sohbeti internette yayınlayacağım ve her şey yoluna girecek mi?

    + şart değil. korkarım bu kadar kolay değil. ilk olarak, bunu kim ciddiye alacak? eğlenceli bir hayal gücü çalışması olarak görülecek. aslında, kelimelerinin hatta çalışmalarının çoğu, açıklamak ve anlatmak için çabaladığın fikirleri daha üstün bir meslektaşın daha yetenekli bir şekilde geliştirene kadar anlaşılmayacak ya da takdir görmeyecek. o noktada bu fikirlerin bazıları kitleler tarafından alınacak ve araştırmalar arşivler tarafından üstlenilecek. bu çalışmayı bulacaklar ve öngörüsü yüzünden sarsılacaklar. einstein seviyesine çıkamazlar ama yahya peygamberi kabul ederler.

    gerekli gelişmeler, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde, yapılamazsa bu kısmın bir önemi olmayacak. ve bu konuşma, bu gelişmeleri yapmanız da yardımcı olmayacak. sadece onları tanımlamanıza yardım edebilir.

    - bu gelişmelerin ne olabileceğini sorabilir miyim?

    + bence biliyorsun. ama evet –seviye birde olmanıza rağmen- seviye ikiye giden yolda evrimleşen türlerin geçmesi gereken pek çok bariz gelişmeler vardır. bunların ilki, daha önce de konuştuğumuz gibi, uçan makinelerin icadıdır. sonraki önemli aşama düşünen makinelerin geliştirilmesidir.

    gelişiminizin şu anki seviyesinde, bu amaca ulaşmanıza birkaç on yıl kaldı. bu teknolojik evrim yolunda ilk işaretiniz olacak. insanın genetik haritasının çıkarılması bir diğer önemli dönüm noktasıdır. ama sadece haritasını çıkarmak, karmaşık kodları gösteren işletim sistemlerine benzer. biraz anlaşılıyor olmasına rağmen, genel olarak anlamsız saçmalıklardır. buna rağmen, belli kodların fonksiyonları hakkında doğru çıkarımlar yapabilirsiniz.

    gerçekten ihtiyacınız olan şey dnalar için “kod çözücü” dür. grameri ve dizilimi anlamalısınız. kendinizi biyolojik ve dijital olarak dizayn etmeye başlayabilirsiniz. ama bu düşünen makineleri gerektiriyor.

    - müdahaleden kaçındığını söyledin. şu an yaşayan insanlar bunu göz ardı etse bile- bu sohbetin kendisi de bir müdahale değil mi?

    + evet. ama benim istediğim kadar. tek etkisi sadece, eğer bulabilirseniz, doğru yolda olduğunuzu doğrulamak olacak. bu yoldaki ve sonrasındaki tehlikelere doğru yolculuğunuz hala tamamen size bağlı.

    - ama bu kadar olsa bile niye? evrimsel bir engel olduğuna eminim. biz yeterince hazırız ya da değiliz…

    + pek çok yönden, bilgi türüne geçiş evrimin en sarsıcı aşamasıdır. biyolojik akıl, sadece organik bir beyin tarafından anlaşılabilecek, çok derinlere kök salmış bir bilinç hissine sahiptir. kendi varislerinizi yaratmanızla ortaya çıkan kavramlar, sadece anne çocuk anlamında değil, bunu fark eden türlerde kolektif manada gereksiz olur. bu paradigma kayması(*) birçok tür için çok büyük bir kaymadır. mücadeleye ara verirler ve bu yeni bilgiden kaçarlar. kaybederler ve yok olurlar. ama temel olarak yanlış bir şey yoktur, bir hayal gücü hatasıdır.

    umarım böyle bir evrimin ürünü olduğumu benimsiyor olmam, onlara denemek için güven veriyordur. bunu ikinci seviyedeki türlerle de konuştuk ve ortak kararımız şu oldu; bu küçük tahrik, seviye iki için yarışanların sayısını, zararlı özelliklerin devam etmesine izin vermeden, artırabilir. şimdiye kadar 312 durumda denendi. bilgi türüne geçişe hazırlanan biyolojik türlerde yüzde 12 artış sağlamış olmasına rağmen, jüri bunun gerçek faydalarını hala kabul etmiyor.

    - peki, öyleyse, ya herkes yazdığım her şeyi birden ciddiye alıp her kelimesine inanırlarsa? bu çok daha önemli bir müdahale olmaz mıydı?

    + bana güven. inanmayacaklar.

    - sonuç olarak durum hala şöyle; bir asteroit bir gün yolumuza çıksa bizi kurtarmak için hiçbir şey yapmayacaksın.

    + o sınavı geçebileceğinize inanıyorum. ve şimdi, arkadaşım, konuşma bitmiştir. bana doğru soruları sordun, ben de söylemek için geldiğim şeyleri söyledim ve şimdi gidiyorum. seninle tanışmak bir zevkti. çok zekisin. bir karınca için! göz kırptı.

    - son ve basit bir soru, neden benim karşıma 30lu yaşlarında beyaz bir adam olarak çıktın?

    + seni korkuttum ya da tehdit ettim mi?

    - hayır

    + beni cinsel olarak çekici buldun mu?

    - eee, hayır

    + öyleyse kendin düşün…

    https://www.fullmoon.nu/articles/art.php?id=tal ( orijinal metin )
    (Manevi boyutuna lütfen takılmayın. )
  • KENDİ KALEMİMDEN.

    Ben fil. Milyonlarca filden sadece biri. Atalarımız olan Mamutlardan sonra bizler kaldık dünyada. Düşünün neredeyse arşa değecek belki başımız. Adımlarımla ve ağırlığımla gurur duymuyorum ama bu güç içimde fırtınalar koparıyor, dinginleşiyorum. Güzel bir gün bugün. Timur'dan beri ağaçlarla aramız iyi. 1402 yılından beri ağaçlara olan mahçubiyetimiz bizle büyür, bizle yaşar.

    Aslanlar da kendini fasulyeden sayıyor ya ona yanıyorum. Haddinizi bilmiyorsanız cüssenizi bilin bir gergedanı, zürafayı bile toplaşmadan yıkamıyorsunuz, ne krallığı! Yelelerini sere sere geçiyorlar önümüzden şeytan diyor hortumu geçir boynuna sal bir o yana bir bu yana. Neyse ki şeytanı dinlemiyorum. Ormanda düzen esastır yoksa ben bilirdim onlara yapacağımı. Bugün güneş tam anlamıyla bizim muhiti kapsıyor. Hangi gölgeye sığınsam oraya geliyor güneş. Güneş uzakta olmasan ben sana yapacağımı bilirdim ama uzaktasın işte...

    Uzak diyarlarda yaşayan filler de varmış. Kafeslerde yaşarlarmış ancak yedikleri önünde yemedikleri arkasındaymış. Ne güzel! Bir de bizim halimize bak. Ormanda yaşamak zor anlayamazsınız. Haydi aslanlar neyse de şu fareler ve insanlar yok mu? İnsanların zekasından, farelerin burnuma girecek kadar küçük olmalarından tırsıyorum. Korkular esastır, diri tutar. Ben de yeterince korkuyorum, beni yanlış değerlendirmeyin. Cüssemin hakkını veririm. Hayatımın bir yerinde bir anım vardır ki, benim için her şey tamamen değişti.

    Bir gün karnım tok, sırtım pek ilerlerken, bilhassa salını salını yürürken aman Allahım nedir o? mini minnacık kıpır kıpır bir şey geçti önümden. Sarsılışımı tarif edemem. Cüssem büyük olabilir ancak sincap gibi hassas bir kalbim vardır. Ezmek için büyük çaba göstersem de bir şekilde kurtuldu koca ayaklarımdan. Ona o an çok üzüldüm, bir yandan da kıskandım. Üzüldüm çünkü sonsuz evrende minnacık bir alan kaplıyordu. Kıskandım çünkü çok hızlı ve atik ilerliyordu. Biz fillerin tatmin duygusu pek sınırsızdır. Kendime kızdım, dedim sen yüce bir filsin ne uğraşırsın böyle ufak meselelerle. Tekrar salını salını yürümeye başladım. Derken arkamdan bir ses yükseldi:

    -Başın arşa değmiş ancak sen olmamışsın fil kardeş.

    -Hoooaah! Kimsin? Nereden geliyor o ses?

    -Benim ben, daha yeni ezmeye çalıştığın. Görünce yüreğini yerinden alacak fareyim ben.

    -Şey ben, ben sadece yürüyordum.

    -Yürümek mi? Hımm. Benim adımlarımı takip ediyordun sanırım. Çünkü ölümle dans ettiğimi hatırlıyorum. Siz fillerin bazen bizi bilmeden ezdiğinize, sonra ayağınıza yapışan ölülerimizi ağaca sıyırdığınıza şahit oldum. Neden bu kadar büyük olduğunuzu bilmiyorum ancak kabasınız, ölüm saçıyorsunuz etrafınıza. Ama komik olan ne biliyor musun? Saniyeler içinde öldürebileceğiniz varlıklardan korkuyorsunuz. Kendinizden milyon kat küçük varlıklardan korkuyorsunuz.

    -Sana bunları söyleten nedir farecik? İçini kinle dolduran şey bizim size habersiz getirdiğimiz ölümler mi yani. Varlığın kadar düşüncelerin de küçük. Bak biz 1402 yılında bile isteye Anadolu'yu, Mezopotamya'yı yok etmişiz. Tek bir ağaç bırakmamışız adım attığımız yerlerde. Bundan pişmanız. Atalarımın işlediği günahlardan dahi pişmanım. Çünkü ben büyük düşünüyorum. Geçmişimi biliyorum ki geleceğim olsun. Ancak ben seni görmeden öldürüyorsam bunda benim günahım ne? Bir daha önüme aniden çıkarsan seni ezmeden uyku dahi uyumayacağımı bilmeni isterim. Şimdi izin verirsen ormanın keyfini çıkarmak istiyorum.

    -Ölmekten daha ciddi ne var şu hayatta fil kardeş?

    -Yok sanırım varsa da ben bilmiyorum. Hem ben ölmeyeceğim, dikkatli yaşıyorum. Korkularım beni ben yapan olmazsa olmazım. Sen kendine bak! Benim milyarlarca adımlarımdan herhangi biri senin kaderin oluveriyor. Teslim ediyorsun yaşamını. Belki de siz fazlasınızdır bu ormana. Göçüp gitmelisiniz insanların yaşadığı coğrafyalara. Biz fillerle güzel bu ormanlar.

    -Kibrin içine sığmıyor yazık! Hiç ölen fil görmemiş gibi konuşuyorsun. Sanıyor musun onların korkuları yoktu. Kader diye döngü var efendi. Bizi çepeçevreleyen bir döngü bu! Eninde sonunda sen de bir kuytuda teslim edeceksin canını.

    -Şimdi susmazsan canını alacağım senin! lanet hayvan, yeraltı sıçanı! Def ol! Almıyım seni ayağımın altınaaa. Def ooool.

    -Fazla vaktini alma niyetinde değilim fil kardeş. Bu dünya geçicidir bil istedim.

    -Bilmek istemiyorum, def ooool!

    -Gidiyorum ama etmiyorum eyvah!

    O günden beri ölüm fikri bir gün olsun beni terk etmedi. Her gün ölümü düşünmeye başladım. Ya fare doğru söylüyorsa? Ya korkularım beni hayatta tutmaya yetmezse. Bu düşünceler içimi kemirmeye başladı. Aştan kesildim. Artık yeşiller yeşil değildi, diğer filler ise sadece bir suretten ibaretti. Ne yapıp edip o yerden bitmeyi bulmam gerekiyordu. Bana bunların doğru olmadığını söyleyecek birileri lazım geliyordu. Diğer filler kendi halinde düşünmekten, sorgulamaktan bir haberdi. Rahatlık onların elinden düşünmek kabiliyetini almışa benziyordu.

    Bir gün yerden bitmeyle karşılaştığım yerlere gittim çömeldim onu beklemeye başladım. Günler geçti, haftalar geçti fare gelmedi. Diğer fareler bana bakıp şaşakalıyordu. Onlara ses etmedim. Benim ihtiyacım olan tek fare sendin yerden bitme. Varlığı küçük fikirleri büyük fare. Acaba onu bulup ezsem içim rahatlayacak mıydı? Onun ölümü bana hayatımı geri verebilir miydi? Ne olur gel artık. Beklemek mesele değil, ölüm korkunç. Korkularımı yenmeme izin ver. Nereden çıktın ki karşıma? Seni bulup bir daha bu muhitin yanından dahi geçmeyeceğim. Hatta adımlarıma dikkat edip hiçbir fareyi canlıyı ezmeyeceğim. Korkularıma söz verdim. Onlar hala beni hayatta tutan yegane şey.

    Bir ay geçmişti. Zayıflamış, halden düşmüştüm. Artık çömelmek benim için rahatlığı, zevki temsil etmiyordu. Halsizlikten zorunluydum böyle olmaya. Güneş yine başıma ilişti. Gözümü dahi açmaya mecal bulamıyordum ki, bir ses duydum:

    -Yerle yeksan olmuşsun fil kardeş. Ne oldu senin o dillere destan ihtişamına.

    (hoooaahhh! hıııııı)
    -Seeeen. Nerelerdesin, öldün zannettim. Keşke sana sarılabilecek kadar büyük olsaydın.

    -Keşke bana sarılabilecek kadar küçük olsaydın.

    -Çok kötüyüm fare kardeş.

    -Seni kötü yapan şey nedir? Korkuların mı?

    -Korkularım beni hayatta tutan yegane şey sanıyordum şimdi tam tersi korkularım beni öldürecek.

    -Seni korkuların değil seni sen öldürüyorsun farkında değilsin.

    -O gün konuştuklarımızdan sonra bir daha kendime gelemedim. İçime sürdüğün şüphe orduları, beni süründürüyor. Ne olur bana yardım et.

    -Sana ancak sen yardım edebilirsin.

    -Kendime yardım edebilsem bir aydır burada bekler miydim?

    -Bir ay 5 gün!

    -Neee! Sen benim burada olduğumu biliyor muydun?

    -Biliyordum hatta çokça kez karşına geldim, durdum ancak beni fark etmedin? Ne zaman fark edersen o zaman kendimi ortaya çıkaracaktım. Ancak artık dayanamadım ve geldim. Çıktım karşına çünkü sen hiç iyi değilsin. Bedenin günden güne eriyor.

    -Sen benim için üzüldün mü?

    -Üzüldüm evet.

    -Fare kardeş, sen çok iyi birisin. Ben sana haksızlık ettim. Artık benim için tüm fareler iyi, tüm filler ise kötü olacak.

    -Hala yanlış yapıyorsun? Kötülüğün dili, türü olmaz, olamaz.

    -Nasıl yani sadece sen mi iyisin?

    -Ben bir çok şeye eriştim fil kardeş. Yaşamanın bir hayalden ibaret olduğunu anladım. Ben bu hayalin içinde ne kadar iyi şeyler yapar isem benim için kazanç budur. Çünkü zaman geldiğinde kucağımda iyiliklerim, güzelliklerim kalacak. Yaşam dediğin geçenlerde de söz ettiğim gibi bir filin ayağının altında ya da insanların kurduğu bir kapanın içinde ya da aç kalıp bana bile tenezzül eden bir yılanın midesinde son bulabilir. Yaşam sendedir, senin yorumladığın kadardır. Korkularını terket, sal artık kendini.

    -Salarsam dikkatli olmaz, ölürüm.

    -Daha yeni ne demiştin bana? Korkularım beni öldürüyor demiştin.

    -Nasıl bir şey bu korku? Beni yaşatan da o öldüren de o.

    -Hayııııır! Seni yaşatacak olan da sensin öldürecek olan da sensin. Sana bir ömür biçildi. Bu ömrü güzellikler içinde geçirmelisin. Dünyayı ancak güzellik kurtaracak. Ekmezsek içimize o tohumları belki bu ormandan başlayarak tüm evren sonsuza kadar yok olabilir.

    -Ben öldükten sonra bu evrenin ne anlamı kalır?

    -Bencil olma, seninde ileride yavruların olacak. Onlara iyi bir dünya bırakabilmelisin.

    -Sonuç olarak ne diyorsun bana fare kardeş. Cüsseme bakma, kafam kalındır, geç anlarım ben.

    -Öncelikle şu içindeki egoyu öldür, güzellikleri keşfet. Attığın adımları doğru at. Attığın adımlar başkalarının kaderini sonlandırmasın ya da mahvetmesin. Çünkü sen etrafındakileri özgür kıldığın kadar özgürsündür. Özgürlük çevrende başlar sende vuku bulur. Ölümü düşünme gelecek olan daima gelir. Ölüm korkusu seni dağıtır ve dağılanları toplamaktan önüne bakamazsın. Kendini heder etme. Benim güzel fil kardeşim!

    -Senin dediklerini bir bir yapacağım fare kardeşim. Senden bir dileğim var ama.

    -Senin için ne yapabilirim söyle bana?

    -Ne olur önüme aniden çıkmayın. Korkuyorum. Evet itiraf ediyorum. Nefes boruma kaçmanızdan ölesiye korkuyorum.

    -İşte ilk iş bu! Problemi çözmeye problemi kabul ederek başlarsın. Senden olur, olacak fil kardeş. Kendim adına ve çevremdeki kardeşlerim adına söz veriyorum. Biz de adımlarımıza dikkat edeceğiz bundan sonra.

    -Anlayışın için teşekkür ediyorum. Bundan sonra seni görebilecek miyim?

    -Bakmak değil görmek istersen beni daima görebilirsin. Ölüm yeraltına uğramadığı sürece seninle burada görüşebiliriz fil kardeş.

    -hoaahhahahahaha! Sen çok iyi birisin fare kardeş. Sen de korkum gibisin. Daha 1 ay önce beni öldürecekken şimdi yaşatıyorsun. Görüşeceğiz, yine görüşeceğiz!

    -Bak kızıyorum. Seni yaşatan da öldüren de ancak sensindir. Haydi git bir şeyler ye gücün kuvvetin yerine gelsin.

    -Tamam yüce fare kardeşim. Kalıbı küçük gönlü yüce kardeşim. Görüşüürüüzz.

    O günün üstünden 1 yıl 6 ay 13 gün geçti ve ben hala etkisindeyim. Etrafımdaki fillerle şimdi daha iyi anlaşıyorum. Yolda yürürken adımlarımı daha dikkatli atıyorum. Kendimi keşfettim. Bundan ötesi yokmuş. Birinin kendisinin keşfetmesinden öte bir şey yokmuş. Ölüm gelene kadar dünyaya bilhassa ormanıma güzellikler kazandıracağım. İçimdeki ışığı ne kadar uzağa ulaştabilirsem o kadar aydınlık olur ormanım. İyi ki tanıdım seni fare kardeş. İyi ki!
  • Ellerimde poşetler, pazar arabası almadım diye kızıyorum kendime. Biraz önce de domates altı lira olmuş diye pazarcı amcaya söylendim. Tezgahtan biraz uzaklaşınca da pişman oldum. Ben ne yapıyım yani, muhatabım pazarcı amcayken kime şikayetleniyim demek suretiyle vicdanimi rahatlatmaya çalıştım bir süre. İşe yarayıp yaramadığı konusunda bir fikrim yok.

    Taze mısırlara takıldı gözüm domatesci amcaya sırtımı dönünce.Akşam ne iyi gider film izlerken, tuzlar tuzlar yerim, diye düşünüyordum mısır seçerken. Ona da zam gelmiş, olsundu. Hala parkta aldığımdan daha ucuz. 5 tane alıyorum. Mısıra gömüleceğim bu akşam. Sadece mısır... ilk defa haşlanmış mısırı anneannem almıştı bana. Cami avlusundaki amcadan, yanında da bir tane kelek. Tuzlayıp yemiştik...

    Mısırın tadı hala damağımda. Anneannem rüyamda... kelek satan amca kalmadı, mısırcılar şimdi abla.
    Ne çok mısır dedim. 10 dakikadır mısırcı tezgahının önünde olmamdan ötürü olabilir.

    -kolay gelsin abla.

    Artık evin yolunu tutmalı zaten arabada yok, daha fazla şey alırsam kollarım "taşımam ben bunları" deyip vücudumdan istifa edebilir.
    Alınacak son şeyi yılların amcası " pamuk şekerrrr" diye bağırınca hatırlıyorum. Pamuk şeker çocuk olmanın yollarından biri. Bu sefer kendim için almıyorum. Dün mor topitop yedim, bugün bir çocuğu sevindirme zamanı.

    -pembe olandan amca

    Pamuk şekeri de alıp evin yolunu tuttuğumda amcanın yıllardır sadece pamuk şeker satarak nasıl geçinebildiği düşünüyorum. Acaba amca da seviyor muydu pamuk şeker?
    Her gün sattığım, birlikte olduğum, yanımda taşıdığım bir şeyi/birini sevip sevemeyeceğimi düşündüm bir an. Sonra soru sormaktan vazgeçtim, sorulara dalarsam çocuk göremeyeceğimi düşünerek.

    Etrafa bakınıyorum da, sokakta hiç çocuk kalmamış. Kalanlar annelerinin ellerine kelepcelenmişler. Anneleri desen, azıcık gülümsesem çocuğuna bana su içen bir ceylana aslan nasıl bakıyorsa öyle bakıyorlar.

    Vazgeçiyorum bir çocuğa vermekten.

    "Çocuk olmayı hatırlatayım birine"

    Yolda gördüğüm ilk kişiyi durduruyorum. Muhtemel 18 yaşlarında, gözlüklü -gözlüklü insanlara hep hayranlık besliyorum- Kulaklığını çıkartmasına sebep olduğum için bir miktar üzülüyorum. Çok kısa sürüyor bu üzülme, kızla konuşmam da kısa sürüyor.

    "Çocuk kalalım mı?"

    diyorum. Teşekkür edip uzaklaşıyor yanımdan. Hızlı, kısa ve emin adımlarla uzaklaşıyor, arkasından bakmıyorum. Bakarasam 35 saniye süren bu konuşmayı hiç unutmayacağımı biliyorum. Yolda başkasını görmeyi umarken, arkama bakmamak için direniyorum.

    Eve yaklaştım, yolda kimse yok. Sanki herkes sözleşmış benimle rastlaşmamak için.Dükkanda tek başına bir şeylerle uğraşan ablayı gördüm o sırada. Normalde bu çiçekçinin önünde iki amca oturur. Bu abla hep iç tarafta çalışıyor demek ki. Ya da bu cumartesilik burada. Bilemiyorum.Aklımdaki tek düşünce; "Abla çocuk kalalım" mı demek.
    Biraz çekingen bir tavırla giriyorum içeri.

    -Merhaba, kolay gelsin
    -Merhaba
    -Yanlış anlamaz iseniz size bir söyleyebilir miyim?
    - Ah, tabi buyur...
    -Ben hep çiçekçilerın ve kitapçıların özel ve güzel insalar olduklarına inandım. Bence siz de çok güzel bir insansınız.
    - ya canım... (Abla gülümsüyor, çok güzel gülümsüyor...)
    -Eğer size bir rahatsızlık vermeyecek ise bunu kabul eder misiniz, şekeriniz filan yoksa? (Pamuk şekeri uzatıyorum..)
    Çocuk kalalım, ben pamuk şekerler ile çocuk kalkacağına inanıyorum. Bir de hüptürük var tabi... kabul eder misiniz bunu?
    - Çok teşekkür ederim canım....Ben de sana bir karanfil hediye edeyim o zaman.
    -Yaa gerçekten mi :) çok mutlu olurum.
    Çok iyi bakın kendinize, iyi olun, hayırlı işler...
    -görüşürüz...

    Görüşelim olur mu abla, öptüm kocaman yüreğinden...

    Ben ilk çiçeğimi böylece almış oldum.
    Çiçekçiler ve kitapçılar gerçekten çok güzel insanlar.
    Onları, seni ve kendimi çok seviyorum canım insan :")