• Bir kitaba kumaşın arkasından ellerimle en azından dokunabilmenin düşüncesi bile parmaklarımdaki sinirleri tırnaklara kadar yakıp tutuşturmuştu.
    Stefan Zweig
    Sayfa 46 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Knut Hamsun "Açlık" kitabı müthiş bir kitap. Kitaba ismini veren açlık hissi çok güzel tarif edilmiş. Kitabın kahramanı, aynı zamanda anlatıcısı olan genç,  yazar olmak isteyen beş parasız biridir. Günlerce ağzına yemek koymadığı günlerde bile gururundan, kişiliğinden ödün vermiyor. Hatta öyle bir zaman geliyor ki talaş bile emiyor. Kitabın bir bölümünde açlıktan öleceğini bile düşünüyoruz.
    Açlığı dibine kadar hissettiren yazar kişilikten ödün vermemeyi çok sert bir şekilde öğütlüyor.
    Kitapta dikkatimi çeken bir diğer vurgu ise, kahramanımızın kendine özgü ahlaki tespitlerinin olması. Öyle ki kitabın sonlarına doğru yaptığı iyiliği çok acımasızca geri alırken  dahi kendince bir mantığa büründürüyor.
    Kitap, kesinlikle orijinal bir yapıt. Mutlaka okuyun️
  • 832 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    800 küsur sayfalık bir kitap, dört saatlik bir film ve biraz araştırma sonrası biraz uzun bir inceleme olabilir… Fakat ondan önce etkinliği düzenlediği ve o güzel, etkileyici ve ilgi çekici etkinlik yazısıyla hiç aklımda yokken etkinliğe katılmamı ve bu güzel kitapla tanışmamı sağladığı için sevgili Kübra A. 'ya çok teşekkür ediyorum.

    Tuğla gibi kitapların, okuyanı içine hapsetme gibi bir özellikleri oluyor. Ne kadar göz korkutsa da kendinizi kaptırdığınızda, kitaptan kafanızı kaldırdığınızda ‘ben neredeyim?’ moduna giriyorsunuz resmen… Bittikten sonra da karakterleri kafanızda yaşatmaya devam ediyorsunuz… Kitap bitse de bitiremiyorsunuz…

    Kitap aslında genel olarak Amerikan İç Savaşı’yla birlikte gelen ve rüzgar gibi geçen toplumsal değişimi Scarlett karakteri üzerinden okuyucuya aktarıyor.

    Amerikan İç Savaşı genel olarak, köleliğin kaldırılmasından duyduğu endişeyle bağımsızlığını ilan eden 11 Güney eyaletinin, Kuzey eyaletleriyle olan çatışması. Yalnız burada Kuzey eyaletlerinin köleliği kaldırması öyle çok da insan hakları ve eşitlikten kaynaklanmıyor. Asıl amaç fabrikalarda çalışacak işçi ihtiyacını karşılamak. Zaten 1860’larda Kuzey’in zaferiyle sonuçlanan savaştan sonra siyahilerin sosyal konumuna bakarsak, köleliğin ne kadar kalktığını(!) daha rahat anlamış oluruz. Hatta tam yeri gelmişken; 1939’da aynı isimle çekilen kitabın filminin galasına, filmde rol alan siyahilerin alınmadığını da söylemiş olayım… Ama bunun yanında ironik olarak ilk kez bir siyahi kadın bu filmle Oscar Ödülü’nü kazanmış.

    Kitabın içeriğine dönersem… Okurken çoğu zaman çıldırdığım ve Scarlett’in bencilliği, vurdumduymazlığı, açgözlülüğü ve Ashley karakteri karşısındaki salaklığı karşısında saçını başını yolmak istediğim doğrudur. Aynı zamanda yaşadıkları karşısında dik duruşuna, azmine, toplumsal baskılara boyun eğmeyişine ve hayatın zorluklarına karşı bitmek bilmeyen inadına saygı duyduğum da… Yazarın Scarlett karakterini yazarken akıl sağlığını nasıl koruyabilmiş olduğunu hala anlamış değilim…

    Rüzgar Gibi Geçti genel olarak bir aşk kitabı olarak gösteriliyor… Buna ne kadar katılacağım bilmiyorum. Çünkü okur, yazardan inatla bir aşk beklerken(kitap kapağı, konusu ve reklamlardan dolayı); yazar bunu inatla vermiyor… (yine de Rhett Butler’ın olduğu yerleri ayrı bir keyifle okuduğumu inkar edemeyeceğim :) )

    Yazar genel olarak birbirine benzeyen insanların birlikte daha mutlu olacağı fikrini sorguluyor kitapta. Bunun yanında o dönemin toplumsal yapısını iyice yediriyor okura. Kadınların toplumdaki yerini sadece ‘bir erkekle evlenerek’ belirleyebildiği bir toplum… Bir kadının ancak evlendiği adamın ‘sıfatları’ kadar var olduğu bir toplum. Scarlett ise bu toplumda deyim yerindeyse tam bir makyavelist tutum sergiliyor. Ahlak, doğruluk, dürüstlük, öz saygı, sadakat… Bunların hepsi istediği şeyin önünde bir engel oluyor sadece. Amacına ulaşmak adına her şey mübah onun için.

    Farklı bir karakter Scarlett… Bazen anlayamıyorsunuz… Sonra anlasanız da hak veremiyorsunuz… Kimi zaman hak veriyorsunuz ama iş işten geçmiş oluyor.

    Ama en sonunda kitap bittiğinde üzülüyorsunuz onun için. Belki de kaybettiklerinin hüznüyle sırtını sıvazlamak istiyorsunuz… Tam o sırada onun yine kendi ayakları üzerinde duracak gücü bulduğunu görüp saygıyla kenara çekiliyorsunuz…

    Bunun yanında biraz da kitabın savaş hakkındaki düşüncelerinden de bahsetmek istiyorum. Mitchell genel olarak bir savaşta kazanan olamayacağından bahsediyor. Sözde savaş kazanılsa bile eski günlerin kaybedildiğinden bahsediyor… Çünkü savaş değiştiriyor. Kazanılsa da, kaybedilse de; insanlar değişiyor. Koskoca bir toplum değişiyor. Ve sonuçta bir şeyler hep kaybedilmiş oluyor. Bir çoğu da geri gelmiyor.

    Ardından iki savaşa inanmayan karakter üzerinden savaşı sorguluyor. Biri savaşa inanmadığı halde savaşarak canını vermeye hazır. Diğeri ise savaşa inanmadığından, savaş üzerinden her türlü çıkarı sağlamaya meyilli….

    “İnanmadığın bir şey için savaşmak büyük cesaret ister” diyor bir yerde Mitchell. Fakat aynı zamanda bunun toplumsal baskıdan kaynaklanan bir korkaklık olup olmadığını da sorguluyor.

    Kaybedilen bir savaşta, ölen insanların arasında bir savaşın doğrusunun yanlışının olmayacağını gösteriyor bir yerde. Savaşın kimi ne halde yakalayacağının belli olmadığını… Bir yerden sonra savaşın bir seçim değil zorunluluk olduğunu, her savaşın cephede olmadığını, her savaşın düşmanının insan olmadığını gösteriyor. Kimi zaman açlık oluyor bu düşman, kimi zaman parasızlık, kimi zaman yalnızlık…

    Asıl savaşın, savaş bittikten sonra gelen değişime karşı olduğunu okuyoruz birkaç yüz sayfa. Bunun yanında değişim denen şeyin devlet büyüklerinin verdiği bir kararla olmadığını da…

    Bu kitaba daha birçok farklı bakış açısından çok farklı şekillerde yaklaşılabileceğini düşünüyorum. Mesela bunları yazarken aklıma kitaptaki ana karakterlerden olan Melanie ve Scarlett’in tamamen zıt kişiliklerde olmalarına rağmen çok farklı şekillerde bulundukları toplum yapısının dışına çıkışları geliyor, buna rağmen yine de dost olabilecekleri… Bunun yanında benim doğru düzgün bahsedemediğim siyahilere olan bakış açısı… Savaş sonrası siyasi karışıklık...vs.vs...
    Diyorum ya ‘Rüzgar gibi geçen’ koca bir dönem… Dopdolu bir kitap. Kimi zaman güldüren, ağlatan, sinirlendiren, tırnak kemirten…

    İncelemenin sonlarına gelirken kitabın filmini de izleminizi tavsiye ederim naçizane. Ben eski filmleri çok izleyememe rağmen çok beğendim. Tabii ki kitaptan farklı olarak işlenmiş olaylar var ama bütünlüğü bozmamış. Dönemine göre çok kaliteli çekilmiş hatta çekildiği zamanda o zamana kadar çekilen üçüncü en yüksek bütçeli filmmiş. Yanlış hatırlamıyorsam 8 tane de Oscar almış. Bir de sanırım sonradan renklendirilmiş. Kitabı okuduktan sonra üzerine şöyle bir cila çektim anlayacağınız :))

    Ve son olarak yazarın kitabı bitirişindeki o inanılmaz 'nasıl ya' hissinden dolayı, bir başka yazar Scarlett adında bir kitapla okurdaki bu hissi almaya çalışmış. Tabii ki bir kitabı kimse yazarı gibi yazamaz, karakterlerini onun gibi anlayamaz ya da yorumlayamaz... Goodreads'te de zaten pek teşvik edici yorumlar yok. Ancak kitap bittikten sonra yine de yana yakıla kitabı aradığım doğrudur. Ben orijinal dilinde e-kitabını buldum. Merak eden olursa diye aşağıya ekliyorum.

    https://vk.com/...w=wall-31016078_3413

    Uzun bir kitaba uzun bir inceleme oldu :)) Umarım kitabı okuduğunuzda siz de seversiniz :))
    İyi okumalar :))
  • 640 syf.
    ·15 günde·7/10
    Ey Rusya! O yıllar dile gelse, acını hafifletir mi bir nebze?


    Ekonomik buhran... İşsizlik... Açlık... Grev... "Yahu bir dur Japon! Zaten ortalık karışık" Sonuç, Japon zaferi; Portsmouth Antlaşması... "Japon Bey diyeceksiniz" 1905 Devrimi... 1917 Şubat Devrimi... 1917 Ekim Devrimi... Beyazlar şaha kalkmış "Anamızı ağlattınız" diyor. Kızıllar "Ananızı da alın gidin" diyor. Ortalık kan revan... Katliamlar... Hava ölümcül soğuk, paltolar yamalı... Bir kaç patatesle takas edilen pianolar... Eskinin kapıcısı şimdinin apartman yöneticisi... Bu Hitler'de nereden çıktı... O gelen II. Dünya savaşı mı yoksa... Alın, canımızı da alın!.

    Tüm bunlar çok değil yarım asırlık süre içerisinde yaşanmış.( Ruslar, boşuna soğuk mizaçlı insanlar değiller. Rus Mafyasının da ünlü olması tesadüf değil yani. Adamlar güçlerini, yaşanmışlıklardan alıyor. ) Boris Pasternak, tüm bu yaşananların ışığında Rusya'nın toplumsal ve siyasal krokisini çiziyor ve bize adeta "Bahçemizin halinden, baharımı kıyaslayın" diyor.

    Sanat hem sanat içindir, hem toplum içindir bana göre. Bir sanatçı, pek tabii ki toplumsal yahut siyasal bir sorunun dışa vurumunu icra ettiği sanat dalıyla anlatabilir. Ama bunu yaparken dikkat etmesi gereken şeyler vardır. Estetik çizgiden çıkmayacak, vermesi gereken mesajları çaktırmadan verecek ve ağzımız da hoş bir tat bırakacak. Kısacası siyasal angajman, sanatın naifliğine zarar vermemelidir. Ama gel gör ki yazarımız bunu pekte önemsememiş. Yazar, kitapta hem karakterler üzerinden hem de olayları anlatıcı kimliği üzerinden görüşlerini bir güzel anlatıyor. Dolayısıyla, madem niyetin görüşlerini anlatmaktı, neden deneme değil de roman yazdın diye sormadan edemiyor insan. Tabi bu demek değildir ki bir görüş bildireceğimiz zaman deneme yazmalıyız, roman yazmamalıyız. Eğer meramımızı, roman ile anlatacaksak, yazdıklarımız romanın ruhuna uygun olmalı başka bir türde kitap okuyormuş hissi vermemelidir. Yani ben roman okurken, deneme okuyormuşum hissine kapılmamalıyım.

    Aslında bunun için kızmıyorum yazara. Sonuçta siyasal bir baskının olduğu dönemde yazmış kitabı ve açık açık tavır almaktan çekindiğinden belki de bu şekli tercih etmiştir.

    Pasternak, ne devrimci olmuş ne de devrime karşı yüksek sesle konuşmuştur. Zaten çokta cesur olmadığını kitabın baş karakteri olan Doktor Jivago'dan anlıyoruz. Fazla etkinliği olmayan, tuttuğunu koparamayan ama farkındalığı yüksek, fikirleri parlak ve fazlaca nezaket sahibi olan Jivago, Pasternak'in yansıması gibi.

    Jivago, tam bir sinek ikili figürü çiziyor kitapta. Bunun yazar tarafından bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum. Kendisini anlamayan, ruhları esir olmuş, esaretlerini
    mükemmel biçimde idealize eden insanlar tarafından Jivago sinek ikili muamelesi görüyor çünkü kimse onu anlayacak yetkinliğe sahip değil. Yani kendi değerlerini menfaat karşılığı satmış insanlar elbette Jivago'ya hak ettiği değeri vermeyecekti...

    Efendim tüm bu kaosun ortasında Jivago, Tonya ve Lara üçgenin de yaşanan en az ortam kadar kaotik bir aşk hikayemiz de var. Aslında kitaba başlayacağım zaman bu aşk üçgenini duyduğumda Jivago'nun her çiçekten bal alan, kadınlara kur yapan ve hepsiyle flörtleşen kazanova bir karakter olduğunu düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Yaşanan aşk her ne kadar yasak aşk olsa da ve etik değerlere uygun olmasada yine de beni rahatsız etmedi. Bunun sebebi, salt sevginin çok samimi bir şekilde anlatılmış olmasıydı. İhtiraslardan, şehvi duygulardan uzak kalpten gelen hislerle yaşanmış ve bir kalbe bir kaç kişinin sığabileceğini gösteren bir aşk. Aslında mezhebim geniş değildir ama yine de Jivago - Lara aşkını Tonya bile kabul edip şöyle diyorsa; "Ne kadar temiz ve güçlü duygularla seviyorsun onu! Sev,
    böyle sevmeye devam et. Onu hiç kıskanmıyorum, sevmene de engel olmak istemem." ben artık bir şey demem bu aşka.

    Aşka bir şey demem ama yazara diyeceklerim var yine. Bir aşk romanı yazılırken yapılmaması gereken dokuz kusurlu hareketin dokuzunu da yapıyor. En basitinden bir kaç hafta süren tren yolculuğunu sayfalarca anlatırken, Jivago ve Lara'nın aşkının başlamasını bir kaç sayfa ile geçiştiriyor. Böylece görüyoruz ki Paternak'ın amacı aslında aşk romanı yazmak değil. Bu aşk sadece bir paravan.
    Yazar için son bir şey daha söyleceğim ve daha fazla eleştirmeden bitireceğim incelememi. Kitapta her konuya değinilirken Beyazlara destek veren Amerika, İngiltere ve Fransa üçlüsüne de değinmesini beklerdim ama bu konu nedense es geçilmiş.

    Son tahlilde kitabın İlk yüz sayfasında sıkılmış olsam da ilerledikçe benimsemeye başladım ve bugün kitap bittiğinde sanki dostlarımdan ayrılmış gibi hisse kapıldım. 15 gündür, haşır neşir olduğum bu insanlar sanki kapı komşum, mesai arkadaşlarım gibiydiler.

    Hoşçakal Jivago... Hoşçakal yiğit kadın Tonya... Hoşçakal Lara...

    Doktor Jivago okuma etkinliği vesilesiyle Ebru Ince Hanımefendinin ne kadar rafine bir zevke sahip olduğunu anlamış bulunuyor ve kendisine teşekkür ediyorum. :)

    Aşağıya da son zamanlarda dilime takılan bir şarkıyla hazırlamış olduğum Slayt linkini bırakıyor keyifli okumalar diliyorum.

    https://youtu.be/Zfv-6W0K4FU
  • 556 syf.
    ·10 günde·10/10
    GERMİNAL...

    Daha 7 yaşındayım.Sabahın köründe sokağa çıkıp gece yarısı ancak zorla eve getirilebildiğim zamanların sonsuza kadar süreceğini düşünüyorum. Çünkü onu işim sanıyorum. Kafamda olan şu; baba işe gider , çocuk sokakta oyun oynar. Neyse görevimi layıkıyla yerine getiriyorum. Sonra pat. Okul diye bir yere götürüyorlar beni. Benim yaşımda bir sürü çocuk. Oh, mis gibi oyun oynarız burada bahçesi de kocaman, diyorum, ama oynatmıyorlar. Sürekli yok eğik çizgi, yok düz çizgi öyle geçiyor günler. Herkes o kısma konsantre. Ben ilk teneffüste bir çıkıyorum içeri girmem günün yarısını buluyor, o da nöbetçi öğretmenlerin sayesinde. İşte böyle aradan aylar geçiyor. Öğretmen elinde sınıftaki öğrenci sayısı kadar kağıt ördek ve kurdeleyle geliyor. Okumayı sökenlere bunlardan hediye edeceğim diyor, sınıfta sevinç çığlıkları! Günden güne herkes söküyor okumayı hocada kalan ördek ve kurdele sayıları azalıyor gittikçe. Ben mi? Bırakın okumayı sökmeyi , düz çizgileri zor çiziyorum daha. Ondan sıkılınca da İtalya milli takım kadrosunu çiziyorum defterin arkasına. Buraya dikkat , yazmayı bilmiyorum sadece çiziyorum. Çizdiğim de 11 tane çöp adam hepsi aynı. Günler ilerliyor, hocada kalan tek ördek ve kurdele benimkiler. Karne günü geliyor, herkes karnesini alıyor, öğretmen karnenin yanında bana ördek ve kurdelemi de veriyor ama bir şartla. Yaz bitince okula döndüğümde ona herhangi bir kitabın bir sayfasını okuyabilmem şartıyla. Tabi bende şimşekler çakıyor 'Bir daha mı geleceğiz bu okul denen yere?' diye ama kabul ediyorum şartı.

    Karneyi alıp durumu anneme anlatıyorum. Birkaç gün sonra beni eve en yakın kitapçıya götürüyor. Çocuk kitaplarını soruyoruz. Tam o rafa ilerlerken sağda , en üst rafta kocaman bir kitap görüyorum: GERMİNAL. İşte böyle karşılaşıyoruz kendisiyle. Birkaç çocuk kitabının yanında, tüm ısrarlarım ve yaz boyu çok çok çok uslu duracağım sözümle annem Germinal'i de alıyor. O an mutlulukla ben taşıyorum Germinal'i ama kitap o kadar ağır ki eve kadar kolum ağrıyor yine de vermiyorum kimseye. O yaz karşı okulda öğretmen olan komşumuzun yardımlarıyla çizgi ve harf aşamalarını geçiyorum ve okumaya başlıyorum yavaş yavaş. Ama nasıl bir süreç? Bana bir kere, evdekilere iki kere eziyet. Heceleye heceleye tüm yaz okuyorum kitabı. Bu arada ne karmaşık kitap bu diye kitabın yazarı kadına(Emile Zola'yı kadın sanıyorum) kızıyorum. Tüm yaz kitap okuyup geldiğim yer kitabın anca onda biri.

    Yaz bitiyor, okula gidiyorum.Gözlerim öğretmeni arıyor, tayini çıktı onun diyorlar. Tayinin ne olduğunu anlamam saatler alıyor. Hazırlıklarımın boşa gittiğine üzülüyorum derken görüyorum öğretmeni. Gülümseyip elimdeki Germinal'e bakıyor. Anlam veremiyor ama şaşırmıyor çünkü geçirdiğimiz bir sene ona öğretmiş bana şaşırmaması gerektiğini. Öğretmenler odasında kitabın 2 sayfasını okuyorum bana bir ördek ve kurdele daha veriyor, şimdi tam olarak hak ettin diye. Sonrasında anlayamadığım olaylar oluyor ve okulda kalıyor.4 sene daha öğretmenimiz oluyor. İşte böyle Germinal ile tanışma hikayem. Okumak ise yıllar sonra mümkün oldu. Çünkü defalarca başlayıp her seferinde henüz bu kitabı okumak için yetersiz gördüm kendimi.

    Kitaba Dair...

    Bu kısım spoiler/sürprizbozan içerebilir. Henüz kitabı okumamış iseniz buradan sonrasını okumanızı önermem. Sonra 'Vay efendim neden şunu söyledin?' gibi sözlerle gelmeyin bana. :)

    19.yüzyıldayız. Yer Fransa, Montsou. Eğer yolunuz buraya düştüyse gördüğünüz, görebileceğiniz tüm yerleri unutun. Çünkü burası gördüğünüz yerlerden farklı bir şehir hatta gördüğünüz yerlerden farklı bir dünya. Maden işçilerinin dünyası burası. Gecenin karanlığında uyanıp şanslılarsa bir parça ekmek yiyebilen değillerse aç karınla kendini evden atanların; yerin 500 metre dibinde insan derisini pişiren sıcakta, karanlıkta, ölümle kucak kucağa çalışanların dünyası. Sanki zorunlulukmuş gibi her fırsatta çoğalan ve zaten ellerine geçen üç kuruşu iyice yetmez hale getirenlerin; açlık ve sefaletle yaşayıp da buna ses çıkarmayı içlerinde bile düşünemeyenlerin; kaderleri henüz ana rahmine düşmeden yazılmışların dünyası.
    Aynı zamanda madene inen işçileri kendi hayvanlarıymış gibi gören, onlar üzerinden para kazanıp da onlara verdikleri üç kuruşu bile ellerinden almaya çalışan kentsoylu maden sahiplerinin de dünyası.

    İşte her şey iç içe, yan yana ve bu kadar karşı karşıyayken birinin yolu düşüyor Montsou'ya: Ettienne. Kovulduğu makine şefliğinin ardından madene inmeye karar verdirtiyor içinde bulunduğu açlık ona. Dahil oluyor o da işçilerin dünyasına. Ama diğerlerine pek benzemiyor o. Parasızlığa, açlığa, eşitsizliğe isyan etme gücü var onda yüzyıllardır bu duyguyu unutmuş maden işçilerinin aksine.

    İşte Ettienne'in içinde olan bu isyan etme gücü ufacık bir kıvılcım çakıyor maden işçileri arasında. Önce garipsiyorlar onu, ancak hem şartlar hem de yüzyıllardır kentsoylular tarafından onlardan çekip alınmış başkaldırma dürtüsü onları da itiyor Ettienne'in yanına. Ve o ufacık kıvılcım bir ateşe dönüşüyor. Kontrolden çıkan ve herkesi etkisi altına alan bir ateşe. Sonrasında direniş, ölüm, yaralanma, kavga ve daha onlarca olaya sebep oluyor yüreklerde yanan bu ateş.

    Kitabın sonu onlarca şekilde yazılabilecekken Emile Zola en gerçekçi şekliyle sonlandırıyor olayları. Düzen eskiye dönüyor, ama o ateşi tadanlar bir daha asla eskiye dönmüyorlar. Ettienne yine yollara düşüyor. Tüm kötü yaşanmışlıkları, henüz bulmuşken kaybettiği aşkı, hissettiği suçluluğu ve tabi ki 'şimdi olmadı, ama elbet bir gün' diye içinde fırtınalar estiren umuduyla.

    Germinal, kesinlikle tek sefer okunup kenara bırakılacak bir kitap değil. Hayatın her döneminde okunup her seferinde insan yüreğinin farklı bir noktasına hitap edebilecek bir eser. Kitaptaki gerçekçilik, yaşanmışlık hissi o kadar iyi aktarılıyor ki gerçekten olmuş şeylerin anlatıldığını anlıyor insan. Zira biraz araştırınca Emile Zola'nın 1884'te Anzin Maden Ocakları'nda patlak veren grevde orada olup grevi yakından takip ettiğini ve ardından bu kitabı kaleme aldığını görebiliyoruz.
  • 336 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Bir yerde okumuştum, bebeklik çağından itibaren kör-sağır ve dilsiz olan Helen Kellere, asıl körlerin kim olduğu sorulması üzerine cevabı şöyle olmuş; ‘‘Görme yetisiyle doğup etrafındakileri görememek’’ demiş. Bu soru ve cevabı kitabın içeriğine uygun bularak incelemeye giriş yapmak istiyorum..
    Bu güzel kitaba dair en az onun kadar güzel bir şekilde inceleme yazmak için dün bitirmeme rağmen bugün yazmak istedim düşüncelerimi. Önce şunu belirtmek isterim, bu roman 1998 Nobel edebiyat ödülünü de kazanarak başarısını kanıtlamış. Romanın Yazarı Jose Saramago ise 88 yaşında 2010 senesinde hayata gözlerini yumarken aslında çok seneler öncesinde 1990’lı yıllarda) yazdığı bu kitap ile ölümüne doğru yaşadığı son zamanı içerisinde ki dönemi de ileri görüşlülüğüyle ortaya koymuş bir insan. Yazarın bu kitap da asıl amacı körlük metaforu üzerinden toplumun yaşamını ve duygularını, düşünce ve eylemlerini imgeleyerek anlatmak. Bunu yaparken hikayenin geçtiği yeri, yaşayan insanların etnik kökenlerini ve kimliklerini belli etmeyerek okuyucuya evrensel olduğunun mesajını vermek istemiş. Toplumun her kesiminden farklı özellikli ve farklı yaşlardaki insanlardan oluşan kahramanlarımızın kitap da çağrışımları meslek veya kişisel özellikleriyle ifade ediliyor.
    Kitabın hikayesine girecek olursam; Araç seyrinde iken trafik ışıklarında duran ve yanan kırmızı ışıktan sonrasını göremeyen bir adamın aniden kör olmasıyla hikaye başlıyor. Yalnız bu körlük emsallerinden farklı olarak daha önce hiç rastlanmayan bir körlük olayı şöyle ki muayeneler sonucunda hiçbir doku hasarı olmamasına rağmen ve körlüğün getirdiği kapkaranlık bir görüntü yerine bembeyaz bir ışıklar içerisinde kör olması sanırım ince bir mesajı da barındırıyor(Aydınlık bir hayat içerisindeki görmeyen gözler olarak). Bu olay yaşandıktan sonra arabasını hareket ettiremeyen ilk kör trafik ışıklarında ki karmaşıklığa yol açıyor.Bu sırada etrafına toplanan insanlardan biri olayı anlaması üzerine gönüllü olarak ilk başta içindeki iyi niyetle yardım ederek ilk körü isteği üzerine hastane yerine evine arabasıyla ulaştırıyor. Kendisi yaptığı bu iyiliğin ardından tam zıttı olarak da içindeki kötülük güdüsüne uyarak fırsattan istifade ederek bir kötülüğe eşlik edip körün arabasını çalarak devam ediyor fakat o da bir süre sonra körlüğe yakalanıyor. Bu arada evinde uzanmakta olan ilk körümüz karısının da eve gelmesiyle olayı kendisine aktarması üzerine karısıyla birlikte hemen çare aramak için göz doktoruna gidiyorlar. Göz doktoru teşhis üzerine bu vakaya şaşkınlıkla tepki vererek hastaya ertesi güne kadar zaman geçmesini tavsiye ediyor. O günün akşamına kendisi de evinde aynı körlüğe yakalanıyor. Bu körlük salgın gibi yayılırken hastalık öncesinde hiçbir belirtisi gözükmeden aniden, sadece içlerine kör olacakları hissi doğduktan hemen sonra körlüğe yakalanıyorlar. Ve gittikçe hikayede olayın başında ki kahramanlarımızın; ilk kör, ona yardım eden hırsız ve muayene eden doktor olan insanların çevrelerinde etkileşim ve iletişimde bulundukları herkesin resmen zincirleme halinde zamanla bu salgına yakalanarak körlüğün çoğalması devam ediyor, fakat tek bir kişi hariç, körlük ona bulaşmıyor. Tek kör olmayan bu kişiyi ise şöyle yorumluyorum; hayatın içinde de, her bölgede, her kesimde, her millette, mutlaka körlere veya düşünemeyenlere ışık saçan, yol gösteren, rehberlik eden veya insanlık değerlerinin azalmış olduğu, insanlıktan çıkmış toplumlarda bile hala insan kalmayı sürdüren, içinde insanlık bulunduran birileri mutlaka her zaman olabilir ki olmuştur da tarih bunlara tanıklık etmiştir, kendi yorumlamam bu şekildedir.
    Bu kör olan insanlara çözüm olarak hükümet yetkilileri boşta olan bir akıl hastanesinde (bu da ironi bir mesaj sanki) karantinaya alınarak tecrit edilip orada ki yeni bir yaşam hayatına sevk ediliyorlar. Hastanenin zorlu yaşamı ve hayatta kalma kuralları oldukça katı ve buna daha da zorluk ekleyen kör hastalarla birlikte bir yaşam mücadelesini, hastanede geçen olayları, insanların yaşam biçimlerini ve insanlık özelliklerinin değişkenliğini, her eylemin duygularla meydana geldiği ve bu aşamadan önce duyduğumuz gereksinimlerinin oluşup oluşmaması sonucu olarak ortaya çıktığını neden sonuç kuralı içerisinde inanç ve ideolojilerine de değinerek hikayede ortaya dökülüyor.İçlerindeki insanlığın zamanla ilkelleşmesini anlatan, ihtiyaçları olan gereksinimlerin olmadığında insanı insan yapan değerlerin, ilkelerin ve inançların kaybolmasıyla insanın düşüncelerin değişerek yaşamını nasıl şekillendireceğini de hikayenin içerisine aktarılmış buluyorsunuz. Görmenin aslında yaşamımızda duyularımız arasında çok daha önemli bir derecede olduğunu betimlemeleriyle ve duygulu sözcükleriyle kanımıza hatta iliklerimize entegre ederek damarlarımızda yaşatıyor hikayeyi resmen yazar. Bilimkurgu türünde olan bu kitabı okumaya başlayınca inanılmaz gerilimli ve akıcılığı olan hikayeyi elinizden bırakmak için geçerli bir sebebiniz olması gerekiyor yoksa okudukça merakla bağlanıyorsunuz. Karantinaya alındıktan sonra yeni bir hikaye başlıyor. Yeni bir dünya, yeni bir evrende sanki toplum hayatı baştan kuruluyor yada körler kendini yeni bir hayat da yaşam mücadelesi içinde buluyor. Kitabın içinde geçen deyimle cehennemden daha cehennem olan bu yeni hayatı aslında somut olan göz organları ile göremeyenler değil soyut olarak kalp ve yürek gözleri ile göremeyenler bu biçime getiriyorlar. İnsanın içindeki inanç ve insanlık duygularının aslında sağlam olmadığında nasıl yıkılmaya müsait olduğunu da aşılıyor okuyanlara. İçlerinde ki iyilik ve kötülük taraflarının ağır basan taraflarını ortaya çıkaran insanlar, kişisel menfaatleri için insanların haklarını düşünmeden kendilerini düşünerek, yaşamak için zorbalıkları, anlayışsızlık ve düşüncesizliklerini okumaya devam ediyorsunuz.
    Bu karantinada başlayan hayatın ilk kısımları baya heyecanlı akıcı geçerken kendinizi maceraya kaptırıyorsunuz fakat orta kısımlarında bu hayatın zorlukları, gerçek dünyadan da tanık olduğumuz veya duyduğumuz iğrençlikleri ve pis tarafı da ortaya çıkınca sindirerek okumakta biraz yavaşlayabilirsiniz fakat devamında onurlarını ve ahlaklarını kaybetmemeye direnen insanların yaşam mücadeleleri tekrar kitabın içine sizi çekerek hikayeye devam ettiriyor.
    Kitabın hikayesinin içinde aynı zamanda amaç edindiği yazarımızın bizlere vermek istediği mesajları da kelimelerin içinde cümlelerin altında bulabilmek için ağır ağır, düşünerek okunmasını tavsiye ediyorum. Kitabın vermek istediği mesajlara değinecek olursam ; Görmenin sadece görüntünün boyutundan, renk ve cisminden ibaret olmadığını, nesnelerin değil, eylemlerin ve hareketlerin etik ve ahlaki açısından da ifade ettiklerini görebilmenin mesajı veriliyor. Asıl görmemiz gerekenlerin tüm çıplaklığıyla somut olarak karşımızda bulunmadığını bazılarının düşüncelerimiz içinde saklandığını ve bunları içimizde ki gönül gözümüzle de fark ettiğimizde tam olarak beynimizde fikirleri kavrayacağımızı mesajını hissettiriyor insanda. Ve verilmek istenen mesajı başarılı derecede ancak bu şekilde verilebileceğine imza atmış yazarımız gerçekten. Her şeyden önce hikayenin ne kadar hayali bilimkurgu özelliği olsa da gerçek olabilecek kadar etkili yazılması insanın görebilmesine ve gördüklerine şükran sunmasına yol açıyor. Bazı farkında olmadığımız değerlerin farkına vardırıyor; temiz bir su ve yağmur gibi özellikle. Ben resmen gözlerim için şükranlığımı, banyo yapabilme gibi nimetin bile minnettarlığını duydum kendimde hikayenin içerisinde. Bu yönüyle de özellikle farkında olmayıp içlerinde kibir bulunan insanların eğer bu kitabı okurlarsa ne kadar çaresiz ve acizliğini hissetmelerinin faydalarına olacaklarını düşünüyorum. Kitabın ayrıca blindness isminde sinemaya da uyarlandığını bitirdikten sonra fark etmemin de ayrıca bir sürprizi oldu. Filmde tanıdığım simalardan olan Mark Ruffalo’nun da doktorluğa yakıştığını ve karısını oynayan kişinin de baya başarılı oynadığını ifade etmeliyim. Kitabı okursanız eğer filmi de izlemeniz ayrıca bir pekiştirme olanağı ve zevki sunuyor. Bunun ilk defa farkına vardım çünkü daha öncesinde tam tersi durumu gerçekleştirmiş ve bu yüzden açlık oyunları serisinin yalnızca ilk kitabını bitirebilmiştim konuya hakim olduğumdan dolayı. Beğenmediğim ve kötü bulduğum tek tarafı kitabın yazım kuralları, içeriğine göre üslubu maalesef aynı güzellikte değil. Çünkü konuşma diyaloglarında sıralama belirtilmemiş, konuşma çizgileri bulunmuyor gittikçe konuşma sıralarını takip etmek için baya odaklanarak dikkat etmek zorunda kalıyorsunuz. Bir diğer yandan diyalog bitiren noktalama işaretleri yetersiz, kim konuşuyor, kim cevap veriyor konuşma çizgileri de olmadığından bazen birden fazla okumak durumunda kaldım gerçekten fakat kitabı yarıda bırakma gibi bir düşüncenin akla gelmesini bırakın tam aksine okumayı bırakmak için bile kendinizi bırakamıyorsunuz yine de. Her ne kadar konuşma cümleleri fazla bulunsa da kitap içerisinde yine de buna uygun bir çözüm bulmasını dilerdim. Bundan dolayı da biraz okunması ve konusunun yoğunluğundan dolayı biraz yormuş olmasından dolayı Jose Saramogayla tanıştığım bu ilk kitabının bir devamı veya benzeri olan Görmek adlı kitabını da hemen arkasından değil bir müddet sonra okumayı düşünüyorum. Bu kitabı kendisi sayesinde okumaya eriştiğim için can dostum olan K.’a da teşekkürlerimi iletmeliyim. Okunarak mesajların farkına varıp ders çıkarıĺırken aynı zamanda keyifli bir macera yaşamak için güzel eserlerden biri olan bu kitabı okumalısınız.
    Helen Keller'in şu cümlelerinin kitabı okuyan okurlar için hislerini ortaya çıkaracağını düşünüyorum;
    "Yalnızca üç gün daha görebileceğinizi düşünün. Nasıl tüm ayrıntıları gördüğünüzü anlayacaksınız. Üç gün daha işitebileceğinizi düşünün. Her bir sesin, her bir notanın nasıl özlemle ruhunuza dolduğunu göreceksiniz. Yaşanacak üç gününüz kaldığını düşünün. Yaşamın tüm saniyelerini nasıl özlemle yaşadığınızı göreceksiniz "
    HELEN KELLER
    Ve bende derim ki; bu kitabı okuyup da bunların farkına varabilirsiniz,keyifli ve iyi okumalar dilerim. :)