• 1913 yılında I. Dünya Savaşı henüz patlak vermek üzereyken İngiliz ordusunda teğmen olarak görev yapmakta olan 21 yaşındaki Leon Courtney, kraliçeye hizmete devam etmek ile güzeller güzeli Altın Kıta Afrika’ya olan aşkı arasında ikilemde kalmıştır. Aslında bir ikilemden daha çok, ordudan ayrılmak için kendine bahaneler arama çabasındadır. Önünde sonunda o bahaneye kavuşur ve artık Afrika’yla başbaşadır.

    Hayatının neredeyse tamamını bu cennet kara parçasında geçirmiş olan İngiliz asıllı yazar, diğer tüm eserlerinde olduğu gibi bu kitapta da Afrika’yı iliklerinize kadar hissetmenizi sağlıyor. Hatta kitap bittiğinde internetten Afrika’ya uçak bileti bakıyor bile olabilirsiniz :)

    İçerik olarak Wilbur Smith fantastik öğelere başvurmaktan kaçınıyor ve gerçek hayatta karşımıza çıkabilecek olayları anlatıyor aslında. Savanada ilerlerken karşınıza bir aslanın çıkmasından bahsetmiyorum tabi :)

    Kısaca, sürekli bir sonraki sayfayı merak edeceğiniz ve olayların içindeymiş gibi hissedeceğiniz muazzam bir eser.
  • Bu kitap bildiğimiz bir gerçeği gözlerimizin önüne seriyor aslında. Bir insana güvenmeyeceksin. Dost gibi görünür ama bak, görürsün, nasıl da saplıyor bıçacağını! Hepsi aynı şey, insan dediğin aldatandır, yalancıdır.

    Hani derler ya “Düşmandan çok dost tehlikelidir. Bu yüzden düşmanına yakın ol, dostundan uzak dur.” diye. İşte kitap tam da bunu anlatıyor.

    Harika bir kitaptı. Okumanızı tavsiye ediyorum ama içindeki argo sizi rahatsız edebilir. Bunu göz önüne alıp almanızı tavsiye ederim.
  • Bence kötü dönemden geçenlere ilaç gibi gelecek bir kitap... bazı noktaları çok tekrar ediyor diye şikayetçi olabilirsiniz ama bence bunu kasıtlı olarak yapmış amcamız. Zihnimize iyice kazınsın diye... basit bir dille yazılmış. Yazım hataları da vardı ama çok sorun değil :) depresif havada olan herkes okumalı, eminim bakış açınız değişecektir... konunun özetini anladım ve aslında tam olarak katılmıyorum, bazı yerler inandırıcı gelmedi ama ana fikri herkes istediği yere çekebilir... özetle; yararlı bir kitap olmuş. :)
  • İlk Aşk'la birlikte John Green'e ait üç romanı bitirmiş bulunmaktayım. Bu üç kitaba olan düşüncelerime dayanarak şunları söylüyorum: bu yazar bana hitap etmiyor. Sanırım üslûbu yüzünden kitaplarını okurken sıkılıyorum. Kitap akıcı bir şekilde ilerlemiyor.

    İlk Aşk'ta Colin isimli bir gencin on dokuz tane Katherine tarafından terk edilmesinden sonra matematiği ve formülleri bizlere 'kendi biçimiyle' tekrar açıklamasını ve kitabın isminden de anlaşıldığı üzere bir aşk öyküsü okuyoruz. Ben pek keyif almadım, okurken sıkıldım ve karakterlere de nedense herkes gibi bayılmadım.

    Olumsuz bir yorum yapmış olabilirim ama kitabı sevmemem, yazarın bir diğer kitabı olan 'Alaska'nın Peşinde' yi okumama engel olmayacak. Onu da çok merak ediyorum ve muhtemelen yakın bir zamanda da okurum.
    Dediğim gibi, ben pek sevmedim ama eğer John Green'in tarzını seviyorsanız bu kitabı çok seversiniz. Keyifli okumalar:)
  • Havaalanında geçen yaklaşık 4-5 saati 7-8 karakter üzerinden anlatan bir kitap. Karakterlerin iç dünyaları çok güzel yansıtılmış. Mekanın kısıtlı olması ilk başka biraz zorlasa da sonradan olayın aslında o mekanda geçmese bu kadar can alıcı olamayacağını düşündüm. Yazarın kalemi anlatımı her şeyi çok güzel. Karakterler taban tabana birbirinden zıt. Yazıldığı dönem de Türkiye’de yaşanan sorunlara da parmak basmaktan gocunmamış yazar. Her karakterin derdi aslında bizim ülkemizin bir yansıması. Bizimle yaşayan insan çeşitliliğine bir vurgu yapılmış bence. Elinize aldığın da su gibi akıp gidiyor. Beğenmeyenler elbette mevcut ama bence Uzuner bu tarzda bir kitabın altından başarıyla çıkmış. Ben kesinlikle tavsiye ediyorum bu ve daha başka kitaplarını alın okuyun okutun.
  • Kimi yazarlar, masalarının başına oturduklarında, yazacakları hikâyenin nereye varacağını bilmez.
    Yazmaya devam ettikçe yeni yollara
    girip tıpkı bir okuyucu gibi ilerleyerek
    hikâyelerini örerler. Kimileriyse oturup önceden planlar yapar, taslaklar hazırlayıp hikâyelerini başından sonuna şekillendirir ve daha sonra, düşündükleri şeyleri
    kâğıda geçirirler.
    Çocuklara hikâyeler anlatan, daha sonra bunları kâğıda döküp kitaplaştıran
    yazarlar da ikinci gruba katılabilir.
    Böyle bir yöntem, hayal gücü
    ve doğaçlamanın artmasını, verilen
    tepkilere göre kitabı şekillendirebilmeyi
    ve hikâyede nerelerin aksadığının
    tespit edilmesini sağlar.

    Mesela, İngiliz yazar Lewis Carroll’ın
    Alice Harikalar Diyarında adlı kitabı
    böyle oluşturulmuştur.
    Carroll, arkadaşı Dr. Liddell’in üç kızını
    bir kayık gezisine çıkarıyor ve bu gezi sırasında onlara Alice’in sıradışı maceralarını anlatıyordu. Çocukların
    bu maceraları ilgiyle dinlediğini ve
    sordukları sorularla, verdikleri tepkiler
    le hikâyeyi yönlendirdiklerini görünce, Alice’in başından geçenleri yazıp kitap olarak yayımlamaya karar verdi.

    Benzer bir durum, Mutlu Prens’in oluşumu sırasında yaşandı. Oscar Wilde, oğulları Cyril ve Vyvyan’a masallar anlatıyordu.
    Eşi Constance da zaten bir çocuk
    kitabı yazarıydı. Kendisi de, tıpkı Constance gibi, bir çocuk kitabı çıkarmak istedi ve 1888’de, oğullarına anlattığı masalları bu kitapçıkta topladı.
    Wilde, bu kitap çıkana kadar, şiirleri ve
    tiyatro oyunlarıyla biliniyordu.
    Mutlu Prens’in yarattığı etkiyle
    Dorian Gray’in Portresi (1890) ve
    Lord Arthur Savile’in Suçu (1891) gibi
    ünlü eserleri arka arkaya yayımlandı.
    Tüm bu eserler filme çekildi, tiyatroya uyarlandı, opera olarak sahnelendi. Örneğin “Mutlu Prens” 1971’de Michael Mills tarafından bir animasyon filme dönüştürüldü, aynı derlemede yer alan “Bülbül ile Gül” 1940’ta Renzo Bossi
    tarafından opera olarak sahnelendi.
    Bu kitaplar, yazarın ölümünün üzerinden yüz yılı aşkın bir süre geçmişken
    –Wilde, 1900’de ölmüştür-, hâlâ ilgiyle okunuyor, diğer sanat dallarına yapılan uyarlamalarıyla hem çocukların
    hem yetişkinlerin ilgisini çekiyor.
    Oscar Wilde
    Sayfa 7 - İletişim Yayınları - Önsöz