• 172 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    GİRİŞ
    Nobel Ödüllü (1999)Alman yazar Günter Grass'ın -genellikle filme uyarlanmış "Teneke Trampet" eseri ile tanınan- yaşamını yitirmeden 2-3 gün önce tamamlayabildiği, kendisini, hayatı boyunca yaşadığı tecrübeleri aktardığı eseri;

    "Sonluluk Üzerine"

    Yazarın hastanede geçirdiği günleri tasvir ettiği, artık yaşamını yitirmekte olan Grass'ın psikolojisini, kaleminden düşen sözcüklerin, zamanının ne kadar değerli olduğunu, üretkenlikte sınırının olmadığını bizlere gösteren bir kitap.
    Ve kitabın tasarımı o kadar güzel ki, içerisinde yazarın kendi çizimleri yer alıyor (hatta kullandığı mürekkebi mürekkepbalığından nasıl elde ettiğinden de bahsetmiş) aynı zamanda farklı tür konularda kısa anlatıları ve bu her bir anlatının konusuna uygun ardından bir şiir sizleri karşılıyor. Anlatılatıların içeriği değişiyor.Örneğin birinde mantarlardan bahsederken -Grass'ın mantar aşkı tarif edilemez- bir diğerinde kaybettiği arkadaşlarına özleminden, bir diğerinde kendinin değişmesinden bahsediyor. Çok akıcı eğlenceli bir kitap gerçekten.

    Kitaptan bahsettiğimize göre beni çok etkileyen ve sizlerle paylaşmak istediğim kitabın giriş cümlesini de buraya bırakıyorum :)

    KUŞ GİBİ ÖZGÜR OLMAK

    Pipo içenin kalbi, ciğeri, böbrekleri, onu, perişan haldeki "ben"e serum bağlandığı, yan etkileriyle ilgili efsaneleri fısıldayan ve hacmi gitgide büyüyen bir yığın renkli, yuvarlak,ince uzun hapları yutmak zorunda olduğu tımarhaneye ara vermeksizin, sürekli gitmeye zorlarken; dik kafalı, somurtkan ihtiyar, "Daha ne kadar?" ve "Neden ki?" gibi sorular sorarken ve o sırada elinden ne fırçayla çizilen desenler ne sıralanan sözcükler düşerken; savaşlarıyla ve sivil ölümleriyle dünya elinden kayıp giderken, o yalnızca uyku, bir lokma kesintisiz uyku istedi -kendine-kendine yabancılaşarak, mızmızlanarak avuntu aradı; son çeşme de kuruyup gitmişken, ek işini gören bir esin perisinin suni teneffüs öpücüğü ıslattı beni; ve zaten sözcüklerin bunalttığı imgeler beni zorlarken, kağıt, kalem ve fırça elimin altındaydı, sonbahar havası karşılıksız teklifini sundu, suluboyalar akmaya başladı, keyifle çizıktirmeler yaptım, yeniden kötüleşmesinden korkarak, yeniden yaşamaya başladım şiddetli bir arzuyla.
    Kendimi hissetmek. Tüy gibi hafif, kuş gibi özgür olmak, uzun zamandan beri çöküşe hazır olunsa da. Hayvanı dizginlerinden salıvermek. Şu ya da bu olmak. Ölüleri uyandırmak. Dostum Baldanders'in* hırpani kıyafetlerini giymekgiymek. Bile bile yanılmak. Mürekkepli gölgelerin altına sığınmak. "Şimdi" demek!
    Sanki deri değiştirebilir km gibi geldi bana, ipi yakalarım ve düğümü keserim; sanki bu yeniden keşfedilen mutluluğun tekrarlanabilir bir adı varmış gibi.

    * Kılık değiştirme özelliği ile bilinen Alman folk figürü.

    Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ediyorum sevgilerle... :))
  • 172 syf.
    ·1 günde·10/10
    Sabahattin Ali'nin hayatının son demlerinde yazmış olduğu öykülerden oluşan derleme bir kitap olan Sırça Köşk'te kaleminin ustalaştığını, diğer derleme öykü kitaplarından daha başarılı olduğunu net bir biçimde görüyoruz. Özellikle kitabın sonunda masalların da olması eserin doyuruculuğunu arttırmış. Mutlaka herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Öyküler akıcı bir üsluba sahip. Toplumdaki yozlaşmayı, açgözlü insanların insan canına hiçbir kıymet vermediğini tüm çıplaklığıyla anlatmış Sabahattin Ali.

    Ayrıca yazarın hayatını noktalamadan evvel kaleme almış olduğu Kurtla Kuzu öyküsünün de arkadaşı Rıfat Ilgaz'ın yaşamış olduğu olaylardan kurgulanmış olduğunu da belirtelim. Öyküdeki ana karakterin adı da Rıfat'tır... Sabahattin Ali gerçekten başarılı bir Toplumcu Gerçekçiymiş. Keşke daha çok eserini okuyabilseydik...

    Rıfat Ilgaz Kurtla Kuzu öyküsünün kurgusunun gelişimini bu şekilde aktarıyor:


    “Remzi Kitabevi Sırça Köşk’ü basıyordu. Kitap dizgiye verilmiş, kaba bir hesapla bir forma kadar eksik olduğu anlaşılmıştı. Ben Çinili Han’daki idareevimizde sobaya yakın bir masada yazı yazıyordum. Her zamanki telaşlı haliyle içeri girmiş, masamın üstündeki yazı makinesini bir yana iterek masanın üstüne oturmuştu. Tasarlamıştı, son öyküsü poliste geçecekti. ‘Anlat’ dedi, ‘Emniyet müdürlüğü’nde geçen bir hikâye yazacağım. Ne bilirsen anlat!’ Ben bütün bildiklerimi anlatmaya başladım. Önce gece nöbetine kalan memurların bizimle nasıl dertleşmek istediklerinden söz açtım. Onlar bizden daha dertliydiler, öğretmen olduğumu bildiklerinden, çocuklarından söz etmek kolaylarına giderdi. Bana nasıl yanıp yakındıklarını anlattım, uzun uzun. Ertesi gün aynı adamların, bizim durumumuzda olanları nasıl kılları kıpırdamadan falakaya çektiklerini de anlattım. Ben anlattıkça, o ustaca sorularla beni deşiyordu. Başımdan geçen bir sorgu olayına söz geldi dayandı: ‘Anlat!’ dedi. ‘Bu güzel işte.’ sonradan öğrendiğime göre onun da başından benimkine benzer çok sorgu olayları geçmişti. Anlatıyordum, çok önemli bir şey öğreneceklerdi benden, kendilerince… Yan çiziyordum boyuna. sorguyu yapan yetkili, ‘yazık’ dedi, ‘bu adamların içinde ne işin var senin? tahsil terbiye görmüş adamsın sen!’ cebinden bir paket iyi soydan sigara çıkardı, uzattı bana. Sıkı bir tiryaki olduğumu sanıyordu. Oyunbozanlık etmemek için uzandım. Üç dört gündür sigara içmediğimi hesaplıyor, bu dostça cömertliğin beni yumuşatacağını sanıyordu. Lafı gediğine koyduktan sonra çaktı kibriti. Ben bir ahbap pişkinliğiyle çaktığı kibrite doğru eğilince birden fırladı yerinden, tutup attı ağzımdaki sigarayı. Ağız dolusu bir sövgüden sonra: ‘Kim oluyorsun sen? sigaranı yakacak adam mıyım senin?’ hikâyenin burasına gelince, Sabahattin Ali, masadan lastik top gibi atlamıştı: ‘Olmaz!’ dedi, ‘Burada küfür az! Tokat ister, tokat!’ yeşil mürekkepli kalemini çıkardı cebinden, bir tomar kâğıt çekti, gitti. Karşıdaki masaya oturdu, yazdı boyuna. Eski harflerle iri iri on sayfaya yakın yazdıktan sonra, saatine baktı: Oluyor.’ dedi, ‘yarın yazarım gerisini.’ ertesi gün bitmişti hikâye. Yediğim küfür, tokata dönmüştü hikâyede. Adı da, ‘kurtla kuzu’ olmuştu. son hikâyesiydi bu. hikâyedeki kahramanın adı da Rıfat’tı. Gerçeğe saygı bu kadar olurdu işte.”
  • Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır.İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir.İfadeniz bomboşsa da hiç bir şey yaşamadığınız fark edilir.Bundan kurtulmak mümkündür;yaşayın monotonluktan uzaklaşın,gezin,görün, keşfedin başkalarıyla ilgilenin, okuyun ,sevin.Bunları dolu dolu yapın ki izleri yüzünüze yansısın.Yüzünüz ifadesiz kalmasın.
  • 480 syf.
    ·5/10
    Bu kitabın 220 sayfasını okudum. Bence 220 sayfa bu kitabı eleştirmek için yeterli, sizin okumanıza gerek duymadığım için aldığım bazı notları paylaşmak istiyorum. İnsanların görüşlerini bakış açısını bilmek lazım bu sebep ile bu kitabı okumaya başladım.
    Yazarın anılarından faydalanması ve verdiği örnekler ile kitap okunulabilir olmuş. Aslında sözünü açıkça söyleyen gevelemeyen birisi. Ancak bir ortaokul çocuğu gibi tek derdi tartışarak kazanmaya çalışan bir üslubu var, bazen de bazı insanları aşağılayarak kendini üstün görme derdinde -ki bunun tersi olduğu durumlardan da bahsedip kızmış :).
    Ayrıca yazar ateizmi savunmuyor sadece tanrılı dinlere inanan insanların vazgeçmesini diliyor.
    İlk bölümde ateist insanlara yapılan ötekileştirmelerden bahsediyor, kötü değil nötr bakılması gerektiğini söylüyor. Ama diğer konular için doğruyu arar biçimde değil sadece nefret ettiği şeyleri bir şekilde suçlama çabasında. Hangi din mensubu diğerleri tarafından kötü bakılmıyor ki ateistler bakılmasın. -Ki son yıllarda bu grup kendini üstün zekalı kesim olarak görmekte ve diğer insanlara hor bakmakta.
    İkinci bölüme geçtiğimizde anlıyoruz -ki kendisi de söylüyor. Yazarın diğer dinler hakkında bilgisi bir hayli kısıtlı. Kendisi saygısız ve saldırgan. Tarihten bazı isimler kullanarak kendini haklı göstermeye çalışıyor. (İleriki bölümlerde bunu yaparak dini savunanları ayıplıyor.) Halbuki benim beklentim olaya felsefik yaklaşmasıydı.
    Bölüm 3'te bazı kanıt kabul edilen şeylere yaklaşımlarda bulunuyor ama buradaki ilk 3 madde cevaplanamaz 3 madde. İnanan için tanrı inanmayan içinde sıradan bir şey olarak açıklanıyor sadece. 3 Maddenin açıklanamaması tanrının varlığını göstermez demiş ama kendisi paradox sorular sorarak tanrı yok diyor bkz: Tanrı kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi? İlerleyen yerlerde sağlam olmayan konular hakkında konuşuyor. Bu konuda biz de zaten bakış açımızdan onun doğru olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca yazarın matematik bilgisinin zayıf olduğu da görülüyor. Matematiksel hataları çeviriden mi kendisinden mi kaynaklı bilmiyorum ama düzeltilip yine aynı fikir anlatılabilir o yüzden pek takılmayalım. Daha sonra yazar bazı dalga geçilen ateist yorumlarını paylaşarak eğleniyor. Açıkçası komik de değil fikrini savunur da değil. Sadece kendisine duyulan saygıyı azaltıyor. Bazı kanıt denilen şeyleri yine çürütüyor ama bunları zaten kanıt olarak kim kabul ediyor bilemiyorum.
    Sadece hristiyanlıktaki kutsal ruh konusunda konuşarak kutsal kitapları yalanlıyor. Açıkçası komik, biz de kutsal ruh olayını saçma buluyoruz. Bu sadece hristiyanlığı yalanlayabilir, sevgili richard. Ek olarak bilim adamlarının yaşadığı dönem durumlar öyleydi çok sallamayın dedikten sonra bilim adamlarını kendin için kanıt sunman da çelişkidir. Burada bilim adamlarının dine bakış açısını çok bilmediği de aşikar. Newton'un o zamanlar baskı yüzünden dindar olduğunu falan savunuyor...
    Bölüm 4: Evrenin oluşum olasılığı ile ilgili düşünceler hakkında konuşarak aslında o sizin değil bizim kanıtımız diyor. Tekrar etmek gerekirse, yazarın biyoloji bilgisi ve birazcık genel kültür bilgisi var sadece. Burada benim merak ettiğim neden darwinin doğal seçiliminin tanrı tasarımını yalanladığı? (Doğal seçilim = şans olayının açıklaması) Eğer evrenin oluşum şekli böyle ise bile bunun tanrının tasarımı olmadığını söyleyebilir miyiz ki? Keşke bunun üzerine biraz konuşsaydın da somut bir şekilde bu tasarımı yalanlar işte demeseydin, bay dawkins.
    Birisinin kendisiyle tanıştıktan sonra agnostik olduğundan zafer ile bahsediyor. Halbuki sen ateizmi savunuyordun dostum, din düşmanı değildin ki?
    İlerleyen yerde BOŞLUKLARA TAPMAK diye bir başlık var. Acaba kuantum mu göreceğiz diye düşünürken yine saçma bir konuya muhatap oldum maalesef.
    Bazı tasarım için iyi olmayan kanıtlar hakkında konuşarak tasarımı çürüttüğünü düşünüyor. Bir kez yaşam başladıktan sonra darwinci evrimin konuyu devraldığını söylüyor. Daha sonra ilk oluşumdan bahsedeceğini söylüyor ancak pek bir şey söylemeyip küçük olasılığın yüksek deneme sayısı ile gerçekleşeceğini ilerde bu durumların daha açık olacağını söyleyerek geçiyor.

    Tanrıyı kim yarattı? Ne kadar manasız bir soru haline geldi. Varoluş gerçek olduğuna göre bir şey baştan beri var olmalı. İnananlar için yoktan var olan değil de hep var olan bir tanrı var. Ateistler içinde tanrı değil madde yoktan var. Böyle soruları tartışmada kazanma amaçlı sormak hoş değil.

    İlk defa bu kadar uzun bir yazı verdim. Bu konular üzerine hassas olduğum için. Bu kitabı önermiyorum ama fikriniz ile çelişiyor diye bunları okumaktan çekinmeyin. Ben bu seferlik sizin yerine okuduğumu düşünüyorum.
    Richard Dawkins'in nefret söylemini ve ortaokullu tartışma biçimini bırakması gerek...
  • 152 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Roman okumaktan sıkıldığınız zamanlarda okuyabileceğiniz kısa ama dolu dolu denemelerden oluşan bir kitap. Tenekeci her zamanki gibi denemelerinde şahsına münhasır tespitler yapmış.
    Bazı yazılarında içerik siyaset olduğundan sıkıldım ancak diğerleri gayet akıcıydı.
    Teşekkürler İbrahim Tenekeci
  • 456 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabı az önce bitirdim ve taze taze incelemeyi yapmak istedim. Şimdi ne yalan söyliyim kitabın başları sıkıcıydı. İlk 100 sayfasında çok fazla dip not olması ve evrene alışamamanızdan kaynaklı. Dip notları anladığım kadarıyla kimse sevmemiş. Dip notlar aslında güzeldi, esprili ve evren hakkındaki detayları paylaşıyordu. Ama bazıları olur olmadık yerde olunca - örneğin aksiyonlu sahneler- insan ister istemez sıkılıyor. Ama daha sonrasında su gibi akıyor. Yazarın dili çok akıcı ve alaycı. Ayrıca +18 sahneler mevcut. Kitabı çok uzun bir sürede okuyabilirsiniz ama buna değicek bir kitap. Çoğu karakteri sevdim özellikle Mia’yı. Çok güçlü bir kız. Trick’i de çok sevdim. Müşfik Kedi’nin iğneleyici lafları... yani kitap genel olarak çok iyiydi. Yazar yepyeni bir dünya yaratmış. Okurken çok keyif aldım. Alın okuyun bu kitaba bir şans verin.
  • 87 syf.
    Az okunmasını çok mantıksız bulduğum yegâne kitaplardan bir tanesi. Enis Doko inanılmaz kapsamlı, kaynaklı, dipnotlu, ve hakikati gizlemeyen bir çalışma yapmış. En mühimi de Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesine getirilen itirazdı benim gözümde. O itirazları yazmak istemiyorum, okuyun istiyorum o yüzden inceleme altına pdf'ini atacağım.
    Diğer konuları ise Newton'un dindarlığı, özellikle Üçleme'ye ve bu Hristiyanlık dininin neden has, Tanrı'nın ilk indirdiği gibi kalmadığı, Newton'un bilimi Tanrı'ya argüman getirmek için nasıl kullandığı, din-bilim tartışır mı, bilim mi dine düşmandır din mi bilime, dinle beraber bilim gider mi gibi oldukça ufuk açıcı konular. Her Müslüman birey için okunması elzem, dâhi gereklidir benim açımdan. Hem özet, hem de gerçekten okutan ve çok kasmayan bir kitap.

    İncelememi beğenmeniz çok önemli değil, yeter ki kitabı "okuyacağım" diye işaretleyin.