• Uzun zamandır etkilenebileceğim bir kitap arıyordum. Hayatımdan bir parça bulduğum değilde, hayatımdan beni çekip çıkaracak kafamın içinde yeni dünya yaratacak bir kitap araştırıyordum.

      Sonunda buldum ve  Fahrenheit 451 kitabını aldım. Ben başka dünyalara geçmek isterken romanın içerisindeki cümleler beni hayatıma sürüklüyordu. Üstelik kitabın çok eskiden  yazılmış olması tüylerimi diken diken etti. Bir an Ray Bradbury kitabı yazarken geleceğe mi gitti acaba diye düşündüm. Şu an yaşadıklarımızla örtüşüyordu  yazılanlar. 
     
      İnsanların yabancılaşması,düşünmemesi ve birbirlerini bu kadar incitmesi... Yapılan baskıya alışması, mutsuz olmamak adına hissetmekten vazgeçişleri...Hepimizin çevresinde zaten böyle insanlar yok mu? İçleri sıkılmasın diye haberleri seyretmeyen, dizilerlerle kendi hayatlarını unutup dizi kahramanlarıyla mutlu olan, kitap okumayıp internette ya da başka şeyler ile uğraşarak boş vakit geçiren bir çok insan tanıyoruzdur. Bu nedenle bu kitap size çok tanıdık gelebilir.

    Kitabı okurken bol bol şimdiki zaman ile kitapta anlatılan zamana gideceksiniz. Tabi kitap eskiden yazılması nedeniyle  eskiye de gidecek, yazarın nasıl bir öngörüde olduğunu göreceksiniz. Roman  Kahramanı ile düşünürken bir yandan da onun düşüncelerinin nasıl değiştiğini fark edeceksiniz.

    Kitabın bana yakın gelen bu kısımlarını, çok beğenerek okuduğumu söyleyebilirim ama sonlara doğru bir şeyler askıda kalıyor gibi geldi. Heycanla başladığım kitap  bitimine yakın biraz heycanlılığını yitirdi. Sona yakın bir kaç sayfada hayatın içinden ve düşündürücü kelimelerin geri gelmesiyle birlikte kitabı keyifli ve tat alacak bir şekilde bitirdim.

    Not: Keyifli derken zamanın nasıl geçtiğini unutarak okudum. Yoksa yazılanlar okuru  ürpertiyor. En azından bende bu duyguyu yarattı.
  • Psikolojiyi seviyorsanız çok beğeneceğiz bir kitap. Ama eğer Freud’un Nietzsche’nin vb. düşünürlerin kuramlarına uzaksanız bilgi sahibi değilseniz pek anlamaz yüzeysel okur geçerseniz. Kitabın büyük bölümü Freud’un buz dağı düşüncesini kanıtlama çabası gibi . Mükemmel diyemeyeceğim ama zihninizi yönlendirmeyi öğrenmek, elinizdekinin değerini kavramak istiyorsanız tavsiye ederim.
  • “şimdiki yıkık el aksâ, bütün müslümanların inançlarını yıkmayı amaçlayan bir ülküsel cinayetin, inanç cinayetinin suçsuz kurbanı olarak, yıkık duvarlarıyla, müslümanların kalplerinde, sayfaları yırtılmış kitap gibi duruyor.”
  • bir müslüman, bir hıristiyan, bir musevi, bir hindu, bir budist, bir de tanrıtanımaz, halkın karşısında inançlarını tanıtmaya başlarlar.. o halkın mensup olduğu ülkede din yoktur ve ülke için bir din seçme ihtiyacı vardır, o ülkenin kralının gördüğü bir düş yüzünden.. günümüz dünyasındaki ekonomik güç savaşı, dinler savaşı gibi görülmektedir.. tam da bu süreçte bu kitap, dinler arası kardeşliğin ve diyaloğun en iyi örneği olabilir.. yazar her dine eşit ölçüde konuşma hakkı tanırken, hiçbir dini bir başka dinin karşısında küçük dusurmemistir, alttan alta mesajlar vererek misyonerlik faaliyeti içine de girmemiştir.. hattâ bunu tanrıtanımaz kişi için bile yapmıştır.. dinler tarihini bu denli geniş kapsamlı biliyor ve aktarabiliyor oluşu da ayrıca takdire şayan bir durumdur.. geriye mizahi bir anlatım şekli ile dinler turnuvası kalır ki, bu turnuvanın sonucu da, yine aynı bilgelikle bir sona bağlanmıştır..
  • Ne zaman okumak için elime bir kitap alsam, tüm sıkıntılarım sona erecekmis gibi gelir.
    Dücane Cündioğlu
  • Ermişler ve peygamberler diyarı bir toprağın çocuğuydu o: uygarlığın beşiği ve üç büyük dinin yeşerip yaygınlaştığı bir toprağın çocuğu. Asi bir ruha sahip olan Cibran yazılarında Lübnan’ın eski feodal ağalarının yaptığı gaddarca haksızlıkları ortaya döküyor, dinsel bağnazlığı eleştiriyor, ruhban sınıfına karşı çıkıyor ve kadınların özgürlüğünü savunuyordu. Ruhban sınıfını acımasızca eleştirmesi bakımından, on dokuzuncu yüzyıl şairi Blake ile benzerlik gösterir. Nitekim ünlü heykeltıraş Rodin, Cibran’ı “20.yüzyılın Blake’i” diye tarif eder. Cibran, Hristyan olmasına karşın insanlığı bir bütün olarak düşünmüş, dinlerin evrensel özünü öne çıkarmış, Doğu ile Batı felsefelerinin güçlü bir sentezini yapmaya çalışmış ve çeşitli dinlere mensup toplulukların birarada yaşadığı ülkesi Lübnan’da Arap birliğini ateşli bir biçimde savunmuştur.

    Cibran, dinin, kişiyi özgürleştiren bir ruhsal yükseliş sistemi olarak algılanması gerektiğini ve dinsel hakikatin vicdan ve sezgiye dayanması gerektiğini savunur. Kendine yeterlik, kendini bularak yükselme düşüncesine dayanarak hem din adamlarının sultasına dayalı klasik kilise Hıristiyanlığına, hem de devlet tarafından topluma dayatılan bütün öğretim sistemlerine karşı çıkmıştır. İnsanın kendini bulması, kendi dünya görüşünü oluşturabilmesi için, kendine dayatılan bütün eğitim sistemlerinden, bütün kalıplaşmış geleneklerden kurtulması gerekir. Ancak o zaman insan kendini ve içindeki inancı bulabilir.

    Cibran’ın fikirleri üzerinde hem Sühreverdi gibi İşrakî ekolünden gelen Müslüman filozofların hem de Ralph Waldo Emerson, Nietzsche ve William Blake gibi Batılı düşünürlerin izleri vardır.

    Cesur fikirlerinden dolayı devletin sansürüne uğrayıp kilise tarafından aforoz edilince Cibran’ın sürgün hayatı başladı. “Bir dağın değil, bir şiirin ismidir” dediği memleketi Lübnan’dan sürgün edilen Cibran’ın, edebi anlamda da sürgüne maruz kaldığından ve hep palto altında okunan bir yazar olduğundan bahseder, memleketlisi olan Amin Maalouf. Fakat Cibran ileride “Doğrusu sürgünde geçirdiğim yıllar için pişman değilim” diyecektir.

    Göç ettiği ABD’de Mehcer (Göç) edebiyatının öncülüğünü yapan Cibran çok geçmeden eserleri ve düşünceleriyle geniş yankı uyandırdı. Amerika’nın 28. Başkanı olan Woodrow Wilson’un da dediği gibi, “O, Batı’yı kasıp kavuran ilk Doğulu fırtına” oldu. Bir Yakın Doğu’lu şair/yazar/filozofun Batı dünyasında bu denli etkili olabilmesi şaşırtıcı görülebilir. Ancak kutsal kitapların dilini andıran bir dille, keskin ironik ve sembolik tonlar taşıyan romantik bir havada evrensel temaları işlemesi ilgileri üzerine çekmesine yetti. İngiliz dilini kullanmaktaki ustalığınını da unutmamak gerekir.

    60’lı ve 70’li yıllarda Batı Avrupa ve ABD gençliği arasında en yaygın okunan ve tartışılan yazarlardan biri oldu Halil Cibran. En ünlü kitabı Ermiş 1923’ten bu yana ABD’nin en çok satanlar listesine İncil’in ardından ikinci kitap olarak, bir daha çıkmamak üzere girdi. Öyle ki Cibran 20.Yüzyılın dünyasında Shakespeare ve Lao Tze’yle beraber en çok okunan 3. ozan olmuştur. Ayrıca Elvis Presley’in de sıkı bir Cibran hayranı olduğu ve Ermiş’in binlerce kopyasını dağıttığı bilinmektedir. Zikrettiğimiz kitap 68 kuşağının özgürlük rüzgarlarının da beslendiği kaynaklardan biri olmuştur.

    Cibran’ın Kum ve Köpük isimli kitabında geçen “Söylediklerimin yarısı anlamsızdır, ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları” şeklindeki mısrasını, John Lenon biraz değiştirerek Beatles grubunun 1968 tarihli The Beatles albümünde yer alan Julia şarkısında kullanmıştır.

    Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir.

    Kutsal topraklardan ilham alan, Akdeniz’in maviliğine boyanan, Lübnan vadilerinin esintilerini taşıyan, uygarlığın hikmetiyle yoğrulup mesellerden süzülen özlü sözlerin ustası olan Halil Cibran için son sözü Claude Bragdon’a bırakalım: “Onun gücü ruhsal hayatın o büyük kaynağından; dilinin görkemi ve güzelliği, onu kendi ruhuyla giydirmiş olmasından gelir. Yoksa nasıl bu kadar evrensel ve etkili olabilirdi.”

    Orhan Düz
    17 Ocak 2011
    Beşiktaş, İstanbul
  • Leyla kitabımızın yazarı Alman bir bayan. Yabancılar kadında olsa bizlerden daha rahat bir anlatıma ve özgünlüğe sahipler.Hani eski Türk filimlerinde karakterler ölümcül hasta olunca Türk doktorlar binbir güçlükle yumuşatarak söylüyorlar da yabancı doktorlar takır takır hiçbir duygu izlenimi vermeksizin durumu belirtiyorlar ya işte o misal. Yani İncir Kuşları Sinan Akyüz'ün kitabı Leyla 'nın yanında hafif kalıyor. Zaten Sinan Akyüz'de bir röportajında milletimizin yaşanmış bu gerçeklerle direk yüzleşemeyeceğini bildiğim için tecavüz yaş ortalamalarını 14-15 diye yazdım gerçekler ise 6-7 diyor.Doğruya doğru biz toplum olarak böyle durumlara hiç gelemeyiz ve kaldıramayız.

    Gel gelelim Leyla adlı kitap tam bir trajediyi gözler önüne seriyor.Hayatı daha yeni tanımaya başlamış 15 yaşlarında müslüman Boşnak bir genç kız Leyla. Savaştan önce aile sorunları olan ve eğitim için Hırvatların yaşadığı bölgedeki akrabalarının yanına giden Leyla savaşın patlak vermesi ile günlüğüne savaşa iştirak eden genç akrabalarının anlattıklarından alıntılar yazıyor . Yanlış hatırlamıyorsam eniştesinin eşi yada uzaktan bir teyzesi ile onun ısrarı üzere savaşa yakın bölgedeki evine kalmaya gidiyor. Bu akrabası ise onu Sırplara sebepsiz ihbar ediyor ve günlüğünün içinde yazanları gösteriyor.İşte Leyla'nın hayatı bu saatten sonra hiç ummadığı şekilde değişiyor.İşkenceler , açlık , esaret, toplu tecavüzler... Ancak öldürmeyen ALLAH öldürmüyor ve bir şekilde tüm yaşadıklarına rağmen sağ kalıyor Leyla...Şuanda ise yokluk ve geçmişin psikolojik anılarıyla yaşam mücadelesi vermekte .

    Kitapta en büyük eksiklik İslamla ve dinle alakalı tek bir hal ve davranış yok.Bu durumu yazarın yabancı olmasına veriyorum. Sanki Bosnalılar sadece müslüman adı altında oldukları için bu zulümleri gördüler gibi bir durum havası verilmiş kitaba.
    Okumak isteyenlere tavsiyem şayet mideniz kaldırmayacak ise okumayın.İçeriğinde fazlaca şiddet , etnik temizleme ve cinsel istismar barındırıyor.