Yazarın okuduğum 5.kitabı oldu. Herbirinden aldığım tat çok farklıydı. Amok Koşucusu adlı kitabında da insan psikolojisini yalın, anlaşılır bir dille anlatmış. Adeta kitabı okumuyor da karşınızda biri size olayları anlatıyor. Kitapta, bir doktorun, bir kadına karşı duyduğu, karmaşık duyguların sürükleyici hikayesini dinliyoruz. Aynı zamanda kadına yardım etmediği için duyduğu pişmanlığı dinliyoruz. Kadının ise gururu uğruna ölümü kabullenişini görüyoruz.
Yazar sadece insan psikolojisini bir hikaye etrafında anlatmamış. Aynı zamanda bizlere Hindistan’da var olan Amok rahatsızlığı hakkında da bilgi veriyor. Her coğrafyanın kendine özgü gelenekleri, alışkanlıkları olduğu gibi hastalıkları olduğunu da kitapta öğreniyoruz.
Zweig çok usta bir kalem. Hangi kitabını okusam birkez daha bu tezim kuvvetleniyor. Tam bir psikoloji profesörü. Amok Koşucusu da bu müthiş eserlerden biri.Dedim ki bugün başlayayım yarın bitiririm ama ne ara bitti anlamadım.Ne desem spoiler olacak o yüzden okumadıysanız bir an önce okuyun başka diyecek hiçbir şey yok.
Eserin baş kahramanı ile Gemi'de geçen ünlü olan bir Doktor'un başından geçen Dram ve hüzünlü bir hayatı dile getirmiştir...
Kısacası hikaye şu;
Bir Doktor'un gebe kalmış bir kadının isteği üzerine gebeliğin sona erdirmek için kadının hayatına nasıl mal olduğunu dile getirip ve gebeliğin bir sır kalması için verdiği mücadeleyi anlatır...
“Sessiz kalırsak hepimiz suçlu oluruz.”
Stefanzweıg'ın okuduğum ikinci eseri. kitabın adı da bir anlamda kitabın konusunu oluşturuyor. Amok; Malezyalılarda(Orta Asya’da) görünen farklı bir sarhoşluk hali ve bir tür psikiyatrik hastalıktır. Amok koşucusu ise sarhoşluktan daha fazla bir şey, bir tür insan kudurması. (öldürücü delilik) Son derece iyiliksever bir Malezyalı, duygusuz, umarsız, donuk ve sakin bir şekilde otururken, içkisini içtikten sonra bir anda hareketlenip hançerini eline alarak kendisini sokağa atmasıyla nereye gittiğini bilmeden dosdoğru koşması. Bu koşma esnasında kimse onu durduramaz ve buna kalkışanları yaralar. Ta ki biri onu vurana ya da kendiliğinden köpükler çıkararak yere yığılana kadar...
Hollanda sömürgelerinden Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, muayeneye gelen varlıklı ve kendini beğenmiş bir kadının bu davranışı karşısında gururuna yenik düşerek kadına yardım etmemiştir. Bu durumdan vicdani olarak oldukça rahatsız olan doktor amok hastalığının etkisine girer. Yazar, amok hastalığının doktorun psikolojisinde meydana getirdiği olumsuzlukları, saplantıları ve deliliği bize aktarıyor. Betimlemeler ve psikoanalizler ustaca kaleme alınmış.
ALINTILAR
Kitap sade ve sürükleyici. Okumaya değer güzel bir eser.
Güvenin şartı samimiyettir, kayıtsız şartsız samimiyet.
Bir kişi kendisinden başka herkesten kaçabilir.
Söz konusu başkalarının derdi olunca nasıl da hep daha zeki ve daha nesnel oluruz.
İnsan her şeyini kaybettiğinde, elinde kalan son şey için umutsuzca savaşır.
Belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla.
İnsan genç olunca ölümü yalnızca başkalarına yakıştırabiliyor.
Ruhu çoktan ölmüştü, geriye öldürülecek yalnızca bedeni kalmıştı.
Kitaba başlarken düşündüğümün aksine dili çok akıcı ve sürükleyici bir hikayeyle karşılaştım. Sizi sıkmayan hatta ne olacağını merak ettiğiniz için bir çırpıda bitirebileceğiniz keyifli bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Stefan Zweig'in de hayatına intihar ederek son vermesi, kendisin de bir 'amok koşucusu' olması, oldukça etkileyici. Kitabı dili oldukça akıcı. Stefan Zweig kitaplarıyla tanıştıktan beri, hayata olan bakışımda net farklılıklar söz konusu. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabında da aynı zevki almıştım. Her zaman dediğimiz gibi, okumakta yarar var.
Lütfen;
#EvdeKalKitaplaKal diyelim ve bu günleri güzel bir şekilde değerlendirelim.
Insan hayatini anlamini degistiren olaylardan ufak bir kesit bundan dolayi hayata her şeyi severek isteyerek yapmak gerekir hayat herzaman guzel şeyler bahşetmez bazen kötü şeylerde insan kendini tamamliyor
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...”
Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi...
Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür.
Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…”
İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir.
Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
İlk okumaya başladığımda ne okuduğumu anladım desem yalan olur derken bir anda olayların içerisinde buldum kendimi. Kitap nedenini bilmediğimiz bir kaza ile başlıyor, kahramanımız olayları anlatmaya başlıyor. İnsanların birbiri ile muhabbetinden, gülüşmelerinden, mutluluklarından rahatsız olan kahramanımız huzuru gündüzleri uyuyarak, geceleri ise ayakta kalarak bulmaya çalışıyor. Bir gece huzuru tek başına bulduğunu sandığı bir zamanda yanan piponun çıkardığı ışık bulunduğu ortamda yalnız olmadığını öğrenmesine vesile oluyor.
Kitabın kapağındaki Amok Koşucusu ismi; Malezyalı iyi yürekli sıradan birinin içkisini içip, duygusal olarak umursamaz ve monoton bir moda girdikten sonra bıçağını kaparak, hızla at gözlüğü takmış gibi hedefe kilitlenip dosdoğru koşmasından bahsediyor.
Kahramanımız yalnızlığını başka biriyle paylaştığı gecelerde artık hikâyesini Amok Koşucusuna benzeterek anlatmaya başlıyor. Başarılı bir doktor olan kahramanımızın kibir ve egosuna yenilerek nasıl bu duruma düştüğünün hikâyesini anlatıyor. Kahramanımızın hikâyesinde kibri, nefreti, duygusallığı, aşkı ve sonunda yaşamış olduğu pişmanlığa tanıklık ediyoruz. Yaptıklarını takdir etmeyenler olabilir ama sonunda sözüne sadık biri olduğunu göstermiş olması kahraman üzerindeki olumsuz havayı dağıttı diyebilirim.
İnce bir kitap, başlarda biraz sıkıcı gelse de ilerleyen sayfalarda hikayenin akışına kapılıp gidiyorsunuz.
Keyifli okumalar dilerim…
Çok söze gerek yok. Mutlaka okunması gereken bir kitap.. ben çok beğendim. Zweig farkını ortaya koymuş. Amok Koşucusu, bireyin yalnızlaştıkça kendi iç sesine hapsolduğunu ve bu iç sesin kontrolsüz hâle geldiğinde yıkıcı bir güce dönüşebileceğini anlatır. Zweig’in dili sade fakat son derece yoğundur. Bu yönüyle eser, kısa olmasına rağmen uzun süre etkisini sürdüren, düşündürücü ve sarsıcı bir edebi metindir.
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.