Beyaz Kale

·
Okunma
·
Beğeni
·
20,4bin
Gösterim
Adı:
Beyaz Kale
Baskı tarihi:
Kasım 2012
Sayfa sayısı:
199
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754704549
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
17. yüzyılda Türk korsanlarınca tutsak edilen bir Venedikli, İstanbul'a getirilir. Astronomiden, fizikten ve resimden anladığına inanan bu köle, aynı ilgileri paylaşan bir Türk tarafından satın alınır. Garip bir benzerlik vardır bu iki insan arasında. Köle sahibi, kölesinden, Venedik'i ve Batı bilimini öğrenmek ister. Bu iki kişi, efendi ile köle, birbirlerini tanımak, anlamak ve anlatmak için, Haliç'e bakan karanlık ve boş bir evde, aynı masanın iki ucuna oturur, konuşurlar. Hikâyeleri ve serüvenleri, onları veba salgınının kol gezdiği İstanbul sokaklarına, Çocuk Sultan'ın düşsel bahçelerine ve hayvanlarına, inanılmaz bir silahın yapımına, "Ben neden benim?" sorusuna götürecektir. Hikâyelerin günden geceye doğru ilerlemesiyle, gölgeler yavaş yavaş yer değiştirir.

Orhan Pamuk Beyaz Kale'de, Doğu ile Batı arasındaki benzerliklere ve farklılıklara bakarken, milli ve bireysel kimliklerimizin gerisinde yatan yapaylığı ortaya çıkartarak, iki kültürün ortak paydasını vurguluyor. Okur İstanbul manzarası eşliğinde izlediği bu yarı gerçek yarı hayal hikâyede, kendi varoluşunun özünü aramaya davet ediliyor.

"Doğuda yeni bir yıldız yükseldi, bir Türk yazarı, Orhan Pamuk."
NEW YORK TIMES BOOK REVIEW

"Beyaz Kale, Batı-Doğu ilişkisi üzerine yazılmış zarif ve önemli bir kitap (...) Kafka ve Calvino ile kıyaslanması hiç de abartılı değil."

THE INDEPENDENT

"Ustaca kurulmuş paradokslarla örülü, hayranlık uyandıran zarif bir postmodern hikâye."

PUBLISHERS WEEKLY
152 syf.
·4 günde·9/10 puan
Beyaz Kale, edebiyatseverler tarafından Orhan Pamuk'un kendi tarzını oluşturmaya başladığı ilk romanı olarak kabul edilmektedir. Böyle bir kabulün olmasının sebebi, Orhan Pamuk'un kronolojik olarak daha sonra yazdığı eserlerinde sıklıkla kullandığı "başkası olma" metaforunu ilk olarak bu eserinde kullanmasıdır. Zira Orhan Pamuk'u Orhan Pamuk yapan en önemli özelliklerden birisi budur.

Orhan Pamuk eserlerini belirli bir düzen içerisinde okumayı başaramamış bir okur olarak, ilk paragraftaki gibi keskin bir yorum yapma hakkını kendimde görmüyorum. Fakat Orhan Pamuk'un birçok kitabını okumuş bir okur olarak, bu eserinde diğer kitaplarındakine benzer bir dil ve üslup bulduğumu, buna karşın Beyaz Kale'den sonra yazılan eserlerindeki kadar usta bir anlatımın olmadığını ifade etmek isterim. Dolayısıyla bu esere Orhan Pamuk'un bir yazar olarak emekleme döneminden çıktığı ve o muazzam yürüyüşünün ilk ayak seslerini duyduğumuz eseri diyebiliriz.

Kitabın konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, 17. yüzyılda Türk korsanları tarafından tutsak edilen Venedikli bir köle ile kendisini satın alan Türk bir Hoca arasındaki ilişki anlatılır. Burada ilginç olan şudur: Türk Hoca ile Venedikli köle birbirlerine adeta bir ikiz gibi benzemektedirler. İlgi duydukları bilimden tutun fiziksel olarak dahi birbirlerine benzemektedirler. Roman ilerledikçe bu benzerliğin iyice farkına varacaklar ve "Senin gibi oldum ben. Ben, sen oldum." diyeceklerdir... Venedikli köle ile Türk Hoca, zamanla birbirlerini anlamak ve tanımak için aynı masanın ucuna oturup sohbet ederler. Kendilerine "Ben neden benim?" sorusunu sorarlar. Hatta aynanın karşısına geçip birbirlerine bakarak birçok derin sohbete dalarlar.

Bu noktada, Türk Hoca ile Venedikli kölenin sürekli masanın iki ucuna oturmaları ve ayna karşısına geçip sorgulamalar yapmaları, "masa" ve "ayna" ikilisinin birer sembol olduğunu düşünmeme yol açtığını belirtmek isterim. Zira kitaptaki anlatılan konu İstanbul sokaklarında geçmektedir. Orhan Pamuk'un diğer eserlerini okuyan dikkatli okurlar iyi bilmektedirler ki, Orhan Pamuk'un vazgeçemediği ve kitaplarında sıkça yer verdiği bir başka husus da İstanbul'un ta kendisidir. İstanbul, jeopolitik konumu itibarı ile "Doğu" ile "Batı"nın arasında kalan, bir yandan hem doğulu olabilen hem batılı olabilen, diğer yandan ne doğulu olabilen ne de batılı olabilen bir şehirdir. Dolayısıyla kitaptaki kahramanların "ayna"sı da "masa"sı da İstanbul'dur.

Kitabın sonsözünde ise Orhan Pamuk, "Beyaz Kale Üzerine" isimli yazısı ile eseri üzerine yapılan eleştirilere ve cevabı olmayan sorulara bir takım cevaplar vermeye çalışmaktadır. Fakat bu bölümün en vurucu özellikleri, Orhan Pamuk'un Beyaz Kale'yi yazma serüvenini, romancılık hakkındaki düşüncelerini, Beyaz Kale'nin kendine göre "sırlarını", ne yazmak isterken neye dönüştüğünü, hangi eserlerden yararlandığını samimi bir şekilde anlatmasıydı. Açıkçası sadece bu sonsözü okumak için bile bu eserin dikkatle okunması gerektiğini düşünüyorum.

Orhan Pamuk, yine kitabın sonsözünde Venedikli köle ile Türk Hoca'yı, adeta Dr. Jekyll ve Mr Hyde'a benzetmekten çekinmemiştir. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ı okuyanlar ikisi arlarındaki ilişkiyi bilirler. Tam bu noktada Pamuk'un bize önemli bir şifre verdiğini düşünürken, bir sonraki paragrafta "Beyaz Kale'nin elyazmasını, İtalyan kölenin mi, Osmanlı Hoca'nın mı yazdığını ben de bilmiyorum." demesi ile Orhan Pamuk sonsözde dahi kafamızı bir kez daha karıştırmayı başarmıştır. Yine bu özelliğini ve kitaplarda "başkası olma" veya "çift kişi" olma tarzını "ikizler burcu" olmasına bağlaması da açıkçası bir ikizler burcu olarak beni gülümsetmeyi başardı. Bilindiği üzere, ikizler burcu olanların çift karakterli oldukları söylenir. Sanırım Orhan Pamuk da bu sebepledir ki, eserlerinde çoğunlukla çift karakterli kahramanlara yer vermekten hoşlanmaktadır...

Son olarak, bu eserin tarihteki bazı eserlerden çalıntı olduğunu söyleyen cahillere bir paragraf açmak isterim. Edebiyat eserlerinde "metinlerarasılık" diye bir kavram vardır. Özellikle son dönemlerde bu kavramı sıkça duyar olduk. Metinlerarasılık, yazılan metnin, herhangi bir şekilde, kendisinden önce yazılan metinlerden faydalanılmasına ve yorumlanmasına verilen bir isimdir. Metinlerarasılık birçok yöntemle gerçekleştirilebilir. Orhan Pamuk da bu eserinde birçok metinden faydalanmış ve o metinlere atıfta bulunmuştur, yorumlar yapmıştır. Hatta kitabın sonsözünde hangi metinlerden ve yazarlardan faydalandığını da açık bir şekilde önümüze sunmuştur. Buna karşın, kitabın çalıntı olduğunu söylemek, tam anlamıyla emeğe saygısızlıktır.
133 syf.
·9 günde·9/10 puan
Orhan Pamuk romanlarında genel olarak biliriz ki ağırlık olarak Doğu ve Batı karşılaştırması ve farklı görüşleri süzgeçten geçirme vardır. Bu kitabında ise farklılıklara baktığımız kadar benzerliklere de bakıyoruz. Bunun için de Orhan Pamuk sürekli olarak ayna imgesini kullanmış. Venedikli köle ile Hoca arasındaki benzerlik dile getirilirken bir aynaya bakma imgesi kullanmış. Doğu ve Batı’nın karşı karşıya geldiği noktaları gördüğümüz kadar ortak paydalarını da görüyoruz. Doğu ve Batı bakışlarının olduğu romanlarda karşımıza genel olarak çıkan unsurlar aynıdır, aslında bu unsurları bir romanda filan görmemize de gerek yoktur pek, ufak bir düşünme ile fark edebiliriz ki bu bakışlardaki bulguları günlük hayatımızda da rahatlıkla görebiliriz.

Bir yerde okumuştum ama kaynağını hatırlamıyorum. Batı’nın Doğu’ya bakışı Doğu’nun Batı’ya olan bakışından değişiktir. Hem Doğu’ya karşı merak vardır hem de bu merakla beraber öğrenme ve tanıma isteği vardır ve tabii ki de bunlarla beraber Doğu Batı’nın gözünde sürekli olarak kolay yutulabilecek tek hamlelik bir lokma gibidir, zaten tarihteki ve günümüzdeki birçok olay da bu durumu doğrular niteliktedir. Doğu’nun Batı’ya bakışı ise yabancı, kâfir, gavur ve düşman olduğu kadar da bir kesimi tarafından sürekli olarak ulaşılmak istenen kültürdür. Beyaz Kale’de de bu unsurlar işlenmiş olup sürekli olarak Doğu ve Batı çatışmasını irdelerken benzerliklerini de gösteriyor. Aslında daha ilk sayfasından bu çatışmayı ve benzerliği okuyoruz. İlk olarak daha kitabın ilk sayfasında Doğu’nun ve Batı’nın gemilerinin çarpıştığını okuyoruz, Doğu Batı’nın gemilerini yendikten sonra Batı’nın kişilerini esir olarak alıyor ve devamında da Batı’nın aldığı kendi esirlerini kurtarıyor. Yani burada iki kesim tarafında da ufak bir benzerliği okuyoruz ama kitapta olan benzerlik haricinde fark olarak esas işlenen konu ise özellikle bilime ve araştırmaya verilen, bu araştırmalara olan bakış açısı. Sonuçlarını ise tarih derslerinden malum biliyoruz.

Edebiyatta biliyoruz ki “ikili kahraman” olgusu çok kullanılır, hatta bu iki kahramanlar üzerinden birçok çalışmalar da yapılır. Ya birbirine çok benzer bu kahramanlar ya da birbirinden tamamen farklı olurlar. Orhan Pamuk ise Hoca ve Venedikli köle olarak karşımıza ikili kahraman çıkarmış ve ilk olarak da “ayna” objesini kullanarak birbirine olan benzerlikleri vermiş. Çoğu romanlarda gördüğümüz iki karakter aslında ben ve öteki olarak incelenebilir ama Orhan Pamuk, Hoca ve Venedikli köleyi benzer bir karakter yaptığı için, ayna ile birbirine olan benzerlikleri ikizlermiş gibi sunduğu için genel olarak bu iki kişinin çevresindekileri “öteki”, “diğer” ve “onlar” olarak işlemiş. Padişah da burada bu grupların içine giriyor diyebiliriz. Yanılmıyorsam eğer padişah da bu “diğerleri” grubunun içine girerken daha çok bilime ve araştırmaya önem vermeyenler dersem daha doğru söylemiş olurum. Bunun için de Pamuk kitabın birkaç yerinde bu kişileri “aptallar” olarak tanıtıyor. Mesela Hoca yıldızları araştırmak isterken evine gelen bir adamın “Dul bir kadını almak caiz midir?” diye sorusunun kendisine sorulması da bu duruma ve tanıma güzel bir örnek. Aslında maalesef hâlâ günümüzde de bu durum fazlasıyla olan bir şey. Adamlar uzaya araba gönderirken, Mars’ı araştırırken (Cübbeli’ye göre boş boş işler) bizler ise Ramazan ayında hâlâ şu veya bu günah mı diye sorular sorarız.

Ve yine biliriz ki Pamuk’un romanlarında bol derece göndermeler mevcuttur. Bir önceki yazdığı romanları kadar, daha yazmadığı romanlarına da göndermeler yaptığını görüyoruz ama tabii bunları genel olarak ya önce yazdığı kitabı sonradan okuduğumuzda ya da ikinci sefer okumamızda fark ediyoruz ya da bunların hiçbiri olmadan bu şekilde okuyabiliyoruz: #24326364 Bir de kendi içindeki göndermeleri haricinde gerçek olaylara, yaşamış kişilere de çok güzel göndermeleri var. Mesela unutulamayacak köşe yazarımız Celal Salik komple bir gönderme iken bir de bu şekil Güner Ümit göndermesi var: #24188323 ve yine Kar kitabındaki Sunay Zaim’in aslında Rutkay Aziz olduğu veya esinlenildiği gibi göndermeleri de var diyebiliriz; ama bu kitabında ise benim en çok hoşuma giden göndermesi Miguel de Cervantes göndermesi oldu, paragraf ise tam takdire şayandı: #27121307
152 syf.
·26 günde·Beğendi·9/10 puan
AYNI OLSAK KENDİMİ NEYLEYİM?

Etkinliği düzenleyen NigRa ve https://1000kitap.com/meleenk 'ye teşekkürler.

Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. Yazarı belki popüler olması nedeniyle, siyasi mevzularla anılması nedeniyle veya sadece ihmal ederek okumamış olabilirim. Pek çok kitabının birbirinden farklı üsluba sahip olduğu söyleniyor ve bu nedenle tek kitap ölçü olmayacaktır elbette lakin bu kitap özelinde anlatımını ve hikayeyi sevdim.

Kısa olmasına rağmen çok yoğun bir içerik söz konusu. İfade etmesi de kolay değil pek, üzerinde konuşmak.. Filozof Wittgenstein, “Üzerinde konuşulamayacak şeyler hakkında susmak gerekir” demiş. Tabi biz genellikle bunu pek beceremeyiz. İnsanız işte, konuşmak ve anlatmak isteriz.

Her okuyan için elbette her edebi eser farklı anlamlara gelip farklı izler bırakıyor. Postmodern bir anlatım söz konusu ve Metin T. ağabeyin dediğine göre Beyaz Kale ülkemizdeki ilk postmodern kitap.

Öncelikle doğal olarak ilk anlatıcı yazar OP. Sonrasında kitabın 2 ana karakterinin birer anlatıcıya dönüştüğünü görüyoruz, ya da öyle mi gerçekten? Bir karakter kendini diğer karakterin yerine koyarak onun ağzından bir hikaye anlatıyor, bu da ne kadar mümkün sahiden?

Biri müslüman ve biri hristiyan olmak üzere 2 karakter. Öyle bir ilerleyiş söz konusu ki şunu da düşündürüyor, aslında biz alttan alta tek bir kişinin iki farklı yüzünü mü okuyoruz, Dostoyevski’nin Öteki’si misali.

Hrıstiyan olanın İtalya’da başlar hayatı ama yolu bir şekilde İstanbul’a, 17. Yy. Osmanlı topraklarına düşer.Bilgili ve meraklı bir gençtir. Yaşça kendinden büyük olan alim düzeyinde bir adamla bir kader ortaklığına girişirler adeta. Aralarında hem efendi-köle hem dost ilişkisi vardır. İkisi de adeta kendinde olmayanı ötekinde arar. Mahsuni Şerif bir türküsünde şöyle der ya hani, “Ötmek istiyorum viran bağlarda, ayağıma cennet kiralansa da” Hep daha fazlasını isteyen, sonsuz bir arayışla kıvranıp duran iki adam.

Pek bir şey anlatamadığımın farkındayım., olsun devam edelim.

Sarayın da gözdesi olurlar kısa sürede hünerleriyle, yer edinirler kendilerine. Sultan yani devrin padişahı da kitaptaki bir diğer önemli karakter. Bir taraftan bu iki zeki adam ,sultanı adeta parmağında oynatırken ve “bazan” da oynatır-mış gibi görünürken, bir taraftan da anlarız ki sultan pek de içi boş bilgisiz bir adam değildir, yazarın da bu konuya özellikle önem verdiğini düşünüyorum. Malumunuz taraflı-tarafsız neredeyse herkes, pek çok padişahın entellektüel düzeyde bilgi sahibi ve kabiliyette olduğunu kabul eder, buna gayrımüslümlere verdikleri değer de dahildir.

Bu iki isimsiz kahraman, iki dost yıllar geçirirler birlikte. Konuşmadan bile anlaşabilecek, birbirinin zaaflarını ve huylarını büsbütün bilir bir hale gelirler. Hem kendileri olmak hem birbirlerinin yerine geçmek isterler adeta. Saraya yakınlıkları sayesinde de ehli keyif bir hayat sürerler yıllarca.

Peki asıl anlatılmak istenen bunlar mıydı kitapta? Yeşil Deniz diye bir dizi vardı yakın zamanda, orada bir replik vardı “İşte orasını karıştırma, orası muallak” Siz yine de karıştırın isterseniz, yani okuyun kitabı en basit ifadeyle. İnsan ruhunun karanlık noktalarına temas ediyor bu kitap. Ben kimim , kim değilim, kim olmak istiyorum gibi varoluşsal sorulara “ayna” tutuyor. Ayna metaforu da çok önemli yer tutuyor kitapta.

Değinemediğim çok nokta kaldı, napalım benden bu kadar. Başlıktaki sözün şarkısıyla bitirelim, Genç Osman söylüyor, “Aynı olsak kendimi neyleyim?”

https://www.youtube.com/watch?v=cup_6O6_hs4
152 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Her postmodern romanda olması gerektiği gibi bu romanda okuyucuyu kurgusuna dahil edip , onu delirtmeyi başarıyor. Ben de bir okuyucu olarak elbette kitabı bitirdikten sonra onu rafa kaldırmak yerine , beni deli eden sorularla karşı karşıya kaldım ve kafamdaki cevapları defterime not ettim.

Kitabın içerisinden ipucu olarak bulduğum cümleleri , beni bu çıkmazdan çıkarabilecek ayrıntıları kafamda şekillendirerek kendi çıkarımımı yaptım. Bu incelememde , tıpkı Kör Baykuş’ta olduğu gibi yalnızca kitapta dikkatimi çeken noktaları kendi düşüncelerimle anlamlandırarak ulaştığım sonuçlara yer vereceğim. O yüzden bu incelemeyi daha çok kitabı okuyanlarla paylaşıyorum. Okumayanlar incelemeyi kitabı okuduktan sonra okurlarsa , kendileri için daha iyi olacaktır.

“Niye benim ben?” “Ben benim, ben benim”
Kitabı uzun uzun anlatmaya gerek yok. Sadece biri Türk diğeri Venedikli olan bir kölenin “bir” olması düşüncesi üzerine yoğunlaşacağım. Zaten kitap da bunun üzerine yoğunlaşmış.

Köle ve efendisi... Bilindik bir konu. Bir sürü klasik de bu örneğe rastlıyoruz ama edebiyatta taklitten ibaret değil midir? En güzel , en yaratıcı takliti yapan kazansın!

Kölenin hocaya olan hizmeti : hocanın sorularına yanıt vermek, hocanın bilim merakına katkıda bulunmak ve bildiği her şeyi ona anlatmak. “aptallar” dan farklarını bulmak için hocaya yardım etmek. Ne kadar rahat bir köle! Tek işi düşünmek ve hocaya karşı dürüst olmak.

Gelelim düşüncelerime...
Ben böyle bir kölenin asla olmadığını düşünüyorum. Bu hocanın diğer birçok benzeri roman kahramanında olduğu gibi şizofren olduğu kanısındayım. Düşüncelerinin içinden çıkamayan bir buhrancının zihninin kendini rahatlatma şekli : kendine olmasını istediği bir ikiz yaratmak. Ne tamamen kendi ne de tamamen başkası.

Bu ipucunu bana veren düşünce akıl hastanesinde geçen bölümde , delilerin kendilerini başka birisi olarak gördüğünü söylemesi. Ayna motifiyle de zaten kendi varlığının derin bir sorgulamasını yapan karakter aynada kendinden korkuyor. Olmasını istediği şey ile olduğu şeyin gerçekliğinin korkunçluğu...

Kitabın sonuna doğru Hoca’nın köle, kölenin hoca olması yine kitabın içinde veba zamanlarında Hocanın aynada Venedikliyi korkutarak söylediklerinin gerçekleştiğini gösteriyor. “Ben, sen oldum.” Bu hayal, ancak böyle gerçekleşebilirdi.

El yazmasını kim yazıyor? Venedikli mi, yoksa Hoca mı?

El yazmasını hayatı boyunca Venedikli Köle olmak isteyen ve onu kafasında yaratan hoca yazıyor. Zaten hocanın deli olduğunu herkes biliyor. Fazla zeki bir deli, işe yarar bir deli...
Padişah ve paşanın sürekli bahsettiği “Sana bu akılları o veriyor değil mi?” lafı sürekli geçiyor , hep bir “O” var. Hiç açıkça “Venedikli Köle” yok. Bu “o” hocanın bir başka temsili oluyor ve Hocaya “Ondan kurtulmalısın.” Diyorlar. Delilikten kurtulmalısın!
Sonunda deliliği terk etmek zorunda kalıyor çünkü bu ikiliğin bir yararını göremiyor. Daha çok delirmekten başka...
Böylelikle “tek” oluyor. Bunu da padişahın idam etme olayıyla sağlıyor.

Kitapta geçen insanın içindeki kötülüğü arayarak öze ulaşma arzusu da yazarın son sözünde bahsettiği “iyi kahraman” klişesine bir tepki. İnsan neden kötülüklerini itiraf edemez?
Burada hoca da bu sıkıntıyı çekiyor ve şizofren diğer yarısına bu görevi vererek bir nevi günah çıkarmış oluyor ve bu günah çıkarmanın rahatlığını bir görev bilinci yaparak insanları da buna ortak etmeye çalışıyor.

Başkasının da kötü olduğunu bilmek kötüleri rahatlatmaz mı ?
Ya da dünyada sadece iyilikler rahatça konuşulabildiği için mi , kötülük sessiz kalıyor?
Kötülüğü kim susturdu, kötülüğün sesini kim kıstı? Bu kadar güçlü ve etkin olan , dünyada en çok olay şeyin , kötülüğün sözcükleri , cümleleri neden yok?
Vicdanı ne yarattı?
“Niye benim ben ?”
152 syf.
Türk edebiyatının ilk POSTMODERN ANLATISI (Roman değil, zira roman moderne işaret eder. Postmodern romana anlatı demek daha doğru) Beyaz Kale’dir. Kahramanlar üstünden Doğu ve Batının farklı kültürler olarak karşılaştığı bir anlatıdır.

Peki Beyaz Kale’yi postmodern anlatı yapan öğeleri nelerdir. İlk belirleyici unsur üstkurmacadır. Bunu anlatının muhtelif yerlerinde yazarın okura yaptığı seslenişlerden anlıyoruz.
Yayıncı Faruk Darvinoglu üstünden ansiklopedistlere(bizde ilk ansiklopedist, aynı zamanda romancı olan Ahmet Mithat'tır) gönderme yapar ki bu da (gönderme) postmodern anlatının önemli bir unsurudur.

Minyatürler üstünden modern romanın kuvvetli bir unsuru olan gerçeklik sorgulanır. Gerçeğin eski ve yeni hali vurgulanır. Okura ulaşılamayan bir hakikatin olduğu hissi verilir.

Venedikli köle üstünden Don Kişot’taki tutsak öyküsü parodileştirilir. Yer yer Evliya Çelebiye benzeyen üslubunu pastiş unsuru olarak değerlendirebiliriz. Metinlerarasılık bağlamında bakarsak, Beyazkale kahramanlarının öykündüğü bir yığın tarihsel, mitolojik karakter bulabiliriz. Mesela Katip Çelebi-kitaplar-Artık Hoca ve seyahati. Seyahatname’deki bir çok motif aynen çıkar karşımıza.

Zaten yazar kitabın sonunda Beyaz Kale üzerine diye kaleme aldığı metinde uzun uzun yararlandığı, deforme (Postmodern anlatı için yararlandığı) ettiği kaynakları verir.

Anlatıda ayna imgesi Hoca ve İtalyan kölesinin benzerliğini vurgulamak içindir. “Odaya giren inanılmayacak kadar bana benziyordu.” “Bakışlarımı üzerimde hissederken aramızdaki benzerliği fark etmemesi beni tedirgin ederdi. Bir iki kere de benzerliği sezdigini, ama bunun farkında değilmiş gibi davrandığını düşündüm.” “Birlikte yazdığımız gibi birlikte aynaya da bakacak mıydık?” “Aynaya bakarken nasıl görünüşünü seyrediyorsa insan, kendi düşüncesinin içine bakarak da özünü seyredebilirdi.”
152 syf.
·4 günde·9/10 puan
Orhan Pamuk evet bu ismi duyunca nedendir bazı kesimlerde bir soğuk duş gibi etki yaratıyor, nedendir bilmem. Böyle güzel cümleler, kelimeler,kurgular ve dahiyane edebiyat öğretici olmasından mı acaba ? Sorgulamak, irdelemek malum bazen farklı algılara yol açıyor. Neyse Kara Kitap gibi bir romanla Orhan Pamuk'u beğenince elimde olan uzun süredir bekleyen bir romanını okumak istedim. Beyaz Kule. Neyse başladım kitaba tabiki harika cümleler, kelimeler falan derken bir anda romanlıktan çıkmaya başladı. O denizde başlayan eser bir anda farklı bir anlatıya, denemeye dönüştü gibi oldu.

Romanın türü postmodern. O ne demek derseniz: " Postmodernizm, modernizmin sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. " Yani zıtlıkların, eski ile yeninin kıyaslaması bunlardan mütevellit de sorgulanması.

Bir yanda Osmanlı Devleti ile bir yanda İtalyan bir deniz savaşçısını ele almış Pamuk. Hoca diğer karakter oluyor Osmanlı'da bir Veziriazam gibi biri düşünün. Neyse kahramanımızın Osmanlı'nın eline düşüp bir köle olmasıyla başlıyor roman. Köleliğe ve o zamanın durumunu gözler önüne seriyor Pamuk. Kesinlikle tarih bilgisi çok güzel. Sanat, kölelik, doktorluk, ilim, mucitlik daha doğrusu bilimselliği doğu-batı yönüyle incelemiş. Bir yanda hasta olan adama bu Allah vergisidir beklesin iyileşirse iyileşir diyenle; tedavisi için uğraşıp didinen bir kişiyi düşünün. İşte bunu irdelemiş. Farklı konuların Osmanlı'da nasıl Batı'da nasıl olduğunu iyi göreceksiniz. Osmanlı Devleti neden belirsizliğe sürüklendi gayet gözler önünde.

Silah icadı ve bununla uğraşılması farklı bir karakter olarak olayın içine giriyor. Artık bu iki karakter birbirine hem fiziksel hem de ruhsal olarak benzemeye başlıyor. Çok güzel konulardan empati romanın direk içerisinde mevcut. Ben bir ara bu adam şizofren mi acaba dedim çünkü konuşmaları ve benzemeleri, düştüğü durumlar çok gizemliydi.

İnsanlık, gizem ve belirsizlik zaten Pamuk'un temel unsurlarından sanırım. Sonrasında roman bir savaş kaybedilmesiyle kahramanların yer değiştirmesiyle başka bir yönde ilerliyor. Çok farklı bir üslup ve kurgu. Hele son bölümde bu romanın nasıl yazdığını anlattığı bölümü ise çok beğendim. Zaten romanda da bazen okurla konuşması, romandan çıkıp ara ara tartışması da harika.

Evliya Çelebi gezmeleri, Da Vinci mucitliği, Katip Çelebi bilgeliği, Adnan Adıvar, Artur Coastler, Takiyüddin'din astronomisi bunların tamamını okuyarak birleştirip bir kurgu içine sokmuş Pamuk. Bunu da son kısımda kendi anlatıyor. Kesinlikle tavsiye ederim. Pamuk'tan okuyacağım çok eser var daha. Gayet de Nobel'in hakkını verdiğini düşünmekteyim.
152 syf.
·3 günde·Beğendi
Orhan Pamuk kalemiyle tanışmak ve sevmek için en doğru kitap.
İnsanın içindeki arzuları,kötülükleri,ataletsizliği aynaya bakar gibi bir surete bakarak yüzleştiği huzursuzluğunu yansıttığı şahane bir eser.
Beyaz Kale Orhan Pamuk
152 syf.
·1 günde·Beğendi
"Niye benim ben???"

Daha güzel soru olamazdı bu kitap için sanırım, sen öyle 1kitaptın ki her cümlesinde beni benden alan içinde derinliğinde kaybolduğum, sonra da başka kimlikerde kendimi bulduğum beni sana anlatan, seni bana anlatan en güzel kitaptın...

Artık Orhan Pamuk külliyatı şart olmuştur, hiç bukadar seveceğimi düşünmeden sadece 1001kitap diye başladığım kitabın, benim unutulmazlarim arasına gireceğini asla düşünmezdim, iyiki okumuşum keşke bukadar geç kalmasaydım dediğim kitaplar arasında yerini almıştır...

"~...bütün hikayelerin aslında 1er rastlantılar zinciri olduğunu 1çokları bilir.
Ama gene de, bu gerçeği bilenler bile, hayatlarının 1döneminde, geri dönüp ona baktıklarında, rastlantı olarak yaşadıkları şeylerin 1er zorunluluk olduğuna karar verirler...~"

17. yüzyılda Türk korsanlarınca tutsak edilen 1Venedikli, İstanbul'a getirilir. Astronomiden, fizikten ve resimden anladığına inanan bu köle, aynı ilgileri paylaşan 1Türk tarafından satın alınır. Daha ilk karşılaşmalarında garip 1benzerlik olduğunu farkeden bu 2insan arasındaki bu etkileşimde köle sahibi, kölesinden, Venedik'i ve Batı bilimini öğrenmek ister. Bu 2kişi, efendi ile köle, birbirlerini tanımak, anlamak ve anlatmak için, Haliç'e bakan karanlık ve boş 1evde, aynı masanın 2ucuna oturur, konuşurlar. Hikâyeleri ve serüvenleri, onları veba salgınının kol gezdiği İstanbul sokaklarına ve en sonunda ya da hemen hikayenin başında "Ben neden benim?" sorusuna götürecektir. Hikâyelerin günden güne 1-1ine dönüştüğü en güzel kimlik durumunu anlattığı kitap olan "Beyaz Kale", "Doğu ile Batı" arasındaki benzerliklere ve farklılıklara bakarken, milli ve bireysel kimliklerimizin gerisinde yatan yapaylığı ortaya çıkartarak, 2kültürün ortak paydasını vurguluyor. İstanbul manzarası eşliğinde izlediği bu yarı gerçek yarı hayal hikâyede, insan kendi varoluşunun özünü arıyor...

"Beyaz Kale" ölmeden önce okunması gereken 1001kitap arasında olup, neden bukadar geç okudum diye hayıflandığım, çok çok severek okuyup, kesinlikle tavsiyem olan 1kitaptır. Herkese keyifli, huzurlu okumalar dilerim...

"~...İnsanın kim olduğunun ne önemi var!!!
...önemli olan yaptıklarımız ve yapacaklarımızdır...~"
152 syf.
·2 günde·Beğendi
Orhan Pamuk’un eserlerini kronolojik okumaya devam ediyoruz. Mart ayı 3.kitap olan Beyaz Kale idi. İnceleme videom :
https://youtu.be/UCzPWJkIg6M
Diğer ikisinden farklı olarak ‘nuvel’ türünde yazılmış. Kısa roman diyebiliriz.
Bir önceki Sessiz Ev eserindeki Faruk karakterinin arşivde bu hikayeyi bulması ile, diğer eserine de bağlantı kurulmuş.
17.yüzyılda geçen hikayede, Hoca ve Venedikli köle karakterleri ile kişinin kimlik arayışı, değişim ve dönüşüm, Doğu-Batı anlayışı üzerine çok keyifle okuduğum bir eser oldu. Tarih altyapısıyla, kurgu içinde birçok bilindik karaktere de atıf yapılması ile keyiflendim.
Bir sonraki ay kitabımız Kara Kitap. #heraybirorhanpamuk grubumuza katılmak için kitabı okumaya başladığınızda mesaj atabilirsiniz.
152 syf.
Beyaz Kale'yi ilk defa 2000 yılında okumuştum. Zihnimde pek de yer edinen bir roman olmamıştı; kitabı beğenmediğimi ve oryantalist bulduğumu hatırlıyorum. Aradan geçen uzun yıllar kitabı değil ama beni değiştirmiş durumda. Çünkü bugün tekrar okuduğum Beyaz Kale için oryantalist demeyeceğim gibi, çok iyi bir postmodern roman diyebilirim. Demek ki, bazı kitapları farklı zamanlarda okumak gerekiyor; beğenilerimiz, dünya görüşümü, kitap kültürümüz değişebiliyor. Zira tam tersi durumlar da yaşanıyor; yıllar önce çok beğendiğim bir romanı tekrar okuyunca, 'bunun nesini beğenmişim?' hissine kapılabiliyorum.

Orhan Pamuk, Beyaz Kale'de 17. yüzyıl İstanbul'una gidiyor. Sunuşta da belirttiği gibi tarihi hadise ve kişileri iç içe geçiren bir anlatımı var, yani tarihi arka planı olan ama tarihi gerçekliği olmayan bir roman. Doğu ile Batı, Doğulu ile Batılı kavramlarını postmodern bir üslupla anlatmış. Sonuçta kim köle, kim Hoca? Niye benim ben?
199 syf.
·7 günde·7/10 puan
Yazardan okuduğum 2.kitaptı. Başlangıç olarak öneren arkadaşlarımın tavsiyesiyle okudum, doğru bir tercih oldu.

Osmanlı'ya esir düşmüş bir İtalyan'ın ağzından kaleme alınmış bir nuvel. Olay örgüsü; kitap yazılırken, doğaçlama şekilde dönem kitaplarının sentezi gibi. Yazar sonsözünde de bu şekilde yazdığını, 16 yıl sonra kitaba tekrar dönüp bir son verebildiğinden bahsediyor.

Doğu-batı tartışmasına hiç girmek istemiyorum, ben bu kitabı, vay Osmanlıyı nasıl ayak altına almış, vay ne cahil cühela ecdadımız varmış şeklinde yorumlamayacağım. Yazara karşı hiçbir önyargım da yok. Eleştireceğim nokta şu; kitap, sanki kötü bir çeviriden okuyormuşsunuz hissi veriyor. Kalemini pek sevemedim açıkcası. Ben İhsan Oktay Anar'ın ballı lokma betimlemelerine, Türkçeyi harikulade tertibine alışık olduğum için de olabilir. Kıyas yapmıyorum, ama kullanılan kelimeler dönemden izler taşıyabilirdi.


Dostoyevskinin Ötekisinden, Doktor Jekyll ve Bay Hide'a kadar çoğu kitaptan izler görebilirsiniz.
Karmaşanın sentezi gibi.

İstanbul'daki Veba günleri karantinasını çok enteresan anlatmış yazar. Korona günleri ile benzerliği elbette var, merak edenler okuyabilir. Arşivlerdeki elyazmalarından yararlandığını söylüyor.

Vesselam, Orhan Pamuk'u yabancıların neden daha el üstünde tuttuklarını anlıyorum. Bu durum bende bir önyargı oluşturup yazara mesafe koymama neden değil. Okumaya devam.. Diğer kitaplarından daha ümitliyim.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Beyaz Kale
Baskı tarihi:
Kasım 2012
Sayfa sayısı:
199
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754704549
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
17. yüzyılda Türk korsanlarınca tutsak edilen bir Venedikli, İstanbul'a getirilir. Astronomiden, fizikten ve resimden anladığına inanan bu köle, aynı ilgileri paylaşan bir Türk tarafından satın alınır. Garip bir benzerlik vardır bu iki insan arasında. Köle sahibi, kölesinden, Venedik'i ve Batı bilimini öğrenmek ister. Bu iki kişi, efendi ile köle, birbirlerini tanımak, anlamak ve anlatmak için, Haliç'e bakan karanlık ve boş bir evde, aynı masanın iki ucuna oturur, konuşurlar. Hikâyeleri ve serüvenleri, onları veba salgınının kol gezdiği İstanbul sokaklarına, Çocuk Sultan'ın düşsel bahçelerine ve hayvanlarına, inanılmaz bir silahın yapımına, "Ben neden benim?" sorusuna götürecektir. Hikâyelerin günden geceye doğru ilerlemesiyle, gölgeler yavaş yavaş yer değiştirir.

Orhan Pamuk Beyaz Kale'de, Doğu ile Batı arasındaki benzerliklere ve farklılıklara bakarken, milli ve bireysel kimliklerimizin gerisinde yatan yapaylığı ortaya çıkartarak, iki kültürün ortak paydasını vurguluyor. Okur İstanbul manzarası eşliğinde izlediği bu yarı gerçek yarı hayal hikâyede, kendi varoluşunun özünü aramaya davet ediliyor.

"Doğuda yeni bir yıldız yükseldi, bir Türk yazarı, Orhan Pamuk."
NEW YORK TIMES BOOK REVIEW

"Beyaz Kale, Batı-Doğu ilişkisi üzerine yazılmış zarif ve önemli bir kitap (...) Kafka ve Calvino ile kıyaslanması hiç de abartılı değil."

THE INDEPENDENT

"Ustaca kurulmuş paradokslarla örülü, hayranlık uyandıran zarif bir postmodern hikâye."

PUBLISHERS WEEKLY

Kitabı okuyanlar 4.697 okur

  • Naz Ela
  • Esra
  • Gülnur Saraç
  • Rojda
  • phosphenes
  • Emrullah Erdoğan
  • Ténéré
  • Güler Karataș
  • Tahir Küçük
  • Aycan Kurt

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.5 (7)
9
%0.9 (12)
8
%0.7 (10)
7
%1.2 (16)
6
%0.4 (6)
5
%0.1 (2)
4
%0.1 (2)
3
%0.1 (1)
2
%0
1
%0.1 (1)

Kitabın sıralamaları