Beyaz Kale

·
Okunma
·
Beğeni
·
10735
Gösterim
Adı:
Beyaz Kale
Baskı tarihi:
1990
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Beyaz Kale
Beyaz Kale
Beyaz Kale
The White Castle
133 syf.
·9 günde·9/10
Orhan Pamuk romanlarında genel olarak biliriz ki ağırlık olarak Doğu ve Batı karşılaştırması ve farklı görüşleri süzgeçten geçirme vardır. Bu kitabında ise farklılıklara baktığımız kadar benzerliklere de bakıyoruz. Bunun için de Orhan Pamuk sürekli olarak ayna imgesini kullanmış. Venedikli köle ile Hoca arasındaki benzerlik dile getirilirken bir aynaya bakma imgesi kullanmış. Doğu ve Batı’nın karşı karşıya geldiği noktaları gördüğümüz kadar ortak paydalarını da görüyoruz. Doğu ve Batı bakışlarının olduğu romanlarda karşımıza genel olarak çıkan unsurlar aynıdır, aslında bu unsurları bir romanda filan görmemize de gerek yoktur pek, ufak bir düşünme ile fark edebiliriz ki bu bakışlardaki bulguları günlük hayatımızda da rahatlıkla görebiliriz.

Bir yerde okumuştum ama kaynağını hatırlamıyorum. Batı’nın Doğu’ya bakışı Doğu’nun Batı’ya olan bakışından değişiktir. Hem Doğu’ya karşı merak vardır hem de bu merakla beraber öğrenme ve tanıma isteği vardır ve tabii ki de bunlarla beraber Doğu Batı’nın gözünde sürekli olarak kolay yutulabilecek tek hamlelik bir lokma gibidir, zaten tarihteki ve günümüzdeki birçok olay da bu durumu doğrular niteliktedir. Doğu’nun Batı’ya bakışı ise yabancı, kâfir, gavur ve düşman olduğu kadar da bir kesimi tarafından sürekli olarak ulaşılmak istenen kültürdür. Beyaz Kale’de de bu unsurlar işlenmiş olup sürekli olarak Doğu ve Batı çatışmasını irdelerken benzerliklerini de gösteriyor. Aslında daha ilk sayfasından bu çatışmayı ve benzerliği okuyoruz. İlk olarak daha kitabın ilk sayfasında Doğu’nun ve Batı’nın gemilerinin çarpıştığını okuyoruz, Doğu Batı’nın gemilerini yendikten sonra Batı’nın kişilerini esir olarak alıyor ve devamında da Batı’nın aldığı kendi esirlerini kurtarıyor. Yani burada iki kesim tarafında da ufak bir benzerliği okuyoruz ama kitapta olan benzerlik haricinde fark olarak esas işlenen konu ise özellikle bilime ve araştırmaya verilen, bu araştırmalara olan bakış açısı. Sonuçlarını ise tarih derslerinden malum biliyoruz.

Edebiyatta biliyoruz ki “ikili kahraman” olgusu çok kullanılır, hatta bu iki kahramanlar üzerinden birçok çalışmalar da yapılır. Ya birbirine çok benzer bu kahramanlar ya da birbirinden tamamen farklı olurlar. Orhan Pamuk ise Hoca ve Venedikli köle olarak karşımıza ikili kahraman çıkarmış ve ilk olarak da “ayna” objesini kullanarak birbirine olan benzerlikleri vermiş. Çoğu romanlarda gördüğümüz iki karakter aslında ben ve öteki olarak incelenebilir ama Orhan Pamuk, Hoca ve Venedikli köleyi benzer bir karakter yaptığı için, ayna ile birbirine olan benzerlikleri ikizlermiş gibi sunduğu için genel olarak bu iki kişinin çevresindekileri “öteki”, “diğer” ve “onlar” olarak işlemiş. Padişah da burada bu grupların içine giriyor diyebiliriz. Yanılmıyorsam eğer padişah da bu “diğerleri” grubunun içine girerken daha çok bilime ve araştırmaya önem vermeyenler dersem daha doğru söylemiş olurum. Bunun için de Pamuk kitabın birkaç yerinde bu kişileri “aptallar” olarak tanıtıyor. Mesela Hoca yıldızları araştırmak isterken evine gelen bir adamın “Dul bir kadını almak caiz midir?” diye sorusunun kendisine sorulması da bu duruma ve tanıma güzel bir örnek. Aslında maalesef hâlâ günümüzde de bu durum fazlasıyla olan bir şey. Adamlar uzaya araba gönderirken, Mars’ı araştırırken (Cübbeli’ye göre boş boş işler) bizler ise Ramazan ayında hâlâ şu veya bu günah mı diye sorular sorarız.

Ve yine biliriz ki Pamuk’un romanlarında bol derece göndermeler mevcuttur. Bir önceki yazdığı romanları kadar, daha yazmadığı romanlarına da göndermeler yaptığını görüyoruz ama tabii bunları genel olarak ya önce yazdığı kitabı sonradan okuduğumuzda ya da ikinci sefer okumamızda fark ediyoruz ya da bunların hiçbiri olmadan bu şekilde okuyabiliyoruz: #24326364 Bir de kendi içindeki göndermeleri haricinde gerçek olaylara, yaşamış kişilere de çok güzel göndermeleri var. Mesela unutulamayacak köşe yazarımız Celal Salik komple bir gönderme iken bir de bu şekil Güner Ümit göndermesi var: #24188323 ve yine Kar kitabındaki Sunay Zaim’in aslında Rutkay Aziz olduğu veya esinlenildiği gibi göndermeleri de var diyebiliriz; ama bu kitabında ise benim en çok hoşuma giden göndermesi Miguel de Cervantes göndermesi oldu, paragraf ise tam takdire şayandı: #27121307
152 syf.
·26 günde·Beğendi·9/10
AYNI OLSAK KENDİMİ NEYLEYİM?

Etkinliği düzenleyen NigRa ve Ayşe* 'ye teşekkürler.

Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. Yazarı belki popüler olması nedeniyle, siyasi mevzularla anılması nedeniyle veya sadece ihmal ederek okumamış olabilirim. Pek çok kitabının birbirinden farklı üsluba sahip olduğu söyleniyor ve bu nedenle tek kitap ölçü olmayacaktır elbette lakin bu kitap özelinde anlatımını ve hikayeyi sevdim.

Kısa olmasına rağmen çok yoğun bir içerik söz konusu. İfade etmesi de kolay değil pek, üzerinde konuşmak.. Filozof Wittgenstein, “Üzerinde konuşulamayacak şeyler hakkında susmak gerekir” demiş. Tabi biz genellikle bunu pek beceremeyiz. İnsanız işte, konuşmak ve anlatmak isteriz.

Her okuyan için elbette her edebi eser farklı anlamlara gelip farklı izler bırakıyor. Postmodern bir anlatım söz konusu ve Metin T. ağabeyin dediğine göre Beyaz Kale ülkemizdeki ilk postmodern kitap.

Öncelikle doğal olarak ilk anlatıcı yazar OP. Sonrasında kitabın 2 ana karakterinin birer anlatıcıya dönüştüğünü görüyoruz, ya da öyle mi gerçekten? Bir karakter kendini diğer karakterin yerine koyarak onun ağzından bir hikaye anlatıyor, bu da ne kadar mümkün sahiden?

Biri müslüman ve biri hristiyan olmak üzere 2 karakter. Öyle bir ilerleyiş söz konusu ki şunu da düşündürüyor, aslında biz alttan alta tek bir kişinin iki farklı yüzünü mü okuyoruz, Dostoyevski’nin Öteki’si misali.

Hrıstiyan olanın İtalya’da başlar hayatı ama yolu bir şekilde İstanbul’a, 17. Yy. Osmanlı topraklarına düşer.Bilgili ve meraklı bir gençtir. Yaşça kendinden büyük olan alim düzeyinde bir adamla bir kader ortaklığına girişirler adeta. Aralarında hem efendi-köle hem dost ilişkisi vardır. İkisi de adeta kendinde olmayanı ötekinde arar. Mahsuni Şerif bir türküsünde şöyle der ya hani, “Ötmek istiyorum viran bağlarda, ayağıma cennet kiralansa da” Hep daha fazlasını isteyen, sonsuz bir arayışla kıvranıp duran iki adam.

Pek bir şey anlatamadığımın farkındayım., olsun devam edelim.

Sarayın da gözdesi olurlar kısa sürede hünerleriyle, yer edinirler kendilerine. Sultan yani devrin padişahı da kitaptaki bir diğer önemli karakter. Bir taraftan bu iki zeki adam ,sultanı adeta parmağında oynatırken ve “bazan” da oynatır-mış gibi görünürken, bir taraftan da anlarız ki sultan pek de içi boş bilgisiz bir adam değildir, yazarın da bu konuya özellikle önem verdiğini düşünüyorum. Malumunuz taraflı-tarafsız neredeyse herkes, pek çok padişahın entellektüel düzeyde bilgi sahibi ve kabiliyette olduğunu kabul eder, buna gayrımüslümlere verdikleri değer de dahildir.

Bu iki isimsiz kahraman, iki dost yıllar geçirirler birlikte. Konuşmadan bile anlaşabilecek, birbirinin zaaflarını ve huylarını büsbütün bilir bir hale gelirler. Hem kendileri olmak hem birbirlerinin yerine geçmek isterler adeta. Saraya yakınlıkları sayesinde de ehli keyif bir hayat sürerler yıllarca.

Peki asıl anlatılmak istenen bunlar mıydı kitapta? Yeşil Deniz diye bir dizi vardı yakın zamanda, orada bir replik vardı “İşte orasını karıştırma, orası muallak” Siz yine de karıştırın isterseniz, yani okuyun kitabı en basit ifadeyle. İnsan ruhunun karanlık noktalarına temas ediyor bu kitap. Ben kimim , kim değilim, kim olmak istiyorum gibi varoluşsal sorulara “ayna” tutuyor. Ayna metaforu da çok önemli yer tutuyor kitapta.

Değinemediğim çok nokta kaldı, napalım benden bu kadar. Başlıktaki sözün şarkısıyla bitirelim, Genç Osman söylüyor, “Aynı olsak kendimi neyleyim?”

https://www.youtube.com/watch?v=cup_6O6_hs4
152 syf.
Türk edebiyatının ilk POSTMODERN ANLATISI (Roman değil, zira roman moderne işaret eder. Postmodern romana anlatı demek daha doğru) Beyaz Kale’dir. Kahramanlar üstünden Doğu ve Batının farklı kültürler olarak karşılaştığı bir anlatıdır.

Peki Beyaz Kale’yi postmodern anlatı yapan öğeleri nelerdir. İlk belirleyici unsur üstkurmacadır. Bunu anlatının muhtelif yerlerinde yazarın okura yaptığı seslenişlerden anlıyoruz.
Yayıncı Faruk Darvinoglu üstünden ansiklopedistlere(bizde ilk ansiklopedist, aynı zamanda romancı olan Ahmet Mithat'tır) gönderme yapar ki bu da (gönderme) postmodern anlatının önemli bir unsurudur.

Minyatürler üstünden modern romanın kuvvetli bir unsuru olan gerçeklik sorgulanır. Gerçeğin eski ve yeni hali vurgulanır. Okura ulaşılamayan bir hakikatin olduğu hissi verilir.

Venedikli köle üstünden Don Kişot’taki tutsak öyküsü parodileştirilir. Yer yer Evliya Çelebiye benzeyen üslubunu pastiş unsuru olarak değerlendirebiliriz. Metinlerarasılık bağlamında bakarsak, Beyazkale kahramanlarının öykündüğü bir yığın tarihsel, mitolojik karakter bulabiliriz. Mesela Katip Çelebi-kitaplar-Artık Hoca ve seyahati. Seyahatname’deki bir çok motif aynen çıkar karşımıza.

Zaten yazar kitabın sonunda Beyaz Kale üzerine diye kaleme aldığı metinde uzun uzun yararlandığı, deforme (Postmodern anlatı için yararlandığı) ettiği kaynakları verir.

Anlatıda ayna imgesi Hoca ve İtalyan kölesinin benzerliğini vurgulamak içindir. “Odaya giren inanılmayacak kadar bana benziyordu.” “Bakışlarımı üzerimde hissederken aramızdaki benzerliği fark etmemesi beni tedirgin ederdi. Bir iki kere de benzerliği sezdigini, ama bunun farkında değilmiş gibi davrandığını düşündüm.” “Birlikte yazdığımız gibi birlikte aynaya da bakacak mıydık?” “Aynaya bakarken nasıl görünüşünü seyrediyorsa insan, kendi düşüncesinin içine bakarak da özünü seyredebilirdi.”
152 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Her postmodern romanda olması gerektiği gibi bu romanda okuyucuyu kurgusuna dahil edip , onu delirtmeyi başarıyor. Ben de bir okuyucu olarak elbette kitabı bitirdikten sonra onu rafa kaldırmak yerine , beni deli eden sorularla karşı karşıya kaldım ve kafamdaki cevapları defterime not ettim.

Kitabın içerisinden ipucu olarak bulduğum cümleleri , beni bu çıkmazdan çıkarabilecek ayrıntıları kafamda şekillendirerek kendi çıkarımımı yaptım. Bu incelememde , tıpkı Kör Baykuş’ta olduğu gibi yalnızca kitapta dikkatimi çeken noktaları kendi düşüncelerimle anlamlandırarak ulaştığım sonuçlara yer vereceğim. O yüzden bu incelemeyi daha çok kitabı okuyanlarla paylaşıyorum. Okumayanlar incelemeyi kitabı okuduktan sonra okurlarsa , kendileri için daha iyi olacaktır.

“Niye benim ben?” “Ben benim, ben benim”
Kitabı uzun uzun anlatmaya gerek yok. Sadece biri Türk diğeri Venedikli olan bir kölenin “bir” olması düşüncesi üzerine yoğunlaşacağım. Zaten kitap da bunun üzerine yoğunlaşmış.

Köle ve efendisi... Bilindik bir konu. Bir sürü klasik de bu örneğe rastlıyoruz ama edebiyatta taklitten ibaret değil midir? En güzel , en yaratıcı takliti yapan kazansın!

Kölenin hocaya olan hizmeti : hocanın sorularına yanıt vermek, hocanın bilim merakına katkıda bulunmak ve bildiği her şeyi ona anlatmak. “aptallar” dan farklarını bulmak için hocaya yardım etmek. Ne kadar rahat bir köle! Tek işi düşünmek ve hocaya karşı dürüst olmak.

Gelelim düşüncelerime...
Ben böyle bir kölenin asla olmadığını düşünüyorum. Bu hocanın diğer birçok benzeri roman kahramanında olduğu gibi şizofren olduğu kanısındayım. Düşüncelerinin içinden çıkamayan bir buhrancının zihninin kendini rahatlatma şekli : kendine olmasını istediği bir ikiz yaratmak. Ne tamamen kendi ne de tamamen başkası.

Bu ipucunu bana veren düşünce akıl hastanesinde geçen bölümde , delilerin kendilerini başka birisi olarak gördüğünü söylemesi. Ayna motifiyle de zaten kendi varlığının derin bir sorgulamasını yapan karakter aynada kendinden korkuyor. Olmasını istediği şey ile olduğu şeyin gerçekliğinin korkunçluğu...

Kitabın sonuna doğru Hoca’nın köle, kölenin hoca olması yine kitabın içinde veba zamanlarında Hocanın aynada Venedikliyi korkutarak söylediklerinin gerçekleştiğini gösteriyor. “Ben, sen oldum.” Bu hayal, ancak böyle gerçekleşebilirdi.

El yazmasını kim yazıyor? Venedikli mi, yoksa Hoca mı?

El yazmasını hayatı boyunca Venedikli Köle olmak isteyen ve onu kafasında yaratan hoca yazıyor. Zaten hocanın deli olduğunu herkes biliyor. Fazla zeki bir deli, işe yarar bir deli...
Padişah ve paşanın sürekli bahsettiği “Sana bu akılları o veriyor değil mi?” lafı sürekli geçiyor , hep bir “O” var. Hiç açıkça “Venedikli Köle” yok. Bu “o” hocanın bir başka temsili oluyor ve Hocaya “Ondan kurtulmalısın.” Diyorlar. Delilikten kurtulmalısın!
Sonunda deliliği terk etmek zorunda kalıyor çünkü bu ikiliğin bir yararını göremiyor. Daha çok delirmekten başka...
Böylelikle “tek” oluyor. Bunu da padişahın idam etme olayıyla sağlıyor.

Kitapta geçen insanın içindeki kötülüğü arayarak öze ulaşma arzusu da yazarın son sözünde bahsettiği “iyi kahraman” klişesine bir tepki. İnsan neden kötülüklerini itiraf edemez?
Burada hoca da bu sıkıntıyı çekiyor ve şizofren diğer yarısına bu görevi vererek bir nevi günah çıkarmış oluyor ve bu günah çıkarmanın rahatlığını bir görev bilinci yaparak insanları da buna ortak etmeye çalışıyor.

Başkasının da kötü olduğunu bilmek kötüleri rahatlatmaz mı ?
Ya da dünyada sadece iyilikler rahatça konuşulabildiği için mi , kötülük sessiz kalıyor?
Kötülüğü kim susturdu, kötülüğün sesini kim kıstı? Bu kadar güçlü ve etkin olan , dünyada en çok olay şeyin , kötülüğün sözcükleri , cümleleri neden yok?
Vicdanı ne yarattı?
“Niye benim ben ?”
152 syf.
·4 günde·9/10
Orhan Pamuk evet bu ismi duyunca nedendir bazı kesimlerde bir soğuk duş gibi etki yaratıyor, nedendir bilmem. Böyle güzel cümleler, kelimeler,kurgular ve dahiyane edebiyat öğretici olmasından mı acaba ? Sorgulamak, irdelemek malum bazen farklı algılara yol açıyor. Neyse Kara Kitap gibi bir romanla Orhan Pamuk'u beğenince elimde olan uzun süredir bekleyen bir romanını okumak istedim. Beyaz Kule. Neyse başladım kitaba tabiki harika cümleler, kelimeler falan derken bir anda romanlıktan çıkmaya başladı. O denizde başlayan eser bir anda farklı bir anlatıya, denemeye dönüştü gibi oldu.

Romanın türü postmodern. O ne demek derseniz: " Postmodernizm, modernizmin sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. " Yani zıtlıkların, eski ile yeninin kıyaslaması bunlardan mütevellit de sorgulanması.

Bir yanda Osmanlı Devleti ile bir yanda İtalyan bir deniz savaşçısını ele almış Pamuk. Hoca diğer karakter oluyor Osmanlı'da bir Veziriazam gibi biri düşünün. Neyse kahramanımızın Osmanlı'nın eline düşüp bir köle olmasıyla başlıyor roman. Köleliğe ve o zamanın durumunu gözler önüne seriyor Pamuk. Kesinlikle tarih bilgisi çok güzel. Sanat, kölelik, doktorluk, ilim, mucitlik daha doğrusu bilimselliği doğu-batı yönüyle incelemiş. Bir yanda hasta olan adama bu Allah vergisidir beklesin iyileşirse iyileşir diyenle; tedavisi için uğraşıp didinen bir kişiyi düşünün. İşte bunu irdelemiş. Farklı konuların Osmanlı'da nasıl Batı'da nasıl olduğunu iyi göreceksiniz. Osmanlı Devleti neden belirsizliğe sürüklendi gayet gözler önünde.

Silah icadı ve bununla uğraşılması farklı bir karakter olarak olayın içine giriyor. Artık bu iki karakter birbirine hem fiziksel hem de ruhsal olarak benzemeye başlıyor. Çok güzel konulardan empati romanın direk içerisinde mevcut. Ben bir ara bu adam şizofren mi acaba dedim çünkü konuşmaları ve benzemeleri, düştüğü durumlar çok gizemliydi.

İnsanlık, gizem ve belirsizlik zaten Pamuk'un temel unsurlarından sanırım. Sonrasında roman bir savaş kaybedilmesiyle kahramanların yer değiştirmesiyle başka bir yönde ilerliyor. Çok farklı bir üslup ve kurgu. Hele son bölümde bu romanın nasıl yazdığını anlattığı bölümü ise çok beğendim. Zaten romanda da bazen okurla konuşması, romandan çıkıp ara ara tartışması da harika.

Evliya Çelebi gezmeleri, Da Vinci mucitliği, Katip Çelebi bilgeliği, Adnan Adıvar, Artur Coastler, Takiyüddin'din astronomisi bunların tamamını okuyarak birleştirip bir kurgu içine sokmuş Pamuk. Bunu da son kısımda kendi anlatıyor. Kesinlikle tavsiye ederim. Pamuk'tan okuyacağım çok eser var daha. Gayet de Nobel'in hakkını verdiğini düşünmekteyim.
152 syf.
·2 günde
Orhan Pamuk’un eserlerini kronolojik okumaya devam ediyoruz. Mart ayı 3.kitap olan Beyaz Kale idi. İnceleme videom :
https://youtu.be/UCzPWJkIg6M
Diğer ikisinden farklı olarak ‘nuvel’ türünde yazılmış. Kısa roman diyebiliriz.
Bir önceki Sessiz Ev eserindeki Faruk karakterinin arşivde bu hikayeyi bulması ile, diğer eserine de bağlantı kurulmuş.
17.yüzyılda geçen hikayede, Hoca ve Venedikli köle karakterleri ile kişinin kimlik arayışı, değişim ve dönüşüm, Doğu-Batı anlayışı üzerine çok keyifle okuduğum bir eser oldu. Tarih altyapısıyla, kurgu içinde birçok bilindik karaktere de atıf yapılması ile keyiflendim.
Bir sonraki ay kitabımız Kara Kitap. #heraybirorhanpamuk grubumuza katılmak için kitabı okumaya başladığınızda mesaj atabilirsiniz.
152 syf.
Beyaz Kale'yi ilk defa 2000 yılında okumuştum. Zihnimde pek de yer edinen bir roman olmamıştı; kitabı beğenmediğimi ve oryantalist bulduğumu hatırlıyorum. Aradan geçen uzun yıllar kitabı değil ama beni değiştirmiş durumda. Çünkü bugün tekrar okuduğum Beyaz Kale için oryantalist demeyeceğim gibi, çok iyi bir postmodern roman diyebilirim. Demek ki, bazı kitapları farklı zamanlarda okumak gerekiyor; beğenilerimiz, dünya görüşümü, kitap kültürümüz değişebiliyor. Zira tam tersi durumlar da yaşanıyor; yıllar önce çok beğendiğim bir romanı tekrar okuyunca, 'bunun nesini beğenmişim?' hissine kapılabiliyorum.

Orhan Pamuk, Beyaz Kale'de 17. yüzyıl İstanbul'una gidiyor. Sunuşta da belirttiği gibi tarihi hadise ve kişileri iç içe geçiren bir anlatımı var, yani tarihi arka planı olan ama tarihi gerçekliği olmayan bir roman. Doğu ile Batı, Doğulu ile Batılı kavramlarını postmodern bir üslupla anlatmış. Sonuçta kim köle, kim Hoca? Niye benim ben?
191 syf.
"Niye benim ben?"

Bir Venediklinin, Türklere esir düşmesi ile başlayan roman, Venediklinin Paşa tarafından bir Hoca'ya hediye edilmesiyle gelişmeye başlar. Bundan sonra Hoca ile Venedikli arasında Efendi- Köle, Öğretmen- Öğrenci, Doğu- Batı gitgelleri ile şekillenen sıcak bir hikayeyle karşı karşıya kalıyoruz.

Kitabı okurken yer yer yüzeysel bulurken ilerleyen sayfalarda aslında yuzeyselligin bir kandırmaca olduğu yönünde bir izlenim edinerek sayfaları daha bir istekli çeviriyoruz. Kitabın sonuna kadar gitgeller ve hafif hafif tonu artan gizem ile beraber kitabın sonuna geliyoruz.

"“Niye benim ben?” sorusu ile felsefik bir temelde şekillenen romanda, kişinin kendi içine bakarak mi yoksa çevresini tanıyarak mi bu soruya cevap bulabileceği üzerine okuyucunun düşünmesi isteniyor.

Orhan Pamuk'un Venedikli karakterini geçenlerde okuduğum, bir İspanyolun İstanbul'daki esir geçen zamanlarına dair yazdığı anılarından esinlenerek kurguladığını düşünüyordum ki kitabın sonunda bilgi amaçlı koyduğu notlarında yazar bunu kendisi de belirtmiş. Güzel bir kitapti, tavsiye ederim, kitabın linki ve kitapla ilgili incelememi aşağıya bıraktım, dileyen okuyabilir:

#38588517

Alışılageldik şekilde bir Orhan Pamuk romanında aradığımız uzun uzun ve derin derin kişi ve mekan betimlemelerine bu eserde rastlamiyoruz. Olsa daha mı iyi olurdu diye düşünüyorum, belki olsaydı bu kitabın kendine has romantik havasını bozadabilirdi diyerek kararsız kalıyorum.

Genel olarak yer yer sıkıldığım ve beklentimi karşılayamadigini düşündüğüm ancak sonuna doğru tam tersi duygunun hakim olduğu güzel, keyifli bir romandi.

"Kaybettiğimiz hayatı ve düşleri yeniden ele geçirmek için, onları yeniden düşlemek gerektiğini herkes bilir..."

Keyifli okumalar
152 syf.
·4 günde·6/10
Uzun zaman önce okumaya çalıştığım Benim Adım Kırmızı'yı sevemeyip yarım bırakmamın ardından ikinci deneyimim oldu Beyaz Kale. Kitabı satın alırken arka kapakta okuduklarım dikkatimi çekmişti. Bu bilgiler doğrultusunda tarihi bir romanla karşılaşacağımı düşünmüştüm açıkcası ama durum biraz daha farklı oldu. Zira kitapta yer alan tarihi bilgiler ayrıntilı olmamakla birlikte herhangi bir gerçekliği yansıtmıyor. O yüzden olayların doğruluğunu sorgulayarak değil, özünü anlamaya çalışarak okunması gereken bir eser.

Genel anlamda bir giriş, on altı bölümlük bir anlatı ve bir sonsözden oluşuyor Beyaz Kale. Eserin giriş bölümünde, anlatılacak olayların bir el yazmasından alındığı ifade edilmektedir. Oluşturulan kurguya göre bu el yazması Faruk Darvinoğlu isimli bir tarihçi tarafından Gebze Kaymakamlığı'na bağlı bir arşivde bulunmuş hatta çalınmış ve günümüz Türkçesi'ne çevirilmiştir. Bu açıklamaların ardından söz konusu el yazmasında yer alan olaylar anlatılır.

Eserde bir Venedikli gencin 17.yüzyılda Osmanlı korsanlarının eline düşerek Osmanlı topraklarına getirilmesi ve burada devam eden yaşamı ele alınmıştır. Bu gencin hekim ve astronomiden anlayan biri olduğunu ifade etmesi üzerine Osmanlı Paşası'nın hatta sonrasında padişahın dikkatini cezbetmesi ve bir medrese hocasına köle olarak verilmesi anlatılır. Asıl hikâye Venedikli gencin hoca ile yaşamaya başlaması ve birbirlerine tip olarak ne kadar benzediklerini fark etmesiyle başlar. Devamında da birbirinden garip olaylar süregelir.

Venedikli gencin ve Osmanli hocasının eserde birer misyonu olduğu açık. Venedikli kahramanımız bir Batı temsili iken, hocamız ise Doğu temsili bana kalırsa. Zira Venedikli genç kendi ülkesinde yaşayan birine göre normal denilebilecek düzeyde astronomi, tıp, edebiyat, fizik gibi alanlarda bilgiye sahip iken Osmanlı ülkesinde bir gelişmişlik timsali olarak algılanır. 17. Yüzyılda Batı'nın Doğu'ya olan üstünlüğünü de sergilemek adına bir semboldür Venedikli genç.

Eseri okurken özellikle ilerleyen kısımlarda okuyucu hangi karakter Hoca hangisi Venedikli genç diye sorgulamaktan kendini alamaz. Örtük ve belirsiz bir anlatım hakimdir esere. Her ne kadar bu durum merakı kamçılasa da okuyucunun kafasını karıştırıyor aynı zamanda. Çünkü bu belirsizliğin yanı sıra varlığını sorgulama durumu da söz konusu eserde. Hem karakterler kendi varlıklarını sorgularken hem de okuyucu karakterleri tanımlamak adına varlıklarını sorgulamadan edemiyor. Kitabın son kısmı bu sorgulamaya kısmen de olsa bir açıklık getiriyor.

Hacim itibariyle kalın olmamasına rağmen benim için ağır ilerleyen bir eser oldu Beyaz Kale. Sembollerle, örtük anlatımlarla, belirsiz cümlelerle dolu zihin bulandırıcı bir eser. Eğlenerek okuduğumu söyleyemem fakat sıkılmadım da okurken. Bu tarz postmodern romanların benim ilgi alanıma pek hitap etmediğini anlamış bulundum. Okumayı düşünenler varsa eğer Felsefe ağırlıklı bir roman olduğunu göz önünde bulundursunlar. Keyifli okumalar.
152 syf.
·Beğendi·10/10
Okuduğum ilk Orhan Pamuk şaheseri.

Olay,karakterler, dil ve kurgu kusursuzdu. Ayna karşısında birbirleriyle ve kendileriyle konuştukları bölümde gerilimi yaşadım ve benim sanat eserlerinden en büyük beklentim bu zaten.

Burda incelemeleri biraz okudum, kitapta bence Doğu- Batı bahane. Orhan Pamuk bunu kitabında da 2 kere belirtmiş zaten. Benim için esas olay Hoca ve Kölenin paradoks tadında değişimleri.

İlk defa bir kitabı bitirdiğim gibi başa dönüp neredeyse tamamını bir daha okudum, okudukça şaşırdım.

Tek eleştirim Orhan Pamuk'un kitabın sonunda bahsedilen kitabı hocanın mı, kölenin mi yazdığını ben de bilmiyorum demesi. Niye dedin bunu abi?
152 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Kitap çok garipti ya da bende öyle bir his uyandırdı bilemiyorum ama kitabın sonunda kalbim çarpıyordu. Son sayfasını iki defa okuyup anlamaya çalıştığımı itiraf etmeliyim. Bu yazarın okuduğum ilk kitabı ama bana göre dili gayet sade ve anlaşılır, paragraglar uzun olduğu halde bir sıkıcılığı yok aksine paragraflar birbiriyle bağlantılı ve okudukça okuyorsunuz. Herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Pişman olmazsınız.
152 syf.
·Puan vermedi
Bir yazar düşünün hem şuanda dünyanın en çok önemsenen hem de edebiyat çevrelerinde en çok imrenilen yazarlarından biri olsun. Ve bu yazar kitabının oluşum aşamalarını kitabının çekirdeğini hiç sakınmadan okuyucuları ile paylaşsın.
Hasan Ali Toptaş'ın okunması gereken 10 kitap listesinde olan bu kitabı alıp okumam çok hoş bir duyguydu. En sevdiğim iki yaşayan yazardan biri bir diğerinin kitabını öneriyor ve sen alıp okuduğun zaman Türkçe yazılmış en güzel en derin kitaplardan birini okuduğunu farkediyorsun. Paha biçilmez bir duygu...
Kitabın konusuna gelirsek, Pamuk hakkında yaptığım okumalarda pek rastlamadığım ancak pamuk okurken sık sık gördüğüm bir şey ile konusuna başlamak istiyorum. Psikoloji! Pamuk Freud, Lacan, Fromm psikolojilerini neredeyse onlara hiç atıfta bulunmadan özlü sözlerle kitabı sıkıştırmadan, çok güzel bir olay örgüsü, ustaca bir üslupla olaylar üzerinden anlatıyor. Tıpkı Yaşar Kemal gibi Tıpkı Sait Faik gibi, Homeros gibi Proust gibi.. konu(lar) Pamuk'un en sevdiği konu olan doğu batı ikilemi ve bunun bir alt konusu sayılabilecek insanlar arasındaki benzeşim..Kim bilir belki de pamuk Jung'un kümülatif bilinçaltı kavramını da işlemiştir de ben fark etmemişimdir.
"İnsanın kim olduğunun ne önemi var," dedim "önemli olan yaptıklarımız ve yapacaklarımızdır"
Orhan Pamuk
Sayfa 167 - İletişim
Kaybettiğimiz hayatı ve düşleri yeniden ele geçirmek için, onları yeniden düşlemek gerektiğini herkes bilir: Ben hikayeme inandım!
Orhan Pamuk
Sayfa 138 - YKY
...tuhaf ve şaşırtıcı olanı aramalıymışız; evet, dünyanın bu bıkkınlık verici sıkıcılığına karşı yapabileceğimiz belki de tek şey bu...
Orhan Pamuk
Sayfa 120 - YKY
Ama, tuhaf ve şaşırtıcı olanı, dünyada aramalıymışız, kendi içimizde değil! Kendi içimizdekini aramak, kendi üzerimizde o kadar uzun boylu düşünmek mutsuz edermiş bizi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Beyaz Kale
Baskı tarihi:
1990
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Beyaz Kale
Beyaz Kale
Beyaz Kale
The White Castle

Kitabı okuyanlar 2.190 okur

  • Özkan Konu
  • mualla canatan
  • Remziye tekin
  • Dylan
  • Ademy
  • Mehmet Birbiçer
  • E.Şirin Sezgin
  • Alper T.
  • Çekdar Yaman
  • Ayla güzelderen

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.5 (3)
9
%0.3 (2)
8
%0.5 (3)
7
%0.9 (6)
6
%0.2 (1)
5
%0.2 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları