Adı:
Demir Ökçe
Baskı tarihi:
1 Şubat 2013
Sayfa sayısı:
308
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053541769
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Iron Heel
Çeviri:
Osman Çakmakçı
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bordo Siyah Yayınlarını
Günümüzde Jack London, daha çok Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Deniz Kurdu romanları ve macera öyküleriyle hatırlanır. Ancak London’ın, bir maceracı olmanın yanı sıra, sosyal ve politik olaylarla da yakından ilgilendiği bilinmektedir. Demir Ökçe, didaktik bir roman. 20. yüzyılın başında, sosyalizmin kavram ve görüşlerini Platon diyalogları tekniğini hatırlatan bir yoldan "öğretiyor". Öte yandan metin, yazılışından yaklaşık 20-30 yıl sonra Avrupa’da ete-kemiğe bürünen faşizmin de "ayak seslerini" duyuruyor okura. Sosyalist Ernest Everhard’ın eşi Avis, olayları, geçmişe bakan bir tanık gözüyle anlatıyor; onun varlığı, ayrıca romanın duygusal boyutunu da tamamlıyor. Metne ‘sözde’ 2700’lü yıllarda "eklenmiş" dipnotlar, romanı bilimkurgu türüne de yaklaştırıyor.

Demir Ökçe: Bir dönemin tanıklığı.
318 syf.
·Beğendi·9/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

"KALE KÜÇÜK - AYI BÜYÜK .. BİR CİNLİK YAPMALIYIM " derken bakın neler oldu, nerelere geldiler ?!?!

Evet bir kiritikle daha beraberiz PAPİÇULOLAR!!! Uzun müddet evvel okuduğum ama kritiğini yapmak için Jack London ' ın hayatını okumayı beklediğimden dolayı ertelediğim kitaplardan bir tanesi daha .. Konu az uzunca , toparlamaya calışıcam kısaca..hemen başlayalım o yüzden ..

Biliyorsunuz sanayi devrimini ilk önce tamamlayan ülke İngilizlerdi.. 1730 larda tekstil sektöründe çalışanlar ( başlıca onlar ama geri kalan neredeyse tüm nüfus ) krik-kraklarla efenime söyliyeyim eti balık krakerlerle beslenmeye çalışan anorexia nervosaya tutulmuş su aygırları kıvamında yaşıyorlardı çünkü üretim aletleri yetersiz , basit ve az sayıdaydı..Küçük topluluklar halinde çalışıp üretimi yükseltmeye çalışıyorlardı..Üretim az , beslenecek boğaz çok olduğundan kelli herkes sefalet içerisinde yaşıyordu zira beslenecek nüfusun büyüklüğünün aksine pasta küçük olduğu için dilimde küçüktü ( ETİCİN REKLAMINDA KALEDE DURAN AYI MİSALİ İŞTE... KALE KÜÇÜK AYI BÜYÜKTÜ BİR CİNLİK DÜŞÜNMELİYDİLER!!) ..Bu onları bir dizi icat yapmaya itti.. Basit düzenekler ilkel makineleri , ilkel makinelerle artan üretimse işgücündeki eksikliği ve enerji ihtiyacını açığa çıkardı.. Sonrasında buharlı makineler ve pistonlar , fosil yakıtlarla fabrikalar , elektrik falan fistan gülistan derken ta bugünlere gelindi. İnsanoğlu üretimi arttırıp kısmen karnını doyurmuştu doyurmasına ama bu kez de üretilen ürünün satımı ile balla tatlanan ağızlar paranın bağımlısı olmuşlardı..Pazar ve hammadde arayışı derken insanoğlu gözünü bir türlü doyuramadığı bir başka canavar yaratmış oldu..Kapitalizm! Bu doymak bilmez canavarı halkların yararına kullanıyoruz diyerek sözde dizginleyen işverenler pipetlere varıncaya kadar işçi ve emek sınıfının kanını hüplettiler.. Sonra onlar da günümüzde halen daha devam eden düzenlerin temellerini atıp birleştiler..vampirik holdingler- karteller ve anemi aromalı tröstler meydana getirip tüm dünyaya yayıldılar..Biz bu canavarın ilk evrimini gerçekleştirmeden önceki günleri ile, 800'lerin sonu 900'lerin başı ile ilgilenicez ve Amerika' ya gidicez..
800lerin 3. çeyreğinde doğmuş ve 900 lerin başında kenevir atölyelerinde çalışmakta olan iri yapılı gürbüz bir genç vardı..İlk başlarda o da sirkülasyonu karşılıksız emek ve kanla sağlanan çarklar arasında kalıp öğütüldü..Kenevir tezgahlarına kolunu bacağını kaptıranları gördü ..Yeri geldi emeğinin karşılığını alamadı ,yeri geldi aç kaldı..O günlerini hiç unutmadı ve ünlü bir yazar olarak anılmaya başladığı günlerde, konuşma yapması için davetli olarak gittiği bir seminerde bu canavarın kalbinin attığı eyaletlerden birinde tüm işveren sınıfına ve din adamlarına ateş püskürdü..Yaptığı cidden büyük cesaret isteyen fakat kodamanlar tarafından kabul edilemez bir işti.. Çünkü YENİ EMPERYALİZM henüz doymaktan çooook uzaktı .. Bir önceki yüzyılda imparatorluk kuranların tümü Avrupa ülkeleriydi .. artık daha zenginlerdi ve fetihler için istekte dahil HERŞEYE sahiptiler..PARA , BUHARLI GEMİLER , TÜFEKLER VE AÇGÖZLÜLÜK ..Ve tahmin edileceği üzere bu kurucu babalar çayda çıra eşliğinde buharlı gemilerle çıkılan seferler sonucu yoksul ve geri kalmış ülkeleri kelimenin tam anlamıyla bir bir YUTTULAR!! Pamuk , kauçuk , pirinç gibi temel besin ve ihtiyac maddelerine gereksinimleri vardı ve ürettikleri mallar için pazar istiyorlardı..Ama aynı zamanda gittikleri yerde başkaları üzerinde egemen olmayı da amaçlıyorlardı.. Bu yüzden gittikleri yerlere yanlarında MİSYONERLERİ de götürdüler..Diğer ülkeler de bunu copy -paste ederek uygulamaya geçirdi..bunlardan biri Japonya diğeri ise Amerika idi..Ve tahmin ettiğiniz üzere toplantı da bu yamyamlara ayar veren gencin ismi JACK LONDON ' dı.. Muazzam bir karalama kampanyası başlatıldı kendisi için.. İşte bu kampanyanın başlatıldığı günleri kelimenin tam anlamıyla zindan ettiler kendisine.. Yine de yılmadı. O açgözlüleri ve onlarla kader birliği yapan kiliseyi de DEMİR ÖKÇE adını verdiği hamura katıp yoğurup bu muazzam sistem eleştirisini romanlaştırdı..bizlere ulaştırdı (bkz : sonrasında UÇURUM İNSANLAR - #18738047 ile de ikinci bir tokat vurdu).. Hep söylüyorum yine söyleyeceğim : Jack London hayatı boyunca ne yaşadıysa onu yazdı.. Böyle bir eserin o dönem için yazılmış olması korkunç bir cüret ve meydan okuyuş.. King Kong ' un yüreğine mantar kırıp sote de yapsan herkesin harcı değil ..Velhasılkelam , kitabı alıp okuyacaklar sizler de kitabı elinize aldığınızda işveren ve emek sınıfının mücadelesine ve bir devrime şahitlik yapacaksınız ..Bu gözü dönmüş puro tellendiren kodamanların para ve güç için sınırları ne kadar esnetip yeri geldiğinde nasıl ortadan kaldırdıklarını tecrübe edeceksiniz.. ve en ama en önemlisi distopik denen bu romanın günümüzdeki sistemle nasıl birebir örtüştüğünü göreceksiniz .. son sözüm : SEN ÇOK YAŞA AMERİKALI VİKİNG .. SEN ÇOK YAŞA !!


Buraya kadar yılmadan okuyan herkes için gelsin.. Ahu Tuğba söylüyor : Buyur Gel "MIRNIK" (?!?!?!?!!!!) albümüne isim veren parça !!!!

https://www.youtube.com/watch?v=l_OJuG0nbpk

Not : bir başka incelememde çocukluğumda bu albümle yollarımızın nasıl kesiştiğini de anlatacağım .. Esen ve İŞSİZ kalınız !!!
336 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

Jack London'u gerek bu site gerekse dışardan sadece ismini duymuştum. Burada ise daha yakından tanımama ve 'Okuyacağım' adlı bölüme eklememin sebebi ise; Maral 'ın alıntılarını okuyarak oldu. Övgü dolu bir şekilde karşıladım alıntıları. Ve bu şekilde okuma listeme aldım. Aslında bu kitabı bu aralar okumayacaktım. Bana vesile olan arkadaşım Yasee oldu. Daha öncesinde ufak bir atışma neticesinde bana birkaç kitap gönderdi. Bu kurnaz arkadaşım (tabi ben ondan kurnaz... ne demezsin:))) ) okuyacağım listeme bakıp göndermiş. Tabi kitaplar gelmeden önce benim haberim yoktu hangi kitapları göndereceğine dair. Kitapları elime henüz ulaşmamışken ben de onun okuma listesine baktım ve ortak bir okuyacağım listesinde kitaba rastladım. Bunu tahmin etmek hiç de zor değil tabi(Demir Ökçe). Neyse o gönderdiği kitaplar elime ulaşınca kitaplar çift çift oldu bende. Neyse ki bu kitabı almamıştı kendine. Ben de benim aldığım Demir Ökçe'yi ona gönderdim. Böylece hem o bana almış oldu hem de ben ona. Yaz tatili vesilesiyle de okumaya başladım.

Demir Ökçe (kitabın kapağında da yazdığı gibi) mana olarak Oligarşi manası verilmiştir. 19. ve 20. yy'da Amerika'nın San Francisco eyaletinde geçmektedir. Malumunuz üzerine ezen~ezilen (Proleterya~Burjuvazi) sermayeyi elinde bulunduran~emek sahibi insanlar... bunları uzun uzadıya anlatıp kafanızı karıştırmak istemiyorum yalnız bu az evvelki sade tanımdan bilimsel(sosyolojik) tanıma geçmem gerekiyordu. Kitabın ana konusu buydu. Ernest Everhard ve Avis Everhard anakahramanlarının tanışmaları evlenmeleri ve akabininden gelişen süreçlerde devrim adına yaşadıklarını anlatırlar. Aslında bu ikisi (Ernest~Avis) aynı sınıfın mensupları olmalarına rağmen tanışmalarının ilk safhalarında aynı zihniyetten de değildiler. Çünkü Ernest'in devrimci bir kişiliği vardır. Avis ise kendi halinde avukatlık yapar ve Burjuvazi hayatı sürerdi. Ta ki Ernest'in hayatlarına girip yataklarında yatarlarken(Babası ve bir Psikopos da dahil) tokatlaya tokatlaya uyandırarak gerçeği görmelerine vesile olmuştur. Bu az evvelki tanım bana ait. Sadece onlar tokat yetmemişler kiminle bu konu hakkında konuşmuşsa Ernest, gerçeği herkesin yüzüne vurmuştur.


İçerikten daha fazla bahsetmeyeceğim. Alıp okumanız ve tadına varmanızdan yanayım. Yani kitabı anlatacak halimiz yok açıkçası. TİŞ KÜLTÜR Yayınları deyip övgü dolu sözlerle şişirmeme gerek yok sanırım. Şunu söylemek istiyorum: Hakikaten muazzam derecede akıyor kitap. Benim için birçok klasiğin önünü dahi geçmiştir. Yani bu kitabın yazıldığı tarihten önce yazılan esas klasikler. Bu kitap K.Y(Kültür Yayınları)'nda zaten Modern Klasikler Dizisi'nde yer alıyor. O manada dedim zaten. İlginç bir yanını daha söyleyeyim. Bazı kitaplar kanser eder ya da tam tersine bazı kitaplar da insanı iyileştirir. Fakat bu kitap ise insanı ortada yetim gibi bırakıyor. Çünkü kitap nokta olmadan sonlanıyor bu da ne demek oluyor: Demek ki bunları yazarken bir yerlerde yakalanmış Avis...

Avis yaşadığı devrim günlerini elyazmalarına kaydediyor. Artık geldiği yere kadar ne oluyorsa kitap aniden kesiliyor ve sizin zihninizdeki yayın yarıda kalıyor ve koskoca karanlığa giriyorsunuz. Gönül isterdi ki iki~üç bin sayfa anlatsaydı. Daha bir şeyler gelişmemişken yarıda kalıyor. Bu tadı damağında meselesinden ziyade tam tadı alacakken kaçar ya bir şey. İşte tam da böyle bir şey oluyor.

İşte bu şekilde kitabın yarıda kalması insana birnevi ağır geliyor. Ammaaan. Boşverin. Her şeyi öğreniyor muyuz... Hayır tabiki de. Bu da eksik kalsın yani. Belki de ben teselli ediyorum kendimi. Ne bileyim kitap gerçekten harikaydı. En ağır konuları bile sizi içerisine alıp yaşatarak öğretiyordu. Böyle öğretmeye can kurban. Uzun uzun bilimsel metinleri okuyup da kafası allak bullak olan ne demek istediğimi anlar. Yeri gelmişken söyleyeyim: Kitap 25 başlık altında işliyor konusunu. Böyle edebî tertibi çok güzel. Ayrıca bazı kavramlarına aşık oldum günlük hayatta da kesinlikle kullanacağım. İlk defa duydum ve çok hoşuma gitti. Mesela: Gündüz Feneri. Çevremde ayaktakımı olan, bir şeye yaramayan ve yaradığını sanan ve hatta bir şey bilmeyip de bildiğini sanan insanlara söyleyeceğim bir kavram daha eklendi.

Kitabı aslında sonra okuyacaktım yukarıda anlattığım vesilelerle öne alındı okuma zamanım. Hiç pişman değilim. Bilâkis alıp okumak bana edebî zevk verdi. Hâlâ aklım kitaptaki olaylarda. Acaba ne olmuştu sonrasında. Fesuphanallah insan
320 syf.
·6 günde·8/10
London, garip adam doğrusu... Seneler öncesinden bütün bunları öngörebilmek ilginç bir feraset ister. Bunu alıp kitaplaştırmak aşırı bir cesaret ister, hele o dönemde... Gönül isterdi ki, tüm bunlar bir ütopya olsaydı ve biz bunları okuduktan sonra, kitabı kapatıp, dehşet içinde, önümüze bakıp düşünüyor olsaydık şimdi. Tıpkı Orwell'ın 1984'ünde yaptığımız gibi...

Sizlere önce kitabın dilinden söz etmek istiyorum. Kitabı çeviren sevgili çevirmenimiz Levent Cinemre'ye şükranlarımı sunuyorum. "Bu kadarı da olur muymuş" dedim kitabın çok yerinde. Sanki bizim dilimizde yazılmış bir kitaptı. Cümle kalıpları o kadar güzel oturtulmuştu ki, hayran kalmamak elde değildi. Zaten İş Bankası Kültür Yayınları'nın çevirmenleri harika. Eğer okuyacaksanız kesinlikle oradan alıp okuyun derim.

Kitabın içeriğine gelecek olursak:
1) Kitapta o zamanın Amerika'sında bizim sendikalarımız benzeri kuruluşlar mevcutmuş, tabiki bu zamandaki sendikalar, o kuruluşların devamı niteliğinde. Şöyle bir cümle geçti okuduğum paragrafta, "Ya bize katılırsın, ya da açlıktan ölürsün!" O ilgili pasajı okuduğumda, aklıma günümüzden, bizzat kendi hayatımın içinden bir örnek geldi. Babam 2010 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışıyordu, o sıra bütün işçiler sendikalarından çok memnunlardı. Ama mevcut hükümet, işçileri bu şekilde fazla sömüremediğinden dolayı, herkese zorla sendikasını değiştirtmişti. Babam diretince, ona da "Ya sendikanı değiştirirsin, ya da işten çıkarsın," denilmişti. O sıra babam çok psikolojik baskı görmüştü, gerçekten zor günler yaşamıştık. Bu dayatmanın yıllar yıllar öncesinden, çok farklı kıtalarda dahi hüküm sürdüğünü okuduğumda, gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü insanların sömürülmesi çok farklı bir şeydir ve sömürülen, dayatmayla bir şeyler yaptırılan sizseniz, dertdaşlarınızı gördüğünüzde kendinizi tutamamanız çok normal olacaktır...

2)Kitapta sık sık "Oligarşi'yi bitirelim, yerine Sosyalizm getirelim, daha müreffeh bir yaşama sahip olacağız, " gibi cümleler gördüm. Aklıma yine Orwell'ın kaleminden olan "Hayvan Çiftliği" geldi. Orada da insanlara devrim yapıp daha adil yaşayabileceğini zanneden bir güruh vardı. Ama daha sonra tam aksi istikamette, insanlardan daha zalim olan sürüyü görmüştük. "Dünyanın düzeni böyle, biz her zaman yönetileceğiz ve başımızdakiler kendi çıkarları için insanlara zulmedecek," gibi bir çıkarsama yapmak istemiyorum, tek çare Adil Bir Düzen'in oluşturulmasıdır, diyorum...


3)Kitabın sonlarına doğru bir satırda şu cümleyi okudum: "Sadece mahkemelerin, efendilerin elinde olması bile yeter." Aklıma hemen ülkemizin geçen ay geçirdiği süreç geldi.
Mevcut hükümetin YSK'yı elinde tutması, mahkemeler, yasama-yürütme, ve daha niceleri...
Bizden şeyler, gördüğümüz şeyler, içimizden şeyler. Ha kapitalist, ha sosyalist, ha muhafazakar-demokrat olmuşsun, pek bir anlamı yok, insanını sömürüp, hakkını teslim etmedikten sonra...

4)Aslına bakarsanız biz, kitapta bahsedilenlerden, o zamanlar "ütopya, asla gerçekleşemez" olarak görülenlerden kat kat fazlasını gördük. O yüzden kitap ütopya tarzı bir kitap diye alınıp okunmamalı, tarihi değer taşıyan bir eser olarak görülmeli,ve öyle alınıp okunmalı...
Nasıl ki, bu yazılanlar olmayacak, olamayacak şeyler gibi yazıldıysa, Orwell da 1984'ü bu şekilde yazmıştı. Ve biz nasıl şuan "Ohooo bu da bir şey mi, biz nelerini gördük" diyorsak, ileriki nesillerin de 1984'ü ya da Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sını da okuduklarında aynı bizim verdiğimiz tepkiyi vermelerinden nasıl korktuğumu gelin siz düşünün...

Diyeceksiniz ki eee, bu kadar yazdın çizdin, bunun çözümü ne ola ki? Madem öyle ben de size bir soru sorayım: Bu kadar çok farklı amacın, birbiriyle bu kadar çelişkili çıkarın olduğu, bu kadar ihtilafın bulunduğu bir yerde dayanışma içinde olabileceğimizi bekleyebilir miyiz?

Tavsiye ederim.
Göreceğimiz daha güzel, güneşli günler dilerim...
312 syf.
·7 günde·8/10
Demir Ökçe, kapitalizmin toplum üzerindeki etkisini ve sosyalizmle olan savaşını Avis Everhard gözünden okuyuculara sunuyor. Yazarın gerçek dünyaya oldukça paralel olarak kurguladığı dünya işçi sınıfını, toplumun alt tabakasını ve alt ve üst tabaka arasındaki büyük uçurumu çok güzel gözler önüne seriyor. Kitaba ilk başladığınızda Ernest Everhard kitabın başkahramanı ve yaşanan olaylarda sarsılmaz yeri olan bir karakter gibi görünse de öyle değil aslında. Avis Everhard (anlatıcımız) toplumun üst tabakalarında yer alan ve Ernest ile tanışana kadar ustaca örtülen perdenin arkasındakileri görmeyen bir kız. Ernest ile tanıştıktan sonra toplumun alt sınıflarında yaşananlara tanık oluyor ve yaşadığı hayatı sorgulamaya başlıyor. Avis'in gerçekleri görmeye başlaması ile biz okurlar da bu gerçeklere tanık oluyor ve üst tabaka ile alt tabakanın sınıf mücadelesine dahil oluyoruz.

Kitap bu toplum yapısı ve gerçekleri açısından oldukça ürpertici bir gerçekliğe sahip, daha önce düşünmemiş bile olsanız kitabı okurken yazanların çoğunun bugünde geçerli olduğunu, kapitalizmin yönettiği toplumda insan ayrımının nasıl yapıldığını, emeğin ne kadar kolay harcanabilir olduğunu ve değerinin asla karşılanmadığını çok iyi anlıyorsunuz. Kitabın bu kısımlarında daha önce bilmediğim şeyler anlatılmıyordu ancak bir kez daha okumak ve London'ın çarpıcı dilinden okumak beni bir kez daha çarptı.

Kitapta Ernest Everhard oldukça abartılan bir karakterdi ve bundan çok hoşlanmadım, bu kitabın gerçekçiliğine gölge düşüren bir durumdu, sanki yazar tüm iyi ve güçlü karakteristik özellikleri Ernest'te toplamaya çalışmıştı ki bu derece mükemmeliyet gerçekçilikten ödün vermeye sebep oluyor. Bu abartı dışında kitaptaki karakterler ayrı ayrı oldukça ilgi çekiciydi, Ernest'in ilk başlar yaptığı uzun konuşmalara karşı inanların verdiği tepkiler zaman zaman gerçek dışı ve yazarın abartısı gibi gelse de bu konuşmaları okumak oldukça bilgilendiriciydi.

Demir Ökçe, kurgusuyla, karakteri ile ve anlatmak istedikleriyle oldukça güzel ve insanı doyuran bir kitaptı. Oku-geç roman olarak okursanız sevme ihtimalinizin oldukça düşük olduğunu düşünüyorum, yazarın anlatmak istediğine kulak vererek ve düşünerek okursanız hem seveceğiniz hem de size bir şeyler katabilecek nitelikte bir roman.

http://yorumatolyesi.blogspot.com/2016/05/demir-okce.html
336 syf.
·18 günde·8/10
Bitti! Ve ben çok üzgünüm :(
Bir kitap bu kadar gerçeği anlatabilir. Bu kadar kendi içine hapsedebilir. Gerçek dünyadan koptuğum bu kitapla, gerçek dünyanın ikizinde buldum kendimi. Tam bir paradoks yaşadım. Kitabı okumam süresince " Bütün bunlar gerçek! " hissine kapıldım. Ve bana kalan şey yine aynı his. Kitap bitti ve ben hala " Bütün bunlar gerçek!" diyorum. Notlar kısmını okuyana kadar bunu dedim. Yine de diyorum.

Affınıza sığınarak Notlar kısmını alıntılayacağım.
"Günümüzde Jack London, daha çok Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Deniz Kurdu romanları ve macera öyküleriyle hatırlanır. Ancak London'ın, bir maceracı olmanın yanı sıra, sosyal ve politik olaylarla da yakından ilgilendiği bilinmektedir. Demir Ökçe, didaktik bir roman. 20. yüzyılın başında, sosyalizmin kavram ve görüşlerini Platon diyalogları tekniğini hatırlatan bir yoldan "öğretiyor". Öte yandan metin, yazılışından yaklaşık 20-30 yıl sonra Avrupa'da ete kemiğe bürünen faşizmin de "ayak seslerini" duyuruyor okura. Sosyalist Ernest Everhard'ın eşi Avis, olayları, geçmişe bakan bir tanık gözüyle anlatıyor, onun varlığı, ayrıca romanın duygusal boyutunu da tamamlıyor. Metne 'sözde' 2700'lü yıllarda "eklenmiş" dipnotlar, romanı bilimkurgu türüne de yaklaştırıyor.
Demir Ökçe: Bir dönemin tanıklığı."

Son cümlede geçtiği gibi " Bir devrin tanıklığı" oldu benim icin bu kitap. Yalnız beni dünyadan nefret ettirmeye yetti. Zaten dünyayı sevdirebilmiş bir kitap halen mevcut değil ya da ben raslamadım. Varsa öyle bir kitap önerilere açığım. Ama bildiklerimle ne kadar mutlu olunabilir sorgulanır. Herhalde keyif aldığım tek sey kitapların cesurca söyledikleri.

Teşekkür ederim Jack London. Benim yerime haykırdığın için.
320 syf.
·35 günde·Beğendi·9/10
İncelemeye başlamadan evvel, Jack London’ın zihnide oluşturduğu ve ‘Demir Ökçe’ romanına da uyarlamış olduğu Ernest Everhard karakterine teşekkürlerimi ve şükranlarımı iletiyorum :)

‘Demir Ökçe’ kitabı ile tanışmama vesile olan Yorgun demokrat hocama ise, teşekkürlerimi iletiyorum.

Kitabı ilk olarak Dorlion yayınlarından okumaya başladım. Daha doğrusu kitabı satın almak için gittiğim yerde başka alternatif bir yayınevi bulunmuyordu. Kitaptaki çeviri hataları ve yazım yanlışlarını ile karşılaştığım ilk anda, kendimi şöyle avuttum “Belki de ilerleyen sayfalarda düzelir.” Lakin sayfalar ilerledikçe, görmüş oldum ki Dorlion yayınevi eseri çevirirken ve metne dökerken katletmiş.

Sonrasında kitabı okuduğum sayfada bırakıp, Dorlion Yayınevi ile iletişime geçmeye karar verdim. Kendilerine kitap hakkında bir mail gönderdim, lakin zahmet edip mailime dönüş sağlamadılar. Tabi ki bu beni yıldırmadı, yayınevi firmasının iletişim için kullandıkları cep telefon numarasını bulup, WhatsApp uygulaması üzerinden mesaj gönderdim. (https://i.hizliresim.com/bVJXn8.png) Mesajlarımı gördükleri halde yine cevap yazmadılar.

Artık tam anlamıyla çileden çıkmıştım. Yayınevini aradım. Ne kadar özensiz ve yazım hataları ile dolu bir kitabı piyasaya sürdüklerini sesli olarak dile getirdim.

Telefonu kapattıktan sonra, anladım ki çeviri kitaplarında kült olmuş yayınevlerinin dışına çıkmak, düpedüz ahmaklıkmış.

İnternet'ten İş Bankası Kültür Yayınlarına ait olan, baskısını istettim ‘Demir Ökçe’ kitabının. Kitap elime ulaştığında, ilk sayfadan başlayarak tekrar okudum. Çevirideki kalitenin ve dilin özenli bir şekilde kullanıldığının da farkına varmış oldum. Artık yayınevi meselesini de çözdüğümüze göre kitabı incelemeye başlayalım.

Kitabın başlangıcında şöyle bir söz yer alıyor; “Acılarla dolu bu dünya tiyatrosunda peş peşe geçen sahneler insana elem verir. Biraz sabret; Yazarımız beşinci perdede, bakarsın bu vahşi oyunun anlamını gösterir.” Bu söz okurların dikkatini çekmek için, kitabın en ilk sayfasına eklenmişti. Nitekim de bahsi geçtiği gibi 5.perdede yani 5.bölümde(Bilge Aşıkları) bahsi geçen ve yaşanan olaylar örgüsü yavaş yavaş anlam kazanmaya başladı.

Bilge Aşıkları bölümümden sonra alevlenen olaylar örgüsü daha da artarak devam etti. Spoiler vermekten korktuğum için, konuları kısarak anlatıyorum. Jack London ‘Demir Ökçe’ kitabında kapitalist sistemin, bizlere dayatmış ve yaşatmış olduğu olaylar döngüsünden bahsediyor. Kapitalizm tüm çıplaklığı ile okurların gözleri önüne seriliyor.

İşçi sınıfının ne gibi elem verici hadiseler yaşadığından sık sık söz ediliyor. Kapitalist sınıfın, proletarya sınıfı üzerindeki, korkunç hükmünü ve baskısını dile getiriyor London. Düzenin değişmesin aslında bilinçlenme ve haykırma yolundan geçeceğini, defaatle vurgulamaktan asla çekinmiyor ve bıkmıyordu, o güzel karakter Ernest Everhard.

Everhard sosyalizmi sonuna kadar savunuyor, kapitalizmin karşısında ise, bir beton kadar sağlam bir tutum sergiliyordu. Gerek zekası ile gerek cesareti ile Ernest Everhard tam anlamıyla toplum için gönderilmiş bir kurtarıcı niteliklerini bünyesinde taşıyordu. Kapitalizmin işçilerin üzerindeki vahşi etkisini yok etmek için, sarf ettiği çaba ve gayreti beni büyülemiş ve kendine hayran bırakmıştı.

Olaylar döngüsü o kadar sürükleyiciydi ki, kitabın bitmesinden korktuğum ve doya doya kavramak istediğim için, sayfaları yavaş yavaş okuyarak ilerledim. Sözlerimi şöyle bitirmek istiyorum; ‘Demir Ökçe’ kitabı modern klasikler arasında, başı çekebilecek harika bir eser. Mutlaka okunması gerektiği kanaatindeyim vesselam.
Saygılarımla…


Kitapta hoşuma giden bazı alıntılar;

"Her biriniz, kendine özgü düşleriyle, kendine özgü arzularıyla yarattığı evrende yaşıyor. İçinde yaşadığınız bu gerçek dünya konusunda hiçbir şey bilmiyorsunuz ve düşüncenizin, gerçek içinde ancak bir mantık sapıklık olayı olarak bir yeri olabilir" (Sayfa - 12 - İş Bankası Kültür Yayınları)

"Her biriniz, kendine özgü düşleriyle, kendine özgü arzularıyla yarattığı evrende yaşıyor. İçinde yaşadığınız bu gerçek dünya konusunda hiçbir şey bilmiyorsunuz ve düşüncenizin, gerçek içinde ancak bir mantık sapıklık olayı olarak bir yeri olabilir"
(Sayfa - 21 - İş Bankası Kültür Yayınları)

"Çatınızın kirişlerinden küçük çocukların ve güçlü kuvvetli adamların kanı damlıyor. Gözlerimi kapattığımda kanın tıp tıp tıp diye üzerime damladığını hissedebiliyorum.”
(Sayfa - 36 - İş Bankası Kültür Yayınları)

"Bunlar iş hayatının dışına çıktıkları zaman kafaları çalışmaz. Bildikleri tek şey iştir. İnsanlıktan da toplumdan da bihaberlerdir ama yine de milyonlarca aç insanın ve ellerine düşen diğer milyonlarca insanın kaderi üzerinde söz sahibidirler. Tarih bir gün onların yüzüne acı acı gülecek."
(Sayfa - 61 - İş Bankası Kültür Yayınları)
336 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Distopik eserleri çok seven biri olarak bu kitabı da severek okuduğumu söylemeliyim.Amerikada ki oligarsik sisteme verilen ad demir ökce. Halkın, işçi sınıfının kapitalist sistem tarafindan nasıl ezildiği gözler önüne seriliyor. Günümüz yüzyilinin bir yansıması adeta. Sosyalizm hakkında da bilgiler veriyor kitap. Distopik eserlere ilgi duyuyorsaniz bu kitabı da okuyun bence. :)
336 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Jack London, o samimi gülüşü ile beni benden alan bir yazar,keşke ömrü daha uzun olsaydı da bizlere nice eserler bırakabilseydi, ben çok seviyorum bu adamı... Bir insan yaşamadan bu kitaplardaki ayrıntıları, duygu geçişlerini böylesine yalın ve net aktaramaz, okurken geçmez bu okuyucuya.

Kitaba gelecek olursak çok konu ayrıntısını vermeyi sevmiyorum, ama bahsetmeden geçemeyeceğim yerler var. Ben çok tarih bilen,dünya tarihini şekillendiren toplumsal olayları çok okuyup yorumlayabilen bir insan değilim, aklımda da tutamam zaten, sayısalcı bir kafa olunca bana orneklendirip anlatılması lazım, proleterya-oligarsi- işçi-sermaye- grev- kapitalizm...vb gibi ifadeler o kadar net ve sade örneklerle anlatılmış ki aydınlanma yaşadım, kaba hatlarıyla tamam biliyorum ama örneklendiremezdim.
Avis ve Ernest ana karakterler ve Avis'in birinci ağızdan anlatımıyla ilerliyor kitap, bir toplantıya konuşmacı olarak katılan Ernest konuşmalarındaki sakinlik ve yerinde cevaplarıyla Avis'i sinir etse de etkilemeyi başarıyor, toplantıdaki oligarklarin en tepesindeki ve kiliselerin piskoposlarının bazıları da dahil buna... jackson adındaki bir işçinin kolunu fabrika makinesine kaptırarak, hicbir tazminat almadan ve maaş bağlanmadan fabrikadan atılması sonucu gelişen hayatını inceleyen Avis çevresindeki o güne kadar olan her şeyi ve hayatını sorgulamaya başlıyor, olaylar buradan sonra boyut değiştiriyor...
kitap 100 yıl önce yazılmasına rağmen çok acı ki hiçbir şey değişmiyor, bana göre
Jack London mükemmel bir öngörü ile yazmış kitabı, çünkü hala o kadar güncel ki yaşananlar, dünya sömürü üzerine kurulmuş kocamaan bir çark ve biz o koca çarkı döndüren küçük dişlilerin herhangi birinde bir dişiz sadece, kapitalizmin ne kadar iğrenç bir şey olduğunu ve hakkını arayan her bireyin bu çark içinde ezildiğini bağıra bağıra anlatan muazzam bir eser...
Okuyun ve okutturun, sevgiler, saygılar
289 syf.
Yılmaz Güney'in güzel bir filmi vardır "Arkadaş"...

Filmde Güney, zengin bir ailenin kızı olan Melike Demirağ'ı karşısına alıp ona oligarşiyi, kapitalizmi ve bütün bunların sonucu olan fakirliği uzun uzun nutuk verir gibi anlatır. Sonra onunla fakir mahalleleri gezer. Ve bu yoksulluğun bu insanlara acınarak sona ermeyeceğini; yoksulluktan kurtulmak için kapitalizmle yönetilen oligarşik iktidarların devrimle yıkılması gerektiğinden bahseder ya işte kitabımızın kahramanı Ernest de zengin ve güzel kızımıza aşık olur. Ve ona hayatın acı gerçeklerini tıpkı Yılmaz Güney gibi uzun uzadıya anlatır.
Avis de Ernest'i görür görmez aşık olur ve bu aşk sayesinde gerçeklerden haberdar olur. Sonra zengin hayatını bir çırpıda geride bırakarak tıpkı eşi gibi bir devrim neferine dönüşür.


Lisedeyken bu kitabı kütüphaneden almıştım. Hatırlamıyorum ama zamanında bitiremedim ve iade etme zamanım geldiği için son bölümlerini okumadan teslim etmiştim. Ve hep aklımın bir köşesinde bu kitabı okuyamamak kaldı. 15 yaşımda bana inanılmaz bir kitap gibi gelmişti okurken çok heyecanlanmıştım. Şimdi aynı lezzeti alamadım. Artık bu konulara fazlasıyla vâkıf olduğumuz için ya da duyarsızlaştığımız için(yaşlanma da diyebiliriz) bilemiyorum.

Sanayi devriminin etkisi hala sürmekte, insanlar kapitalizmin demir ökçesi altında inim inim inlemektedir. Ve maalesef fabrikalarda gözünü kâr bürümüş patronlar tarafından çocuklar da çalıştırılmaktadir. Sarı sendikalar, ihanet edenler, halkın çocuklarını birbirine kırdıranlar... Kitabımız uzun uzun bu konuları bizlere anlatmaktadır. Ve tabii ki bitmek tükenmek bilmeyen bir devrim umuduyla beraber.

" Bu tokadın hesabını bir gün mutlaka soracağız; mutlaka, mutlaka bir gün"
Arkadaş/Yılmaz Güney(1975)

Umutsuz kalmayın iyi okumalar...
336 syf.
·6 günde·9/10
trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!
beynimden, etimden, iskeletimden geliyor
bu!
her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!
tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!
trrrrum,
trrrrum,
trak tiki tak
makinalaşmak istiyorum!
mutlak buna bir çare bulacağım
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!
trrrrum
trrrrum
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!

Ayak sesleri duyulur uzaktan ama neyin ayak izleri; bir insan, bir canlı belki de bir makine..

İnceleme girişini Nazım Hikmet’in “Makinalaşmak İstiyorum“ adlı şiiri ile yapmayı uygun gördüm zira bu şiir, kimi yazarlar tarafından Hikmet’in en kötü şiiri olarak görülmüş olsa da bir dönemin sosyolojik ve psikolojik alt yapısının izlerini taşımaktadır. Hikmet’in, bu şiiri 1923‘ te Moskova’da yazdığı biliniyor. Yani sosyalizmin tohumlarının filizlendiği Çarlık Rusya’sının yıkılıp daha birleştirici ve paylaşımcı (Latince, sociare) bir ülkede yazıldı. O dönem fütürist akımın en güçlü olduğu yıllardır ki Hikmet, dizelerinde gelecek insanlarından da bahsetmiştir. Belki de bu şiir o dönemler ülkemizde tam anlamıyla sanayi toplumuna geçilemediğinin ve sanayi insanı olamazsak geleceği hızla değişen dünyayı yakalayamayacağımızı da anlatır.

Sanayi toplumu demek emek ve sermayenin birbiriyle bir bütün halinde harman olabilmesi demektir. Kapitalist sistemin doğuşudur. Kapitalizm, üretim araçlarının (fabrika, toprak, işletme v.s) özel mülke tabii olduğu ve piyasaya göre üretim yapıldığı sosyoekonomik bir modeldir. Bir yanda üretim araçlarına sahip patronlar diğer yanda bu üretim araçlarından yoksun fakat onlara bağımlı, makine çarklarının dişlerinde bulunan işçiler.

İlk dönem sosyalizmin karakteri, sanayi işçi sınıfının yaşadığı ve çalıştığı katı, hatta çoğu kez acımasız kapitalizm şartlarından etkilenmiştir. 19. Yüzyıl ‘ın “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler“ politikaları işçilerin ücret seviyelerini ve fabrika koşullarını belirlemiştir. Fabrika sahiplerine tam bir serbestlik vermiştir… çocuk ve kadın işçi kullanımı normal görülmüş, iş günü sık sık 12 saate çıkarılmış ve işten çıkarma tehdidi söz konusu olmuştu. Sonuç olarak ilk sosyalistler endüstriyel kapitalizm karşısında devrimi savunmuş. Marx ve Engels kapitalizmi yıkan devrimin kaçınılmaz olduğunu belirten karmaşık ve sistematik teoriler ortaya atmışlardır (Heywood: 2015, s. 117).

Kapitalizm, zamanla her şeyi ama her şeyi parayla alınıp satılan (ticaret konusu) bir mal haline getirmek isteyen ve kâr amacıyla işleyen bir çarktır. Eğitim, sağlık, konut, sosyal güvenlik, su, elektrik vs. Bu nitelikleriyle, emek sömürüsüne dayanan, derin servet eşitsizliği üreten, insana değil paraya önem veren, ortaklaşa olanı tasfiye eden bir yapıdır kapitalizm. Kısaca, sermaye egemenliğidir.

Fakat bunun olabilmesi yüzyıllar sürmüştür zira sermaye dediğimiz -kaymak tabaka- emeğin artı(k) değerini yüzyıllar boyu sömürmüştür. Bunu yapabilmesi için devlet elini -iktidarı- ve pek tabii daha birçok kuruluşu satın almıştır. İşte London, “demir ökçe “ demiştir kitabında bu insanları -elit tabakayı-anlatırken. Siyasi hayatta oligarşik bir yönetimin eleştirisini sunmuştur satırlarında.

“Toplumda üç büyük sınıf var. İlki, oligarşi. Zengin bankerlerden, demir yolu sahiplerinden, büyük şirketlerin yönetici ortaklarından ve tröstlerin patronlarından oluşuyor. İkincisi, orta sınıf, sizin sınıfınız. Çiftçilerden, tüccarlardan, küçük iş adamlarından, zanaatkarlardan oluşuyor. Üçüncü ve son sınıfsa benim sınıfım, proletarya. Ücretli işçilerden oluşuyor (s. 141).

Onlar sermayelerini arttırmaya tekelleşmeye, daha da ileri giderek bu büyük pastanın tamamını yiyebilmek için kartelleşmeye dahi çalışırken içimizden birisi çıkıp emeğin arkasında durmuş bir gün gerçekleşmesi hayaliyle sosyalizm denilen akımı savunmuştur. Hatta bunu yüksek zümreden insanların önünde bile dillendirme cesaretini gösterebilmiştir.

Kitap kısaca bu olay örgüsü üzerinden devam etmiş. Anlaşma yoluna gidilemeyince tek çıkar yolun devrimde olduğu görülmüş. Bu büyük devrimin hayali kurulmuştur.

“Servetten daha büyük bir güç daha vardır. Daha güçlüdür çünkü kimse onu sizden alamaz. Bizim gücümüz proletaryanın gücü kaslarımızdadır, oyları veren ellerimizdedir, tetiği çeken parmaklarımızdadır. Kimse bunu bizden alamaz. Asıl kuvvet budur işte, hayatın kuvvetidir, servetten de güçlü olan ve zenginliğin elimizden alamayacağı kuvvettir (s. 142).

Gerçekleşip gerçekleşmediği kitabın satırlarında gizlidir.
Kitap, distopya edebiyatının ilk örneklerinden biriymiş. Lakin ben ütopya diyerek toplantıda büyük bir yanılgı içerisine düşmüş bulundum. Esasında ütopya, kelime anlamı olarak, "gerçekleşmesi olanaksız düşünce, var olmayacak idea düşüncesi, güzel yer " anlamına gelir. Biraz daha yorumlayacak olursak "bugün gerçekleşmesi imkansız toplum modelleri" diyebiliriz. distopya ise "kara ütopya" demektir. Totaliter rejimlerin geçmişte ve hatta günümüzde toplumları ne denli etkileyebileceği üzerinden ilerler ve çoğu kitabı insanı hayran bırakır. Bir blogta distopya edebiyatı ile ilgili “sadece geleceğin totaliter devletleri” için bizleri uyaran eserler olarak değil de, “geçmişte var olmuş, bugün var olan ve gelecekte daha kötü olabilecek” totaliter devlet yapıları hakkında bilgi ve uyarı mahiyetinde eserler denilmişti. Hem geçmişin izlerini eline alıp hem de geleceği dahi şekillendirebilecek, bazen filmlere deneylere bile konu teşkil edebilecek eserlerdir esasında.

Sanırım bu önermeye katılabilirim şöyle ki "Cesur Yeni Dünya" adlı distopik eserde insanların gelecekte -tavuk misali-kuluçka makinelerinden çıkacağı, gruplara ayrılarak her işin farklı bir insan tarafından üretileceği alfa, beta v.b grupların olacağı hatta insanın zeka oranını bile değiştirilebileceği bir dünya tasarlanmıştı (ne kadar korkunç, özellikle ilk sayfalarını okurken ürperdiğimi hatırlıyorum.) Günümüze bakacak olursak -tam hatırlayamamakla birlikte- insan zekası ile ilgili Çin'de birtakım çalışmalar yapıldığı ve gelecekte daha akıllı, kusursuz insanların tasarlanacağına dair medyada haberler mevcuttu.
(Gelecek demişken, Barış Özcan'ın "geleceğin kısa tarihi - 11 dakikada 245 yıl" adlı videosunu izlemediyseniz bir göz atmanızı tavsiye ederim.)

Şöyle ki, anlatılan olaylar o kadar hayatın içinden o kadar gözümüzün önünde ki örnek verecek olursam: Türkiye nüfusunun 22 milyonu çocuk ve bu çocukların 2 milyonu iş sahasında. Bu çok büyük bir rakamdır. 2018 verilerine göre çocukların iş gücüne katılma oranıysa yüzde 21.1.

kaynak: https://bianet.org/...uk-isci-sayisi-artti

“… uygarlığı mezbahaya çevirdiniz. Kör ve doymak bilmez kişilersiniz siz. Meclislerinizde ayağa fırlar (bugünde aynısını yaptınız) ve çocuklarla bebeler çalışmazsa o kârları elde edemeyeceğinizi utanmazca ilan edersiniz.“ (s. 79).

Daha sonra yine dikkat ettiğim ezilen bir işçi sınıfının olduğu yönetimin, ekonominin, hukuk sisteminin güçlü (paralı) insanların ellerinde olduğu ve gitgide diktatöryel bir yönetim sistemine doğru evrildiği. Haklı insanların mahkemelerden haksız olarak çıktığı, üç kuruş para için saatlerce dikiş yapan insanların olduğu bir dünya. Size de bir yerden tanıdık gelmiyor mu?

Hani çağdaş, eşitlikçi, adil insan… koca koca şehirler inşa eden modern insan nerede kaldı? Dünya'da hala bir yerlerde kıt kanaat geçinmeye çalışan insanlar var. BU YADSINAMAZ BİR GERÇEK!

Günümüz dünyasında bugün çokça yaygın olarak kullanılan bir terim var “sosyal demokrasi“ veya “sosyal demokrat“ kulağımızın aşina olduğu. Sosyalizmle, sosyal demokrasi arasındaki fark nedir?

• Sosyal demokrasi, liberal- demokratik ilkelere dayanır. Siyasal değişimi barışçıl biçimde ve anayasal çerçevede olabileceğini ve olması gerektiğini savunur (Heywood: 2015, s. 148). Fırsat eşitliği ilkesine değinir.

• Kapitalizme temelde karşı olmayıp onu zenginlik yaratmanın tek güvenilir yanı olarak görür (Heywood: 2015, s. 148).

Temelde sosyalizm evcimci ve devrimci olarak ikiye ayrılır:

“TOPLUM,
İŞBİRLİĞİ,
EŞİTLİK,
SOSYAL SINIF
MÜLKİYET“

Olmak üzere bu ana temalar üzerinden incelendiğinde bütünlüğüne ulaşılabilir.
Velhasıl sosyal demokrasi vahşi olmayan bir kapitalizm peşinde ilerlerken, sosyalizm vahşi kapitalizmin ayak izlerini takip eder. Sosyal demokrat sistem patron ile işçi uzlaşmasını esas alırken, sosyalizm patron sınıfının olmadığı işçi ve egemen sınıfın egemen olduğu toplum yapısını atalarımızın yaşantısını esas alır. Amacı emek sömürüsünü ortadan kaldırabilmektir. Sosyalizm, sosyal demokrasiden farklı olarak özel mülkiyete toptan karşı durur. Oluşabilecek burjuva egemenliğini, tekelleşmeyi ortadan kaldırabilmek için( bugünkü aile şirketleri). Sosyalizmde üretim araçları devletin elinde olması gerektiği öne sürülür. Mülkiyet, devlet kontrolünde olmalıdır.

Hiçbir sistem tam anlamıyla eşitliği, adaleti getirmemiştir. İşin içine insan menfaati, açgözlülüğü, hırsı girdiği ölçüde bir yerlerde insanlar iki lokma ekmeğe muhtaç kalacak!. Şuan karma sistemlerle bir nebze seslerine çare olunmaya çalışılsa dahi bu adaletsiz dünyanın çarkları hala dönmekte!

Sonuç olarak, kapitalizm kaçınılmaz bir gerçek. Demir Ökçe, bugün ve geçmişte kimilerinin başını kimilerininse ayağını ezdi. Umarım ezilen bir toplum değil, adil ve dayanışmacı bir toplum olabiliriz.


Kaynakça
Heywood, A. (2015). Siyasi İdeolojiler: Bir Giriş. (A. K. Bayram, Çev.) Ankara: Adres Yayınları.
336 syf.
·Puan vermedi
Sizde de bu durum gerçekleşti mi bilmiyorum ama kitabı okurken zaman zaman kahramanı Ernest sandığım ve Ernest üzerinden olayları kafamda betimlediğim oldu. Kahraman neden Ernest değildi dedirten bir kitaptı; ta ki kitabın son cümlesine kadar daha doğrusu son dipnottaki cümleye kadar...
Aman yok! Sahip olduğunuz her şeyi istiyoruz. Elinizdeki her şeyi almadan muradımıza ermeyiz. İktidarın dizginlerine ve insanoğlunun kaderine biz hakim olmak istiyoruz. Bakın şu ellerimize. Ne kadar güçlüler. Hükümetlerinizi, saraylarınızı, sürdürdüğünüz sefaları sizden alacağız. İşte o günden itibaren tarladaki köylü gibi, şehirdeki aç kalmış kavruk çırak gibi ekmeğinizi kazanmak için siz de çalışacaksınız. Bakın şu ellerimize. Ne kadar da güçlüler!
Jack London
Sayfa 76 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
''Bütün bu kitaplar bana ne öğretir bilir misiniz? Yasa başka şey, hak, adalet başka şey.''
Öve öve bitirilemeyen modern toplumunuz kan üzerine kurulu, her tarafından kan fışkırıyor. Bu kıpkırmızı lekeden ne ben kaçabilirim ne de sizler.
Hükümetlerinizi,saraylarınızı sürdüğünüz sefaları sizden alacağız. Iste o günden itibaren tarladaki köylü gibi ,şehirdeki aç kalmış kavruk çırak gibi ekmeğinizi kazanmak için siz de çalışacaksınız!
Yeni şeyler öğrendikçe, okumayı gerekli gördüğüm kitapların listesi kabarıyordu.
Jack London
Sayfa 92 - Oda Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Demir Ökçe
Baskı tarihi:
1 Şubat 2013
Sayfa sayısı:
308
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053541769
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Iron Heel
Çeviri:
Osman Çakmakçı
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bordo Siyah Yayınlarını
Günümüzde Jack London, daha çok Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Deniz Kurdu romanları ve macera öyküleriyle hatırlanır. Ancak London’ın, bir maceracı olmanın yanı sıra, sosyal ve politik olaylarla da yakından ilgilendiği bilinmektedir. Demir Ökçe, didaktik bir roman. 20. yüzyılın başında, sosyalizmin kavram ve görüşlerini Platon diyalogları tekniğini hatırlatan bir yoldan "öğretiyor". Öte yandan metin, yazılışından yaklaşık 20-30 yıl sonra Avrupa’da ete-kemiğe bürünen faşizmin de "ayak seslerini" duyuruyor okura. Sosyalist Ernest Everhard’ın eşi Avis, olayları, geçmişe bakan bir tanık gözüyle anlatıyor; onun varlığı, ayrıca romanın duygusal boyutunu da tamamlıyor. Metne ‘sözde’ 2700’lü yıllarda "eklenmiş" dipnotlar, romanı bilimkurgu türüne de yaklaştırıyor.

Demir Ökçe: Bir dönemin tanıklığı.

Kitabı okuyanlar 2.879 okur

  • Viva La Libertad!
  • Miva RF
  • Kıvanç Doğan
  • Hakan bahçe
  • Hadd Moriendi
  • Efe Ege Özdere
  • Muhlise Gül AKIN
  • Ersel Ç.
  • Güneş Yılmaz
  • BURHAN KEBABCI

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.5 (4)
9
%1.1 (10)
8
%0.5 (4)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları