Adı:
Ezilenler
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052237472
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Униженные и оскорбленные
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dorlion Yayınevi
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (d. 11 Kasım 1821, Jülyen: 30 Ekim, Moskova - ö. 9 Şubat 1881, Jülyen: 28 Ocak, Sankt Peterburg), Rus roman yazarı. Çocukluğu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren Dostoyevski, annesinin ölümünden sonra Petersburg'taki Mühendis Okulu'na girdi. Babasının ölüm haberini burada aldı. Okulu başarıyla bitirdikten sonra İstihkâm Müdürlüğü'ne girdi. Bir yıl sonra istifa ederek buradan ayrıldı.Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski'nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski'nin umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı.1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. On ay hapisanede kalan Dostoyevski, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Petersburg'a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. Kardeşiyle birlikte iki dergi çıkardı. 1862'de arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868), Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler (1872) gibi eserleri yazdı. Eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumaranelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Delikanlı (1875), Bir Yazarın Günlüğü (1876) ve Karamazov Kardeşler (1879) adlı eserlerinde yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele aldı. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, bir ciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü Dünya edebiyatını en çok etkileyen ve en çok okunan yazarlardan biri olan Dostoyevski'nin eserleri birçok 20. yüzyıl düşünürünün fikirlerini derinden etkiledi.
396 syf.
·2 günde·10/10
Dostoyevski. Çok fazla Dostoyevski. Neden bu kadar Dostoyevski'ye maruz kaldım ki? Bağımlı oldum. Ne onla ne de onsuz yapabiliyorum. Ah güzel Dostoyevski! Bir kitabını daha bitirdim. Ne yaptım ben? Birinin etkisini tüm beden ve ruhumla hissederken, diğerine başlamayacağıma dair kendi kendime söz veriyorum. Ancak bu söze ne kadar süre dayanabiliyorum? Taş çatlasın üç gün. Kayıt ettiğim sözlerinden, düşüncelerinden veya kitaplarından en fazla üç gün ayrı kalabiliyorum. Sonra ev cezası bitmiş bir çocuğun sokağa ve arkadaşlarına kavuşma heyecanı gibi bir duygu durumuyla sana koşuyorum. Stendhal Sendromunu duydunuz mu? Tam olarak onu yaşıyor gibiyim. Sanat ile uğraşan üç isim bana bu tesiri oluşturdu. İlk sırada şüphesiz Dostoyevski var. Diğerleri ise Leonardo Da Vinci ve Ludwig Van Beethoven. Her biri farklı bir alanda ve farklı yollarla benzer tesiri yaptılar. Bu Stendhal Sendromunun ne olduğunu biliyor musunuz? Kısaca anlatayım. İnsanlık tarihinin en parlak ve anlamlı döneminin eserleri ile doğuş yerinde gerçekleşenlerden dolayı oluşan bir olay. Dönem, Rönesans. Doğum yeri ise Floransa. Şehir baştan başa dünyaya gelmiş en büyük dehaya sahip sanatçıların eserleriyle donatılmış. Michelangelo, Donatello, Machiavelli, Leonardo Da Vinci ve daha nicelerinin eserleriyle anlayışta ve güzellikte zirve olmuştur. Ki bana göre hâlâ zirvededir. Stendhal bir gün buraya yolculuğa çıkar. Gördüğü güzelliklerin oluşturduğu anlayış ve bir anda yüklenme karşısında kendinden geçer. Çünkü bunca şeye ne kafası ne de ruhu dayanabilir. Şimdi, bu durum hakkında size Stendhal'ın sözünü söyleyeceğim.

“Floransa’da olmaktan, o muhteşem insanların mezarında dolaşmaktan dolayı kendimden geçmiştim. Bu yüce güzelliğin düşüncesi beni avuçları içine almıştı. Bir an ilahi hislere gömüldüm. O an her şey ruhuma sahicilikle hitap etmeye başladı. Ah, keşke unutabilsem. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Hayat gözlerimin önünden çekilmişti. Yürürken yere yuvarlanıp gitmekten korktum.” 

Ecinniler kitabında Dostoyevski de bu konuya benzer bir sözü vardı. Şimdi de onu yazacağım.

"Art arda beş altı saniye kadar süren öyle anlar vardır ki, birden sonsuz bir uyumun varlığını duyumsarsınız; tümüyle ulaşılmış, elde edilmiş bir şey olarak. Dünyevi bir şey değil bu; böyle derken semavi bir şey olduğunu da söylemek istemiyorum; demek istediğim, dünyevi haliyle insanın buna dayanamayacağı... Dayanabilmesi için fiziksel olarak değişmesi ya da ölmesi gerek. Tartışılabilir hiçbir yanı olmayan apaçık bir duygu bu. Bir anda bütün doğayı duyumsuyorsunuz sanki: evet, bu gerçek. Tanrı’nın dünyayı yaratırken, her günün sonunda dediği gibi: “Evet, bu iyi, bu gerçek.” Bu... bir duygulanma değil, yalnızca bir sevinç belki. Hiçbir şeyi bağışlamıyorsunuz, çünkü bağışlanacak hiçbir şey yok. Aşk da değil bu, aşkın çok üstünde bir şey! En korkuncu da böylesine açık seçik ve... böylesine sevinç dolu olması. Beş saniyeden fazla sürse ruh buna dayanamaz, yok olur giderdi. Bu beş saniye içinde, uğruna tüm hayatımı vermeye değer bir hayat yaşıyorum ben. Bu duyguya on saniye dayanabilmek için fiziksel olarak değişmek gerekir."

Benim durumum da tam olarak bu. Dostoyevski okurken her yerden algıma çok yüce gerçekler girerken, bir yandan da buna nasıl dayanacağımı anlayamıyordum. Fazla geliyordu. Kitabı bırakıyordum. Ama onu düşünmekten kendimi alamıyordum. Kitabı ve tesirini bir an aklımdan çıkartabilsem, sadece bir an her şey olduğu gibi devam edecekti. Hayatı benimseyip acınası hayatıma geri dönecektim. Ama olmuyordu. Olmuyordu... Bu olumsuzluğun iki büyük nedeni vardı.

1-) Kurgu: Dostoyevski'nin okuduğum her kitabında kurgu tarafından vuruldum. Daha önce bunu yazmıştım. Ama farklı bir açıdan bir daha değerlendireceğim. Elinize herhangi bir roman alın. Konusunun ne olduğunu başlarında ya da ortalarında çözersiniz ve sonraki sayfalar için teoriler üretmeye başlarsınız. Bir iki tanesini tutmasa bile üçüncüsünde veya başka bir denemenizde tutturursunuz. Çünkü her şey az çok nereye varacağını kestirebilirsiniz. Dostoyevski'de ise tam tersi bir yazım şekli var. Kaç bölüm okumuş olursak olalım ve ne kadar geçirmiş görmüş olursak olalım, bir dahaki sayfada ne olacağına dair ürettiğimiz her teori yalan oluyor. En azından benimkiler yalan oluyor. Bu hissiyatımı nasıl anlatabilirim? Nasıl? Bir kazıcıyı düşünelim. Toprağın dıştan görünüşlerine ve dokunma ile duyumsamasına göre altında nasıl bir maden ve toprak şekli olduğunu anlıyor olsun. Kendi kabiliyetine göre belli bir yere kadar kazabiliyor tabii. Sonra Dostoyevski ile bir araya geliyor. Ayazın ve karın dövdüğü bir toprağa gidiyorlar. Kazıcımız "Burada kazdıkça kardan başka bir şeye ulaşamayız." diyip kenara çekiliyor. Dostoyevski ise "Çayır Süseni -Siberian iris- tohumları vardır." vuruyor kazmayı ve tohuma ulaşıyor. Sonra sık bir ormana gidiyorlar. Kazıcımız, "Burada kazınca ulaşabileceğim bir kaç meyve ve çiçek tohumundan başka bir şey olmaz." diyip işe girişiyor. Dediği gibi de oluyor. Dostoyevski'nin kazmaya başlayacağını görünce "Kendini boş yere yorma babalık. Sen de aynı sonuca ulaşacaksın." diyor ve içten gülmeye başlıyor. Dostoyevski bir şey demeden kazmaya başlıyor. Bu sefer biraz incelikle kazıyor. Uzunca bir süre kazıyor. Sonra bir anda kazıcımıza dönüp "Bak! Bir Woolly Mammoth iskeleti. Vay canına! Ne kadar da büyük!" dedi. Kazıcımız içinden "Şanslıydı sadece. Hepsi bu." diyip hayranlıkla ve imrenerek baktı. Sonra sıcak bir denizin kumsalına gidiyorlar. Kazıcımız yine devreye giriyor. Ukala bir şekilde "Burada kumdan ve kaplumbağa yumurtasından başka ne olabilir ki? Boşversene ya! Güneşin tadını çıkartalım." diyerek, uzanmaya başlıyor. Dostoyevski ise kazması ile vurmaya başlıyor. Kazıcımızın umrumda değil. Dostoyevski devam ediyor. Sonra bir anda sevinçle kazıcıya sesleniyor. "Görüyor musun? Uzun yıllar önce toprağın altında kalmış bir cam şişe ve içinde de eski bir parşömen var. Aaa! Burada bir de istiridye. Bunun burada ne işi var?" der ve kazıcımızın ilgisini çeker. İkisi de heyecanlanır. Önce istiridye açılır. İçinden dünyanın en küçük ve en parlak incisi çıkar. Kazıcımız şaşkındır. Ne olduğunu anlamaya çalışır. Dostoyevski'ye bakar ve kendini kaybetmemeye çalışır. Sonra heyecanla söze girerek, "Şişeyi de açıp parşömende ne varsa okuyalım." der. Dostoyevski, ona saniyelik bir bakış atar ve şişeyi açar. İçinden parşömeni çıkartır. Yüzüne hafiften bir gülümseme gelir. Kazıcımız "Ne yazıyor? Ne yazıyor? Söylesene!" diye heyecanla bağırır. Dostoyevski, parşömeni ona uzatır. Kazıcımız heyecanla bakar ve su yazıları görür:
"YERALTINDA NE VARSA DOSTOYEVSKİ'DEN SORULUR."
Yazıyı okur okumaz şaşkınlık ve anlayış içerisinde dumura uğrayan kazıcımız bayılır. İşte, ben de böyle bir şaşkınlık ve yüce bir gerçeklik içine düşmüş durumdayım.

2-) Acı: Dostoyevski'nin karakterleri oluşturma şekli muazzam gerçekten. Ying-Yang felsefesini ve oksimoron olayını çok iyi yapıyor. Karakterlerin her biri diğerinden dağlar kadar farklı. Ama dikkat edilerek bakılırsa eğer; herhangi bir karakterin bütün yüce özelliklerinin karşısına, tam zıt şekilde yüce özelliklere sahip bir karakter koyuyor. Bunu renklerden giderek anlatabilirim. Siyah renkli bir karakter koyduğunda, karşısına beyazı da koyuyor. Hatta bazen gri de orada oluyor. Kırmızı bir karakter varken de karşısına moru koyuyor. Kısacası her bir karakteri hem karakterin içinden, hem de dışarıdaki karakterlerle değerlendirme imkânına sahip olabiliyoruz. Ezilenler kitabında bunu çok iyi kullanmış. Zıtlıkları bir araya getirerek olağanüstü bir eser ortaya çıkartmış. Karakterleri, kendi anlayışıma göre ifade etmeye çalışarak anlatmaya çalışayım.

Nikolay Sergeyiç: Fakir, sevgi dolu, yardımsever, ilgili, saf ve gururlu bir baba.
Prens Valkovski: Zengin, bencil, kurnaz, manipülasyoncu, hedonist ve çıkarı olmadıkça umursamaz bir baba.

Nataşa: Fakir, iyi ve duygusal hareket eden, fedakâr, cefakâr, anlayış ile gelen saldırgan koruyucu, yetişkin ama çocuksu ruhlu ve inatçı.
Katta: Zengin, iyi ve mantıksal hareket eden, çoğunluğun yararına fedakâr, heyecanlı, kutsal gördükleri için koruyucu ve cefakâr, çocuk ama ince bir anlayışına sahip ve uyumlu.

Vanya(Dostoyevski): Fakir, ince bir zekâ ile anlayış, olgun bir ruh, sevgi ve iyilik için fedakâr, gerçekçi ve erdemli.
Alyoşa: Zengin, çocuksu ve anlayış yoksunluğu, saf bir ruh, iradesiz, hayalperest ve iyi niyetlilikle birleşen şeffaf bir aptal.

Arada bir kaç karakter daha var. Aralarından bir tanesi gerçekten eşsiz. Nelli adlı çocuk. Her neyse, böyle karakterlerin bir araya geldiği olaylar silsilesini tasavvur etmeye çalışın. Ufacık bir olayın barındırdığı anlamlar ve gerçeklikleri düşünün derim. Haftalarca tasavvur etseniz bile, kitabın sadece bir bölümündeki hayal gücünün yakınından bile geçemezsiniz. Acı kısmını da açıklamak istemedim. Okursanız eğer, kendiniz anlarsınız. Acım, acınız olmasın. Dostoyevski'nin acısı, acımız olsun.

"Bana, acı duymak ihtiyacıyla yarasını isteyerek deşiyormuş gibi geldi... İnsan yüreği büyük kayıplar karşısında çoğu zaman bu ihtiyacı duyar!"

"Garip davranışlarıyla, bizlere cephe alarak gösterdiği güvensizlikle sanki yaralarını deşmek istiyordu. Deyim yerindeyse, acısını körüklemenin verdiği üzüntüden zevk alıyordu... Bu zevk bana da yabancı değildi. Kaderin baskısı altında ezilen daha niceleri uğradıkları haksızlığın üstüne üstüne gitmekten acı bir zevk duyarlar."

Uzun lafın kısası, bir kitabı daha böylece bitmiş oldu. Anlatabileceğim daha çok şey var. Bundan fazla ise söylemek istediğim sadece bir şey var. Dostoyevski, adamdır!
396 syf.
·5 günde·7/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

"Zaferler azaldıkça özgürlükler artar." Victor Hugo

Hugo'nun bu cümlesini aslında Ezilenler kitabına uygulayabiliriz. Çünkü Ezilenler kitabı tam olarak Rusya'da serflik, yani köylülerin toprak ağalarına bağlı olduğu kölelik sisteminin kaldırıldığı yıl içerisinde yayınlanmıştır. 1814 yılında Rusya'nın Napolyon'u yenmesinden 47 yıl geçtikten ve serflik kaldırıldıktan sonra özgürlüklerin arttığı bir ortamda Dostoyevski neden Ezilenler adında bir kitap yayınlamıştı?

Ezilenler kitabını okuduğum sıralarda Kur'an-ı Kerim'de karşıma çıkan bir ayet bana bu kitap hakkında şunu diyordu : "Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım."
Kasas Suresi, 5. ayet

Yeryüzünde üst kesim tarafından ezilmekte olanlar ezilmelerine karşın mutsuzlar mıydı ki peki? Yani zaten onların birbirine karşı duyduğu sevgi ezim ezim ezilmelerine rağmen onlar için bir lütuftu ki aslında. Hem onların önderlik arzusu da sevgilerinde birbirlerine karşı hissettiği önderlik arzusu değil miydi?

Ezilme ile sevginin niteliği ters orantılıdır. Üst kesimde para ve rütbe arzusuyla yanıp kavrulan insanlar seni ne kadar ezmeye çalışırsa senin içindeki sevginin de o kadar artma ihtimali var. Hani Kleist'ın Michael Kohlhaas adlı romanında geçen şu #15657621 alıntı gibi adaletsizlikten emin olunan ortamlarda başka bir çare olmadığı için insanın kendi kalbindeki dürüstlükten emin olduğu bir an oluyor.

"...ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin" diyen Nazım Hikmet'e karşı da bir serzeniştir aslında bu kitap. Çünkü romandaki karakterlerin her biri kabahatlerinin oldukça farkındalığında ve bu kabahatleri sevgi arayışı, merhamet ve acıma duyguları olduğu için bundan gocunmamaktalar. Tam tersine birbirlerini en çok nasıl sevebileceklerse o yöne doğru bir arayış içindeler. Hani bizim de tam olarak yapamadığımız o arayışı.

Slav kadınları kötüdür abi... Kötüdür. Defalarca gözlerinin içlerine kadar bakabilmiş biri olarak masmavi bir deniz rengiyle karşılaşırsınız çoğu zaman. Bu masmavi denizin içinde muhtemelen ne batık gemiler, ne renkli balıklar, ne geçim sıkıntısıyla geçip giden hayatlar var dersiniz. Ama çoğu zaman öyle olmaz... Dostoyevski'nin kitaplarında da kadınlar genel olarak kötüdür. O masmavi gözlerinin içinde gördüğünüzü sandığınız şeyler aslında sadece bir perde gibi sizi kandırır. Çünkü soğuktur Slav topraklarının atmosferi. Her gün bir ambulans sesi duyulur ölen bir evsiz insanı yerinden almak için. Rönesans'ın değdiği sokaklarda fakirliğin ve ezilmişliğin Rönesansını yazarlar bu insanlar da. İçlerinde gerçekten sevgiye dair bir şeyler olduğunu görürsünüz. Çünkü ellerinde başka bir şeyleri kalmamıştır. Kadınların gözleri, altın orana yakın olan yüzleri ve fizikleriyle yanılttığı erkeklerin sevgilerinin bitmez tükenmez savaşını anlatır Dostoyevski de kitaplarında.

Ezilmek iyidir ama seversen.
394 syf.
·7 günde·8/10
Yazıma çevirmen Nihal Yalaza Taluy'u övmekle başlamak istiyorum. Kendisinden daha önceden de çeviriler okumuş olmama rağmen, çeviri odaklı bakmadığım için okuyup geçmiştim. Yayınevinin benim için önemi yok. Fakat İş Bankası gerçekten güzel basımlar yapıyor. Bu sefer sadece baskı kalitesi değil çeviri de çok kaliteli olduğu için güzel bir okuma süreci oldu. O, gerçekten harika bir çevirmen, çevirdiği kitaplardan listenizde olanları gözünüz kapalı alabilirsiniz. Dostoyevski ile yollarımız ilk kesiştiğinde onu çok fazla anlayamamış ve beğenememiştim. Bu yüzden okuduğum kitapları sil baştan kaliteli çevirilerden tekrar okuyacağım. Rus birkaç yazar için en iyi çevirmenlerin Serpil Demirci ve Nihal Yalaza Taluy olduğunu artık biliyorum da bir süre için rahat okurum. Fakat size bir güzellik yaptım, Nesrin Altınova'nın çevirisine de baktım. Anlam olarak hiçbir sıkıntı gözüme çarpmadı. Sadece akıcılık yahut hitap etme konusunda Nihal Hanım bana daha yakın hissettirdi. Fakat siz 3 çevirmenden de gönül rahatlığıyla temin edebilirsiniz.

Artık romana gelelim mi? Efkar basarsa karışmam. :)

Bir yazar, pastanenin birinde köpeğiyle her gün gelen yaşlı bir adama dikkat kesilir. Hâl ve hareketleri oldukça gariptir. Derken, zaman içerisinde o adamın hayatına bir şekilde dahil olur. Romanda, bu adam evladı tarafından üzüntüye uğratılan ilk babadır. Sanki babaların kaderleri yarım akıllı kızlarının aşk maceralarıyla mahvolmak üzerine kuruludur. Bir insan duygularına hakim olamayabilir, onları değiştiremeyebilir. Bu zaten çok zor bir şey. Lakin bir insan hareketlerini kontrol edebilir. Bu konuya tekrar döneceğim.

Kitapta sevimli, ağzının tadı yerinde, huzurlu bir aile var. Genel kurgu, bu aile ve onların yaşadıkları üzerine denebilir. Evin reisi Nikolay Sergeyiç İhmenev, adam gibi adam, dürüst, namuslu, şefkatli bir babaydı. İşte tam da bu yüzden namussuzun biri onun karşısına çıktığında adamın hayatını altüst etti. Kötüleri kandırmak zordur, fakat namuslu ve iyi bir insanı kandırmak kolaydır derler. Çünkü bu insanlar herkesi kendileri gibi zannederler. Karşılarındaki insanın hançerlerinin bile dansöz gibi kıvrılacağını bilemezler. Prenslik ünvanından başka bir özelliği olmayan kötü kalpli Pyotr Aleksandroviç Valkovski'ye emrinde çalışacak namuslu bir adam lazımdır. Yıllarca malına mal katan, her türlü para hesabını ince ince yapan bu adama, bir gün kendi zayıf karakterine bağlı sebeplerle sırt çevirir ve dahası adamcağınızın malını mülkünü de yalan eder. Fakat bu olaylardan önce oğlu gerizekalı Alyoşa'yı (Allahım kibar olmak falan istemiyorum) bunların yanına sözde sürgüne gönderir. Çünkü İhmenev o kadar namusludur ki bu aptal oğlan onun yanında bir parça düzelir diye düşünür. Evde de genç bir kız var. Hadi tahmin edin ne olabilir?

Bunların arası mal mülk meselelerinden açılınca, İhmenev, ailesini toplar ve şehre gelir. Henüz yarımakıllı kızı Nataşa ile prensin oğlu Alyoşa arasında bir duygu yoktur. O esnada kitapta anlatıcı rolünü de üstlenmiş Vanya ile İhmenev ailesi güzel bir dostluk kurmuştur. Evin kızı, gerizekalı Alyoşa ile yakınlaşmadan evvel, aslında Vanya ile evlenme kararı vermiştir. Lakin Alyoşa bunları evlerinde ziyaret etmeye başlayınca gönlü Alyoşa'ya akmış ve kara sevdanın karasına bulaşmıştır. Zaten babalarının arasındaki gerginlik 7 mahalleyi aydınlatacak elektriği barındırırken bir de bu olay olunca, İhmenev Reisi artık çok kötü günler beklemektedir.

Zaman ilerledikçe sadece çevirinin güzelliğinden kitabı rahatlıkla okudum. Fakat bende aptal alerjisi var. Yani bir budalalık görünce bu o anlık bir şeyse hoşgörülüyümdür, insanlık hali der geçerim ama bu durum mütemadiyen tekrarlanan bir durumsa, mümkünse oradan uzaklaşır mümkün değilse o insana gözlerime hakim olamadığım bakışlar fırlatarak ve dahi dilimi de kasıtlı olarak tutmayarak tepki veririm. Bu yüzden kitabı yüzüme Instagram filtreleriyle yaşlılık gelmişçesine okudum. Anneannemin komşuluk ilişkisinden de kaynaklı bir akraba vakamız olmuştu. Bir babanın aptal kızının aldığı kararlarla başının nasıl önüne eğildiğini bu yüzden iyi bilirim.

İşte İhmenev'in biricik kızı babasının onurlu başını, Alyoşa için nasıl eğdirdi, Vanya'nın gözleri ile okumuş bulunmaktayız. Ruslar mı ilginç Vanya mı bilmem ama o da değişikti yani. Kitap boyunca İhmenev'in kızı Nataşa'ya olan desteğini sürdürdü ve gerçek bir dost gibi davrandı.

Kahır, insanı birden yıkmaz. Ha üzüntüyle yüz felci geçiren insanlar da duydum. Kahrın hususiyeti bir kurdun yaprağı tırtık tırtık yemesi gibi insanı bitirmesidir. Amma velakin sonunda kurt kelebeğe dönmez. İhmenev baba evladı için duyduğu derin sevgiyle, yine onun mahkum ettiği derin acıyla kavrulurken, o yarım akıllı kızı Nataşa seçimlerinin acı sonucunu bile bile yaşamaya gitti ve okuru ''Yapma!'' diye inletti. Alyoşa karakteri, bu kadar derin bir aşkla sevilmek için fazla ''çocuktu.'' Lakin gönül ferman dinlemiyor.

Nice sevgiler gördüm, insana hatıra diye bıraktığı acı günler ve güvensizlik duygusu. İnsan, kalbinde artık o aşkı, sevgiyi taşımasa dahi, incindiği yeri her hissedişinde, yeni bir soluğa korkuyla bakar, bakabilir. Bu yüzden ta en başında insan durabilirken durmalı. Aklınız size alarmlar çalarken durun! Çünkü insan sadece duyguları filizlenmeye başladığında durabilir. Bir ağaç gibi büyüyüp palazlandığında, o ağacı kökünden söküp atamaz kimse. Ağacı kesseniz dahi, kuru kökü toprakta kalır. İşte yıllar sonra dahi o kalan köklerdir kalbinize batan. Bu yüzden insanın kalbini toprağa benzetmek mümkündür.

Şimdi size soruyorum, sonu nereye gideceği belli olmayan (aslında olan) tohumları kalbinizde tatlı geliyor diye sulamak mı? Gönül işlerini hayatın bir eğlencesi gibi yaşamak mı? Yoksa yanında eğlenirken güven de duyabileceğiniz biriyle bu hayatı yaşamak mı? Hoppa ve ham bir insanı hayatınıza dahil edip, onu suçlayamazsınız. Çünkü o zaten hareketlerinin sonucunu hesaplayacak kabiliyette değildir. Lakin hep karşınızdaki insanı suçlayan bir bakış da sunmamalı. Belki de güvenilmeyecek olan sizsinizdir, bunu da düşünün. Bu yüzden insan olanadır sözlerim: KİMSENİN GÖNLÜNÜN EĞLENCESİ OLMAYIN. KİMSENİN GÖNLÜNÜ EĞLENCE ETMEYİN. Bir gün birinin ahını alanın, bir gün bir başkası ağacını yakar!

***

Bir şarkı* düşüyor aklıma, sanki Natalya yazmış söylemiş. Sanki öznesi Alyoşa. İşte Alyoşa'yı severseniz ''son bakış bir miras'' olur. Onca şeyden sonra ardınızda bıraktığınız ana-babanın acısı günahınız olur. Sonrasında yaşanılanlar da işte ''bu günahın bedelidir.'' Bu hüznü hiçbir şekilde paylaşamaz, azaltamazsınız. Bir yerde bir Vanya'nın gönlünü ardınızda bırakırsanız, o almaz sizden intikamı, hatta muhtemelen o sizin yolunuza kilim olur zaten. Ama hayat... O hayat bir gün gelir sizden intikamını alır. Belki biganeden belki de aşinalardan gelir o intikam. ( sürprizbozan içeren cümle->)Alyoşa'nın bir diğerine akan yüreğinin bahanesi avutmaz içinizi. (sürprizbozan bitti.) Gündüz de geceniz de kandırmaz, kaldıramazsınız. Sitemleriniz yükselir. Hatta belki Natalya gibi siteminizi dudaklarınızdan gökyüzüne doğru bırakamaz, kendi gökyüzünüzde patlatırsınız. Hep derim ya, her insanın göğsü kendi göğüdür. Kim bilir, her birinizin göğünde ne ah'lar vardır.

Ah Nelly…

*https://www.youtube.com/watch?v=vk8k-XUSfG0
394 syf.
·22 günde·Beğendi·8/10
Dostoyevski' nin 1861 yılında yayımlanan, elli sayfası haricinde eserin tamamını beğenmediğini belirttiği, kendisine çıkış yaptıran, çıktığı dönemde oldukça fazla eleştiriler alan ancak devamında en çok okunan eserlerinden biridir.
Zıt kutuplardaki insan karakterlerini ele alarak, çoklu aşk denkleminde bu zıt kutuplardaki insanların sergiledikleri tutum ve davranışları size yansıtır.
Okuduğum her kitapta mutlaka kendime bir karakter seçer ve bununla özdeşleşir kitap bitinceye kadar kurgunun içerisinde o karakterle varolmaya çalışırım. Lakin bu kitapta sevgili Dosto' cuğum bana seçme şansı bırakmadı. Her bir karakter öyle güzel işlenmiş ki romanın içerisinde, bende resmen çoklu kişilik bozukluğu yarattı...
Kör aşık Nataşa, aptal aşık Alyoşa, gereksiz sabırlı ve vefalı aşık Vanya, saf, sadık, istemem yan cebime koy modunda ki aşık Katya, hilekâr, kötülüğün bilincinde, bilinçli olarak kötülüğü tercih etmiş, sistematik bencil, hedonizmin zirvesinde ki karakter Prens Valkovski, dürüst, iyi bir baba, güvenilir ve sadakat denilince parmakla gösterilen adamlardan olan Nikolay Sergeyiç, zavallı, hastalıklı, küçük yaşta feleğin sillesini yemiş Nelly, aşık olacağı adamı tanıyamamış, kandırılmış ama aptal aşık olmayan Nelly'nin annesi, çok sevip güvendiği evladı tarafından ihanete uğramış Nelly' nin dedisi yaşlı adam... Bu karakterlerden hangisinin yerine koyarsanız koyun kendinizi onu anlayıp onunla özdeşleşeceğiniz mükemmel anlatımı olan enfes bir kitap...
Dostoyevski' nin eserlerinde en sevdiğim yan romanın içinde mutlaka kendisine rastlama şansımın olmasıdır. Burada da Vanya olarak karşımıza çıkar.
Bu kitapta beni en çok etkileyen içine ana hikayeyi destekler nitelikte yerleştirilmiş olan sonrasında ana hikaye ile bir şekilde bağlantı kurulan ikinci hikaye Nelly' ninkidir. Bu Vanya'nın girdiği bir pastahanede dikkatini çeken bir dilenciyi takip etmesiyle başlar.Bu tip meczup kılıklı insanlar bana hep ilgi çekici gelmiştir. Kimbilir ne hikayesi var, hangi dayanılmaz acı onu bu raddeye getirmiştir diye hep merak ederim. Bazen sokakta denk gelip yanından öylece geçip gittğimiz bu insanların durup gözlerinin içine bakmak aklımıza gelmez, yahut gelirde karşılaşacağımız acıya tahammül edecek takatimiz yoktur. Lakin Vanya' nın vardı. Bu herkesin görmezden geldiği adamı merak edip onunla ilgilendi, ona yardım etmeye çalıştı, bu alaka ve karşılıksız iyilikler ona en sevdiği kadının da aynı sonu paylaşmaması için, ona yardım edebilmesi için fırsat yarattı. İşte burada da şu ata sözü geliyor aklıma " iyilik yap denize at, balık bilmez ise Halik bilir."
Aşk budalası aptal kızların ailelerine yaşattığı acı öyle güzel işlenmiştir ki satırlar arasında kaybolabilirsiniz.
Her ezilen potansiyel bir ezicidir aslında. Nataşa'yı ele alalım. Mesela Alyoşa tarafından aşkı sömürülür ve sürekli küçük düşürülür dolayısiyle ezilen konumundadır. Oysa Vanya'ya karşı tam bir ezicidir çünkü o da Vanya'nın aşkını ve sadakatini sürekli olarak sömürmektedir. Alyoşa ise Nataşa'yı ezen ama babası tarafından ezilen, aşağılanan ve çıkarları için kullanılan bir zavallıdır.
Prens Valkovski İhmenev karşısında ezici konumdadır ancak hikayesini dinlediğimizde onun da sosyete içerisinde yakışıklılığı dolasıyla kullanılan, değersizleştirilen bir ezilmiş olduğunu farkederiz. Dünyanın düzeni ve bu adaletsiz çark yüzünden kötü olamayı bilinçli olarak tercih etmiştir.
Peki İhmenev hem kızı, hem prens ve adalet sistemi tarafından ezilen konumundayken onu da eşine ve prense hizmet ettiği dönemde prense bağlılığı ve kör bakışından dolayı istemeyerek de olsa insanları ezen konumunda bulabiliriz.
Nelly' nin dedesini kızı ve kızını kandıran şahsiyetsiz tarafından ezilen konumunda iken Nelly'i ezerken bulur hatta Nelly'i bile herkes tarafından ezilirken kendisini yegane seven ve koruyan Vanya 'ya eziyet edip ezerken yakalyabiliriz.
Dolayısı ile her ezilen aynı zamanda potansiyel bir ezicidir.
Kitabı Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile okudum Hasan Ali Yücel klasiklerinden. Normalde başka bir eser okurken ikinci olarak bir Dostoyevski eserini beraberinde okurum bu kitaba da Suyu Arayan Adam ile aynı anda başladım ancak diğer kitabı bırakıp Ezilenler ile devam ettim nedendir bilinmez bu sefer ikisi aynı anda yürümedi...
Nihayetinde ben çok beğendim sevgili okur... geriisi sizin bileceğiniz iş...

Sevgiyle ve kitapla kalın...
396 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Dostoyevski, bu kitabında görünüşte bir aşk hikayesi anlatıyor. Ama aslında sadece görüntü olarak öyle. Esas olarak o günkü toplum yapısı içerisindeki ruhsal, fiziksel, ve sosyal olarak ezilenlerin hikayesini anlatıyor. Zaten Dostoyevski'den de romantik bir aşk hikayesi yazmasını bekleyemeyiz herhalde.

Hayır, kitapta ilk aklınıza geldiği gibi işçi sınıfının, köylü sınıfının nasıl ezildiğinin hikayesi anlatılmıyor. Aksine belkide ezildiğinin farkına varmayan insanların hikayesi anlatılıyor.

İç dünyası ve yaşantısı kötülüklerle dolu bir prens, bu prensin kişiliği tam gelişmemiş ama iyi niyetli oğlu ve onun etrafında biri soylu , diğeri ise onun için ailesini terk etmiş iki kız. İşte tüm hikaye sanki bu aşkın anlatımından ibaret görünse de esas olarak anlatılan apayrı bir hikaye mevcut. O da, 12 yaşında bir kız çocuğu olan Nelly'nin yürek burkan dramatik hayat hikayesi.

Peki bu hikayede gerçekten ezilenler kim ? Nelly mi ? prensin oğlu mu ? kızlar mı ? terk edilen aile mi ? ..vs.. İşte yazar burada kitabını yazmış, okuyucuya da düşünün ve bulun demiş. Ama bunu yaparken de yolları göstermiş.

Kitapta, muhteşem bir kurgulama, harika bir anlatım, eğer bazı uzun konuşma metinlerini saymazsak, kitabın son sayfasına kadar süren müthiş bir akıcılık ve sürükleyicilik mevcut. Ben büyük beğeniyle okudum. Kesinlikle okunmasını da tavsiye ediyorum.
396 syf.
Ezilenler ah ahhh ezilen bedenler mi yoksa duygular mi okurken her duyguyu sanki içiniz sizlarcasina okudukça en içten hissederek okuyorsunuz. Bir kitap okuduğunuzu düşünüyorsunuz ama içerisinde başka bir kitap daha yazılıyor oldugunun farkına varıyorsunuz. Bir hayat ama üç ölüm sizleri en derinden sarsacak acıklı sonlar. Yasamak icin mücadele veren hayatlar okuyucuyu kıtabin duygusal acıklı dünyasına hapsediyor.
396 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
BİR GÜN DEĞİL SANA HER GÜN YALVARDIM, DUYMADIN SESİMİ, EZİLİYORUM!!!!

Evet dostlarım bu kitapta oldukça ezildim. Kitap beni çok hırpaladı. Aslında tam da Dostoyevski kitaplarından beklenecek bir etki bu. Sizi alır tokatlar, içinizi burkar, yerden yere vurur, ağlatır …

Okurken çok kapıldım kitaba, okuduğum kitaplarında bu kadar kendimi karakterlerin içlerinde bulduğum bir kitabı olmamıştı. Bütün karakterler çok etkileyiciydi, fikrimce. Vanya’nın dostluğu ve yardıma koşuşu, Nataşa’nın aşkı ve ailesine bağlılığı, Nelly’nin onurlu bir çocuk oluşu, Alyoşa’nın hovarda yüreği, Prens’in iticiliği, İhmenev’in harika bir baba oluşu….. Anlatmakla bitmeyecek galiba:)

Ailesinin göz bebeği Nataşa’nın sevdiği adama yani prensin oğluna kaçmasıyla gelişen olaylar silsilesini okurken sanki gerçekten onlardan biriydim. Bazen Vanya’ya bazen Nataşa’ya kızdım, İhmenev amca sessizce izlememi söyledi. Sonra bana dedi ki “Kaçmayın yavrum, Allah’ın emriyle gidin! Bak kaçarsanız bunlar oluyor işte. Düştüğümüz rezilliği görüyorsunuz evladım.” dedi.
Özür dilerim, işi yine maskaralığa döktüm:))

Hikaye ahım şahım, akla gelmeyecek bir hikaye değil. Hatta birbirine düşman olan ailelerin çocuklarının birbirlerine aşık olduğunu birçok ağlak Türk filminde görmüşsünüzdür.(Ağlak nedir ya?) Hikayenin özgünlüğü elbette önemli anca mesele anlatım şeklinde. Dostoyevski bu konuda ustanın da ustası hatta romancılığın virtiözü! Garip bir tanım oldu farkındayım, çaktırmayın canım sizde.

Onurlu ve fakir insanların, kendini soylu olarak gören-ki buna hiç anlam veremedim ömrüm boyunca- ve zengin insanlar tarafından hor görülüp parasıyla istediğini yaptırabileceklerini ve bu cümlenin nasıl biteceğini inanın bilmesem de hala yazıyor olmama şaşıyorum. Evet Türkçe öğretmenimin bir suçu yok inanın hepsi benim hatam:/ Sanırım havamda değilim:/

Sen mi büyüksün, ben mi büyüğüm? Ben büyüğüm, benim ben İhmenev usta!!! kıvamında sonu buruk ama güzel biten bir Dostoyevski romanıydı Ezilenler… Ezilen bir ailenin yaşadıklarına ve kalpsiz prens ve saf oğlunun yaşattıklarını bazen sinirlenip bazense tebessümle okuyacaksınız.

İnsanlara soylu, zengin, fakir, siyah, beyaz, Müslüman, Yahudi, Türk, Yunan diye ayırmadığımız ayrıca ezmediğimiz ve ezilmediğimiz günler, ömürler diliyorum…

Ayrıca etkinlik sahibi Quidam’a teşekkürlerimi sunuyorum:)

Sevgiyle ve kitapla kalın...
478 syf.
·12 günde·Beğendi·9/10
-Uzun zamandır beni bu kadar ezen bir kitap okumamıştım-

Kitabı kapsamlı bir şekilde kendi penceremden değerlendirmek istiyorum...

Dostoyevski 1849 yılında önce idama mahkûm edilmiş daha sonra bu idam cezası sürgüne çevrilmişti. Ağır şartlardaki hapis hayatı ve sonrasındaki zorunlu askerlikte geçirilen toplam 8 yıldan sonra Dostoyevski ağır izler taşıyan bir ruh haliyle eserler vermeye devam eder. Ezilenler de bu sürgün hayatından kısa bir süre sonra (1861) kaleme aldığı eserlerinden biridir.

Dostoyevski, Ezilenler'le eleştirmenlerden umduğunu bulamaz, ağır bir şekilde eleştirilir ancak okurlar tarafından beğenilir. Eleştirmenlerin özellikle kitabı hangi konularda eleştirdiklerine ulaşamamamla birlikte, kanaatimce işlediği konu ile o zamanki kültürel toplum ahlakına uygun bulunmadığın dolayı eleştirilmiştir. Bir genç kızın aklı ve sağ duyuyu ikinci plana atarak, yüreğinin peşinden koşması yani eserde Klasisizm'e karışı Romantizm'in savunulması eleştirmenleri rahatsız etmiş olabilir. Ama okurlar daha çok ortaya konulan ürünün hoşnutluk derecesine bakarlar ve bu eser fazlasıyla duyguları harekete geçiriyor, o zaman okur bunu beğenir. Özellikle şu ifadesi “En önemlisi akıl değil, onu yöneten huy, kalp, asil duygular, kültür...” bu konunun özeti gibi olmuş.

Ezilenler, Dostoyevski'nin o sıralar çıkardığı dergisinin satışını canlandırır ve buradan elde ettiği kazançla çok istediği Avrupa gezisine çıkar (1862). Dostoyevski'den birçok şey taşıyan eserdeki baş karakterlerden biri olan yazar Vanya da yayıncısından kendisini rahatlatacak toplu bir para alıyordu: "Hikâyem bitti, yayınevi sahibi hayli borçlandığıma bakmadan, ganimeti eline geçirdiği için az çok, hiç değilse elli ruble bir şey verir. Epeydir elime bu kadar para geçmemişti. Özgürlük ve para!.."

Vanya'ya değinmişken Dostoyevski ile ortak birkaç yönüne daha dikkat çekmek istiyorum: Dostoyevski, hayatının çoğu safhasında para sıkıntısı çekmişti. Hatta bazen daha yazmadığı eserinin parasını alıp yayıncısına borçlanırdı. Kumarbaz'ı da yayıncısının kendisine verdiği mühletin dolmasına 30 gün kala yazmaya başlayıp 29 günde bitirmişti. Yukarıdaki alıntıya ek olarak şu alıntı benzerliği daha net bir şekilde ifade ediyor
" Yazıya neredeyse hırsla sarıldım, elimdekini ne yapıp yapıp bitirmem gerekiyordu. Aksi halde, beni iyice sıkıştıran yayınevi sahibinden taş çatlasa para alamazdım." Ancak buradaki örnekte Dostoyevski, Vanya'ya benziyor çünkü Kumarbaz 1867 yılında kaleme alınıyor.

Dostoyevski gibi Vanya da elit çevreye katılmıyor: " İlk yapıtıyla kazandığı ünden sonra girdiği edebiyat çevrelerinde kişisel görünümüyle etkili olmayı başaramayan yazar, alışık olmadığı bu toplumsal ortamdan kaçmak için edebiyat çalışmalarını sürdürdü..."(Ezilenler, FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ, Bordo Siyah); ve Vanya, “Yüksek çevre” adını verdiğiniz topluluğa önce sıkıcı bulduğum, sonra da ilgimi çekeceğini tahmin etmediğim için girmiyorum. Ama yine de arada bir uğradığım oluyor..."

Vanya rutubetli bir evde yaşamak zorunda kalır aynı zamanda hastalıklı bir bünyeye sahip zaman zaman iki gün yataktan kalkamaz hale gelir :"Yukarı çıkar çıkmaz birden başım döndü, odanın ortasına yığılıverdim. Yelena’nın çığlığını hatırlıyorum, ellerini çırparak, düşmeme engel olmak için bana doğru atıldı. Sonrasını bilmiyorum..." , "ihtiyar doktorumun son defa, “Yoo, bu çalışmaya dayanacak sağlığın yoktur azizim, buna imkân yok!” dediğini duyar gibiyim. Aynı şekilde Dostoyevski de hastalıktan çok çekmiştir: "Dostoyevski’nin hayatı boyunca büyük ıstıraplar çektiği sara nöbetlerinin, romanlarındaki hastalıklı tipleri yaratmasında ne gibi katkısı olmuştur ."(DOSTOYEVSKİ’NİN KUMARBAZ ROMANININ HAYAT-ESER AÇISINDAN İNCELENMESİ, Dr. Selahattin ÇİTÇİ). Bu arada sara demişken eserde küçük meleğim Nelly de sık sık sara nöbetlerini geçirir. Daha bunlar gibi başka ortak özellikler de bulunabilir. Belki Dostoyevski'nin iç dünyaları yansıtmasındaki başarısının altında bu benzerliklerin de etkisi yatmaktadır.

Şimdi genel portreye geçmek istiyorum, eserde neler var:
Birinci sırada Vanya var, her yere, çevresindeki her ezilene yetişmek için çabalayan ama aynı zamanda kendisi de bir ezilen olan, muhteşem bir insan. Belki de gerçek hayatta karşılaşmamız pek mümkün olmayan insan ırkının ütopya hali. Böyle bir insan olabilir miyiz ya da böyle bir insan herhangi bir çağda yaşayabilir mi, yaşamış mı? Bilmiyorum. Ama onun ruhunu bedenime aktardığımda inanılmaz huzur buluyorum. Belki de bu huzurun nedeni istediğim ama yapamadığım davranışların toplamının Vanya'da olmasından geliyor! Vanya aşka yeni bir boyut kazandırıyor; benim olmasan da seni yine aynı şekilde seveceğim, beni bırakıp gitsen de hep senin yanında olacağımın örneğini gösteriyor; sen değerlimsen o zaman benim varlığım senin mutluluğun için harcanmalı diyebilen adamı örnekliyor. Bir ezilen gördüğünde yüreğinin titrediği asil bir insan örneğidir. Vefanın temsilidir. Gerçekten merak ediyorum, acaba Dostoyevski neyi düşünerek Vanya'yı oluşturmuştur; bastırılmış duygularının dışa vurumu mu bu, yoksa özlem duyduğu insan örneği mi?

İkinci sırada küçük Nelly var, gördüğü acımasızlıklarla kalbi mühürlenen, artık her insanı acımasız, zalim olarak gören, her uzatılan eli tehdit olarak algılayan asil yürek Nelly. Anne sevgisiyle yoğrulmuş acı bir hayat ve bunu değiştirmek için çabalayan küçük bir beden. Hiçbir şeyi olmadan dünyaya meydan okuyan Nelly. Ruhumda oluşturduğu sarsıntıları anlatamam. Ama Dostoyevski Nelly ile hayata tapanlara çok ağır dersler vermiştir. Kitabı okuyup da Nelly'nin dünyasından geçmeyen ve geçerken de titremeyen biri -ben Ezilenler'i okudum- demesin. Aklı başında vicdanı yerinde olan her insana hayatı onlarca kez sorgulatır, Nelly. Nedir bu hayata tutunma sevdası, her şeye rağmen, yarını sadece hayal olan bir hayat için ruhunu rezalete sürüklemek hangi planın parçası?

Ve çürük ruhları yüreğinde cezalandıran kadın, Nelly'nin annesi. Gerçekten ne kadar iddialı, birini yüreğinde cezalandırmak. Çürük ruh düşüncesinde, bu ne delice bir harekettir bu ne delice bir insandır!..

Üçüncü sırada eleştirmenleri ayağa kaldıran Nataşa var, akıl mı, kalp mi? Üzülerek, ezilerek kalp kalp diyen kadın. Bir tarafta güçlü aile bağı diğer tarafta yüreğine taht kuran insan. Benliğini kendine bağlatan insan, aklının ısrarla yapma yapma dediği şeyi ezile ezile yapan kadın. Vanya da sevdiği için her şeyi yapıyordu ama o bunu yaparken sadece kendisi acı çekiyordu oysa Nataşa sevdiği için her şeyi yaparken kendisini sevenleri de perişan ediyor. İşte onun için Nataşa'nın sevgisi kabul görmedi. Hep hayalimde Nataşa gibi seven bir kadın vardı. Oysa sıkı pazarlığa tutuşan sert ortaklar kaynıyor her tarafta!.. Anladım ki o sadece hayalmiş... Vazgeçtim, resetledim hayallerimi...

Bir ailenin direği, haysiyetli, onurlu ama güçsüz ama çaresiz ezilen bir baba, Ihmenev. Yıkılmadım, yıkılmam dedikçe içinden bir parça düşen adam. Acısını kapılar ardında yaşayan ama çevresine umursamaz görünmeye çabalayan adam. Sana da çok zor yerden gelmiş...

Ve diğerleri...

Dostoyevski'nin Ezilenleri, asil ruha sahip olan insanlardır. Buradaki ezilenler iradeleriyle bu duruma düşüyorlar, bu kararlar onlara aittir. Bana göre bu kitabın en önemli mesajıdır bu. Ya ruhunun asaletini kaybedeceksin ya da ezileceksin. Bunu yapacak kadar güçlü değilim diyenlere, küçük Nelly'den daha mı güçsüzsün, demiş Dostoyevski. Belki de bu mesaj bana yabancı gelmediğinden bu kadar hırpalandım... Mesajı anlamayanlar için olayı daha sade hale getirilmiş biraz uzun ama olayı çok güzel bir şekilde dile getiriyor bu paragraf:

" Hiçbir idealim yok, olmasını da istemem, asla özlemedim bunu. İdealsiz de çok hoş bir ömür sürülebilir. En somme[kısacası] siyanür asidine başvurmak zorunda olmayışıma seviniyorum. Biraz daha erdemli olsaydım, belki ahmak filozof gibi (kesin Alman’dır), o nesnesiz yapamazdım. Yoo! Hayatta o kadar güzel şeyler var ki. Mevki, rütbe, büyük oyun; kumara bayılırım. Hepsinin üstünde de kadınlar...

...rahatım yerinde oldukça “evet efendim”ciliği bırakmam, sureti haktan görünerek bunları savunurum. Sırası gelince herkesten önce sırt çevirecek de ben olacağım... Hayatımda hiçbir davranışımdan ötürü vicdan azabı duymadım. Rahatım bozulmasın, yeter bana! Benim gibiler sayılmayacak kadar çoktur, hepimiz de huzur içindeyiz. Evrenin kuruluşundan beri varız biz. Günün birinde dünya batacak olsa biz yine üste çıkmanın yolunu buluruz. Hem biliyor musunuz, bizim gibi insanların ömrü uzun olur. Buna hiç dikkat ettiniz mi? Seksen, doksan yaşına kadar yaşarız! Şu halde bizzat tabiat bizi korumaktadır. "

Dostoyevski ikinci olarak bir kararın kendisini ve antisini bu eserde birlikte veriyor. Kararın kendisi uygulandığında ortaya çıkan sonuç, Nelly'nin dedesinin kendi kızı için verdiği karar ve sonuçları, sonra da bu kararın antisi olan Ihmenev'in Nataşa için verdiği karar ve sonuçları...


Bu kitabı iyi ki okudum ve herkesin de okumasını isterim. Kitapta duygu yoğunlu çok yüksek -düşünmek istemezseniz, düşünmezsiniz duygularla yetinebilirsiniz- ve akıcı bir şekilde ilerliyor. Giriş kısmında okuru çok dolandırmadan birazcık betimlemelerle oyalarken, birden Vanya'nın hikayesiyle sizi tünele sokuyor zaten sonrasında ışığı görene kadar etrafınızla bağınızı kesiyor...

Genelde bir incelememi yazdıktan sonra o eserle ilgili yapılmış incelemelerin çoğunu okurum ama bu defa öyle yapmayacağım bu kitap hakkında hissettiğim bu duygularla kalmak istiyorum...
396 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitabı okumaya başlamadan önce birçok incelemeyi okudum sınıf ayrımından söz ediliyordu çoğunlukla merak edip okumaya başladım. Okumak değildi bilakis an ve an yaşamış oldum. Müziğin de etkisiyle kayboldum, soyutlandım dış dünyadan. Nasıl bitirdiğimi sona geldiğimi anımsayamıyorum. Beni derinden etkileyen aşk hikayesi değil Nelly'nin minik yüreğinin onca eziyete dayanması boyun eğmeden ayaklarının üzerinde gururlu onurlu bir şekilde adına yaşamak denilen eziyetleri çekmesi oldu. Bu kitapta bir ezilen aranıyorsa oda Nelly'den başkası olamaz çünkü bencil olmayan bir tek o vardı.

Çevremizde Nelly gibi birçok örnek var sanırım bu yüzdendir kitaba bağımlı olduğum sonunu kabullenemediğim. Kitabın hissedilerek empati kurularak okunmasını tavsiye ederim. Belki o zaman çevremizde bize bakan o siyah çukurlu gözlerin gülmesine neden olabiliriz.
376 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
Bir kitap ne olacağını önceden kestirebildiğin halde heyecanlandırabilir mi? İlk defa böyle bir şeyi bu kitapta yaşadım.Yaklaşık 200 yıl önce yazılmış bu kitabın karakterlerinin, günümüzde karşılaştığımız insanlarla pek çok yönden benzerlik gösterdiği farkediliyor. İster istemez yaşadığın hayatı, çevrendekileri özellikle kendini sorgulama ihtiyacı duyuyorsun. Dostoyevski farkı diyorum.Sadece bu kitap beni sarsmadı, etkiledi fakat derinden etkilemedi, çılgına çevirmedi. Dozundaydı her şey. Dişimin kovuğunu doldurdu fakat karnım doymadı. Tabii ki her klasik gibi Ezilenler' in de okunmasını tavsiye ediyorum.
396 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Dostoyevski bize bir kadının kaderi sevdiği adamın ihanetiyle ve sevmediği adamın sadakati arasında çizilir cümlesine yazılmış sanki karakterlerinin tümünün bunun farkında olması olaylar örgüsünü değiştirmeyip buram buram gerçeklik koktuğunu söyleyebilirim ayrıca kopartılan aile ilişkilerinide yeniden tamir edilişinide anlatırken okuyucuya duygusal duruma fena halde sokmaktadır işlenen karakterler ve duygular o kadar gerçekçi ve derin işlenmişki bana çok şey kattı diyebilirim..
Yaşama arzum, hayata inancım vardı!.. Fakat bu düşüncenin ardından bir kahkaha attığımı da hatırlıyorum.
Dostoyevski
Sayfa 56 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8. Basım
Gelecekteki mutluluk uğruna sonuna kadar acı çekmek , onu yeni sıkıntılar pahasına elde etmek gerek .Acı her şeyi temizler.İnsan da yaşamda çok acı çeker.
İlk başarına güvenip gevşeme.
Demir tavında dövülür!
Dostoyevski
Sayfa 31 - İş Bankası Kültür Yayınlar
Herkes, hepimiz, benligimizin en gizli koselerini oldugu gibi aciga vurabilseydik; baskalarina, hatta en yakin dostlarimiza, sirasi gelince kendimize bile itiraf etmekten cekindigimiz ne varsa, hepsini korkmadan ortaya dokebilseydik; dunyayi saracak pis kokudan hepimiz bogulurduk.
Dostoyevski
Sayfa 279 - Is bankasi

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ezilenler
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052237472
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Униженные и оскорбленные
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dorlion Yayınevi
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (d. 11 Kasım 1821, Jülyen: 30 Ekim, Moskova - ö. 9 Şubat 1881, Jülyen: 28 Ocak, Sankt Peterburg), Rus roman yazarı. Çocukluğu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren Dostoyevski, annesinin ölümünden sonra Petersburg'taki Mühendis Okulu'na girdi. Babasının ölüm haberini burada aldı. Okulu başarıyla bitirdikten sonra İstihkâm Müdürlüğü'ne girdi. Bir yıl sonra istifa ederek buradan ayrıldı.Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski'nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski'nin umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı.1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. On ay hapisanede kalan Dostoyevski, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Petersburg'a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. Kardeşiyle birlikte iki dergi çıkardı. 1862'de arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868), Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler (1872) gibi eserleri yazdı. Eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumaranelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Delikanlı (1875), Bir Yazarın Günlüğü (1876) ve Karamazov Kardeşler (1879) adlı eserlerinde yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele aldı. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, bir ciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü Dünya edebiyatını en çok etkileyen ve en çok okunan yazarlardan biri olan Dostoyevski'nin eserleri birçok 20. yüzyıl düşünürünün fikirlerini derinden etkiledi.

Kitabı okuyanlar 3.808 okur

  • Esra Posluoğlu
  • Şükran yıldız
  • Bimardil
  • Onur Çolak

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0.1 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları