Bir adam düşünün: Bilgin, arayışta, doymak bilmez bir ruh... Hayatını bilgiye adamış ama bildikçe daha da boşalmış hisseden bir adam. Goethe’nin Faust’u, işte tam da bu insanın hikâyesidir; bilen ama tatmin olmayan, yaşayan ama hissedemeyen bir adamın trajedisi. Faust, yalnızca bireysel bir karakter değildir; o aynı zamanda insanlığın ortak ruh hâlidir. Hep daha fazlasını isteyen, anlamı dışarıda değil kendi içinde aramayı unutan bir varlık.
Goethe bu büyük eserinde, insanın arzuları ile aklı arasında ezilen çelişkisini öylesine incelikle işler ki, Mephistopheles yalnızca bir şeytan değil, insanın içindeki gölgelerden biri olur. Ruhunu ona satan Faust, aslında kendi içindeki karanlıkla bir pazarlık yapar. Bu yüzden Faust, yalnızca bir düşüşün değil, aynı zamanda anlamın, inancın ve kurtuluşun da hikâyesidir. Her satırı sorgulatan, her sahnesi dönüp kendimize bakmamıza neden olan bir metin...
Okurken zaman zaman Faust’ta kendimizi, Mephistopheles’te ise korkularımızı görürüz. Belki de bu yüzden, Faust bir kitap değil; bir iç hesaplaşmadır. Goethe’nin kaleminden dökülen bu büyük trajedi, hâlâ tüm insanlık hâllerine dokunmayı başarıyor. Çünkü her çağda, kendi Mephistopheles’imizle baş başa kalıyoruz.